Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Sunu ve İçindekiler 231

Özgürlük Dünyası Temmuz 2012 Sayısı (231) Çıktı!

İÇİNDEKİLER

Kürt sorununda çözüm ve barış üzerine
Mehmet Doğan

Kamu emekçilerin 23 Mayıs grevinin öğrettiği
İhsan Çaralan

Laiklik ve demokrasi
Kadir Yalçın

Son On Yılın Resmi: Eşitsiz Gelişim
Sinan Alçın

Halka son saldırı: Kürtaj yasağı
Nuray Sancar

‘İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’ üzerine
Dr. Celal Emiroğlu
Dr. Levent Koşar

Metal sözleşmesi ve işçi hareketinin durumu
Muzaffer Özkurt

Yaşasın uluslararası dayanışma!
Uluslararası Marksist Leninist Partiler ve Örgütler Konferansı

SUNU
Suriye’nin TSK’ya bağlı keşif uçağını düşürmesi, mevcut gerginliğin “tuzu-biberi” oldu. Türkiye-Suriye ilişkileri zaten gergindi, iyice gerildi. Hava sahası ihlallerinin, birbirinin egemenlik alanlarına havadan kısa süreli ve mesafeli giriş çıkışların uzmanlarca sıradan olaylardan olduğu söyleniyor. Neden bir Türk jeti düşürüldü peki? Suriye, neden “küçük” bir hava sahası ihlaline katlanmayıp bunca düşmanca davrandı?
Evet, Suriye, üstelik öyle anlaşılmaktadır ki hiç uyarıda bulunmadan uçağımızı düşürmesi düşmanca bir davranıştır?Ancak herkes bilmektedir ki, bir yıldan fazladır, Türkiye Suriye ile ilişkilerini, yüz seksen derece değiştirerek, bu ülkeye karşı düşmanca bir siyaset izlemeye başlamıştır. Bir günde, ortak bakanlar kurulu toplantıları düzenlediğimiz, aramızdan su sızmayan “kardeşim Esad” gitmiş, yerine “halkına ateş açan zalim Esad” gelmiştir. Oysa, Esad’ın halkına öteden beri ateş açıp kan kusturmakta olması bir yana, Türkiye’yi yönetenlerin de halklarına hiç de insanca davranmayıp, “güvenlik güçleri”ni önlerine gelene zehirli gaz, cop ve silahla saldırttığı ortadadır. Uludere’de 34 silahsız Kürt genci daha yeni savaş uçaklarıyla bombalanarak öldürülmüştür. Türkiye hapishanelerinde Suriye’ninkilerden az siyasi tutuklu yoktur!Kendi halkına düşmanca davranan Türkiye egemen sınıfları ve hükümetinin Suriye’ye karşı da düşmanca davrandığı ve asıl sorunun burada olduğu tartışmasızdır. Türk uçağının düşürülmesi başlangıca değil, ama gelinen noktaya işaret etmektedir; sebep değil sonuçtur. Gelinen yer, AKP’nin maceracı dış politikasının iflas ettiği yerdir!Bu gelişmeler elbette Türkiye’nin içindeki problemlerle de bağlantılıdır. Hükümet, açıktan, Suriye karşısında kendi dış politikasını desteklemeyenleri “vatan haini” ilan etmekten geri durmamaktadır. Dolayısıyla tüm muhalefete, kendi politikasına yedeklenmeyi dayatmakta, bunu kabul etmeyenleri de marjinalize etmeye çalışmaktadır.Suriye merkezli tartışmalar, hükümetin en başta Kürt sorununda içine girdiği ve özellikle Uludere katliamıyla birlikte artık çıkamaz hale geldiği çözümsüzlükle de ilgilidir. Hükümet, muhalefetin kendi arkasında dizilmesini isterken, özellikle Kürt sorununda kendisine karşı gelişen tepkileri ortadan kaldırmak istemektedir.
Başbakan Erdoğan’ın ağzından, sanki yıllardır hazırlığı yapılıyormuşçasına kesin bir biçimde gündeme getirilen kürtaj yasağı tartışmaları da ülkenin diğer bir gündemi. Burjuva kadınlar açısından bir biçimde çözülebileceği açık olan kürtaj yasağı, özellikle emekçi kadınların ve bir bütün olarak emekçilerin kendi yaşamlarına dair temel bir konuda karar verebilme hakkının ortadan kaldırılmasıdır. Dolayısıyla saldırı, esas olarak halka yönelmiş bir saldırıdır.
İş cinayetleri de artık burjuva medyanın ve sermaye partilerinin dahi görmezden gelemeyeceği bir noktaya varmıştır. Hükümet de, bunu gözeterek hem AB müktesebatına uyum sağlayarak yeni bir “iş güvenliği” piyasası açmak hem de emekçilerin çalışma koşullarına karşı biriken tepkisini yedekleyebilmek adına İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununu yasalaştırılmıştır. Ancak kanunun işçi sağlığını korumak gibi bir derdi olmadığı da isminden dahi anlaşılmaktadır.
Eylül ayında resmen başlayacak MESS ile metal sendikaları arasındaki grup toplu iş sözleşmesi görüşmeleri bir önceki sözleşmeden farklı olacak gibi gözüküyor. Bosch işçilerinin henüz net bir sonuca bağlanamamış olan ve ciddi bir işçi inisiyatifi ve deneyimini barındıran sendika değiştirme hareketi, geçen dönem Birleşik Metal-İş’in Türk Metal’in imzaladığı teklifi bir ölçüde olsa da aşan çabası, bu toplu iş sözleşmesini hem patronlar hem de sendikal bürokrasi açısından daha da güçleştirmektedir.
Yine kamu emekçilerinin 23 Mayıs grevi ve sonrasında yaşananlar, kamu emekçileri ve sınıf hareketi açısından önemli dersler çıkarılması gereken bir deneyim olarak önümüzde duruyor.
İşte memleketin de gündemini oluşturan bütün bu konular, dergimizin bu sayısındaki tartışmaların ana omurgasını oluşturuyor.
Ağustos sayısında buluşmak üzere!