Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kamu emekçilerin 23 Mayıs grevinin öğrettiği

Kamu emekçilerin 23 Mayıs grevinin öğrettiği

 

“23 Mayıs 2012 tarihi, emek mücadelesi tarihine Türkiyeli kamu emekçilerin en geniş katılımlı grevi olarak geçecektir” dersek yanılış bir şey söylememiş oluruz.

Oysa bu grevden iki ay önce (29 mart), hükümetin, toplu sözleşmeyi düzenleyen yasayı çıkarırken, grev hakkı için yaptığı düzenlemeye karşı KESK’in çağrısıyla yapılan grev ise kamu emekçilerinin tarihinin en kötü katılımlı grevi ve gösterileri olmuştu.

Aradan geçen sekiz haftada ne olmuştu da 23 Mayıs grevi. Kamu emekçilerinin en başarılı grevlerin başına yerleşmişti?
Kamu emekçilerinin bilinç ve örgütlenme düzeyinde ani bir yükseliş mi olmuştu; yoksa başka nedenleri mi vardı?

Bu kısa sürede bir bilinç sıçraması oluğunu gösteren bir eylem ya da bir başka belirti olmadığına göre, 23 Mayıs grevinin başarısın başka etkenlerde aramak gerekir.

Peki nedir bu etkenler?

Grevin başarılı bir biçimde gerçeklemesi ve bu süreci belirleyen etkenlerin ne olduğunu daha iyi anlamak için, greve gelen sürecin olgularına kısaca da olsa vurgu yapmakta yarar var.

Şöyle ki;

Her şeyden önce 1 Mayıs 2012’de başlayan toplu sözleşeme görüşmelerine üç konfederasyon ayrı ayrı taleplerle masaya oturarak, hükümetin eline önemli bir koz vermişlerdir. Ve hükmet tarafı emek cephesindeki bu bölünmüşlüğünün toplu sözleşme masasına kadar yansımasını her aşamada kullanmıştır. Çünkü ayrı ayrı taleplerle masaya oturan konfederasyonlar, toplu sözleşme görüşmeleri boyunca ayrı ayrı tutum almışlar, birisi “görüşmeler devam” derken öteki görüşmeden ayrılmaya, biri henüz görüşürken öteki grev ilan etmeye kadar varan farklı tutumlar sergilemiştir. Bir toplu sözleşme masasında da bundan daha dağınık, parçalı bir görüntü sergilenemezdi.

Bu parçalanmışlık karşısında Hükümetin sendikalardan gelen yüzde 16-30 (*) dolayındaki maaş zammı, ek ödenek, taban maaşların yükseltilmesi ve özlük hakları, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, memura siyaset yapma hakkı, ... gibi taleplerini hiç dikkate almadan ve birinci yıl yüzde 3+3, ikinci yıl yüzde 2+3 zam teklif etmesi ve toplu sözleşmeyi bir yıl, iki yıl önceki toplu görüşmelerden farksız, hatta daha geri bir platforma çekmesi elbette şaşırtıcı olmamıştır.

Hükümetin aslında nasıl bir çizgide durduğunu ve duracağını gösteren bu pervasız teklif karşısında KESK, görüşmelerden bir şey çıkmayacağını öne sürerek, 23 Mayıs’ta grev çağrısı yaptı. Görüşmelerde bir ilerleme olmaması karşısında Kamu Sen de, birkaç gün sonra, KESK’in çağrısını yapacağı greve katılacağını ilan etti. Grevden 12 saat kadar önce de, son ana kadar görüşme masasında kalan Memur Sen’in en büyük sendikası (230 bin üyesi olduğu belirtiliyor) Eğitim Bir Sen de greve katılacağını duyurdu. Üç konfederasyonun grevde ortaklaşması, hiçbir sendikaya üye olmayan geniş bir kamu emekçisi kesiminin de greve katılmasını teşvik edici bir etkin olmasına yol açarken, 23 Mayıs grevinin kamu emekçilerinin tarihlerinin en yüksek katılımlı grevi olmasını da getirdi.

Kısacası, kamu emekçilerinin biriken sorunları karşısında hükümetin kayıtsızlığı, kamu emekçilerinin konfederasyonlar ve sendikalar düzeyindeki parçalanmışlığa karşın hızla birleşmeleri, 23 mayıs grevinin başarısında belirleyici bir öneme sahip olmuştu.

 

DÖNEMİN EN ÖNEMLİ GELİŞMESİ

Tabii “birlik” bu kadar basit ve düz bir çizgi izleyerek oluşmadı. Tersine “tabanda birlik ilerledikçe”, işyerlerinden her sendikadan emekçilerin greve ortak katılacağı, ortak mücadele için birleştikleri haberleri çoğaldıkça sendika üst yönetimleri, bir yandan greve katılma kararlarını açıklarken, öte yandan da birlik yerine ayrılıkları öne çıkaran kararlar almaya yöneldiler. Greve ilk çağrıyı yapan KESK’in bile bazı merkez yöneticilerinin işyeri toplantılarında “ortak greve gidiliyor” lafı etmekten çekindiğine, “ortak greve gidiyoruz” diyen ya da ortak komiteler öneren üyeleri eleştirdiklerine tanık olundu. Dahası konfederasyonların ortak greve gideceklerini duyurulurken bile; “konfederasyonların ortak değil eş zamanlı olarak greve gideceği” işyerinde grevin (mecburiyetten) ortak yapılsa bile alanlara ayrı ayrı çıkmak için özel planlar geliştirildiği, şube yöneticilerinin, işyerindeki temsilcilerin üst yöneticiler tarafından bu doğrultuda uyarıldığı gözlendi.

Ancak üst kademelerden gelen bu “ayırımcı” tutuma karşın tabanda birlik isteği çok daha güçlü oldu. Daha önceki başarılı eylemlerde de tabandaki birlik isteği, iş yerlerinde kamu emekçilerinin ortak mücadele için kararlılıkları sendikaların üst yönetimlerinde ister istemez ortak eylemlere başvurmasını getirmişti. Ancak bu sefer önceki girişimleri aşan bir birilik isteğinin ortay çıktığı, sendika merkezlerinden açıkça “birlikte komiteler kurmama” baskısı geldiği halde birçok işyerinde üç konfederasyondan (ve sendikasız) kamu emekçilerinin ortak “grev komiteleri” kurduğu gözlendi. Bu komitelerin kurulması ya da komiteler olmasa bile üç konfederasyondan kamu emekçilerini ortaklaşa hareket etmeleri, hem konfederasyonların tabanlarında hem de geniş bir kesim oluşturan sendikasız kamu emekçileri üstünde greve katılma isteğini olağanüstü artırdı. Pek çok işyerinde olduğu gibi merkezi denetimin yoğun olduğu başlıca büyük iller dışındaki pek çok ilde ve ilçede kamu emekçileri, merkezlerden gelen ayrı alanlarda gösteriye çıkmayı kabul etmeyerek, yönetimlerden gelen ayırıcı kararları düzelttiler; sendika gibi sınıfın mücadele merkezi olan bir örgüte yakışan bir biçime hareket ettiler.

Bu tutumlarıyla çeşitli konfederasyonlara bağlı sendikalara üye olan kamu emekçileri birliğin “eş zamanlı grev yapma”nın ilerisine gitmesinden hoşnut olmayan üst yöneticilerine; “Evet bizler farklı milliyetten, farklı inançtan, farklı siyasetten, hatta farklı konfederasyonlardan olabiliriz, ancak taleplerimiz ortaktır. Çünkü biz emeği ile geçinen belirli farklılıklara karşın aynı emekçi sınıftan bir toplumsal kesimiz. Dolayısıyla sizlerin ayrılıklarımız tali, hatta geçici, birlik için nedenlerimiz esastır. Şimdilik ayrı konfederasyonlara bağlı sendikalara üye olmamız ayrı ayrı eylemlere girmemizi, bir bölümümüz grevdeyken ötekilerimizin çalışıyor olmasını, grev kırıcılığı yapmasını gerektirmez. Bazılarımızın, hatta çoğumuzun iktidar partisine oy veriyor olması bile çıkarlarımıza aykırı düştüğünde hükümete karşı da greve gidebilir; onu protesto eden eylemlere katılabiliriz. Ve bu grevle bunu gösterdiğimiz gibi, başka ve daha ileri eylemlere gitmekten geri durmayacağımızı, aramızdaki birliği daha ileriden gerçekleştirebileceğimizi de gösterdik. Bizlerin birik ve ortak mücadelemiz için çalışan her kademeden sendika yöneticilerimizle, böyle bir birliği uzun zamandan beri savunan sendikal anlayıştaki arkadaşlarımızla elbette birlikteyiz, onların bu birliğin olmasındaki katkıları, bugüne kadar bu doğrultudaki çabaları bizlerin birliğinin oluşmasında çok önemli bir dayanak olmuştur ve onları selamlıyoruz. Ancak birliğimizin önemini öne çıkarmak yerine ayrılıklarımızı öne çıkaran tutum sürdürenlerin de eğer bu tutumlarında ısrar ederlerse eninde sonunda bizimle karşı karşıya geleceğini de şimdiden duyururuz!” demişlerdir.

Ve bu grevin “gerçek kahramanı” da elbette, sendika üst yönetimlerinden bütün aksine gayretlere karşın, tabanda birliği sağlamayı başaran basit kamu emekçileridir. (*) Bunun önemi anlaşıldığı ve kamu emekçilerinin ileri kesimleri bu birliğin tepedeki onlarca görüşmeden daha değerli olduğunun farkına vardığı ölçüde ilerleme, tüm kamu emekçilerinin biriliği ve emek cephesinin oluşmasında gerçekçi bir zemine dayanıldığını göreceklerdir.

 

GREV, GREV ÖNCESİ VE SONRASI

Kamu emekçilerin ilk toplu sözleşme görüşmelerin başladığı gün olan 1 Mayıs 2012 günü, 1 Mayıs’ı kutlayan kamu emekçileri sendikaları ve konfederasyonları 1 Mayıs’ı bile ortak kutlayamayacak kadar birbirinden ayrılmış, birbirine karşı düşmanca tutumlar almış durumdaydı.

Gerek Emek Hareketi’nden kamu emekçileri gerekse bizler bu tabloyu görerek ve bu tabloyu hükümetin de göreceğini, sadece görmekle de kalmayıp emekçilere karşı kullanacağını söyleyerek ayrı 1 Mayıslar kutlanmasını, elbette çok daha geniş bir ideolojik cepheden olduğu kadar içine girilen toplu sözleşme sürecini etkileyeceği nedeniyle de şiddetle eleştirdik. Ancak, kamu emekçilerin çıkarı ve isteklerinden çok kendi ideolojik ve siyasi yakınlık duydukları mihrakların gönlünü hoş etmek isteyen her konfederasyondan sendika yöneticileri çoğunluğu, sendikal bölünmüşlüğü daha da derinleştirmekte büyük bir sorumsuzlukla ısrar ettiler. Ve böylece toplu sözleşme masasına kamu emekçileri adına oturan üç konfederasyon talepleri ortaklaştırmaları mümkün, hatta çok kolayı olduğu halde (çünkü talepler büyük ölçüde ortaktı, nicel kimi farklılıklar vardı) bunu yapmayı bile zahmet etmeden hükümetin karşısına, talepleri ve amaçları birbirinden farklı üç ayrı merkez olarak oturmaya karar verdiler. Hani denebilir ki; hükmet üç konfederasyona, “Aranızda anlaşın gelin bin de sizin üstünde anlaştığınız metne imza atacağım” dese bile bu üç konfederasyon aralarında aşlamazlardı. Anlaşmazlıkları savundukları taleplerin uzlaşmazlığından değil ama aralarınki kör rekabetten dolayı olurdu!

Bu dağınıklık masada toparlanamadı. Tersine sözleşme görüşmelerini ikinci haftasında masa aslında dağılmıştı bile. Ama sendikaları derleyip toparlayan, tepeye rağmen tabanda kamu emekçilerin birleşmesi, ortak grev komiteleri kurmaya kadar varan girişimleri oldu. Ancak konfederasyonlar bu birliği, az çok bir stratejik görüşle alanlara çıkmaya, iş yavaşlatma ve durdurmalarla, emek cephesinin birliğini masaya yansıtmaya yönelme yerine birbirini boşa düşürmek için ayrı ayrı kararlar almaya yönelerek; rekabeti canlı tutmaya çalışarak birlğe zarar verci bir tutum aldılar. Bu ayrı ayrı davranma tutumundan da en çok hükümetle kapalı kapılar arkasında sözleşmeyi bağıtlamak isteyen er büyük sendika merkezi Memur Sen yararlanmak istedi.

Tabandaki bu birilik 23 Mayıs 2012 günü, kamu emekçilerin en büyük grev günü, sektörel düzeyde bir genel grev günü olarak yaşanmasını sağladı. Pek çok önemli hizmet merkezinde greve katılım yüzde yüzü buldu. Bir buçuk-iki milyon kamu emekçisi bu greve katılırken, hemen bütün illerde ve pek çok ilçe merkezinde on binlerce, yüz binlerce kamu emekçisin katıldığı gösterilerde kamu emekçilerinin talepleri yinelendi.

Ancak, bu birliği sendikal yönetimler hükümete karşı mücadelenin bir dayanağına dönüştürmek yerine tabandaki birleşmenin gücünü görmezden gelerek, keramet kendirindeymiş gibi, keskin demeçlere hükümete geri adım attıracaklarını sandılar; kendileri öyle sanmasalar da tabanı demeçleri oyaladılar. Sonuçta hükümetin verdiğinden yarım puan fazlasına hakem kurulu 2.6 milyon kamu emekçisi ve 1.8 milyon memur emeklisi ve aileleri adına yapılan toplu sözleşmeyi bağıtladı.

İşin ilginci, her biri bu grevin görkeminden ve katılım yüksekliğinden pay almak için öne çıkan sendika yöneticileri, bu greve katılımın büyüklüğünün, grevin başarısın asıl nendi olan tabandaki birliğe, bu birliğin tepede gönülsüz de olsa ortak davranmayı zorunlu hale getirmesini ya görmezden geldiler ya da öylesine geçiştirdiler. Buna dikkat çekenlere de iyi gözle bakmadılar. Çünkü değerlendirmeyi böyle yapsalar; “Neden üç konfederasyon ayrı ayrı taleplerle hükümetin karşınsa çıktı?”, “Neden daha baştan itibaren ortak kitle gücümüzü ortaya koymadık?”, “Neden ayrı konfederasyonlar ve sendikalar olarak örgütlendik; tek bir konfederasyon neyimize yetmiyordu?” gibi sorular da art arda gelecekti. Sendika yönetimleri tartışmayı buradan ilerletmemeyi, hatta bu grevini ve olup bitenleri hiç tartıştırmamayı başararak, sendikal parçalanmışlığın, ayrı konfederasyonlar olarak bölünmüşlüğün kamu emekçilerinin bu büyük eylemden zarar görmesini engellediler!

 

23 MAYIS HİÇ OLMAMIŞ GİBİ!

Bugünden bakıldığında şunu söyleyebiliriz ki, 23 Mayıs grevinin başına da son çeyrek yüz yıldan beri her büyük işçi-emekçi eyleminin başına gelenler geldi. Büyük bir coşkuyla ve kitlesellikle gerçekleştirilen eylemin ertesi günü, sanki bu eylem hiç olmamış gibi, eylemin adeta bir gün öncesine dönüldü.

24 Mayıs günü kamu emekçileri, sanki 23 Mayıs’ta büyük bir grev gerçekleştirmemiş gibi işlerinin başına dönerken, sendikalar da sanki bu eylem kendi pozisyonlarında hiçbir değişiklik yapmamış gibi, basın açıklamalarıyla sınırlı “faaliyetleri”ne, diğer konfederasyonlarla rekabetin öne çıktığı demeç sendikacılığına geri döndüler.

“Peki neden böyle olmaktadır?” sorusunu genişletmek ve 23 Mayıs gibi görkemli bir grev bile neden bu “makus talihi” değiştirmemiştir sorusunu yanıtına geçmeden önce bu grevin ilk önemli dersine yukarıda ifade edilmiş kimi saptamaları yinelemek pahasına daha yakından gerekiyor.

Bu grevin başarısın temelinde ne şu konfederasyonunun kararı, ne ötekilerin bu karara katılmaları vardır. Bu grevin başarısının esası da teferruatı da kamu emekçilerinin tabanda, sendikal rekabeti, aralarındaki din, dil, siyasi fark, milliyet vb ayırımları, aralındaki küçük hesaplaşmaları bir yana bırakarak kendi taleplerini elde etmek için bir araya gelmelerindedir. Tabandaki bu birlik olmasaydı, hiç sendika yöneticisi ve onların hiçbir kararı bu sonucu doğuramazdı. Dahası bu birlik sendikaların tepelerinden gelen “sendikal rekabeti” kışkırtan yöntemlerde ve söylemde ısrar etmelerine karşın başarılmıştır. Ki, gerek Kamu Sen’in KESK’in aldığı grev kararına katılması, gerekse Memur Sen’in son anda grev kırıcılığından kurtularak Eğitim Bir Sen üstünden greve katılacağını açıklaması ve diğer hizmet kollarında da greve zımnen destek vermesi tabandaki bu birliği görmüş olmaları ve onlara rağmen üyelerinin greve katılacaklarını görülmesi sayesinde olmuştur. Ve eğer bu konfederasyonlar bu greve karşı çıkan bir pozisyon alsaydı, muhtemeldir ki bugün bu konfederasyon ve bağlı sendikaların ne kadar sendika oldukları tartışılıyor olurdu. Bir bakıma şu da söylenir ki, Kamu Sen ve Memur Sen KESK’in aldığı grev kararına katılarak, kedilerini, grev kırıcılığı ve sendika olup olmadıkları tartışmasından kurtarmışlardır. Bunun da kamu emekçileri açısından anlamı, iyi mi kötü mü olduğu ayrı bir tartışma konusudur.

Bu sapamadan sonra yeniden, 23 Mayıs grevinden sonra, 24 Mayıs’ta neden 23 Mayıs olmamış gibi “hayatın devam ettiği” sorusuna dönebiliriz.

Bu soruya hemen verilebilecek kısa yanıt, “Bu grevin, bir protesto eylemi olarak kendi başına, öncesi ve sonrasındaki gelişmelerle bağlantısı kurulmamış bir eylem olmasıdır” biçiminde olabilir.

 

STRATEJİ YOKLUĞU SORUNU VE PROTESTOCULUK!

Gerçekten de en mücadeleci sendika merkezi olarak KESK de dahil kamu emekçileri konfederasyonları, toplu sözleşme sürecinde emek güçlerini şöyle hareket ettireceğiz, bu cephenin güçleriyle şöyle bir dayanışma içinde olacağız, bu güçleri hükümetin muhtemel tutumuna göre şöyle mevzilendirip, gelişmelere iş yerlerinde basın açıklamaları, küçük yerel gösteriler, iş yavaşlatmalar, giderek etkisi artırılan işyeri eylemleri, sokak eylemleri, lokal iş durdurmalar, toplu sözleşme masasındaki görüşmelerde hükümetin direncini kırmak üzere ülke çapında gösteri ve mitingler, grevler,... ve genel grevi dereye sokacağız gibi bir mücadele anlayışına sahip olmamışlardır. Tersine KESK’in bile kafasındaki, “Hükmet tutumunda ısrar ederse bir grevle bu mücadeleyi noktalayalım!” biçimindeydi. Öyle de olmuş, yukarda belirtildiği gibi 23 Mayıs grevi çok başarılı ve görülmemiş düzeyde yüksek katılımlı bir eylem olmuş, ama hükmet bildiğini okumuş ve bu bildiğin okuma karşısında sendikal cepheden herhangi bir tepki ortay konamamıştır. Daha doğrusu böyle bir anlayışa, mücadeleye bir başka aşamaya evrilterek, hükümete geri adım attıracak bir mücadele hattına geçilmemiştir. Sonuçta Kamu Hakem Kurulu da “Kamu emekçileri ne der?” kaygısına kapılmadın, hükümetin istediği doğrultuda sözleşmeyi bağıtlamıştır.

Bu elbette yeni bir durum değildir. Terinse kamu emekçilerinin önceki pek çok eylemi, hata üç beş ay önceden, ”şu tarihte şu biçimde eylemler yapılacak” diye takvime bağlanmış protesto eylemleri de hep aynı, protestoculukla sınırlı mücadele anlayışının ifadesi olmuştur. Bu yüzden de sendikaların gündemine tüm kamu emekçilerini birleştirmek, sendikal bölünmüşlüğün etkisin azaltacak, giderek sendikal parçalanmışlığa son verecek oluşumlar, platformlar inşa etme, emek cephesini birleştirmek için taktikler geliştirme, girimler yapma gibi sorunları ciddi olarak sendikaların ve konfederasyonların gündemine gelmemiştir. Çünkü bir protesto yapmak esas olunca bunu ne kadar güçle yaptığının önemi kalmaz. Nitekim bütün geçmiş mücadele içinde de eylemlerde karşı tarafa geri adım attırmak, bunu için gerekli güce duyulan ihtiyaç, bu güçlerin devreye sokulması için yapılması gereken girişimler gündeme getirilmemiştir. Tersine, “namus kurtaracak” bir kitlesellikle ve en keskin sloganlarla bu protesto yapılıyorsa yeterli görülmüştür. Nitekim KESK’in son dönmede “kadro eylemlerine” dönemsi, grevi bile “kadro grevi” gibi ele alıp, Kızılay’da yapılan birkaç bin kişilik “militan gösteriyi” ve polisle çatışmayı, eylemin “polisin aşırı güç kullanımı” üstünden basında konuşulmasını “grevin başarısı” olarak ilan etmesi, bu mücadele anlayışının geldiği yer bakımından elbette ibret vericidir.

Bu protestocu anlayış sadece kamu emekçilerinin sendikarına has bir mücadele anlayış da değildir. 1990‘ların başından beri işçi sendikaları cephesinde de özelleştirmelere karşı mücadeleden sosyal güvenlik alandaki hak gasplarına, iş yasasının değiştirilmesinden krizin yükün reddetme mücadelelerine kadar bütün mücadelelerde “protestoculuk” belirleyici olmuştur. Ve adeta yıllar boylunca yüz binlerce işçi Ankara’da eyleme çağırılıp orda yapılan görkemli mitinglerden sonra evlerine dönerken Meclis ve hükümetler, bu eylemler hiç yapılmamış gibi, işçi ve emekçi hakların pervasız biçimde gasp etmeye devam etmişlerdir.  Kamu emekçileri sendikaları, daha doğrusu KESK (diğerleri bunu da yapmamıştır) de işçi sendikalarına adeta paralel biçimde “Ankara eylemciliğini” bir gelenek olarak benimsemiştir. (**) Ve sonuç da hep akamet olmuştur ama ne var ki anlayış protesto etmekle sınırlı olunca, bu eylemlerin anlamını, amacını ve sonuçlarını sağlıklı bir biçimde değerlendirmek bile olanaklı olmamıştır.

Ve bu uzun dönem boyunca açıkça görülmüştür ki, bir kazanma stratejisine sahip olmayan (Elbette mücadelede her zaman kazanılmaz ve belki de çoğu zaman yenilgilerle ilerlenecektir. Ama aklı başında bir kişi gibi bir mücadele etrafında birleşen insanlar da kısa ya da uzn vadede kazanma amacı olmadan mücadele edemezler) sendikal hareket yerine göre önemli bir eylem olan protestoyu amaç haline getirerek ve asıl amacının yerine geçirilerek, emek mücadelesini fasit bir çemberin içen çekmiştir. Bu yüzden en görkemli mücadeleler bile emekçilerin aleyhine sonuçlar doğurmuştur. Çünkü amacı, varacağı hedef, elde edeceği sonuç çok da belli olmayan protestolar yığın hareketinde bezginlik ve yorgunluğa yol açarken, giderek umutsuzluğu da körüklemiştir. Tam da daha enerjik olunması gereken zamanda mücadele eden güçler mecalsizleşmiştir. Oysa protestolar asıl amaca bağlı ve ihtiyaca uygun, stratejik bir mücadele anlayışıyla ele alınsa her protesto emek cephesin güçlendirirken, sonraki adımın güçlerini de büyütecekti. Bundan da patron ve hükümetler yararlanmış, protestolar için bahaneler yaratarak mücadele eden güçleri yormayı bir yöntem olarak geliştirmişlerdir adeta. Çünkü böylece bir yandan yığınların gazı alınıp eylemlerin etkisizleşmesi sağlanırken, hükmet ve patronlar da bildiklerini okumaya devam edebilmişlerdir. Aynı nedenle sendikal bürokrasi de bu sonuçsuz mücadelelerden yararlanarak eylemlerin muhasebesini yapmak yerine bir tek eylemin kalabalık ve militanca olup olmadığını tartışarak kendisini kurtarmıştır. Böylece sendika yöneticileri, kendi başına başarılı (kitlesel ve yaygın protesto eylemeleri) protesto eylemlerini de kendi hanesine yazmayı başarmıştır.

 

23 MAYIS GREVİNDEN ÇAKARILACAK DÖRT ÖNEMLİ DERS!

23 Mayıs grevi de bütün görkemine ve karşın, bütün bu zaaflarla malul olmaktan kurtulmamıştır. Ve bu yüzden de 23 Mayıs bugün, daha 23 Mayıs grevinin üstünden iki ay bile geçmeden sanki eski bir tarihte olmuş bir grev gibi, KESK’in ve kamu emekçilerinin takvime bağlı ama adı gerek duyuldukça sayılan günlerinden birine dönüşmüştür.

Ancak 23 Mayıs grevi, ondan öğrenmek isteyenler için şu gerçekleri de herkesin gözün sokmuştur:

1-) Emek mücadelesinin gerçek bir sendikal hareket olarak ilerlemesi, işçilerin, emekçilerin din, dil, siyasi farklılık, sendikal bölünmüşlük vb. tüm farklıkları aşarak tabanda birliği gerçekleştiğinde mümkün olabilir. Aksi halde sendikal hareketin ilerlemesi mümkün olamaz. Ve bugün emekçiler içinde tarikat cemaat kışkırtmaları, sermaye partilerinin etkisi ve aşır politize olmuşluk gibi son derece olumsuz etkenlere karşın emekçiler kendi talepleri etrafında, bütün bu ayırımları aşarak birleşebilmektedirler. 23 Mayıs grevi bunu hiç kimsenin itiraz edemeyeceği kadar açıkça ortaya koymuştur. Demek ki, sendikal hareketin birliğini sağlamanın ilk koşulu, sendikaların tabanındaki emekçileri kedi talepleri etrafında birleştirmeyi amaçlayan bir çalışmadır.

2-) Sendikal platformlar, şubeler ve temsilciler platformları gibi, tarihi 1989 Bahar Eylemlerine kadar giden yerel platformlar sendikal mücadelenin kazanımları olarak çok değerlidir. Ve bu birikimin tabandaki çalışmayı desteklemek ve sendikaların üst yönetimlerine yönelik olarak da baskıları artırmak için dayanak olacakları açıktır. Bu yüzden de yerel platformların canlandırılması, güçlendirilmesi, olmayan bölgelerde kurulması sendikal mücadelenin olumlu anlamda gerçek bir strateji oluşturması için hayati önemdedir. Sendikal kurultay girişimleri de taban çalışmasıyla platformlar arasındaki ilişkiyi doğru anladığı ve değerlendirdiği ölçüde bir işlevselliğe sahip olacak, kendi girişimlerini yenileyebilecektir.

3-) Sendikaların her kademesindeki mücadeleden yana sendikacıların, konfederasyon, işkolu, farkı gözetemeden, dönemin ihtiyaçları ve mücadeleci bir sendikacılık hareketinin geliştirilmesi için birikimlerini seferber etmeleri ve giderek ortak bir tutum alarak sendikal hareketi birleştirmek, parçalanmışlığı aşacak bir birliğin oluşturulması için inisiyatif almaları da sendikal hareketin bugün ortak bir mücadele stratejisi etrafında birleşmelerinin önemli bir dayanağıdır. Bu konuda azımsanmayacak sayıda sendikacının olduğu, hatta bazı sendikaların, bazı merkezlerin (SGBP ve KESK gibi merkezlerin) doğrudan böyle birliğin içinde olması da son derece önemli olacaktır.

4-) bütün konfederasyon v emek örgütlerin 2000’lerin başında oluşan Emek Platformu’na benzer bir oluşumun, bugünün koşullarında gündeme alınması ve hükmet yandaşlığına soyunanların, sermaye ile diyalogculuğun teşhirini ve tecridini de amaçlayan bir inisiyatifle hareket edilmesi bir emek cephesi oluşturulması tartışmasını da kapsayacağı için ayrı bir öneme sahiptir.

 

Böyle bütünlüklü bir strateji oluşturma girişimi açısında 23 Mayıs grevi elbette doğrudan ve dolaylı biçimde öğretici olmuştur. CVe ancak bu sonuçları çıkarıp bunu gereği yapıldığı ölçüde 23 Mayıs grevinin emek mücadelesinin ilerlemesine hiç olamazsa bundan sonrası için bir katkı yapması mümkün olacaktır.

 

(*) Memur Sen yüzde 16, Kamu Sen yüzde 25, KESK yüzde 30 zam talebinde bulundu. Ancak diğer taleplerle birleştirildiğinde konfederasyonların birbirine yakın bir toplam maaş arıtışı talebinde bulunduğunu söyleyebiliriz. Ki, konun tartıştığımız yanı itibarıyla bu miktarların da çok bir önemi yoktur.

 

(**) KESK’in kuruluş süreci belki 2000’lere kadar ki dönemde nispeten, hareketin yeni oluşunu da zorlamasıyla bir mücadele stratejine sahip olmuştur. Ancak sonraki yıllarda KESK’e egemen olan da protestocu eğilimin güçlenmesi giderek “kadro eylemi” denilen ve sendikal literatüre yabanca kavramlar üretilmesine kadar gelinmiştir. Ki, bu tutum uluslararası planda, sınıf sendikacılığının reddi temelinde geliştiren  “toplumsal hareket sendikacılığı” denilin sınıf dışı tutumdan beslenmektedir.