“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Türkiye'nin Dış Ödemelerine Bakış

GİRİŞ

Burjuva basını ekonomi haberlerinde, toplumun dikkatini, dövizin fiyatı, petrolün fiyatı gibi günlük bilgilerle ve altı aylık ihracat artışı, yıllık millî gelir artışı gibi kısa vadeli gelişmelerle meşgul eder. Oysa, ekonominin nereden nereye gittiğini anlamak için orta ve uzun vadeli eğilimleri ortaya çıkaran verilere bakmak gerekir. Bu yazıda, Türkiye’nin dış ödemelerinin emekçiler için sorun teşkil eden eğilimlerini kısaca tartışacağız.

Türkiye’de hâkim sınıf 1960’lardan 1980’e kadar bir sanayileşme politikası uyguladı. Bu politika, genel olarak kendi ihtiyaçlarını üretebilen bir ekonomi yapısı oluşturmayı hedeflemekte idi. Hâkim sınıf, 1980’den sonra, dünyada emekçiler aleyhine gelişen siyasî konjonktürden yararlanarak, ekonomiyi ‘dışa açmaya’, yani dünya ekonomisine eklemlemeye yöneldi. Bu süreçte yaptığı iki önemli politika değişikliğini hatırlayalım.

Biri, ticaretin serbestleştirilmesidir. Ticaretin serbestleştirilmesinden kasıt, ithalâtın serbestleştirilmesidir; tartışmalı olan ithalâtın serbestleştirilmesidir; ihracatın kısıtlanmasını zaten savunan kimse yoktur. İthalât, 1980’den itibaren tedricen serbestleştirildi. İthalâtta miktar kısıtlamaları adım adım kaldırıldı; gümrük vergi oranları tedricen azaltıldı. Hâkim sınıf, Türkiye’yi 1994 Dünya Ticaret Örgütü anlaşmalarına katarak, AB ile Gümrük Birliğine sokarak ve AB ile üyelik müzakeresini başlatarak, serbest ticareti, Türkiye’nin kapitalizmin merkezlerine taahhüdü hâline getirdi.

Türkiye’nin ihracata ağırlık vermesi ve ithalâtı serbestleştirmesi, ücretler üzerinde, dışardan gelen yeni bir baskı oluşturdu. Mal ve hizmet ticaretinin artması, Türkiye’de işçi sınıfını başka ülkelerdeki ücretlerin baskısı altına aldı. İlâveten, ithalâtı serbestleştirme, devletin ithalât üzerindeki, dolayısiyle cari işlemler dengesi üzerindeki kontrolunu ortadan kaldırdı.*

1980’lerde ikinci önemli politika değişikliği, Türkiye’ye sermaye giriş çıkışlarının serbestleştirilmesidir (konvertibilite). Bununla kastedilen, ticaretle ilgili ödemeler haricindeki döviz transferleridir. Döviz alımı satımı üzerinde kısıtlamalar 1980’lerde tedricen hafifletildi ise de, döviz alımı satımının ve ülke dışına veya dışardan yurda fon transferinin tam serbestleştirilmesi 1989’da oldu. Bu, ekonomiye yeni bir istikrarsızlık unsuru getirdi.

 

SERMAYE HAREKETLERİ SORUNU

1989’da konvertibiliteye geçmeden önce dışardan borçlanma, ülke cari işlemler açığını karşılamak için, yani mal ve hizmet ithalât fazlasını karşılamak için yapılırdı. İthalâtın bir kısmı kredi ile yapılırdı. Sonuçta cari işlemler açığı kadar borçlanma (sermaye girişi) olurdu. Tablo 1’de 1970’li yıllara ait cari açık rakamları ile sermaye girişi rakamlarının birbirine yakın seyretmesi, bu politikayı yansıtmaktadır.

Buna mukabil, 1989’dan bu yana yabancıların ve yerli burjuvaların servetlerini keyiflerince yabancı finansal varlıklardan Türkiye’de yerli finansal varlıklara ve yerli finansal varlıklardan yabancı finansal varlıklara geçirebilmesi, döviz piyasalarında, menkul kıymet piyasalarında ve bankalarda yaptığı etkilerle, ekonomiyi genişletip daraltmağa başladı. Sermaye girişleri (Türkiye’de finansal aktiflere yönelme) dövizi ucuzlattığında, üretim artmakta, ithalât kabarmakta ve cari işlemler dengesinde açık artmaktadır. Ticaret serbestleştirildiği için, böyle zamanlarda devlet gümrük vergileri ya da başka yöntemlerle ithalâtı kontrol edememektedir. Sermaye Türk finansal varlıklarından büyük miktarlarda kaçtığında ise (yerli ve yabancı servet sahipleri ve fon yöneticileri Türk varlıklarını satıp parayı dövize çevirmeğe giriştiğinde), döviz pahalanmaktadır. Bu da döviz cinsinden borcu olan firmalarla bankaların bilançolarını ve ithal girdi kullanan firmaların malî durumlarını altüst etmekte, toplam harcamaları kısmakta ve işsizliği artırmaktadır. Toplumun geliri azaldığından ve üretim azaldığından ithalât azalmaktadır, cari işlemler dengesi düzelmektedir.

Tablo 1, 1990-1999’da Türkiye’ye giren sermayenin cari işlemler açığından alâkasız seyrettiğini göstermektedir. Bu boyutta sermaye girişi, dövizi ucuzlatarak, 2000’de gayrisafi millî hâsılanın yüzde 4.9’u kadar cari işlemler açığına yol açmış; 2001’de net 14.6 milyar dolarlık sermaye çıkışı olunca, ekonomideki daraltıcı tahribatı cari işlemler açığını 2.3 milyar dolar fazlaya çevirmiştir.

Genişlemeden daralmaya geçiş genellikle tedricen olmayıp, ekseriya beklenmedik bir anda döviz bunalımı şeklinde tecelli etmektedir. Yabancı firmalar ve finans kurumları, ülkemizde dış borçların birikmekte olduğunu göre göre, faizlere tamah edip borç vermekten vazgeçmemektedir. Yerli firmalar ve bankalar, ülkenin borçlarının birikmekte olduğunu bile bile, dövizin ucuzluğuna tamah edip borçlanmaktan vazgeçmemektedir. Buhran başlayınca, yerli firma ve bankalar malî sıkıntıya girmektedir. 1994 ve 2000-2001 tecrübesinden (ve başka ülkelerin tecrübesinden) gördüğümüz gibi, döviz bunalımından çıkış da, daima hükûmetin özel sektörün döviz borçlarını ödeyebilmesi için IMF’den yeni kredi alması ile gerçekleşmektedir. Devlet böylece, özel sektörün borcunu kamu borcuna dönüştürmektedir. Yani sermayedar kesimin yaptığı dış borçlanmanın yükünü, borçlanmada hiç bir dahli ve mesuliyeti olmadığı hâlde, işçinin, köylünün, esnafın, memurun uhdesine aktarmaktadır. Sermaye hareketlerinin yol açtığı bunalımlar, servet dağılımında ani değişikliklerle ve halkın borç yükü altında yoksullaşması ile sonuçlanmaktadır.

 

Tablo 1

Cari işlem açıkları ve sermaye hareketleri, 1973-2005

(milyar dolar)

 

cari işlemler dengesi a

Sermaye girişi

Cari denge/ GSMH (%)

1973-77

-7.1

+7.9

-2.6

 

1978-79

-2.7

+2.8

-2.2

 

1980-84

-9.7

+7.1

-2.9

 

1985-89

-0.7

+6.2

-0.3

 

1990-99

-13.9

+31.6

-0.8

 

2000

-9.8

+9.6

-4.9

 

2001

+3.4

-14.6

+2.3

 

2002

-1.5

+1.1

-0.8

 

2003

-6.8

+6.0

-3.4

 

2004

-15.6

+17.6

-5.2

 

2005

-23.1

+43.8

-6.4

 

Kaynak: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası.

a Eksi işaret açık göstermektedir.

Tablo 2, dönem dönem sermayenin Türkiye’ye hangi biçimlerde girdiğini göstermektedir. Sermaye doğrudan yabancı yatırım, kredi ve portföy yatırımı şeklinde gelmektedir. Doğrudan yabancı yatırım, yabancı firmanın ülkemizde yeni firma kuran ya da mevcut bir firmanın kontrolünü alan yatırımıdır. Kredi, firmalar ve bankalar arası borç vermedir. Portföy yatırımı, bono, tahvil ve hisse senedi alımıdır. ‘Net hata ve noksan’ da, bilançonun tutmayan hesaplarından ortaya çıkan, kayıt dışı sermaye girişleri çıkışlarıdır.

Tablo 2’deki sermaye akım türlerinden krediler ve borç senetlerine yapılan portföy yatırımları, ülkemiz açısından borçlanmadır. 2000-2005’te sermaye girişinin 70.4 milyar doları, yani yüzde 68’i borç yaratmıştır. Doğrudan yabancı yatırımlar batsa, ya da yabancıların borsada satın aldığı hisselerin değerleri çökse, bunların hissedarı yabancılar zararı sineye çekmek zorundadır; kimseden bir şey talep edemez. Oysa borcun (kredinin, tahvilin, bononun) vadesi dolunca ödenmesi beklenmektedir. Bir yerli firma yabancılara borcunu ödeyemediği durumda, aslında olması gereken, borçlu firmanın iflasını, mal varlığının tasfiyesini ve (ne kadarı ödenebiliyorsa) borç ödemelerini icra-iflâs hukukumuza göre mahkemelerin halletmesidir. Oysa fiiliyatta sorun başka şekilde çözülmektedir; döviz buhranı başlayıp yerli firmalar dış borçlarını ödeyemez duruma düştüğünde, bu firmalara borç vermiş yabancı alacaklıların alacağını alması için IMF devreye girmektedir. IMF’nin buhranda devlete verdiği krediler yerli ve yabancı sermayeyi müşkülattan kurtarmakta; ve borçların yükünü emekçilerin omuzuna yüklemektedir.

Tablo 2’deki verilere göre, Türkiye, 2000-2005’te, çoğu borç olarak giren yaklaşık 103.8 milyar doların 54.7 milyarı ile fazladan mal hizmet ithalâtı yapmıştır. Bu ithalâtın içinde yatırım malları, lüks tüketim malları, petrol gibi ara malları ve varlıklı kesimin yurt dışı seyahat masrafı gibi hizmet alımları vardır. Giren 103.8 milyar dolarlık dövizden 26.5 milyarını Merkez Bankası istiflemiştir. Kalan 22.5 milyar doları, yurttaşlar, servetini vergiden kaçırmak maksadıyla yurt dışına çıkarmak için, yurt dışında iş kurmak için, enflasyondan korunmak için, veya çıkabilecek bir döviz buhranından yararlanmak için döviz alarak kullanmıştır. Dikkati çeken, 2000-2005’te yurdumuza giren 103.8 milyar dolardan 70.4 milyarlık biriken borcu ödemek için Merkez Bankasının ayırdığı ihtiyatın, 26.5 milyar dolar olduğudur.

Dış borcun faiz ödemeleri, yabancı sermayedarların bize yaptığı ‘hizmetin’ karşılığı ödeme sayıldığı için, cari işlemlere dahil edilir. Tablo 2, 1984-1989 ve 1990-1999 yıllarında dışarıya faiz ödemelerinin cari açıktan büyük olduğunu, yani faiz ödemeleri olmasa cari işlem bilançomuzun fazla vereceğini göstermektedir. Bunun anlamı, bu yıllarda ekonominin mal hizmet ithalâtının ihracatını dengeleyebildiği, sermaye girişlerinin o yılki dış faizleri ödemeye yaradığı ve daha sonraki faiz ödemelerine yol açtığıdır.

Ancak 2000-2005’te cari işlemler açığı, faiz ödemelerini aşmıştır. Sermaye girişleri, dövizi ucuzlattığından ve hükûmetler ithalâtı kontrol etmemekte kararlı olduğundan, faiz dışı cari işlemlerimiz bile açık vermiştir.

Tablo 2

Türkiye’ye sermaye girişi ve kullanımı (milyar dolar)

1984-1989

1990-1999

2000-2005

2006 (Ocak-Temmuz)

Sermaye girişi

9.3

53.1

103.8

28.9

Doğrudan yabancı yatırıma

1.5

6.1

19.9

9.0

Kredib

4.2

29.8

51.5

17.9

Portföy yatırımı

3.1

14.3

27.3

1.1

Hisse senedine

0.0

2.4

8.4

1.3

Borç senedine

3.1

11.8

18.9

-0.3

Net hata noksan

0.5

2.9

5.0

0.9

Sermaye kullanımı

9.3

53.1

103.8

28.9

Cari işlemler açığı

2.2

13.9

54.7

20.8

Faiz ödemeleri

11.3

26.2

23.2

2.4

Merkez Bankası rezerv artışı

3.2

20.8

26.5

3.9

Sermaye çıkışı

3.9

18.3

22.5

4.3

Kaynak: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası elektronik veri dağıtım sisteminden hesaplanmıştır.

a Yerleşik olmayanların ülkemizde yaptığı net doğrudan yatırımdır.

b IMF kredileri dahildir.

Özel sektörün borçlanması ve bunun kamu borcuna dönme süreci üzerinde rakamlarla durmağa değer (Tablo 3). 2000 yılından 2001 yılına özel sektörün kısa vadeli dış borçları 26.6 milyar dolardan 15.7 milyar dolara indi. Bu azalma, devletin 2001’de dışardan borçlanarak TCMB orta ve uzun vadeli dış borçlarını 13.4 milyar dolardan 23.6 milyar dolara artırıp özel sektöre döviz arz etmesi ile sağlandı.

Tablo 3

Türkiye’nin dış borç stoku (milyar dolar)

1996

1997

1998

1999

2000

2001

2002

2003

2004

2005

2006 Haziran sonu

Toplam Dış Borç Stoku

79.4

84.2

96.3

103.1

118.5

113.6

130.2

145.0

162.2

171.1

193.6

Kısa Vadeli Dış Borçlar

17.1

17.7

20.8

22.9

28.3

16.4

16.4

23.0

32.6

38.2

43.7

Kamu

0.0

0.1

0.0

0.0

1.0

0.0

0.0

0.0

0.0

0.0

0.0

TCMB

1.0

0.9

0.9

0.7

0.7

0.8

1.7

2.9

3.3

2.8

2.7

Özel

16.1

16.7

19.9

22.2

26.6

15.7

14.8

20.2

29.3

35.5

40.9

Bankalar

8.4

8.5

11.2

13.2

16.9

8.0

6.3

9.7

14.5

17.7

20.8

Diğer Sektörler

7.7

8.2

8.7

9.1

9.7

7.7

8.4

10.5

14.8

17.7

20.2

Orta-Uzun Vadeli Dış Borçlar

62.3

66.5

75.5

80.2

90.2

97.2

113.7

122.0

129.6

132.8

149.9

Kamu

40.2

38.9

39.7

42.5

47.6

46.1

63.6

69.5

73.8

68.1

66.9

TCMB

11.4

10.9

12.1

10.3

13.4

23.6

20.3

21.5

18.1

12.7

13.0

Özel

10.7

16.8

23.7

27.4

29.2

27.5

29.8

31.0

37.7

52.1

70.0

Finansal kuruluşlar

3.4

5.5

6.9

7.5

7.6

4.8

4.6

5.1

8.3

15.3

20.3

Bankalar

2.3

3.8

4.3

4.8

4.5

3.2

3.0

3.1

5.8

12.2

16.6

Bankacılık dışı

1.1

1.8

2.6

2.7

3.0

1.6

1.6

1.9

2.5

3.1

3.8

Finans dışı

7.4

11.3

16.8

19.9

21.6

22.7

25.2

25.9

29.4

36.7

49.8

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı.

Şimdi aynı süreçten tekrar geçmemizin zemini hazırlanmıştır. Kamu sektörü 2002’den beri borç stokunu belirli bir seviyede tutarken, özel sektörün kısa, orta ve uzun vadeli borç stoku 2002’de 44.6 milyar dolardan 2006 Haziran sonunda 110.9 milyar dolara yükselmiştir. Bunun 40.9 milyar doları kısa vadelidir. Özel sektörün borçlanması gelecekte tekrar buhrana yol açar ise, 2006 Haziran sonunda 82.6 milyar dolara ancak indirilmiş olan kamu ve Merkez Bankası dış borçlar toplamı, tekrar IMF yardımı ile artırılıp, ödemesi çocuklarımıza kalacak bir seviyeye çıkabilir.

TİCARET SORUNU

Hâkim sınıfın kalemşorları, sermaye girişlerinin cari işlemler açığını büyüten etkisini göz ardı edip, cari işlemler açığını Türkiye’nin dış kaynaklara muhtaç olduğuna delil olarak göstermektedir. Oysa Türkiye ekonomisinin mal ihracat-ithalât dengesindeki açığı, hizmet ihracat-ithalât dengesindeki fazlası iyi-kötü kapatabilmektedir. Tablo 1’de bazı yıllarda görülen, gayrisafi millî hâsılanın yüzde 1-2’si raddelerindeki cari işlemler açıkları kontrol edilebilirdir. Sermaye girişlerinin cari açığı artırıcı etkisi olmasa, faiz ödemelerinin cari işlemler üzerinde yükü olmasa, ve devlet gereksiz ithal kalemlerini biraz kontrol altına alan politikalar uygulasa, cari işlemlerimizin devamlı dengede olmaması için bir sebep kalmaz.

Fakat Türkiye ekonomisi cari işlemlerinde açık verdiği zaman bile, yani dolar cinsinden ithalât harcamalarımız ihracat gelirlerimizi aştığı zaman bile, Türkiye’nin dış dünyadan verdiğinden fazlasını aldığı iddia edilemez. Çünkü malların hizmetlerin fiyatları değiştiğinde fazlalar açığa, açıklar fazlaya dönüşebilmektedir. Fiyatların bir kısmı tekelcilerin kontrolü altında, bir kısmı spekülatörlerin etkisi altında olduğundan, piyasa fiyatlarını mal ve hizmetlerin gerçek ve nesnel değer ölçüsü olarak görmek mümkün değildir. Ne var ki, para dışında, ticaret yoluyla ülkeler arası kaynak transferini ölçmek için herkesin üzerinde anlaştığı bir ölçü yoktur.

Oysa ki, gelişmiş ülkelerin ticaret yolu ile Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerden kendilerine reel kaynak transfer ettiği bellidir. Dünyada az gelişmişliğin ve gelişmişliğin sebebi, ülkeler arası muazzam gelir farkının önemli bir sebebi, beş asırdır süren bu transferdir.

1990’lı yıllarda ülkelerin millî gelirlerini birbiriyle karşılaştırmak için OECD gibi bazı uluslararası örgütlerin hesapladığı satın alma gücü paritesi denilen dolar kurları, son yirmi beş yılda ticarette az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere kaynak transferi sürecine yeni bir ışık tutmaktadır. Satın alma gücü paritesi, bir tarihte, bir para miktarı ile, bir ülkede ve ABD’de aynı veya benzer malları aynı miktarda almayı sağlayacak o ülke parasının farazî dolar kurudur. Bunu hesaplamak için kapsamlı bir mal ve hizmet listesi oluşturulmakta; bu mal ve hizmet kümesinin ABD’de dolar fiyatı ve (örneğin) Türkiye’de YTL fiyatı hesaplanmakta ve YTL maliyeti dolar maliyetine bölünmektedir. Bu, YTL’nin satın alma gücü paritesi denen teorik bir YTL/dolar kuru vermektedir.

Bu kurun ne amaçla hesaplandığını örnekle görelim. Türkiye ile Bulgaristan’ın fert başına millî gelirleri karşılaştırılmak istense, YTL birimiyle Türkiye fert başına millî geliri satın alma gücü paritesiyle dolara çevrilir. Bulgar parası levanın satın alma gücü paritesi kullanılarak, leva birimiyle Bulgar millî geliri dolara çevrilir. Böylece döviz piyasalarında sermaye hareketlerinin etkilediği YTL/leva kurunu kullanmadan, daha nesnel bir teorik kurla dolara çevrilmiş fert başına millî gelirleri karşılaştırılabilir.

1997’de, satın alma gücü paritesinin, kaynak transferini göstermekte de kullanılabileceği fark edildi. Örnekle açıklayalım: 2005’te, Yeni Türk Lirasının satın alma gücü paritesi bir dolara 83 kuruş olarak hesaplanmıştır. Yani 2005’te, Türkiye’de fiyatı 83 kuruş olan malların ve hizmetlerin ABD’de fiyatı yaklaşık bir dolar idi. Oysa 2005’te, Türkiye’de üreticiler, maliyeti 83 kuruş olan mallarının dolar fiyatını 1.34 YTL/dolar[1] piyasa kurundan hesaplayarak 62 sente ABD’ye ihraç etti. 2005’te Türk parası, satın alma gücü paritesine kıyasla, yüzde 38 düşük değerlenmişti. Dolayısiyle o yıl Türkiye’de üretilen mal ve hizmetler ABD’ye ihraç edildiğinde, oradaki değerinden ortalama yüzde 38 ucuza teslim edilmekte idi.

Gelişmiş ülkelerden Türkiye’ye gelen gezginlerin bizde mal ve hizmetleri ucuz bulmasının sebebi budur.

Ürettiğimiz mallar ve hizmetler, 2005’te piyasa kuruyla dolara çevrildiğinde ABD’ye bu kadar ucuza gidiyor ise, neden ABD’ye ihracat patlaması olmadı? Neden birkaç yıldır ihracatçılar, YTL’nin döviz karşısında düşük değerlendiğinden değil, aşırı değerlendiğinden yakınıyor? Sorunun cevabı, diğer az gelişmiş ülkelerin paralarının kurlarındadır.

4. ve 5. tablolar, bazı az gelişmiş ülkelerin ve gelişmiş ülkelerin millî paralarının dolar fiyatının satın alma gücünden ne kadar saptığını göstermektedir. Bazı az gelişmiş ülkelerin paralarının dolar karşısında değeri, satın alma gücü paritesine kıyasla çok ucuzdur. Yani bu ülkelerin parası, bu parayı dolarla piyasada satın alanlar için, satın alma gücüne kıyasla çok ucuz olduğundan, bu ülkelerin ihraç ettikleri mal ve hizmetler de, ABD’deki değerlerinden çok daha ucuza teslim edilmektedir. Tablo 4’te, Bangladeş, Endonezya, Hindistan, Pakistan gibi ülkelerde millî paranın dolar karşısında değerinin, satın alma gücüne nispetle belirgin bir azalma eğiliminde olduğu da gözlenmektedir.

Tablo 5, gelişmiş ülke paralarının dolar kurunun, satın alma gücü paritesinden çok fazla sapmadığını göstermektedir. Öyle ise, az gelişmiş ülkeler, sadece ABD’ye değil, bu diğer gelişmiş ülkelere ihracat yaparken de mallarını ve hizmetlerini ucuza (ihraç edildiği ülkedeki piyasa değerinden çok ucuza) ihraç etmektedir.

Türkiye, ihracata dayalı büyüme stratejisi uyarınca, Bangladeş ve Endonezya gibi ülkelere karşı, fason üretim siparişi ve doğrudan yatırım cezbetme rekabetindedir. Bu ülkelerin paralarının piyasada dolar karşısında değeri satın alma gücü paritesinin 2000-2005’te yüzde 22’si ve yüzde 30’u seviyesinde olunca, YTL’nin piyasada dolar karşısında satın alma gücüne kıyasla yüzde 47 seviyesinde değerlenmesi, Bangladeş’e ve Endonzeya’ya karşı rekabete yetmemektedir. Dolayısı ile Türkiye, ihracat ve yatırım cezbetme rekabetinde başarılı olabilmek için, mal ve hizmetlerini gelişmiş ülke piyasalarındaki değerlerinin çok altında fiyattan satma baskısı altındadır. Bunu, döviz buhranının getirdiği devalüasyonlar gerçekleştirmektedir. Ama bu devalüasyon, ihraç ettiğimiz metaları ucuzlatarak, Türkiye’den gelişmiş ülkelere, onların tüketim ve yatırım imkânlarını, sermayelerinin birikim imkânlarını artıran, kaydı olmayan ve görünmeyen kaynak transferini artıracaktır. Bu, ihracata dayalı büyüme stratejisinin az gelişmiş ülkeleri düşürdüğü tuzaktır.

Az gelişmiş ülke paralarının dolar ve diğer rezerv paralar karşısında değer yitirmesinin başlıca sebebi, konvertibilitedir. Konvertibilite yurttaşlara tasarruf saklamak için döviz alımını serbestleştirince, az gelişmiş ülkelerde dövize talep artmaktadır. Ayrıca, sermaye hareketlerinin yarattığı bunalım tehlikesine karşı merkez bankalarının rezerv biriktirmesi de, dövize talebi artırmaktadır. Sebebi her ne ise, neticede az gelişmiş ülkelerde piyasa kurları paranın satın alma gücünden kopmakta, ve piyasa kurları, gelişmiş ülkelere karşılıksız kaynak transfer eden bir araç olmaktadır.

Bu kaynak transferi emekçileri nasıl etkilemektedir? Dünya ekonomisine açıldıkça, Türkiye emekçileri de, artan oranda ithal malları ya da yabancı lisansla Türkiye’de üretilen mallar tüketmektedir. YTL’nin değerlenmesi emekçilerin ithal mal alım gücünü artırmakta, YTL’nin değerinin azalması emekçilerin ithal mal alım gücünü azaltmakta, bu mallar açısından yoksullaştırmaktadır. Ancak YTL/dolar kuru, satın alma gücü paritesinden yüksek oldukça (YTL satın alma gücüne göre düşük değerlendikçe), emekçilerin yaptığı üretimin emperyalist ülkelere ucuz ihracatı o ülke ekonomilerini güçlendirerek, Irak’ı işgal eden, Afganistan’ı bombalayan devletlerin gücüne güç katmakta; emperyalist odakların teknolojik, askerî, finansal hâkimiyetini desteklemektedir.

Tablo 4

Bazı az gelişmiş ülkelerde millî paranın dolar kurunun

satın alma gücü paritesine oranı

1975-1979

1980-1984

1985-1989

1990-1994

1995-1999

2000-2005

Bangladeş

0.40

0.32

0.29

0.27

0.26

0.22

Bolivya

0.41

0.35

0.43

0.42

0.45

0.37

Brezilya

0.59

0.48

0.43

0.52

0.65

0.41

Endonezya

0.62

0.59

0.36

0.34

0.30

0.30

Hindistan

0.37

0.35

0.30

0.21

0.20

0.19

Malezya

0.76

0.73

0.56

0.56

0.54

0.45

Meksika

0.55

0.54

0.39

0.60

0.52

0.69

Mısır

0.45

0.38

0.35

0.30

0.39

0.32

Pakistan

0.47

0.46

0.33

0.29

0.28

0.27

Tayland

0.50

0.46

0.39

0.44

0.40

0.31

Türkiye

0.79

0.53

0.43

0.54

0.49

0.47

Venezüela

0.96

1.14

0.66

0.50

0.63

0.75

Vietnam

...

...

...

0.14

0.20

0.19

Kaynak: Dünya Bankası. World Development Indicators. Cari dolarla GSYİH’yi satın alma gücü paritesi dolarıyla GSYİH’ye bölerek hesaplanmıştır.

Tablo 6

Bazı gelişmiş ülkelerde millî paranın dolar kurunun

satın alma gücü paritesine oranı

1975-1979

1980-1984

1985-1989

1990-1994

1995-1999

2000-2005

Almanya

1.16

0.94

1.02

1.27

1.24

1.02

Fransa

1.16

0.97

1.00

1.19

1.15

1.00

İngiltere

0.71

0.81

0.78

0.94

0.96

1.01

İtalya

0.70

0.68

0.83

1.01

0.91

0.88

Japonya

0.96

0.90

1.25

1.49

1.48

1.23

Kanada

1.09

1.00

0.99

1.03

0.88

0.90

Kaynak: Tablo 5 ile aynı.

 

SONUÇ

Uluslararası sermaye hareketlerini serbestleştirmek ve ticareti serbestleştirmek, az gelişmiş ülkelerde emekçileri yoksullaştırarak sermaye birikimini hızlandıran iki politikadır. Bu sebeple, emekçilerin iktidarında, devlet, mutlaka ülkeye giren çıkan ‘sermayeyi’ (dövizi) ve ithalâtı sıkı kontrol altına almak zorundadır. Kontrol altına almak demek, elbette ki dışardan borçlanmaya kesin bir son vermek veya ithalâtı sıfırlamak demek değildir. Kontrolun anlamı, borçlanmayı ve dış ticareti toplumsal ihtiyaçlara göre plânlamak ve düzenlemektir; bunları sermayedarların kararlarına, tercihlerine bırakmamaktır.

Sermaye hareketleri ve ithalât üzerinde kontrol, Türkiye ile IMF, OECD, Dünya Ticaret Örgütü gibi sermayenin eşgüdüm merkezlerinin arasını ve ABD ve AB gibi emperyalist devletlerin arasını bozacak ve tepkilere yol açacaktır. Halk iktidarı, bu baskıları defetme gücünü emekçi kitlelerinin örgütlü desteğinde bulacaktır.

Türkiye’de, toplumsal muhalefet ve sol gibi muğlak terimlerin arkasına saklanarak siyaset yapanlar, Türkiye’nin dış iktisadî ilişkileri konusunda neyi tasarladıkları konusunda somut bir şey söylememektedir. Kapitalist dünya ekonomisiyle ilişkileri nasıl düzenleyeceğine kafa yormayan siyasî hareketlerin antiemperyalizmi kuru bir slogandan başka bir şey değildir.

 


* Bir ülkede tüm döviz giriş çıkışlarının kaydedildiği tabloya ödemeler dengesi denir. Tablo iki kısımdan oluşur. Bunlardan cari işlemler hesabında, mal ve hizmet ihracat ve ithalâtının döviz hareketleri görülür. Faiz ödemeleri gibi ‘yatırım gelirleri’ ve işçi dövizleri de birer hizmet geliri sayıldığından cari işlemler hesabına kaydedilir. Ödemeler dengesinin ikinci kısmı, sermaye hesabıdır. Sermaye hesabında kredi, mevduat, tahvil, bono, hisse gibi finansal varlıklarla ilgili döviz giriş çıkışları ve doğrudan yabancı yatırımlar kaydedilir.

[1] TCMB 2005 ABD doları efektif alış kuru 1.34 YTL idi.