“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

21. Yüzyıl Sosyalizmi ya da 21. Yüzyılda Sosyalizm

 

Bu başlığın amacı, anlambilimsel bir tartışma kışkırtmak değildir. Amacımız, “21 Yüzyıl Sosyalizmi” olarak adlandırılan çerçevede sunulan bazı reformist tezlerde yer alan sosyalizmin klasik içeriğine ilişkin temel çelişkileri ortaya koymaktır. Yazı, şamatalı bir şekilde sosyalizme bağlılık ilanlarına rağmen, Venezuela’daki Bolivarcı Devrim çerçevesinde veya ona ilişkin olarak, reformist tezlerin nasıl bazen örtülü bazen de açıktan önerildiğini ortaya koymayı hedefliyor. Bu amaçla, devrimci bir partinin inşası zorunluluğuna karşı “çokluk” ya da “yurttaşlık”, “proletarya diktatörlüğü”ne karşı “demokrasi” fikrini; mülkiyet biçimlerinin değişmesine ilişkin olarak “yeni üretim ilişkileri” arayışını; ve silahlı kuvvetlerin rolü konusunda birbiriyle alakasız tutumları savunanlar arasındaki temel farklılıkları ortaya koyacağız.

(...)



DEVRİM PARTİSİ

Tarih göstermiştir ki, devrimci süreçlerin, devrimci bir teoriye ve bu teoriyi gerektiği gibi yorumlayacak ve farklı ezilen sınıflar ve katmanlar arasında ideolojik ve politik birliği sağlama yeteneğine sahip ve aynı zamanda, daha önceki bölümde açıklandığı gibi, şiddet yoluyla ya da barışçıl bir şekilde iktidarı ele alma yolunda belirleyici mücadeleler için yeterli güçlerin toplanmasını mümkün kılacak bir dizi politik örgütleri olan devrimci bir önderliğe sahip olması gerekir.[1]

Post-modernizm, sosyal hareketler ve yurttaş söylevi teorisinin gelişiminden bu yana, kapitalizmin bekasının savunulması amacıyla post-modernistler, sınıf tahlilinin yerine “farklılıklar” analizini geçirmeye çalıştılar ve başka şeylerin yanı sıra etniklik, cinsiyet, cinsel tercihler vs. üzerine vurgu yaptılar. Ayrıca, stratejik hedeflerin geçerliliğini inkar yoluyla ütopyalar konseptini ortadan kaldırmaya kalkıştılar. Bununla boş yere devrimci hareketi kendi ütopyasından, sosyalizmin inşasından ayırmaya çalıştılar.

Hareketin övgücüleri ise, hareketin, dolayısıyla da sosyal aktörlerin geçici özelliğini, sosyal hareketi var eden nedenin varlığı ya da onun ortadan kalkması ile sınırlama yoluyla, kapitalizmin destekçileri haline gelme konusunda post-modernistlerle buluşur. Hareketler formasyonu etkilemediği sürece geçerlidir bu; çünkü onlar, bir bütün olarak ekonomik formasyonu hesaba katmayan sınırlı bir sorun ile sınırlamışlardır kendilerini. Başka bir deyişle, iktidar sorununu bırakmışlardır; tıpkı Üçüncü Dünya Borçlarının Kaldırılması İçin Komite (CADTM)’nin direktörü Eric Toussaint’in dediği gibi: “Sosyal hareketin talepleri, sol partiler ile aynı değildir. Herşeyden önce, iktidar sorununa yaklaşımları farklıdır. Siyasi bir parti, iktidara ilişkin ya da iktidarı almak için bir stratejiye sahiptir. Sosyal hareketler için ise nihai amaç bu değildir.” Ekliyoruz: Sosyal hareketler, sınırlı, geçici bir sorun ile sınırlamışlardır kendilerini.

José Welmovick’in belirttiği gibi, yurttaş söylevi, “yurttaşların asgari medeni ve sosyal hakları ele geçirmesi demektir. Aynı zamanda yurttaş konsepti, hak sahibi olmanın yanında zorunlulukları yerine getirme anlamına da gelir. Yurttaşlık, bu hakların yasal düzende içerilmesi karşılığında yurttaşların var olan yasalara bağlılığı demektir. Bu durum, bu hakların, henüz kapsanmamış olan hakları da içerecek şekilde genişletilmesi adına, bu yurttaşların kapsanmasını garanti eden düzenin savunusunu gerektirir.” Ayrıca şunları ekler: “Toplum, üyelerinin çoğunluğuna yurttaşlık haklarını garanti edecek bir taahhütte bulunmak zorundadır ve bu haklar için mücadele etmek de sosyal hareketlere düşer. Tam yurttaşlık örneğine en yakın toplumlar gelişmiş kapitalist ülkelerdir; ve Alman Jüergen Habermas gibi bazı teorisyenler, bütün dünyaya örnek teşkil etmek üzere, stratejik bir hedef olarak sosyal devletin tüm Avrupa Birliği’ne genişletilmesini önermektedir.

Welmovick sorar: “Ama tam yurttaşlık statüsüne nasıl ulaşılır?” Ve yanıtını verir: “Farklı sosyal kesimler arasında işbirliği, müzakere ve diyalog yoluyla ve toplumsal eşitisizliğin azaltılmasına yönelik kamu politikalarının teşviki vesilesiyle. Sihirli sözcük ‘toplum’dur. Bağımlı ülkelerde, merkez kapitalist ülkelerdeki demokrasi ve sözde tam yurttaşlığı referans alarak bu yurttaşlık haklarını kazanmak için mücadele etmek sosyal hareketlerin işi olacaktır.[2] Yurttaş söylevinin, tarihin motor gücü olan sınıf mücadelesini ortadan kaldırma mekanizmaları olarak, kapitalist sistemin devamını ve sınıf uzlaşmacılığını savunduğu araçları açıklayan çok etkili alıntılar bunlar.

Teorik temeli post-modernizmde ve yurttaş söylevinde olan reformizm, sosyal hareketler temelinde, sınıf -yani ezilen sınıflar- ya da halk konseptini atarak, Tony Negri’nin ortaya attığı eski “çokluk” konseptini[3] geçici bir hevese dönüştürdü. İşsizlik, kitlesel göç, suçta artış vb. neoliberal politikaların global çapta kamçıladığı inkar edilemez kriz temelinde bu söylevi gerekçelendirmeye çalışıyorlar. Bunun kanıtı şu ifadelerdir: “Krizin derinliği ve etkilenen kesimlerin büyüklüğü ve çeşitliliği, [...] potansiyel üyeler alayını dikkate alarak, geniş bir sosyal bileşime ve muazzam bir güce sahip alternatif bir sosyal blokun  kurulmasını zorlamak açısından oldukça olumlu bir ortam sunmaktadır”.[4] Bu alıntı, sınıf tutumuna bakılmaksızın herkesin toplamı olan “çokluk” konseptinin ne şekilde kullanıldığını ve ayrıca post-modernistler ve “yurttaş söylevi”ni varsayanlar gibi, onların da, başka şeylerin yanı sıra, sömürü ilişkilerini tanımamızı sağlayan tahlillerden vazgeçtiklerini gösterir. Bunun sonucu olarak, Martha Harnecker’in “sosyal blok”, “öncü özneler”, “alternatif toplum”dan söz etmesi bizi şaşırtmamalıdır. Venezuela’daki sürece ilişkin söylenenler bunu kanıtlar: “... Devrimi, öncelikle siyasi iktidarın bir sosyal bloktan bir başkasına devredilmesini, sonra da toplumun her alanında derin dönüşümler yapılmasını öneren bir projeyi gerçekleştiren bir süreç olarak algılar ve bu sürecin en temel yönünün, kurmaya çalıştığı alternatif toplumun öncü öznesini yaratmak olduğunu düşünürsek, evet, o zaman, Bolivarcı sürecin devrimci bir süreç olduğunu söyleyebiliriz.[5]

Yukarıdaki gibi kavramların kullanımının epistemolojik bir birliğe tekabül etmediği, çünkü aynı hedefi, yani sosyalizmin inşası hedefini taşımadığı konusunda ısrarlı olmalıyız. Aslında “alternatif toplum” sosyalizm ile aynı şey değildir; “sosyal blok” kavramı Gramsci’nin sözünü ettiği sınıfların “tarihsel bloku” ile aynı olmadığı gibi, “sosyal hareketler” ve “sosyal aktörler” de devrim partisi ile aynı hedeflere sahip değildir; çünkü birinciler tamamiyle kapitalizmin devamını öngörürken, ikinciler iktidarın ele geçirilmesini önerir. “Soldan söz ettiğimde, kapitalist sisteme ve onun kâr mantığına karşı olan ve emekçi sınıfların çıkarları üzerine kurulu, maddi yoksulluktan ve kapitalizmin yarattığı manevi sorunlardan arınmış hümanist ve dayanışmacı alternatif bir toplum için mücadele eden güçlerin toplamını kastediyorum. Bu nedenle de sol, sol siyasi parti ve örgütlerde yer alan sol ile sınırlı olmayıp, sosyal aktörleri ve hareketleri de kapsar.[6] Bunları söylerken Martha Harnecker’in önerdiği şey, farklı politik hedeflere sahip her çeşit parti ve hareketin katıldığı, tek ortak noktaları neoliberalizme karşı mücadele olan çok sınıflı bir ittifaktır. Bu, ekonomik ve sosyal bir formasyon olarak kapitalizme karşı olmayan bir ekonomi politikasıdır.

Hem yukarıdaki sol tanımlaması hem de “alternatif sosyal blok”a ilişkin onu takip eden uzun alıntı, daha önce ifade edilenleri doğrulamaktadır. Martha Harnecker bu konuda şunları söylüyor: “Bu blok, nüfusun büyük çoğunluğunu birleştirecektir. Geleneksel şehir ve kır emekçileri kesimleri ve en yoksul ve marjinalize olmuş kesimler yanında şu kesimeleri de kapsayacaktır: yoksullaşan orta tabakalar, küçük ve orta çaplı işveren ve tüccarlar yığını, kayıt dışı kesim, küçük ve orta ölçekli kır üreticileri, profesyonel meslek sahiplerinin çoğunluğu, işsizler yığını, kooperatif üreticileri, emekliler, polis ve ordunun orta kesimleri (orta kademe subaylar ve astları). Ayrıca, iş dünyasındaki koşulları uluslarüstü sermaye ile objektif çelişkiye girmiş olan kapitalist sektörlere de açık olacaktır. Bunlar, kendi ulusal kalkınma projelerini hayata geçirebilecek burjuva kesimler değil, halkçı hükümetten finansal yardım alan ve bu hükümetin sosyal politikalarının ürünü olacak genişletilmiş bir iç piyasa avantajına sahip olan, halkçı bir ulusal projeye dahil edilmekten başka ayakta kalma şansı olmayan kesimlerdir. Öte yandan, yalnızca ekonomik bakımdan etkilenen kesimleri değil, aynı zamanda kadınlar, gençlik, çocuklar, yaşlılar, yerliler, siyahlar, belli dini kategoriler, homoseksüeller vb. gibi sistem tarafından ayrımcılığa ve baskıya maruz kalmış katmanları da gözününde bulundurmamız gerekir.[7] Bunlar cazip, ama devrimci sürece ve birlik sürecine önderlik edecek, onu sosyalizmin inşasına taşıyacak bir devrim partisi ihtiyacını açık bir biçimde dile getirmediği sürece hiçbir yere varmayan ifadelerdir. Aşağıdaki paragrafta da görüleceği gibi, Venezuela’daki Bolivarcı Devrim’in karşı karşıya olduğu temel soruna işaret ederken, Harnecker’in kendisi de, aslında bunu kabul etmektedir.

Bizim sunumumuz açısından şuna işaret etmek önemlidir: Yukarıda kısaca analiz ettiğimiz reformist önermeler, sözü edilen bu rolü yerine getirecek devrimci bir parti yaratılması zorunluluğunu açıktan inkar etmektedir. Bunlar, değişim ve dönüşüm hedefinin gerçekleşmesi için “çokluk”un kendiliğinden ve kendisi için yeterli olduğunu öne sürerler; onu karakterize eden sınırlılıkları, daha da önemlisi, onun, ideolojik ve politik birliği ve iktidarın ele geçirilmesini sağlayacak güçlerin biraraya getirilmesini başarmak açısından sınırlılıklarını görmezler. Ne var ki, Venezuela örneğine ilişkin olarak da şunları açıktan kabul ederler: “Önerdiği deneyüstü görevleri yerine getirecek yeterli politik araçlara sahip olamaması, Venezuela sürecinin zayıf noktasıdır. Dönemin ihtiyaçlarını anlayan ve kendilerini bu süreç ile özdeşleştiren kişilerin bundan sonra atılacak adımlara ilişkin tartışma yürütebileceği bir politik örgüt mevcut değildir. Chavez’in kurduğu Beşinci Cumhuriyet Hareketi (MVR), 1998 seçimlerine katılmak için, sadece seçimler hedef güdülerek kurulmuştur.[8] Ve şöyle devam ederler: “MVR’nin gerekli araca dönüşmesini engelleyen şeylerden biri, bileşimindeki heterojenliktir. Çoğu kişi MVR’ye sadece oportunist nedenlerle katılmış, diğerleri de iktidarın cazibesine kapılmıştır. İç çelişkileri giderek artmaktadır.[9] Bu alıntılar, reformist tutumların getirdiği ek bir soruna da işaret etmektedir: “çokluk” kriterlerine ve sosyal hareketlerin varlığına yanıt veren partilerin çok-sınıflı örgüt karakteristiğinin iğdiş edici özelliği.

Sonuç olarak, parti olmadan devrimci bir sürece önderlik etmek mümkün değildir; bundan daha da kötü olan ise, dünkü devrimcilerin ve günümüz reformistlerinin bilinçsiz ya da önceden planlanmış bir şekilde, Negri’nin “çokluk” kavramı gibi çok-sınıflı örgüt biçimlerini kabul etmeleridir. Buna rağmen, ne sözde “farklılıklar”ıyla kurulmuş olan sosyal örgütlenmelerin, ne de ortaya çıkan ve devrimci özellikler edinen kalıcı nitelikteki sosyal hareketlerin reddedilemeyeceği açıktır. Emek örgütleri gibi, bunlar da, her devrimci süreçte önemli bir rol oynarlar. Fakat sınıfa dayalı cephelerin de içinde yer aldığı geniş bir cephe içerisine onları da dahil etmek, devrimci önderliğin kaybedileceği anlamına gelmez, ki bu önderliği ancak devrimci partiler, sınıf partileri sağlayabilir.

 

PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜNE KARŞI DEMOKRASİ

Günümüzde reformist tutumlar, proletarya diktatörlüğüne alternatif olarak, tanımını yapmaksızın, demokrasi önerisinde bulunurlar; anlamına bakmaksızın, kelimeler tarafından yönlendirilmelerine izin vererek, diktatörlüğün karşısına demokrasiyi çıkarmaya çalışırlar: “Demokrasi, çeşitli devlet biçimlerinden biridir. Dolayısıyla, her devlet gibi kişilere karşı örgütlü, sistematik şiddet kullanımını temsil eder.[10] Aslında hatalı değerlendirmelerini formüle etmeden önce, “proletarya diktatörlüğü”ne dair mevcut kapsamlı teoriyi derinlemesine incelemiş olsalardı, onun bir yönetim değil, devlet biçimi olduğunu ve “proletarya demokrasisi”nin hakim olduğu bir geçiş süreci olduğunu anlarlardı.

Dolayısıyla, yukarıda belirtilen gerçeği görmezlikten gelmek için, kapitalist toplumlarda hakim olan demokrasinin “burjuva demokrasisi” olduğunu kasıtlı olarak unuturlar; bunun karşıtı ise, “proletarya demokrasisi”, işçilerin, daha önce yönetilen sınıfların demokrasisidir. Aynı şekilde, yalanlarını meşrulaştırmak için “burjuva demokrasisi”ni karakterize eden şeyin azınlığın “demokrasisi” olduğunu, oysa “proletarya demokrasisi”nin çoğunluğun demokrasisi olduğunu unuturlar.

Amaçlarını ilerletmek ve daha yapılandırılmış kavramsal bir oluşum yaratmak için Matelart’ın belirttiği gibi, “sivil toplum” gibi kavramların içini boşaltmaya yönelirler; çünkü o zaman sivil toplumun, reformistlerin iddia ettiği gibi “kamusal olmayan şey” olarak değil, Marx’ın ifade ettiği gibi, yapı ve üstyapı olarak tanımlandığını kabul etmek zorunda kalacaklardır. Aslında bu başvuru, reformistlerin, yurttaşların katılımının genişletilmesini demokratik olarak tanımlamasına izin verir. Bu da, yurttaşın asgari sosyal ve medeni hakları elde etmesini amaç olarak gösteren yurttaş söylevinin sunulması demektir. Oysa asıl amacı, bu hakların yasal düzenlemede yerini almasının karşılığı olarak, zorunlulukların yerine getirilmesini yurttaşların imgelemine yerleştirmeyi başarmak ve onların yürürlükteki yasalara bağlılığını sağlamaktır. Bu hakların, onlardan yoksun kesimleri kapsayacak şekilde genişletilmesini savunma adına, José Welmovick’in açıkça belirttiği gibi, bu yurttaşların kapsanmasını garanti altına almak için düzenin savunusunu gerektirir.[11]

Haklar ve zorunluluklar arasındaki ilişki, tam yurttaşlık denen şeyi başarması için yurttaşın aynı zamanda kurulu düzeni, yani statükoyu, kapitalist sistemi savunması gerektiğini ileri sürer ki, bu, Marksist ütopya olan sosyalizme ulaşma olanağı inkar edilerek, post-modernizm tezleriyle aynı noktada buluşulduğunu gösterir.

Dolayısıyla, yurttaş söylevine bağlılığıyla, soyut bir demokrasiye dayanması ve onu proletarya diktatörlüğünün karşısına koymasıyla, günümüz reformizmi, devrimci güçlerin sosyalizme ilerlemek için uyması gereken üç temel görev içeren geçiş dönemi ihtiyacını açıktan inkar etmeye çalışır. Bu görevler: üretim araçlarının özel mülkiyetten toplumsal mülkiyete geçirilmesi, baskı altındaki sınıfların hakimiyetini sağlamlaştırmak için burjuva baskı aygıtının ortadan kaldırılması ve bürokrasi ve rüşvet ve yolsuzluklara son verilmesidir.

 

MÜLKİYET BİÇİMLERİ

Mülkiyet biçimleri, insanın üretim sürecindeki konumunu belirler ve bu süreçte insanların kendi aralarındaki ilişkileri tanımlar. Üretim ilişkileri, aynı zamanda, farklı üretim tarzlarının özelliklerini belirler. Dolayısıyla, eğer üretim tarzlarının değiştirilmesi sözkonusu ise, mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesi gerekir. Bu olmaksızın üretim ilişkileri de aynı kalır.

Burada dile getirilen şey, stratejik bir ifadeyle, bir üretim tarzından bir başkasına geçmek için, onu belirleyen mülkiyet biçiminin değiştirilmesinin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu gösterir. Kapitalizmde, hakim olan kapitalist üretim tarzının özelliklerini belirleyen özel mülkiyet olduğu için, özel mülkiyet ortadan kalktığı oranda ve anda bu özellikler de değişecektir. Fakat her sosyal ve ekonomik formasyonda birden fazla tarz varlığını koruduğu için, toplumun bir bütün olarak değişmesi, ancak kapitalizm öncesi üretim tarzlarına uygun özel mülkiyet biçimlerinin tüm kalıntılarının ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacaktır.

Ancak şu da bir o kadar doğrudur ki, eğer stratejik hedef bu ise, somut durumun somut tahlili, stratejik hedefi zayıflatmaksızın, özel mülkiyet biçimlerine teşvikler de dahil olmak üzere, daha önce tanımlanan sektör ve katmanlar için taktik hareketler geliştirmeyi de gerektirir. Aşırılar genelde bu tutuma karşı-devrimci suçlaması getirirler; çünkü onları karakterize eden öznellikleridir ve bu da onları, her devrimci sürecin farklı anlarında ortaya çıkan toplumsal güçler arasındaki ilişkilerin gözardı edilerek, nesnel olarak kaçınılamaz aşamaların atlanabileceği inancına götürür. Kısacası, belli anlarda ve geçiş halinde gerektiği için, halihazırda ortadan kalkmış özel mülkiyet biçimlerine bile geri dönmüş olan diğer devrimci süreçlerin deneyimlerini dikkate almazlar.

Politik taktiklere ilişkin yapılan açıklamaya rağmen, devrimci güçlerin somut eylemlerinin, yukarıda anılan unsurlardan türeyen nesnel sınırlılıklarıyla birlikte, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması stratejik hedefine katkıda bulunması zorunludur; bu, özel mülkiyet toplumsal mülkiyete dönüştürülerek yapılır, ki devlet iktidarı ele geçirildikten sonra yapılması gereken ilk iş budur. Engels, proletaryanın devlet iktidarını kendi eline aldıktan sonra öncelikle üretim araçlarını devlet mülkiyetine geçirmesi gerektiğini, bir bütün olarak toplum iktidarının temsilcisi olarak, onlar adına ve ilk iş olarak üretim araçlarının mülkiyetini alması gerektiğini belirtir.

Yukarıda belirtilen devrimci tutumun tersine, reformizm uçlara giderek şunu iddia eder: “Sosyal bilimlerde, ekonomik formasyonlar arasında geçiş tümüyle terkedilmiştir.[12] Açıkça ifade edilirse bu, özel mülkiyetin devamını destekleyen bir iddiadır. Ne kavramsal ne de teorik anlamda hiçbir şey ifade etmeyen bu iddianın sahibi Dieterich’e göre, yaşanan ve yaşanmakta olan şey, kapitalist medeniyet, sosyalist medeniyet vb. gibi post-kapitalist medeniyetler içerisinde bir değişimdir. Aslında bu iddia, Amerikan aşırı sağının, George Bush ve onun şahinlerinin ideoloğu olan ve son kitabı Biz Kimiz?’de de ortaya koyduğu gibi, en ırkçı anti-Latin Amerikan gerici tutumların destekçisi olan Samuel Huntington tarafından geliştirilmiştir.[13]

Aslında bu önermeler; sınıflar, üretim tarzı, sosyal ve ekonomik formasyon gibi Marksist kategorilerin rastgele kullanımına başvurmayı reddetmemekte, bunları medeniyetler konseptine uygun kavramlarla karıştırarak kullanmaktadır. Bu karışım uygun değildir; çünkü farklı epistemolojik süreçlerin ürünü olan ve belli politik ve ideolojik içeriğe tekabül eden bilgiyi oluşturur.

Reformizm açısından ve bu yönü gözönünde bulundurulduğunda, Venezuela’nın Bolivarcı Devrimi’nin kendisi ve hükümeti içerisindeki Halkçı Ekonomi Bakanlığı (MINEP) açıktan şunu iddia etmektedir: “Mevcut kapitalist üretim ilişkilerini bastırmak değil, zaman içerisinde güçlendirilebilecek farklı üretim ilişkilerini açmak ve keşfetmek isteyen alternatif bir kalkınma modeli vardır.” (vurgular bize ait) Bu, açıklama gerektiren bir ifadedir.

Teorik açıdan bakıldığında ise, bir yandan “kapitalist üretim ilişkilerini bastırmak istememek”, öte yandan ise “farklı üretim ilişkilerini açmak ve keşfetmek” çelişkili bir durumdur. Eğer kastedilen şu değilse: Ne kadar fazla sosyalizme sahipsek, orijinal bir sosyal ve ekonomik formasyon inşa etmek mümkün olacaktır; ve böylelikle MINEP, bugüne kadarkilerden farklı, hiç duyulmamış bir sosyal ve ekonomik formasyon inşa etme olanağını ortaya çıkararak insanlık tarihini yeniden keşfedecektir.

MINEP’in açıklamaları gözönünde bulundurulduğunda, şu vurgulanmalıdır: İnsanlık tarihi göstermiştir ki, sosyal ve ekonomik formasyonların gelişimi içerisinde, her ülkenin kendi devrimci sürecinin izin verdiği özgün içeriğiyle, kapitalizmden sonra ancak sosyalizmin inşası mümkündür. Şu açıktır ki, bunun gerçekleşmesi için, kapitalist üretim ilişkilerinin yerine sosyalist üretim ilişkilerini geçirmek gerekecektir ve bu da, ancak üretim araçlarının özel mülkiyet biçiminin ortadan kaldırılması ile gerçekleşebilecek bir süreçtir. “Farklı üretim ilişkilerini açmak ve keşfetmek”, Venezuela’nın Bolivarcı Devrimi’nin hedefi olan sosyalist bir toplum inşa etme hedefini gerçekleştiremez ve destekleyemez.

Doktriner görüşlerin kötüye kullanımı sözkonusu değildir ve ideolojik olarak ne istediklerini bilmelerine rağmen, dogmaları yıkıp, geçmişi olmayan bir sosyalizm inşa ediyorlar; ve gerçekten devrimci olan önderlik, oligarşinin siyasi kuralları yoluyla kendisini meşru kılıyor.” Venezuela’nın Bolivarcı Devrimi’ne ilişkin olarak bu argümanı kullanan ve Dieterich’e benzer tutum takınan Kübalı profesör Jorge Gomez Barata, Bolivarcı Devrim sürecinde “fazla kamulaştırma olmaması”nı ya da “oligarşinin parasını, örgütlerini ve partilerini koruması ve seçme ve seçilme hakkı, ifade özgürlüğü ve medyanın denetimi gibi demokratların en çok takdir ettiği hakları kullanıyor olmaları”nı[14] neredeyse bir iyilik eylemi olarak değerlendirmektedir. Bu ancak büyük ve öngörülebilir sınıf çatışmalarının Venezuela’da henüz gerçekleşmediğini anlamayan ya da kabul etmeyen birinden geldiğinde anlaşılabilecek olan saçma bir politik miyopluktur. Üretim araçlarının bir bütün olarak toplum tarafından denetimi konusunda gelişme kaydedildiğinde, bunlar da kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Toprakta ilk kamulaştırmalar yapılmadan önce ya da Devlet Başkanı Chavez medyanın gücünün denetim altına alınması ihtiyacını açıkladığında ortaya çıkan savaşçı tutumlar ve ciddi çatışmalar şimdiden görülebiliyor.[15]

Salvador Allende yoldaşın kurduğu hükümetin deneyimi temelinde şunu işaret etmek gerekir ki, burjuvazinin iktidarını kırmak ve devrimci süreci tümüyle sağlamlaştırma yönünde ilerlemek için, özel üretim araçlarının önemli bir bölümünü toplumsal mülkiyete geçirmek yeterli değildi. Allende Şili’sinde örneğin şuna işaret etmemiz gerekiyor: Aşağıda Başkan’ın işaret ettiği gelişmelere rağmen, hükümetin birinci yılı sonunda bile devrimci süreç ezildi: “Eski özel bankacılık sektörünün yüzde 90’ının denetimi bizde; aralarında İspanyol, Güney Amerikan, Kredi ve Yatırım ve Merkez Bankası da olmak üzere en güçlü 16 banka bugün Şili’nin ve halkının mirası haline gelmiştir. 70’den fazla tekel ve stratejik işletme kamulaştırıldı, devralındı ya da müdahaleye uğradı. Sahipleri biziz. Kendi bakırımızdan, kömürümüzden, demirimizden, güherçilemizden, çeliğimizden söz edebiliriz. Ağır sanayinin temeli bugün Şili’ye ve Şilililere aittir. Tarım reformu süreci derinleştirildi: 1300 adet büyük toprak mülkiyeti, 2 milyon 400 bin hektar kamulaştırıldı.

Sonuç olarak, reformizm ile devrimci tutum arasındaki fark şu gerçekte yatar: Reformizm farklı argümanlar kullanarak üretim araçlarının özel mülkiyetini, dolayısıyla da kapitalist üretim ilişkilerini devam ettirmeye çalışır; devrimci hareket ise, egemenliğin sacayaklarından biri olan burjuva hakimiyetini kırmak amacıyla, en hızlı biçimde üretim araçlarının mülkiyetinin bir bütün olarak toplumun eline geçmesini kaçınılmaz görür.

 

SİLAHLI HALK

Engels, “silahlı halk”a gönderme yaparken tarihsel bir gerçeğe işaret eder: Devletin ortaya çıkışından önceki aşamaların karakteristiği olan silahlı halkın yerine, “her devlette olan, sadece silahlı kişilerden değil, maddi şeylerden, klan toplumunun bilmediği hapishane ve her tür baskı kurumlarından oluşan...” bir kamu gücü geçer. [Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Yabancı Diller Yayınevi, Pekin, 1978, İngilizce baskı, s. 207]

Devrimci süreç için bu değerlendirme önemlidir, çünkü silahlı kuvvetlerin baskıcı karakteri bunu gerektirir; özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüştürülmesine ek olarak, bu baskıcı güçlerin yerine, devrimci sürece dayanan, onu destekleyen ve onun içerisinde yer alan başka güçler geçirilmesi de gerekir.

Burjuva devletin devamını sağlayan silahlı kuvvetlerin değiştirilmesi, devrimci hareket açısından, özellikle de Şili deneyiminin ardından, oldukça önemlidir. Orada, öznel bir değerlendirme sonucu, silahlı kuvvetlerin anayasal düzene, seçim sonuçlarına ve dolayısıyla liberal demokrasiye uyacağı düşünülmüştü. Bu durum, egemen hale gelinceye ve Başkan Allende’nin öldürülmesiyle sonuçlanan askeri faşist darbe yapılıncaya kadar, gerici güçlerin ordu içerisinde çalışmasına meydan verildi.

Devrimci süreçlerin ikinci hedefinin “eskiden kendisine karşı kullanılan tüm baskı araçlarını ortadan kaldırmak”[16] olduğunu reddeden reformist tutumlar, dün Şili’de yaptıkları gibi, bugün de bir dizi sübjektif önermelere dayanarak, silahlı kuvvetlerin o güne kadar yaptıkları ve eğitildiklerinden farklı roller üstlenebileceği görüşünü devam ettiriyorlar.

Martha Harnecker’in Venezuela silahlı kuvvetlerine ilişkin olarak, Simon Bolivar figürü temel alınarak, söyledikleri iyi bir örnektir: Amerika Okulları’nda (School of Americas) eğitilmemiş olmaları, gerillalara (?) karşı koymak zorunda kalmamaları, Silahlı Kuvvetler’de en üst rütbelere ulaşma konusunda ayrımcılığın olmaması, yoksulluğa ve uç sosyal çatışmalara karşı toplumsal duyarlılık sahibi olmaları, sosyal içerikli programları sunup içlerinde yer almaları, Başkan Chavez’in karizmasına ek olarak, seçmenlerin kararlarına gösterdikleri saygı[17] onları farklı kılmakta, devrimci yapmaktadır. Harnecker, Latin Amerika’da silahlı kuvvetlerin büyük bir bölümünün aynı koşullara sahip olsalar da, mevcut düzeni ve baskı aygıtını aktif bir biçimde savunmakta tereddüt göstermediklerini unutuyor. Venezuela’da Silahlı Kuvvetler’in 2002’de başarısız bir darbe girişiminde bulunduğunu, yoksulluğa karşı genel toplumsal kayıtsızlıkları ve bunun sonucu olarak Caracazo olayına [1992 halk ayaklanması – Ç.N.] karşı gösterdikleri tepki ve gerilla hareketi ve silahlı mücadeleye karşı baskılarını hatırlamak gerekir. Bu değerlendirmeler, üst kademelerde olup da devrimci sürecin içinde yer alan değerli üyelerin varlığını reddetmez. Onların Venezuela silahlı kuvvetlerinin tarihsel olarak oynadığı rolü değiştirmeye yetip yetmeyeceğini tarih gösterecektir. Martha Harnecker’in bu sonuçlara varmak için kullandığı yöntemin yüzeyselliği,[18] komplocu eylemlere katılma ya da yolsuzluk nedeniyle silahlı kuvvetlerde yapılan son ihraçlar gözönünde bulundurulduğunda, gelişmelerin bu yönde olması mümkün değildir. [19]

Yukarıda bahsedilen eylemler, kanaatimizce, Başkan Chavez’in “silahlı halk”ın desteğini ve rezervlerin takviye edilmesini gerektiren devrimci tutumu açıkça anlayıp ona göre önlemler almasına neden oldu. Bu önlemler, özellikle Venezuela Silahlı Kuvvetleri içerisinde, en azından onları tarafsızlaştırmak amacıyla yürütülen politik ve ideolojik çalışmanın devam etmesi durumunda devrimci bir geleceği garantiye almaktadır.

Özetlersek: Bir dizi derin sübjektif ve yüzeysel önermelere dayalı olarak reformizmin silahlı kuvvetlerin tavrını değiştirmek istemesi kadar, devrimci tutum da, devrimci süreci destekleyen bir “silahlı halk” garanti edecek tüm önlemleri alır.

SONUÇ

1. Devlet Başkanı Chavez’in açıktan ilanının gösterdiği gibi, başta Venezuelalılar olmak üzere, devrimci güçlerin, sosyalizmi inşanın gerekliliği olarak yorumladıkları “21. Yüzyıl Sosyalizmi” deklarasyonunun arkasında, açığa çıkarılması ve mücadele edilmesi gereken bir dizi reformist tutum gizlidir.

2. “Çokluk”un, sözde “sosyal hareketler”in ve yurttaşların söylevine karşılık gelen sosyal ya da askeri[20] “alternatif bloklar” önerisi, sınıf bakışının ve ezilen sınıfları temsil eden ve iktidar mücadelelerinde onlara rehberlik eden partileri oluşturma zorunluluğunun inkarıdır.

3. İktidardaki sınıfların tutumuna uymayan bir “demokrasi”nin varlığı argümanı, kapitalizmden sosyalizme ilerleyişi mümkün kılan kaçınılmaz geçiş süreci olan proletarya diktatörlüğüne saldıran bir argümandan başka bir şey değildir.

4. Sosyalizmin inşası için, “farklı üretim ilişkileri” tanımını yapmanın yeterli olacağını iddia eden reformist önerme, aslında sosyalizmin inşasını reddetmektedir; çünkü üretim ilişkilerinin değiştirilmesini sağlayacak tek şey, mülkiyet biçiminin değiştirilmesidir.

5. Tali nedenlere ve tümüyle sübjektif değerlendirmelere dayanarak, silahlı kuvvetlerin artık burjuva devletin baskı aygıtının bir parçası olmadığını ifade eden iddia, devrimci sürecin herhangi bir darbe girişimine karşı korunmasını sağlayan “silahlı halk”a sahip olmanın önemini reddetmeye götürebilir.

6. Çoğunluğun, yurttaşların ve hareketin söylevi gibi post-modernist bir söyleme dayanarak reformizmin tüm gömme çabalarına rağmen, Marksizm-Leninizmin klasiklerinin formüle ettiği sosyalizmin inşasının ilkeleri tümüyle ve mutlak olarak geçerliliğini korumaktadır.

* Temmuz 2006’da Ekvador’un başkenti Quito’da yapılan “Latin Amerika Devriminin Sorunları” konulu 10. uluslararası seminerde, “Sosyalizm: Kapitalizmin ve Reformizmin Alternatifi” temasına ilişkin Ekvadorlu delege Guillermo Navarro Jimenez’in sunduğu tebliğ. (Kısaltılarak yayımlanmıştır.)

[1] “Kendi çıkarları için mücadelede sınıflar çeşitli örgütlenme ve mücadele biçimleri arayıp bulurlar: ekonomik haklar mücadelesinde sendika, dernek, talepler, imza kampanyaları, mobilizasyonlar, grevler, eylemler vs.; manevi gereksinimler ve eğlence-dinlence için spor kulüpleri, kültür ve sanat dernekleri, sosyal aktiviteler; politik mücadele açısından ise iktidarın ele geçirilmesi ve korunması için en yüksek örgüt biçimi siyasi partidir, ve eylemler, talepler, mobilizasyonlar, seçimler ve silahlı mücadele söz konusudur. Halk sınıfları açısından sendika, dernek, komün, kooperatif; egemen sınıflar açısından ise ticaret odası, kulüp, dernek: bunlar politik mücadelede kısmi geçerliliğe sahip araçlardır ve bir dereceye kadar esas olarak politik örgüt ihtiyacını göstermeye hizmet ederler.” Miranda, Pablo, “Partinin Gerekliliği”, Quito 2002

 

[2] Welmovick, José: “Yurttaş Söylevi ve Sınıf Bağımsızlığı”, Militan Marksizm, Zitra Baskısı, Quito, Ekvador, Mayıs 2002, s. 68

[3] Aşağıdaki alıntının da kanıtladığı gibi, Negri’nin kullandığı bu kavramda, 17. yüzyılda Spinoza ortaya attığından beri yeni olan bir şey yoktur. “Spinoza için çokluk (multitude), tek şey haline gelmeksizin, merkezcil bir harekete  dönüşmeksizin kamu sahnesinde, kolektif eylemde, sıradan olaylara dikkatte ayakta kalan bir çokluğu (plurality) temsil eder. Çokluk, çoğunluğun çoğunluk için politik ve sosyal varlık biçimidir; epizodik ya da kesintili değil, kalıcı bir biçim. Spinoza için çokluk medeni özgürlüklerin kaynağıdır. (Spinoza 1677)”, Virno Paolo: “Çokluğun Dilbilgisi. Çağdaş Yaşam Biçimlerinin Analizi”, Nisan 2002, s. 3

[4] Harnecker, Martha: “Seattle’dan Sonra Sol”, s. 9

[5] Harnecker, Martha: “Kendine Özgü Bir Devrim: Venezuela”, Ulusal Kültür Konseyi, Caracas, Venezuela, 2004, s. 10

[6] a.g.e., s. 2

[7] Harnecker, Martha: “Latin Amerika Solunun Stratejisi Üzerine”, 6 Ekim 2004, s. 6

[8] Harnecker, Martha: a.g.e, s. 10

[9] Harnecker, Martha: a.g.e, s. 11

[10] Lenin, Devlet ve Devrim, Yabancı Diller Yayınevi, Pekin, 1970, İngilizce baskı, s. 119

[11] Welmovick, José: “Yurttaş Söylevi ve Sınıf Bağımsızlığı”, Militan Marksizm, Zitra Baskısı, Quito, Ekvador, 2002, s. 68

[12] Dieterich, Heinz: “Venezuela: Sosyalist Üretim Tarzı ve Geçiş Aşaması”, El Diario VEA baskısı, Caracas, Venezuela, 14 Kasım 2005, s. 10

[13] Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” kitabına bakınız

[14] Gomez Barata, Jorge: “Venezuela’da Devrim: Tatlı Oyun”, Red Voltaire, 3 Temmuz 2006

[15] Bu yan o kadar önemlidir ki, Allende’nin Şili’si örneğinde, karşı devrimin temel hedeflerinden birinin “iletişim araçları üzerinde denetimin ne pahasına olursa olsun korunması”, yani daha önce muhalefetin elinde olan denetimin mutlaka korunması ihtiyacı düşünülmektedir: “… ülkedeki yazılı basının yüzde 70’i ve 155 radyo istasyonundan 115’i, ki bunlar arasında en güçlü vericilere sahip olanları da vardı.” Martha Harnecker: “Geleceği Kurmak İçin Geçmişe Bakın”, 5 Haziran 2003, s. 8

[16] Marx ve Engels, Fransa’da İç Savaş, Yabancı Diller Yayınevi, Pekin, 1977, İngilizce baskı, s. 15

[17] Harnecker, Martha: “Venezuela: Kendine Özgü Bir Devrim”, s. 23

[18] Bu yöntem, önceden tasarlanmış bir ortamda yapılan röportajlarda, yazarın militan tutumu tarafından ideolojik ve politik olarak yüklenmiş sorulara verilen yanıtların sentezine dayanmaktadır. Bu, soru ve cevapların görüldüğü çeşitli yazılarda bellidir. Örneğin, “Rüya Mümkündü (I), Brezilya İşçi Partisi’nin Kökeni”. Küba’da Popüler Kültür Yayınevi, Havana, 1994; Şili’de LOM Yayınları, Santiago, Mart 1995; Brezilya’da  MEPLA/Casa America Livre, 1994

[19] MERCAL’in en son ve en iyi bilinen olayı olan subayların resminin bürokratik görevlerden kaldırılması bizim iddiamızı doğruluyor.

[20] Heinz Dieterich, Arjantin, Küba, Ekvador, Paraguay, Uruguay ve Venezuela’dan oluşan ve “Bölgesel Güç Blokunun Askeri Entegrasyonu” olarak adlandırdığı bir yapılanmaya gidilmesini öneriyor ve bunu, kendi kişisel değer yargısına dayanarak, bu ülkelerin silahlı kuvvetlerinin nesnel durumlarını, tarihsel ve bugünkü rollerini, ve siyasi iktidarın nesnel koşullarını değerlendirmeksizin yapıyor. Dieterich’in bu önerisi, aslında, objektif bir değerlendirme yaparak, şunları ifade eden Devlet Başkanı Chavez tarafından doğru bir perspektife oturtuluyor: “Sizin gönderme yaptığınız bu aşamanın geçerli olabilmesi, Güney Amerika’nın ya da en azından bazı ülkelerinin Silahlı Kuvvetleri’nin bir projesi ya da somut birleştirici unsuru haline gelebilmesi için, her bir ülkenin, sözünü ettiğimiz o tabulardan kurtulması gerekir. Çünkü, unutmayın ki, Silahlı Kuvvetler siyasi bir araçtır, siyasi iktidarın emri altındadır ve öyle olması gerekir. Eğer bu Güney Amerika ülkelerinde, siyasi iktidar, bu yeni gerçeğin ve Silahlı Kuvvetlerin halk ile bütünleşmesi gereğinin farkında olmaz ise, bu proje hayat bulmaz. Bu nedenle, daha önce size sözünü ettiğim fikirler konusunda büyük bir gelişme göstermemiz gerekir; çünkü, Heinz, Silahlı Kuvvetler’in başlarının bir araya gelip bir basın açıklaması ve döküman çıkarması yeterli olmayacaktır.” Devlet Başkanı Chavez’in öneri ve mantığını görmek için, Heinz Dieterich tarafından yazıldığı iddia edilen ve Venezuela’da basılan “Bölgesel Askeri Güç Blokunun Askeri Entegrasyonu” başlıklı belgenin 13. ve 14. sayfalarına bakınız.