Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kürt sorununda çözüm ve barış üzerine

Kürt sorununda çözüm ve barış üzerine

Mehmet Doğan

Hükümet ve sermaye basını tarafından, özellikle son üç dört aydır, Kürt sorununa çözüm ve barış için “açılım” adına giderek genişleyen yeni[1] bir kampanya yürütülüyordu. Hükümetin “okullara beşinci sınıftan itibaren anadil öğretiminin seçmeli ders olarak konulabileceği”ni açıklaması ve ardından Başbakan’ın, “PKK silah bırakırsa operasyonların duracağı ve Kürt sorununun 2015 yılına kadar çözüleceği”ni söylemesinin, bu kampanyayı yürütenler ve özellikle de basındaki temsilcileri arasında “heyecan” yaratması kaçınılmazdı. Şimdilerde Suriye ile “beklenmedik” şekilde yaşanan son (uçak olayı) krizin gölgesinde kalsa da; bu ülkeyle Türkiye arasında ani ve provokatif gelişmeler[2] olmadığı takdirde, bu “yeni” kampanyanın daha da büyüyeceğinden hiçbir şekilde kuşku duymamak gerekir.

Bu kampanya gerçekten de Türk ve Kürt halklarını ortak ve kabul edilebilir bir noktada birleştirme, sorunu çözme ve ülkeye barış getirmeyi mi öngörüyor? Çözüm ve barış adına konuşulanların içeriği ve kampanyanın yürütülüş biçimi, bu soruya şöyle ya da böyle olumlu bir yanıt verilmesini olanaksızlaştırmaktadır, bunda bir kuşku yoktur. Fakat şu açıktır: hükümetin ve hem onun izinden giden ve hem de yolunu açmaya çalışan basının; gerçek bir çözüm ve barış ile bir ilgisi olmasa da, bir “çözüm” ve “barış” anlayışı elbette gene de vardır:

Kürt ve özellikle de Türk nüfus arasında kafa karışıklığı yaratmak; Türk halkının az çok uyanan kesimlerinin, Kürt siyasal güçlerinin “uzlaşmazlığı, bölücülüğü ve teröristliği”ni sakince ve sağduyuyla düşünmesini baltalamak; bölünmesi, ezilmesi ve tasfiye edilmesi öngörülen ileri güçlerinden kopartılacak olan Kürt halkını asla çözüm olmayan bir “çözüme”, yani bugünkü statükoya “rıza gösterme” ve bir tür “teslim olma”ya zorlamak!

Gerek açıklamalardan anlaşılanlar, gerekse her gün olup bitenler, başlatılan ve giderek büyüyeceği açık olan bu kampanyanın; Kürt sorununun gerçek bir çözümüne ve gerçek bir barışa dair küçük de olsa bir iz bile taşımadığını, aksine tam da burada altı çizilen içerikle şekillendiğini, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde göstermektedir. Tartışılamaz bir şeydir ki, hükümet ve yandaşlarının[3] Kürt sorununa dair “çözümü” ve öngördükleri “Kürt barışı”; Kürt ulusal hareketi ve ileri güçlerinin tecrit edilmesi, etkisizleşmesi ve Kürt halkının mücadeleden geri çekilmesini öngören bir “çözüm” ve bu çağda örneği az görülen köleci bir “barış”tır.

Buna karşın, sermaye ve hükümetin bu kampanyasının ülkeye az çok bir istikrar getirecek bir “çözüm” ve “barış” yeteneğinin bulunmadığı görülemez değildir. Fazla söze gerek yoktur; Kürt halkının kesin bir tutumla ortaya koyduğu ve ısrar ettiği talepler gözler önündedir. Hükümet gereğini yapma yerine, onları “bölücü ve haince talepler” olarak damgalarken, bir çözüm ve barıştan nasıl söz edilebilir? Fakat hepsi bu değildir: Var sayılsın ki Kürt hareketi “ezildi” ve Kürt halkının “geri sürülmesi” başarıldı; bu “ezilme” ve “geri sürülme”, hükümetin “açılımı”nı bir çözüm ve barış “açılımı”na dönüştürebilir mi? En önemli sorulardan biri de, bugün, kuşkusuz budur, fakat bu soruya olumlu bir yanıt vermenin olanağı ne yazık ki yoktur.

Açıklamalarından da görülebileceği gibi, hükümet, Kürtleri “ana dil öğretimi” ve “güçlendirilmiş belediyeler” sınırlarına hapsetme peşindedir; bundan, hiçbir koşulda, bir çözüm ve zorla sağlanmış olan sözde bir “barış”tan, az çok istikrar getirecek ve kısa da olsa ömrü olacak gerçek bir barışın çıkmayacağı bir kanıt gerektirmeyecek derecede açıktır. Kimsenin görmezden gelmeye hakkı yoktur: Kürt halkı, öne sürdüğü talepler ve son otuz yıldır verdiği kitlesel mücadelelerle, sadece “Kürt realitesi”ni kabul ettirmekle kalmamış, aynı zamanda bir ulus olduğunu da kanıtlamış bir halktır. Bir ulusa, küçük etnik azınlığın sözde “çözümleri”nin (hükümetin azami “çözümü” budur) kabul ettirilmesi ve onun ulusal özgürlük ve eşitlik isteklerinin uzun sürelerle bastırılması – bu, tümüyle olanaksız bir şeydir.

Hükümetin “açılım” ve “çözüm”lerinin Kürt sorununa hiçbir koşul altında çözüm getirmeyeceği ve ülkede barışa bir temel oluşturamayacağından söz ettik. Buna karşın, bu, ülkedeki mevcut ekonomik ve toplumsal düzen içinde; yani “sömürüye, kâr sağlama amacına ve rekabete dayanan kapitalist toplumda milli barış”ın sağlanmasının olanaksız olduğu anlamına da gelmemektedir. Bu şu demektir ki, Türkiye’de bugünkü ekonomik ve toplumsal düzen devam ettiği koşularda da, Kürt sorunun çözüm yoluna girmesi, silahların susması ve milli barış” olanaklıdır. Bunun birbirleriyle kopmazcasına bağlı iki koşulu vardır: Bunlardan ilki ana dilde eğitim; ikincisi ise, olabildiğince geniş bir bölgesel özerkliktir.

Hiçbir “zorunlu resmi dil tanımayan, herkesin “kendi anadilinde öğrenim göreceği okulları sağlayan, ulusal “imtiyazlar”ı ve herhangi bir ulusun ve azınlık ulusal bir grubun “haklarının herhangi bir şekilde çiğnenmesini yasaklayan” ve “geniş bölgesel özerkliği ve tam demokratik mahalli kendi kendine yönetimi” güvence altına alan anayasal bir statü... Kürt sorununun çözüm yoluna girmesi ve ulusal barışın sağlanmasının tek olanağı buradadır ve kuşku yoktur ki, bu, tutarlı demokratik bir düzeni ve demokratik bir hükümet biçimini zorunlu kılar. Nitekim Kürtlerin talep ve istekleri on yıllardır ortada durmaktadır; eğer bir çözüm isteniyorsa ve ülkede bir barış olacaksa, atılması gereken ilk adım, Türklerle Kürtlerin her bakımdan eşit olduğunun ve Kürtlerin ulusal haklarının tanındığının ilanıdır.

Şu yadsınamazdır: Sermaye ve gericilik, anadilde eğitim ve bölgesel özerklik gibi talepleri her ne kadar “bölünme vesilesi” ve “bölücülük” saysa da, bu doğru değildir; bunlar birer araçtır ve bu araçlar, farklı uluslar ve azınlıkların bir arada, gönüllü, eşit ve özgürce yaşamasının araçlarıdır. Bu araçların inkarında ısrar, ülkenin önünde sonunda bölünmesi demektir. Eğer bölünmekten kaçınılıp bir arada yaşanmak isteniyorsa; ezilen ulusun ulusal taleplerinin tanınması ve onlara geçerlilik kazandıracak koşulların oluşturulması için oturulup konuşulması mutlak bir zorunluluktur. Ulusal devletlerin ve dahası Osmanlı devletinin tarihinden[4] ders almamak; ırkçı, milliyetçi kara bir gericiliğin ya da onmaz bir aptallığın batağında boğulmaktan ve en rezil yerlere batmaktan başka bir şey olamaz.

Sorun böyle konulunca; hükümetin benimsemesi gereken tutum; KCK’ne operasyonlar yapmak, PKK’den teslim olmasını istemek ve BDP’ni kuşatma altına almak değil, burada konulmuş olan çözüm ve barış planını acilen açıklamaktır. Görülebilir şeydir ki, operasyonların bitirilmesi, Öcalan’ın “ev hapsi”ne nakli, çatışmaların acilen durması ve genel af gibi talepler, önemli olmakla birlikte, sorunu ortadan kaldıracak ve barışı sağlayacak talepler değildir; çözüm ve barış, ancak, yukarıda altı çizilen iki talebin kabul edilmesi ve gerekli adımların atılması ile olanaklı olabilir. Kürtlerce bugün acil görülen talepler ise; psikolojik ortamı değiştirme, çözümü konuşma ve barışı anlatmak için atılması gereken ilk adımlardır. İşin özünü dile getiren yukarıdaki iki talebi karşılamaktan kaçınma ve acil görülen kimi talepler üzerinde oynamanın kimseye bir yararı yoktur; bunda ısrar etmenin, sadece samimiyetsizlik değil, kan dökmeye devam etmek de olduğu yadsınamazdır.

Yeniden vurgulamakta bir sakınca yoktur: Bugün acilleşmiş olan Kürt sorununun çözümü ve barışın sağlanmasının koşulu, anadilde eğitim ve bölgesel özerk yönetimin belirtilen koşullar altındaki kabulüdür. Hem bu taleplerin ve hem de bir barış atmosferi yaratmakla ilgili isteklerin yanında, atlanıp geçilemeyecek olan bir şey daha vardır: Herkesin bilebileceği gibi Kürt halkı, Kürdistan’ın yüz yıl kadar önce komşu dört ülkeye paylaştırılması[5] nedeniyle parçalanmış ve bölünmüş bir halktır. Buna karşın, dünya konjonktürü ve son otuz yıldaki mücadelelerin; değişik ülkelerin sınırlarıyla bölünmüş olan Kürtlerin birbirleriyle temasa geçmeleri, konuşmaları, tanışmaları, ortak sorunlarına dair kararlar alabilmelerini ve daha da önemlisi, tek bir ulus mu yoksa ayrı uluslar veya azınlıklar mı olduklarına ve hareket tarzlarına karar verme olanaklarını oldukça genişlettiği de bir sır değildir.

Ne var ki, yaşadıkları ülkelerin hükümetleri ve emperyalistler, Kürtlerin aralarına ellerini sokmakta ve onların bu olanakları özgürce kullanmalarını sistematik olarak baltalamaktadırlar. Bunu bölgedeki diğer hükümetlerin de yapması bir yana; Türkiyeli işçiler ve devrimciler için öncelikli ve önemli olan, kuşkusuz, Türk devleti, hükümeti ve yanı sıra da işbirlikçisi olduğu emperyalist ülkelerin faaliyetlerinin izlenmesidir. Bunların Kürtlerin ortaklaşma ve bir araya gelmelerine karşı girişimleri ve yaptıkları kirli işleri burada sayıp dökmenin bir gereği yoktur. Özellikle ABD’den destek de alan “bizim” hükümetin komşu ülkelerin içişlerine[6] karışan, Kürtlerin ortak girişimlerini baltalayan ve onları bölmeye çalışan faaliyetine karşı çıkmak, somut talepler oluşturmak ve Kürtlerin ortaklık ve ittifak çabalarının önündeki engellerin kaldırılmasını istemek, epeyce bir zamandır güncel bir görevdir. Bu yadsınamaz; öyle ki, bu görev, sadece halkların dostluğu ve kardeşliğinin değil, aynı zamanda Kürt sorunun çözümügüçlendirme ve ülkede barışa ulaşmanın da bir zorunluluğudur.

Sonuca gelecek olursak…

Vurgulananlardan da anlaşılacağı gibi, devletin sorumluluktan kaçmasını; kendi yüz yıllık inkar ve imha[7] politikasının sonucu olan silahlı direnişin yol açtığı yıkım ve zararın ve dökülen kanın sorumluluğunu Kürt ulusal hareketine yıkmasını konu yapmıyoruz. Ayrıca burada, tarihi yüz elli yıla varan, sayısız ayaklanmaya yol açan ve daha yakın dönemlerde de on yıllara yayılarak milyonlarca Kürt’ü içine çeken kitlesel bir harekete “terörist” damgası basılması gibi bir garabeti de tartışmamaktayız. Gene anlaşılabileceği gibi, burada önümüze aldığımız şey; Kürt sorununun bugünkü çözümü ve barışın (iki başlıca talep) zorunluluklarına ve bunlara uygun bir psikoloji oluşturmak için zorunlu olan ilk adımlara yeniden dikkat çekmekten başka bir şey değildir. Ülkede oluşan politik ortam, hükümetin bir içeriğe sahip olmayan yeni “açılımı” ve ana muhalefetin ne olduğu pek de “anlaşılamayan” ikiyüzlü “çıkışı” bunu özellikle zorunlu kılmıştır.

Hükümet ve basının yürüttüğü kampanyanın (ve “ana muhalefet”in girişiminin) amacının “kafaları karıştırmak” olduğundan daha önce söz etmiştik. Özellikle bu gibi dönemlerde, işçi sınıfı ve halkın yetişmiş güçleri ve ileri kamuoyunun zihin açıklığı ve politik berraklığı özel bir önem arz eder. Zira, teşhir ve “ajitasyonun doğru bir şekilde düzenlenmesi” ve zihni ve politik açıklık, ileri gitmek ve amaca ulaşmak için gerekli olan ilk koşuldur. Eğer ilk koşul buysa, sınıf bilinçli bir işçi Kürt sorunu üzerine nasıl ve nereden düşünmeye başlayacaktır, bu son derece açıktır: Kürt halkı ulusal istek ve taleplerini açıkça ortaya koymuştur; şimdi bana düşen görev, bu istek ve taleplerin ne anlama geldikleri ve bunların kendi durumları açısından hangi önemi taşıdıklarını Türk emekçilerinin hiç olmazsa uyanan kesimlerine, hükümet ve muhalefet partilerinin girişimlerinin teşhiri temelinde net ve açık bir biçimde anlatabilmektir. İşçi sınıfının uyanmış, bilinçli ve örgütlü temsilcilerinin en temel görevlerinden birinin; tüm araçları etkin bir şekilde kullanmak ve sorunun gerçek çözümü ve barışın zorunluluklarını Türk emekçisine mal etmek olduğu nasıl görmezden gelinebilir ki? Kürt halkının şu andaki en önemli sorununun, Türk kamuoyu ve Türk emekçi kardeşlerinden gerekli desteği alamaması olduğu, kimsece görülemez değildir.

Özet olarak söylemek gerekirse; Türkiye’de sermaye partileri baltalasalar ve her yolla geriye atmaya çalışsalar da, ülkenin mevcut ekonomik ve toplumsal düzeninin devam ettiği koşullarda da engellerin aşılması, Kürt sorunun çözüm yoluna sokulması ve ulusal barışın sağlanması olanaklıdır. Fakat baştan bu yana vurgulananlardan da görüleceği gibi; Kürt halkının Türk halkıyla eşit bir şekilde birlikte yaşamayı kabul etmesi, sorunun yukarıda çerçevesi verilen demokratik bir temel üzerinde çözüm yoluna girmesi ve barışın sağlanması, Kürt ulusunun kaderini özgürce tayin etmesi anlamına gene de gelmez. Bunun için, Kürt ulusunun ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkının tanınması ve bunun anayasada dokunulmaz bir hak olarak mutlak şekilde yer alması da gerekir. Her ne kadar bugün ön planda değilse de; bu hak, somut olarak ne gibi koşullarda, nasıl kullanılacağı ile ilgili tutum saklı kalmak üzere, Kürt ulusunun gerçek ve asla dokunulamaz bir hakkıdır. Dolayısıyla da, sınıf bilinçli işçiler ve işçi sınıfının örgütlü güçleri, Kürt ulusunun bu hakkını söz edilen çözüm ve barış koşullarında da savunmak zorundadırlar. Bu savunu ihmal edildiğinde, değişik milliyetlerden işçilerin ortak sendikaları ve partilerinde birlikte örgütlenmesinin olanaksızlığı tartışılamazdır.

Kimse göz ardı edemez ki; işçi sınıfının ileri temsilcileri ve özellikle de Türk milliyetinden devrimci genç aydın ve işçiler, tarihsel bir sınavdan geçmektedirler. Kürtlerin ulusal hakları karşısında içtenlikli ve kesintisiz bir mücadele içinde olmayan bir kimsenin, bugün devrimci ya da Marksist bir zeminde kalabilmesi bütünüyle olanaksızdır.



[1] Bu kampanyaya son dönemlerde CHP de katılmıştır.

[2] Suriye ile olan “uçak krizi”nin tırmanması, hemen bir çatışma ve savaş haline yol açmasının bu kampanyayı ne şekilde etkileyeceği şu anın konusu değildir. Öte yandan, Suriye ile uçak olayından dolayı hemen bir savaş beklenir bir şey yahut da yakın bir ihtimal değildir. Ayrıca, büyük emperyalist güçlerin şu anda Suriye’ye hemen askeri bir müdahale düşünmedikleri ve Türkiye’nin “onuru kırılmasın” diye bu tutumlarını değiştirmeyecekleri kabaca bakıldığında bile görülebilir. Buna karşın, çok zayıf bir ihtimal olsa da, provokatif girişimler elbette dışlanamazlar. Öte yandan, ne dersiniz; Türk hükümetinin oralara uçak yollaması, belki de bu provokatif girişimlerden biri olarak gerçekleşmiş de olabilir!

[3] CHP’nin girişimlerini de bu anlamda ele almak sanırız hiç de yanlış olmaz.

[4] Uluslar çağında devletlerin üniter ve federal devletler olarak ve biçimsel çeşitlilikler göstererek şekillendikleri yadsınamaz. Eski feodal dönemlerden modern çağlara gelmiş imparatorluklar, bünyelerinde giderek uluslaşan birçok halkı (milliyeti) barındırıyorlardı. Osmanlı imparatorluğu da bunlardan biriydi. Hükmettiği birçok halk arasında gelişen kapitalizmin temel oluşturduğu uluslaşma olgusunu kabul etmediği ve ulusal özgürlük isteklerine kendini uydurmadığı içindir ki, ayakta kalmak için beyhude bir şekilde pek çok katliamın sorumlusu olmak “zorunda” kalmıştı ki, onun bu anlayışsızlığının, haklı ve tarihsel bakımdan ilerici olarak isyan eden halkların özgürlük için, komşu Türk ve Müslüman halklarla çatışmak ve hatta boğazlaşmak (Balkanlardaki Türk ve Müslüman nüfusun şu ya da bu şekilde kırılması) zorunda kalmalarının nedeni olduğundan bir kuşku duyulamaz. Bir ulus olmaya ve özgürlüğe uyanan halkları anlamak -bu, tayin edici bir şeydir. Görünen o ki, Osmanlı’yı yıkarak kurulan Cumhuriyeti ele geçiren çökmüş, köhne Osmanlı’nın mirasçıları, Cumhuriyeti kuranların devamcısı olduklarını söyleyenlerin de yardımıyla, atalarının çöküş yolunu izleyerek, Cumhuriyeti de çökertme çizgisinde ilerlemektedirler. Kürt ulusunun kabul edebileceği bir statüye evet denilmediği takdirde, Türkiye’nin bölünmeye, üstelik trajik bir bölünmeye sürüklenmesi kaçınılamazdır.

[5] İran Kürdistanı’nın çok önceleri bölündüğü kuşkusuz doğrudur; ancak bu bölünme, eski dönemlere özgü temasları fazlaca etkilememiştir ve Kürtlerin bir yüz yıl önce (Osmanlı’nın yıkılması ve Cumhuriyetin kurulmasıyla) bölündüğünü söylemenin bugün yanlış bir yanı yoktur.

[6] Türk hükümetinin Irak Kürt yöneticilerine baskı yapıp, onları Türkiye Kürdistan’ındaki hareketin liderlerini tecrit etmeye zorlarken ve Irak Kürdistan’ına operasyon yapmayı bir tehdit olarak kullanırken, Batılı ülkelerden ve özellikle de ABD’den güç ve destek aldığından bir kuşku duyulamaz. Ne var ki, bu dış destekli pervasız girişimlerinin, giderek ayaklarına dolanacağı ve ona bela olacağı kesin bir gerçektir.

[7] Bugünkü Kürt savaşının tahribatı ve dökülen kanın sorumlusu ne Kürtlerdir, ne de bu savaşı sürdüren ulusal Kürt hareketidir. Sorumlunun, Kürt ulusal varlığını yüz yıldır yadsıyan, Kürtçeyi yasaklayan ve her tür zorbalığı da içeren bastırma, sindirme ve ezme politikasını genel bir çizgi haline getiren büyük burjuvazi, hükümetleri ve devlet olduğu açıktır. Bugünkü silahlı hareket ve Kürt ayaklanması sadece bir sonuçtur. Devlet ve hükümetlerin bugün Kürt varlığını ve Kürtlerin kimi haklarını kabul etmiş olması bile, tarihte olup bitenin yanında, bugün dökülen kanın sorumluluğun da nereye ve kime (devlete) ait olduğunu göstermeye yeterlidir.