“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Ekim Devrimi ve Devlet

GİRİŞ

1905 DEVRİMİ VE DEVLET
1917 ŞUBAT DEMOKRATİK DEVRİMİ VE DEVLET
ŞUBAT’TAN EKİM’E KADARKİ DÖNEMDE DEVLET
BÜYÜK EKİM SOSYALİST DEVRİMİ VE DEVLET
PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ
SONUÇ

İçinde bulunduğumuz Ekim ayı, Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin 89. yıldönümü. Devrim, büyük deneyimlerden geçmiş ve bu deneyimler partisinin ideolojik politik platformunu oluşturmak için kullanılmış milyonlarca işçinin, partisi önderliğinde dünyanın ilk proletarya diktatörlüğünü, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni kurmasıyla sonuçlandı. Başta Rus proletaryası olmak üzere, Çarlık hapishanesinde tutsak olan tüm ezilen halkların, mücadeleleri ile kazandıkları bu deneyimler, yalnızca ‘kendi’ monarşileri ve burjuvazilerini yıktıkları için değerli değildi, bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklarının sosyalizmle sonuçlanacak olan kavgalarında yollarına ışık tuttu ve bugün de tutmaya devam ediyor.

Marx, Engels ve Lenin, anlaşılamadığı takdirde sosyalizmin inşasının olanaksız olacağı, devlet meselesi üzerine Marksist teoriyi, bu tarihsel mücadelelerin sonuçlarını soyutlayarak ve genelleştirerek inşa ettiler. Öyle ki, Paris Komünü ile birlikte düşünüldüğünde, gerek 1905 Devrimi, gerekse Şubat ve Ekim Devrimleri, burjuva ve proleter devlet aygıtları karşısında, işçi sınıfının ve onun devrimci partisinin sıkıca sarılması gereken ilkeler ve izlemesi gereken taktikler konusunda tam bir laboratuar zenginliğine sahiptir.

Devlet, özel mülkiyetin ortaya çıkışı ve toplumda uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının oluşmasına bağlı olarak, bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki baskı aracı olarak doğmuştur. Köleci toplumun devleti köle sahiplerinin, feodal toplumun devleti feodal toprak beylerinin devleti idi. Ardından, kapitalist topluma özgü burjuva devlet onları takip etti. Paris Komünü’ne kadarki her devrimse, eski devlet aygıtını yeni sınıfın devralması, ve onu, ezilen sınıfı daha iyi ezecek şekilde yetkinleştirmesi sonucunu doğurdu. İlk defa Paris Komünü, ezilen sınıfın, proletaryanın, burjuva devlet aygıtını parçalayarak yerine kendi devlet mekanizmasını koymasının gerekli olduğunu ortaya koymuştur.

Bu yazıda, Ekim Devrimi’nin devlet aygıtında yol açtığı değişiklikleri ve bugün de değerini koruyan sonuçlarını incelemeye çalışacağız. Öncesi, devrim anı ve sonrası ile incelenmeye muhtaç olan meseleyi ele almaya 1905 devrimi ile başlayacağız.

 

1903’ten başlayarak, devrimin bütün meseleleri, üç büyük eğilim tarafından yoğun biçimde tartışılmaya başlanmıştı. Bunlar, aynı zamanda kendi sınıf karakterleri ile mücadeleye katılan üç sınıfı da temsil eder durumdaydı: Liberal-burjuva akım, küçük-burjuva demokrat akım ve devrimci proleter akım. Tüm bu siyasal akımların program ve taktik görüşleri, olağan ve devrimci bunalım döneminin şartları içinde yığınların kendi eyleminde sınavdan geçti. Grevin bir mücadele silahı olarak kullanılması dünyada görülmedik bir genişliğe ulaştı. İşçi sınıfı, mücadele içinde iktisadi grevi siyasal greve, onu da çarlığa karşı ayaklanmaya çevirdi.

Devrimci bunalım ve sömürülen yığınların talepleri uğruna mücadeleye atıldığı koşullarda Çarın parlamento toplama çağrısı, Bolşevikler tarafından parlamentoyu boykot taktiği ile karşılandı. Monarşinin baskısından bıkmış milyonlarca emekçi bu boykot çağrısına cevap verdi ve ayaklanmanın da yarattığı basınçla parlamento toplanamadı. Bolşeviklerin boykot taktiğinin doğruluğu, kuşkusuz koşullarının uygunluğuna bağlı olarak ispatlanmış oldu.

Tüm bu toplumsal alt-üst oluş, Çarlık topraklarında yeni mücadele biçimlerinin yanı sıra örgüt biçimlerinin de ortaya çıkıp gelişmesine yol açtı. İşçi sınıfının kendiliğinden mücadelesi sırasında sovyet örgüt biçimi doğdu ve gelişti. Başlangıçta yalnızca ekonomik ve siyasal grevleri yönetmek için kuruldukları halde, başlarında Bolşeviklerin bulunduğu sovyetler silahlı ayaklanmanın yönetici organları ve devrimci iktidarın çekirdeği haline geldiler. Sovyetler, devrimin yenilgiyle sonuçlanmasıyla birlikte 1907 sonrasında kayboldu ve 1917 Şubat Devrimi sırasında yeniden ortaya çıktı.

Rusya işçi sınıfı, Lenin’in “Her bir ayı ‘barışçı’ ‘anayasal’ gelişme koşulları altında bir yıla bedeldi” dediği bir dönemden geçerek, kendi deneyimlerini biriktirerek ilerledi. Devrim, yenilgi ile sonuçlanmış da olsa, Çarlık otokrasisini tavizler vermeye, örneğin bir parlamento toplamaya zorladı. Denebilir ki, 1905’in genel provası olmasaydı 1917’nin zaferi gelemezdi. 1905’in önemi, proletaryanın tüm gücünü devlet aygıtını parçalamak üzere yoğunlaştırmasındadır. Rus proletaryası, burjuva devletini parçalamadan özgürlüğüne kavuşamayacağını daha 1905 yenilgisinde tecrübe etmiştir.

 

1905 Devrimi’nin yenilgisi, tüm devrimci ve muhalif partilerinin ezilmeleri sonucunu da beraberinde getirdi. Kapitalizm hızla gelişti. Bu gelişme yalnızca sınaî üretimin, gelişmiş meta üretiminin hızlı genişlemesinde değil, ama aynı zamanda, köylerde ve tarımsal üretimde de feodal üretim ilişkilerinin yerini burjuva üretim ilişkilerinin almasında yansıdı. İşçi sınıfı yenilmiş, dünyanın en keskin mücadele örneklerinin sergilendiği yılların yerini durgunluk ve yılgınlık yılları almıştı. Devrimci partiler, eğitimlerini tamamlamak zorundaydılar: Nasıl saldırılacağını, ayaklanmanın hangi koşullar altında gelişebileceğini, zaferin nasıl mümkün olabileceğini öğrenmişlerdi. Ancak şimdi, en az kaybı vererek, yönetici çekirdeğine en az darbeyi alarak, en az moral kayıpla ve en enerjik atılımı yapabilecek bir biçimde geri çekilmeyi de öğrenmeleri gerekiyordu. Bunu en iyi başarabilenler Bolşevikler oldu.

Bolşevikler 1912 yılında yapılan Devlet Duması seçimlerine katıldılar ve Duma’ya 6 işçi göndermeyi başardılar. Legal olanakları sonuna kadar zorlamanın ve olanaklı her aracı devrim davasına uygun olarak kullanmanın öneminin Lenin ve partisi tarafından ne denli anlaşıldığı ortaya çıkıyordu. Lenin 1918’de, parlamentoyu boykot taktiğiyle parlamento seçimlerine katılma taktiğini ‘Sol’ Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı adlı eserinde değerlendirir. Lenin, her ikisinin de, sınıflar mücadelesinin somut şartlarından soyutlanarak değerlendirilmesini, birine ya da ötekine kayıtsız şartsız karşı çıkılmasını sınıflar mücadelesini anlamamanın işareti olarak saymaktadır.

Çarlık zorbalığının yanı sıra Birinci emperyalist paylaşım savaşının tahribatı ve tekellerin ülkeyi yağma politikaları yığınların yeniden mücadeleye atılmasına sebep oldu. Bu mücadele içinde sovyetler yeniden doğdu. 1917 Şubatında işçi ve köylülerin ayaklanması ile monarşi yıkıldı, sovyetler iktidarı ele geçirdi. Birkaç hafta içinde Rusya, savaş koşulları altındaki ülkelerin en demokratik ve özgür olanı haline gelmişti. Çarlık tarafından hapislere doldurulmuş binlerce devrimci serbest bırakıldı, sürgündekiler geri geldi. Lenin yurt dışından döndü ve parti açık alana çıktı.

Ancak sovyetler, kendisini bir devrim organı olarak tanıtan Geçici Hükümet’in kurulmasına, iktidara ortak olmasına ve fiilen kullanmasına izin verdiler. Geçici hükümet küçük burjuva demokrat temsilciler tarafından kuruldu. İkili bir iktidar ortaya çıktı. Bir yanda Geçici Hükümet ve diğer yanda sovyetler. İktidarı işçi, köylü ve asker yığınların temsilcilerinden oluşan sovyetler almış, ama gönüllü olarak burjuva hükümete bırakmaktaydı.

Bolşevik partisi, işçi sınıfı ve özellikle yoksul köylülük içinde yeteri kadar etkili değildi. Sovyetlerin büyük bir çoğunluğu Menşevikler tarafından yönetiliyordu. Bolşevik Partisi’nin Nisan Konferansı sırasında üye sayısı 80 bin kadardı. Menşeviklerse, işçi sınıfının devleti yönetemeyeceğini ve devleti yönetmek için burjuvalara da ihtiyaçları olduğunu propaganda ediyorlardı. Küçük burjuva karakterleri, iktidarı almadaki cesaretsizliklerinden, henüz devam etmekte olan savaştan çekilme konusunda tutukluklarına kadar her ciddi meselede kendini ele veriyordu.

 

Bu dönemin (Temmuz günlerine kadar) en önemli özelliği, iktidarı kendi ellerine alan proletarya ve sömürülen yığınların, onu, kendi rızası ile burjuva ve küçük burjuva sınıflara bırakmasıdır. Devrim, işçilerin devlet aygıtını tahrip etmesi ile gerçekleşmişti. Artık silah zoru olmadan da, bir proleter devlet kurulabilirdi. Parti, bu dönemle tam bir uygunluk içinde, ‘Bütün iktidar Sovyetlere’ sloganını öne sürdü. Ancak Menşeviklerin güçlü etkisi yüzünden işçiler iktidarı tamamen ellerine alma eğilimi göstermiyorlardı. Lenin, devrim sonrasında, partinin görevlerini tarif ettiği Bolşevik Partisi Nisan Konferansı’nda, partinin o andaki görevinin sosyalist devrimi ‘başlatmak’ değil, tersine, proletaryaya, iktidarı kime teslim ettiğini bıkmadan usanmadan anlatmak olduğunu vurgulamaktaydı.

Devrimin seyri, burjuvazi iktidarda iken en geniş özgürlüklere sahip en demokratik cumhuriyetin bile tutarsız bir karaktere sahip olduğunu işçi ve köylülere ispatladı. Şubat’tan Temmuz’a kadar geçen süre içinde, devrimin acil taleplerinden bir teki bile Geçici Hükümet tarafından yerine getirilmedi. Temmuz’da, huzursuzluğu artan ve Geçici Hükümet’in burjuva karşı-devrimci karakterini anlamaya başlayan işçilerin büyük eylemleri Geçici Hükümet tarafından provoke edilerek, vaktinden erken bir ayaklanmaya çevrilmeye ve böylece dağınık ve plansız işçi birlikleri hükümet tarafından ezilmeye çalışıldı. Bolşevik Partisi, hazırlıksız bir ayaklanmanın bir cinayet olacağını ve bundan uzak durulması gerektiğini işçilere anlatmaya çalıştı. Sonuçta Bolşevikler, eylemin başında yer almaya, fakat asla eylemin bir ayaklanma düzeyine ulaşmasına izin vermemeye karar verdiler. Bunda başarılı da oldular.

Ancak Geçici Hükümet Bolşeviklere ve ileri işçilere karşı tam bir terör kampanyası başlattı. Parti yeniden yeraltına çekilmek durumunda kaldı. Lenin saklanmak zorunda idi ve parti büyük bir dikkatle önderini burjuva cellatlarından saklıyordu.

Ağustos’ta monarşistler, burjuvazi ve küçük burjuvazi, ortak düşmanları saydıkları Bolşevikleri ve devrimi bastırmak üzere General Kornilov’u göreve çağırdı. Cephelerden ve kışlalardan toplanan birlikler, Kornilov önderliğinde, devrimci Petrograd’a karşı yürüyüşe geçti. Devrimin başkentini korumak işçi sınıfına düşmüştü ve Bolşevikler önderliğinde onlar bu sorumluluğun altından kalktılar. Petrograd çevresinde siperler kazılmış, Kornilov’un birliklerinden bir kısmı devrimci işçilerin yanına kazanılmış ve geri kalanı da bozguna uğratılmıştı. Artık işçi sınıfını Bolşevikler yönetiyordu. İşçiler de, Temmuz ve Ağustos günlerinde, kimin, Menşeviklerin mi yoksa Bolşeviklerin mi gerçek dostları olduğunu kavramışlardı. Temmuz-Ağustos’ta, Bolşevik Partisi’nin Altıncı Kongresi’nde, parti üye sayısı 240 bine ulaşmış, yani partinin gücü 4–5 ay içinde üçe katlanmıştı.

Devlet, bu tarihsel anda istisnai bir nitelik göstermiştir. Bonopart ve Bismark döneminde Fransa ve Almanya’da olduğu gibi, bu dönemde de, devlet, sınıflar arasındaki güç dengesinden dolayı, her iki temel sınıfa karşı da belirli bir özerklik ve mesafe kazandı. Ancak Rusya’da, kendisinden öncekilerden farklı olarak, devlet, feodal aristokrasi ile burjuvazi arasında değil, burjuvazi ile proletarya arsında, her ikisine karşı da özerk bir nitelik kazanıyordu. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde Engels’in, Devlet ve İhtilal adlı eserinde de Lenin’in belirttikleri gibi, bu, geçici ve istisnai bir durumdu ve güç dengesinin herhangi bir sınıftan yana bozulması ile sona erecekti, öyle de oldu.

 

Temmuz ve Ağustos günleriyle birlikte, artık, iktidar barışçı yollardan sovyetlere geçemezdi. Menşevikler de artık tamamen burjuvazinin yanında saf tutmuştu. Dolayısıyla ‘Bütün İktidar Sovyetlere’ sloganı gündemden düştü. Lenin ve Bolşevik Partisi bu sloganı Eylül’e kadar geri çektiler. Eylül’de, başta iki başkent olmak üzere, Sovyetlerin büyük bir çoğunluğunda Bolşevikler ağırlık kazandığında, işçi ve köylülerin büyük bir çoğunluğu Geçici Hükümetin gerçek yüzünü anladığında, artık Bolşevik Partisi’nin önünde Geçici Hükümet’in teşhirinden farklı bir görev duruyordu: İşçileri silahlı bir ayaklanmaya ve iktidarı tamamen kendi ellerine almaya hazırlama görevi. Bu nedenle parti, ‘Bütün İktidar Sovyetlere’ sloganını yeniden ileri sürdü. Ancak bir farkla: Artık bütün iktidarın Bolşeviklerin ağırlıklı olduğu Sovyetlere geçmesi için silahlı ayaklanmanın zorunlu olduğunu işçi, köylü ve askerlere açıklayarak. Eylül ve Ekim dönemi, silahlı ayaklanmanın uygulanması zorunlu bir taktik olduğunu yığınlara kendi deneyimleri ile de öğretiyordu. Şurada ya da burada hiçbir grev silahlı grev komitelerinin fabrikaya el koyması önlemi olmaksızın başarılı olamıyordu. Patronlar çok sıkıştıkları anlarda fabrikayı kapatıp işçileri işten atıyor, ama borsa spekülasyonlarıyla kârlı kalmaya devam ediyorlardı. Grev bile, işçiler silaha başvurmaksızın etkili bir araç olmaktan çıkmıştı. Durum köylülük açısından da aynıydı. Eylül-Ekim dönemi, silahlı işçi ve köylülerin, fabrikalara, toprak ve malikânelere el koyma eylemlerinde olağanüstü artışın görüldüğü bir dönem oldu. Egemen sınıf yönetmeyi beceremez ve yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istemez olmuşlardı.

Ayaklanma, Petrograd’da, 24 Ekimi 25 Ekime bağlayan gece başladı ve birkaç hafta içinde, tüm Rusya’da iktidar, Bolşevikler tarafından yönetilen sovyetlerin eline geçti. Devrim, tüm eski devlet organlarının parçalanıp dağıtılması, karşı-devrimin tüm eski merkezlerinin etkisiz hale getirilmesi ve devrimci işçilerin, kendilerine devrimi ilerletecek, sömürücü sınıfı ve onun siyasal temsilcilerini baskı altında tutacak ve giderek yok edilmelerini sağlayacak yeni bir devlet aygıtı inşa etmelerinden ibaretti.

Şubat Devrimi’nden beri Geçici Hükümetin işçileri oyalamak için kullandığı Kurucu Meclis seçimleri, 5 Ocak 1918’de, proletarya kendisini iktidar olarak örgütlediği bir dönemde yapıldı. Ama bileşimi, burjuvazinin devlet iktidarını elinde tuttuğu bir andaki kuvvetler ilişkisini yansıtıyordu. Çoğunluğu sosyalist-devrimci, menşevik ve kadetlerden meydana geldi. Kurucu Meclis, İşçi ve Sömürülen Halkın Hakları Bildirisini tartışmayı ve Sovyetlerin İkinci Kongresi’nin Barış, Toprak ve İktidarın Sovyetlere Devredilmesi Kararlarını onaylamayı reddedince 6 (19) Ocak’ta Bütün Rusya Merkez Yürütme Komitesi’nin bir kararı ile dağıtıldı. Sovyetler iktidardayken bile, Bolşevik Partisi Kurucu Meclis seçimlerinin yapılmasına izin vermiş, böylece hâla buradan beklentisi olan proleterlerin gözünde Kurucu Meclis’in burjuva karakterinin iyice anlaşılmasına hizmet etmişti.

Eski çarlık ordusu dağıtıldı. Geçici Hükümet dağıtıldı. Çarlık polisi ve gizli servisi dağıtıldı. Tüm gizli anlaşmalar dünya halklarına açıklandı ve feshedildi. Sömürücü azınlığın emekçi halkı ezmek için kullandığı bütün araçlar parçalanıp atıldı. Yerine halkın çoğunluğunun, sömürücü azınlığı ezmek ve giderek yok etmek için ihtiyaç duyacağı yeni bir iktidar aygıtının, eski anlamda devlet olmayan yeni bir devlet mekanizmasının inşasına başlandı.

 

İnşa edilen yeni devlet, eski anlamda bir devlet değildi. Bu, yalnızca emekçi halkın, yani toplumun çoğunluğunun devleti olmasından değil, ama inşa edilmeye başlandığı andan itibaren kendi sonunu bilinçli olarak kendisi hazırlayan bir devlet olmasındandır da. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, eski burjuva diktatörlük yerine, onu dağıtarak, parçalayarak kurulmuş yeni proleter diktatörlüktür. Tıpkı eski devlette olduğu gibi proletarya diktatörlüğü devleti de baskı, şiddet, terör aletidir. Ancak eski devletten özü itibari ile ayrılır; Sovyet devleti bir avuç sermayedarın yığınları ezmesinin aracı değil, milyonlarca işçi ve emekçinin sömürücüler karşısındaki baskı aracıdır.

Yeni devlet hiçbir ulusu ezmekten çıkarı olmayan bir sınıfın devleti olarak şekillendi. 30 Aralık 1922’deki Sovyetler’in Birlik Kongresi’nde, Sovyet halkları, federe devlet temeli üzerinde birleştiler. Her birlik cumhuriyeti, birlik ve diğer cumhuriyetler karşısında eşit haklara sahipti. İsteyen her cumhuriyet, birlikten özgürce ayrılma hakkını kullanabilirdi.

Parlamentarizm ortadan kaldırıldı. Parlamentolarda halka hiçbir faydası olmayan gevezelerin beslendiği günler geride kalmıştı. Onun yerine, kent ve bölge sovyetleri üzerinde yükselen Bütün Rusya Merkez Yürütme Komitesi ve Halk Komiserleri Konseyi kuruldu. Yasama ve yürütme Sovyetlerin şahsında birleşti. Şüphesiz parlamentarizmin kaldırılması, genel oy hakkının, aday olabilmenin vb… değil, halkın sırtındaki bir urun kaldırılmasıydı. Seçildikten sonra dokunulmazlık adlı bir güvence altında, hiçbir kararından sorumlu olmayan, halka hesap vermekle yükümlendirilmemiş ve görevden alınmak gibi bir cezaya çarptırılamayacak olan bir urun kaldırılması… Yeni organlar, yani sovyetler, tıpkı komün örneğinde olduğu gibi, kadın ve erkek tüm emekçilerin genel oyu ile seçilen, üyelerine ortalama bir işçi ücretinden daha fazla ödenemeyen, halk karşısında, aldığı ve uyguladığı kararlardan doğrudan sorumlu olan ve her an halk tarafından görevden geri çağrılabilen, aynı anda hem yasama hem de yürütme işini yüklenmiş kamu organları idi.

Halkın refahı ve özgürlüğü uğrunda bir baskı aracından başka bir şey olmayan proleter diktatörlüğün, şüphesiz bir ordusu da vardı: Kızıl Ordu. Çevresi emperyalist bir abluka ile çevrili olan tarihin ilk işçi diktatörlüğü, sosyalizmin inşasını engellemeye ve kapitalizmi geri getirmeye çalışan içerideki burjuva ajanlarına ve dışarıdaki saldırgan haydutlara karşı kendisini savunmak ve sosyalizmin inşasına ara vermeksizin devam etmek zorundaydı. Anarşist lafazanların ‘Devleti ortadan kaldırın’ çağrılarına, Sovyet emekçileri, devleti ‘ortadan kaldırmak’ yerine güçlendirerek ve böylece kendilerini faşistlerden korumayı başararak cevap veriyorlardı. Bu cevap, yalnızca savaş ve iç savaş yıllarında değil, diktatörlüğün üretimi planladığı, meta üretimine bütünüyle son vermek üzere adımlar attığı, burjuva ajanlarına göz açtırmamak ve yok etmek için çalıştığı her gün yeniden verilmiştir. Eğer köylüler kendilerinden çalınan toprakları geri alabilmişlerse, bu, toprak ağalarının direncini kırmayı başarabilmiş bir savaş aracının sayesinde olmuştur. Eğer işçiler tüm dünya halklarının gıpta ettiği bir ülkede sömürülmeden kendileri için çalıştılarsa, bu, kendilerini iktidar sınıfı olarak örgütlemeyi başarabilmiş olmalarındandır.

Marksizm, kapitalizmden sosyalizme geçişte bir ara dönemin ve bu ara döneme denk düşün bir siyasal biçimin varlığını tanıtlar. Komünizmin üst aşamasına, sınıfların ve devletin olmadığı ikinci aşamasına, yalnızca burjuva devlet aygıtını parçalayarak, bugünden yarına bir çırpıda varılamaz. Bunu iddia etmek saf ütopyacılık olurdu. Marksizm ise, masa başında oturularak biçimlendirilen sosyalizm projelerini değersiz sayar.

Sosyalist devrim bir kez gerçekleştikten sonra, proletarya, hızla, sömürücü sınıfları baskı altında tutacak bir zor aygıtı inşa eder. Bu ihtiyaç, Marx ve Engels’in keyfiyetinden değil, devrimden hemen sonra sınıfların hâla varlığını sürdürüyor olmasından doğar. Komünizmin birinci aşamasında, henüz sınıflar varlıklarını korurken, üstelik kendisini iktidar olarak örgütlemiş proletarya iktisadi hayatı yeni yeni kontrol etmeye başlamışken, örneğin ‘devleti ortadan kaldırmaya’ çalışmak, proletaryanın elindeki silahı alarak onu savunmasız bırakmaktan başka bir şey değildir. Proleter diktatörlük, tüm üretim araçlarını toplumun tamamının ortak mülkiyeti ilan ettikten sonra, bir sınıf olarak burjuvazinin varlığına son verdikten sonra, hatta önemli sayıda başka ülke sosyalizmin inşasına başlamışken bile varlığını devam ettirir. Peki devlet nasıl ‘ortadan kalkacaktır’?

Komünizmin birinci aşamasında toplumun temel ekonomik prensibi, herkesin yeteneği doğrultusunda üretime katılması ve harcadığı emeğe göre üretimden pay almasıdır. Tüm emekçilerin eşitliği anlamına gelmek üzere demokrasi sınırsızca gelişmiştir. Herkes üretimden eşit pay alır, tabii ki eşit işe eşit pay. Bu durum da keyfi bir nedenden kaynaklanmaz. Çalışmak birinci hayati koşul olmaya başlamıştır, ama hâla toplumda komşusundan yarım saat az çalışıp üç kuruş daha fazla ücret almayı düşünebilecek kapitalizmden miras zihniyetler, özel mülkiyet özlem ve alışkanlıkları vardır. Ama en önemlisi, sosyalist inşanın başarıyla ilerlemesine bağlı olarak, yeni üretim ilişkileri tarafından önü açılan üretici güçler kapitalist toplumda olduğundan kat be kat hızlı gelişerek ilerlese de, henüz görece geri ve dağıtılabilecek kaynaklar görece kıttır. Herkesin neye ne kadar ihtiyacı varsa onu o kadar almasına yetecek düzeyde bir üretim yoktur. Bu nedenle demokrasi, yani herkesin üretimden emeği kadar pay alması, eşit miktarda emeğin eşit ücretlendirilmesi ilkesi titizlikle uygulanır. Ancak hemen görülebileceği gibi, bu, ancak burjuva hukuku anlamında bir eşitlik olabilir. İhtiyaçları eşit olmayan insanlara eşit davranmak bir eşitsizlik yaratmaktadır. Devlet diğer tüm şeyler dışında tutulduğunda bile, son noktada, bu eşitsizliği kontrol etmek üzere vardır. Bir devlet biçimi olan demokrasinin gereği olarak, burjuva eşitlik ilkesinin uygulanmasına devam edilmek zorunludur.

Daha önce burjuva devlet aygıtının parçalanmasında, dağıtılmasında zorun rolüne değinmiştik. Tam da burada, toplumsal üretime katkıda bulunmayanların üretimden pay alamamasında zorun rolüne değinmek gerekir. Kapitalizmden kalıntı olarak devralınan boşta gezenlerin, asilzadelerin, yine kapitalizme özgü rüşvet, zimmet vb. yolları denemeye yönelenlerin, dolandırıcıların ve tüm asalakların denetimi halk tarafından yapılmaya başlandığında, bu denetimden kaçmak çok zorlaşır ve bunlar muhtemelen çok büyük bir istisna oluşturacaklardır. “Çünkü” diye yazıyor Lenin Devlet ve İhtilal’de, “silahlı işçiler duygusal entelektüeller değil, pratik yaşamın insanlarıdır ve asla şakaya gelmezler.

Ancak komünizmin ikinci aşamasında çalışmak tüm toplum için birinci hayati koşul haline gelir. Üretici güçler sınırsız bir biçimde gelişir ve eski kapitalist toplumda en verimli fabrikanın patronunun bile hayal edemeyeceği bir üretim düzeyi sağlanır. Artık toplumun her ferdi, üretimden istediği kadar pay alabilecektir. Bu, bugünün burjuva hukukunun dar ufkuna sığmaz. Burjuva hukukçularının aklı, günde eşit miktarda çalışmış iki insandan birinin, toplumsal üretimden diğerinden daha fazla pay alabilmesini almaz. Oysa ki, ihtiyaçları farklı olan insanların, üretimden, kendi ihtiyaçlarını tam olarak karşılayacak farklı miktarlarda pay alabilmeleri gerçek bir eşitlik sağlar. Mülkiyet ilişkisine göre düzenlenmiş burjuva hukuku bu noktada iflas eder. Bu nedenle komünizmin ikinci aşaması burjuva hukukun dar ufkunun aşılmasıdır. Hemen anlaşılacağı gibi, komünizme demokrasinin sınırsız bir gelişimi ile ulaşılamaz. Bundan öte bir anlama gelmek üzere, komünizm, demokrasinin de aşılmasıdır. Kabaca düşünüldüğünde halk iktidarı anlamına gelen demokrasi, halk iktidar edecek, dolayısıyla üzerinde baskı uygulayacak kimse bulamadığında kendiliğinden kaybolur gider. Ezecek, üzerinde baskı kuracak sınıflar kalıntılarıyla birlikte giderildiğinde, toplumun yönetimi her işçinin rahatlıkla yapabileceği bir kayıt ve denetim işleri halinde basitleştirildiğinde ve her işçi de bu işi yapabilecek düzeye ulaştığında, özetle üretici güçlerin ileri düzeyde gelişmesiyle işbölümüne kölece bağımlılıkla birlikte kafa ve kol emeği arasındaki ayrım ortadan kalktığında, devletin, önce biri daha sonra diğeri, zamanla tüm fonksiyonları her emekçi tarafından rahatlıkla yerine getirilmeye başlandığında, artık bir devlet mekanizmasına ihtiyaç kalmaz. Halkın kendisi tarafından yerine getirilmeye başlanan her fonksiyonla beraber, devlet kendiliğinden sönüp gider. Bunun ne zaman olacağı ise bugünden bilinemez ve toplumsal gelişmenin saydığımız koşullarına bağlı olarak gerçekleşir.

Sovyetler Birliği’nde, sosyalizm hızla inşa edildiği, bununla birlikte dünya ölçeğinde emperyalist zincirin halkaları birbiri ardına kopmaya başladığı bir anda kapitalizmin restorasyonuna başlandı. Kapitalizmden komünizme geçişle karakterize olan geçiş döneminden başka bir şey olmayan ve dolayısıyla sürekli kılınması zorunlu olan kapitalizmin kalıntılarının giderilmesinde önce tutukluklara, ardından durgunluğa tanık olundu. Ancak yukarıdan aşağıya inşa edilebilen sosyalist ilişkilerin sağlamlaştırılması ve aynı anlama gelmek üzere kapitalizmin –yalnızca sömürücü sınıfların varlığını varsaymakla kalmayan, ama– mülkiyet alışkanlıklarından, geçiş döneminde kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan farklı kolektif mülkiyet biçimlerinin varlığına, denetim altında alınsa bile emek-değer ilkesi ve piyasanın sürekli kısıtlanmak zorunda olan ama bir çırpıda geçersizleştirilemeyen etkileri, sınırlansa bile bütünüyle yok edilemeyen bürokrasi vb.’ye kadar kalıntılarının kesintisiz kılınmak durumunda olan tasfiyesi komünizme doğru yürüyüşün tek olanaklı yoluyken; bunda tutukluk ve durgunluk iki anlama geldi: Tasfiyelerine yönelik önlemler durdurulduğunda, aşağıdan, kendiliğinden gelişecek olan kapitalist kalıntıların yeniden önünün açılması ve bu kalıntıların, sosyalist ilişkilerin ürünü ve yönlendiricisi olan, fabrikaların, kolhozların, devletin, partinin vb. eski özlem ve alışkanlıkları depreşen, komünizme doğru kararlı yürüyüşte sebat etmeyen yozlaşma halindeki yönetici unsurlarına, yeni bir burjuva sınıf olma eğilimindeki teknokrat ve bürokrat unsurlarına dayanaklık etmesi ve bu amaçla, kendiliğindenliğinin yanında ve ötesinde bu kalıntıların önünün özellikle ve bilinçli olarak da açılması. Proleter diktatörlük, Stalin’in ölümünden sonra uygulanan revizyonist politikalarla önce zayıflatıldı ve daha sonra yıkıldı. Aynı politikalar dünyanın diğer ezilen halklarının bilincini bulandırmaktan başka bir işlev görmedi ve yeni proleter devrimlerin önünde engel oluşturdu.

Bugün halkların büyük öğretmeni ve önderi Stalin’e diktatör diyenler bir konuda yanılmaktadırlar. Evet, ortada bir diktatörlük durumu vardır, fakat o Stalin’in değil, tüm Sovyet emekçilerinin sermaye üzerindeki diktatörlüğüdür. Ve eğer Sovyet emekçileri ve Bolşevik Partisi, Stalin’in ölümünden sonra da bu diktatörlüğü güçlendirmeye devam etmiş ve başlıca dayanağı olarak sosyalizmin inşasından geri adım atmaya başlamamış olsalardı, büyük ve tarihsel bir geri sıçrama yaşanmayacaktı. Tüm proleter devletler gibi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği devleti de, elbette bir gün sönüp gidecekti. Ancak bu, tüm dünya halklarının sömürücü sınıflardan kurtulduğu ve özgür halklar için hiçbir tehlike kalmadığı bir anda gerçekleşecekti. Bunu gerçekleştirmek içinse, proletarya diktatörlüğünü demokrasicilik adına zayıflatmak ve yıkmak değil, tam tersine güçlendirmek ve sınıfların ortadan kalktığı, üretimin, herkesin ihtiyacı kadar olanı almasına yetecek kadar arttığı, dolayısıyla da devlete ihtiyacın kalmadığı bir tarihte devletin sönüp gitmesini beklemek gerekecekti.

 

Dünyanın ilk proletarya diktatörlüğünün kurulması da tasfiye edilmesi de, dünya halkları açısından büyük öğretici dersler içermektedir. Bu tarihsel deney, işçi sınıfı ve partisi tarafından izlenmesi gereken taktik hattı önümüze serecek teorik ve pratik zenginliğe sahiptir. Komünist partisinin ve onun değerli önderlerinin belirledikleri taktiklerin ve Marksist devlet öğretisinin önemi bugün çok daha iyi anlaşılabilmektedir. Uluslararası proletaryanın kazandığı bu deneyimler, gerçekleşmesi tarihsel ve nesnel bakımdan kaçınılmaz olan yeni proleter devrimlerin, yeniden burjuva diktatörlükleri ve kapitalizme geri dönmesini engelleyecek ve insanlığın komünizme yürümesini garanti edecek önemdedir.