“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Osmanlı’dan günümüze dış borçlar ve yapısal dönüşüm

Avrupa ülkelerindeki yüksek kamu borçlarının ekonomi gündeminin ilk sıralarına oturduğu, borçlu ülkelerde iktidarların peşi sıra değiştiği ve sermaye akışını güvence altına alacak istikrar paketlerinin uygulamaya konulduğu bir dönemden geçiyoruz. Bir kez daha görülüyor ki, “borç krizleri”, finansman sorunu yaşayan ülkeler karşısında kapitalist dünya sistemindeki hegemonik aktörlerin elini güçlendiriyor ve taleplerini yaşama geçirebilecekleri kapsamlı bir yapısal dönüşüm için zemin hazırlıyor.
Ülkemiz böylesi borç krizlerine ve sonrasında dayatılan ağır koşullara pek de yabancı değil. Osmanlı Devleti’nin Kırım Savaşı nedeniyle aldığı ilk dış borçtan bugüne 150 yılın üzerinde zaman geçti. 1929 Buhranı, İkinci Dünya Savaşı gibi dünya ekonomisinin en sorunlu dönemlerinde, bu ülke ekonomisi, yurt dışına kaynak aktarmayı sürdürdü. Boğaz kıyılarındaki heybetli sarayların, açık deniz görmeden kıyıda çürümeye terk edilen donanmaların, kimilerinin adını bile duymadığı coğrafyalarda sürdürülen savaşların borcunu ödemeye devam etti Anadolu insanı, tamı tamına yüzyıl boyunca. Osmanlı’nın Türkiye’ye mirası olan dış borçlar ancak 1954 yılında tümüyle geri ödendi.
Osmanlı borçlarının tasfiyesiyle birlikte, artık tarih kitaplarında kalan bir geçmişe ait bir defter daha kapanmıştı belki. Ama Türkiye’nin dış borç macerası bitmek bilmedi. Bugün 300 milyar doların üzerine tırmanan dış borç stoğu ve bu borcun getirdiği faiz yükü, yüzyıl önce olduğu gibi, Türkiye halkının belini büküyor. Geçmişte Düyun-u Umumiye yetkililerinin denetiminde gerçekleşen dış borç ödemeleri yakın geçmişe kadar IMF denetiminde gerçekleşirken, bu durum, yaklaşık yüzyıl arayla ülke ekonomisinde söz sahibi olan bu iki uluslararası kurum arasında karşılaştırmaları da kaçınılmaz kılıyor.
19. yüzyılın ortalarında ilk kez uluslararası piyasalardan borçlanan Osmanlı Devleti kısa bir süre sonra kendini büyük bir borç açmazının içerisinde bulmuş ve böylece en önemli mali kaynaklarını Düyun-u Umumiye’nin kontrolüne devretmiştir. Düyun-u Umumiye döneminde, Osmanlı’da yabancı yatırımlar çarpıcı bir hızla artmış ve yine dış ticaretinin toplam ekonomik büyüklüğe oranı da yükselmiştir. Bu makalede, Osmanlı’nın küresel ekonomiye entegrasyonunda Düyun-u Umumiye’nin işlevi detaylı bir şekilde tartışılacaktır.
Türkiye ekonomisinin küresel ekonomiye entegrasyonunda bir diğer önemli dönüm noktası ise, IMF tarafından dayatılan 24 Ocak 1980 Kararları ve bu kararlara eşlik eden 12 Eylül askeri darbesi sonrasında uygulamaya konulan ekonomi politikalarıdır. Türkiye, 1980’lerde yaşanan ve Latin Amerika ülkeleri başta olmak üzere çevre ülkeleri derinden etkileyen uluslararası borç krizinin dışında kalmayı başaramamış ve uluslararası piyasalardan kredi temin edebilmek amacıyla bir kez daha IMF’nin kapısını çalmıştır. Buna karşılık, borç kriziyle birlikte alacaklı ülkelerin tahsildarlığına soyunan IMF, Türkiye’nin önüne kapsamlı bir neoliberal dönüşüm programı koymuştur. 1980 sonrası süreçte IMF’nin Türkiye üzerindeki ağırlığı artarak sürmüş ve ekonomi politikalarına dair en önemli karar mercii haline gelmiştir. Bu süreçte uygulamaya konulan politikalar, Türkiye ekonomisinin “ithal ikameci sanayileşme modeli”nden “ihracata dönük sanayileşme modeli”ne geçişi açısından bir dönüm noktası olmuş; dış ticaretin ekonomi içerisindeki payı artarken, ülkeye dönük yabancı sermaye girişleri de hız kazanmıştır. Çalışmanın son bölümünde, ülke ekonomisinin uluslararası sermayenin gereksinimleri doğrultusunda yeniden yapılandırılması ve küresel ekonomiye entegrasyonu açısından Düyun-u Umumiye ile IMF’nin işlevleri karşılaştırılacaktır.

DÜYUN-U UMUMİYE’NİN TARİHSEL ARKAPLANI
1881 yılında kurulan ve 1897 yılından itibaren Cağaloğlu’nda bugün İstanbul Lisesi’ne ait olan görkemli binada faaliyet gösteren Düyun-u Umumiye idaresi, son dönem Osmanlı tarihinin en önemli ve en çok tartışılan aktörlerinden birisidir. Düyun-u Umumiye’nin ortaya çıkışının nedenlerini ve Osmanlı ekonomisinin yeniden yapılanmasındaki rolünü daha iyi anlamak için Osmanlı’nın borç serüvenine kısaca göz atmakta fayda bulunmaktadır.
Osmanlı Devleti’nde 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren coğrafi genişlemenin duraklaması ve modern merkezi orduya dönük ihtiyacın ortaya çıkışı ile birlikte merkezi idarenin kaynak ihtiyacı da artmıştır. Bu süreç, geleneksel tımar sisteminin çözülmesine ve merkeze kaynak akışını sağlayacak iltizam ve sonrasında malikane sisteminin ortaya çıkışına yol açmıştır. Ne var ki, vergi sistemindeki bu yapısal değişiklikler de ihtiyacı karşılamakta yetersiz kalmış ve sık sık sikkenin tağşişine* başvurulmuştur. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı devleti borçlanma araçlarını çeşitlendirmek, sınırlı sayıdaki sarrafların ötesinde daha geniş bir kesimden borçlanabilmek amacıyla iç borç tahvilleri (esham ve sonrasında sergi) piyasaya sürmüştür (Birdal, 2010:23).
Osmanlı’nın iç borçlanma amacıyla piyasaya sürdüğü bir diğer araç ise, kaime adı verilen banknotlardır. İlk olarak 1840 yılında faiz getirili bir hazine bonosu niteliğinde piyasaya sürülen kaimeler, zamanla kağıt para niteliğine bürünmüş ve üzerinde faiz taşımaksızın yaygın olarak piyasaya sürülmüştür. Mali sıkıntı içindeki Osmanlı, başı sıkıştığında kaime emisyonuna başvururken, diğer yandan büyük miktarda sahte kaime de piyasaya sürülmüş ve kaimenin değeri hızla gerilmeye başlamıştır. 1850’lerde kaimelere karşı güven büyük ölçüde kaybolmuş ve kaimelerin piyasadan çekilmesi, ekonominin ve maliyenin istikrarı açısından öncelikli konulardan biri haline gelmiştir (Clay, 2000:20-21). Kırım Savaşı ile birlikte tedavüle sürülen kaimelerin kısa sürede yüzde 30 değer yitirmesi ve maliyeye büyük yük bindirmesi, Osmanlı’nın finansal kaynak ihtiyacı için başka araçlara yönelmesine yol açmıştır.
Osmanlı’nın, maliyenin nispeten sınırlı borç ihtiyaçları için başvurduğu bir diğer kaynak ise, Galata bankerleridir. Genellikle esham karşılığı gerçekleştirilen borçların faizi genelde yüzde 10-18 arasında değişmekle birlikte, kimi zaman çok daha yüksek olabilmiştir (Clay, 2000:20-21). Galata bankerlerinden alınan borçların faizlerinin bu denli yüksek olması, sermaye kıtlığının yanı sıra borçların geri ödenmesinde yaşanan belirsizlik ve yüksek işlem maliyetleri ile açıklanabilir. Özellikle ödeme tarihlerine dair belirsizlik nedeniyle esham ve sergi sahipleri belli bir iskonto ile ellerindeki tahvilleri Galata Bankerlerine satmakta, bankerler ise, devlet kademelerindeki üst düzey bağlantıları sayesinde borçların geri ödenmesini sağlamaktadırlar. Böylece devletin borç geri ödemesindeki belirsizlikler ve yaptırım mekanizmalarının eksikliği, ufak bir azınlığın kamunun sırtından büyük kârlar elde ettiği bir ekonomik yapı ortaya çıkarmıştır. Galata Bankerlerinin elde ettiği yüksek kârlar yabancı basının da ilgisini çekmiş ve “Galata Vampirleri” olarak nitelendirilmelerine yol açmıştır (Times,16.12.1880).
1854 yılında Kırım Savaşı’nın başlamasıyla, Osmanlı kendini büyük bir finansal darboğazda bulmuştur. İç borçların hıza yükselen maliyeti ve kaime emisyonunun ekonomide yarattığı istikrarsızlık, hükümeti dış borç arayışına sürüklemiştir. 1854 yılında alınan ilk dış borç için Bank of England’a yatırılan Mısır vergisi karşılık gösterilmiştir. İngiltere ve Fransa’da piyasaya sürülen tahvillerin üzerindeki efektif faiz oranı yüzde 7.9 seviyesindedir ve aynı dönemde Galata Bankerlerinden alınan borçlarda uygulanan faiz oranının epey altındadır. Yine Kırım Savaşı nedeniyle, bu kez Osmanlı’nın savaştaki müttefikleri İngiltere ve Fransa’nın garantisi ile alınan 1855 borçlanması dışarıda bırakılırsa, 1854 borçlanması, Osmanlı’nın en düşük maliyetle yaptığı borçlanmadır. 1855 yılında ise, Mısır vergisinin yanı sıra İzmir ve Suriye gümrük vergilerinin karşılık gösterildiğ borçlanma, Osmanlı açısından büyük başarıyla sonuçlanmış ve efektif faiz oranı yüzde 4’ün altına gerilemiştir (Birdal, 2010:25-27).
Daha sonraları “Mısır Vergisi Borçları” olarak da adlandırılan bu iki borçlanmanın başarısı, borca karşılık gösterilen gelir kaynaklarının likiditesi (ve elbette ikincisinde tahvillerin piyasaya sürüldüğü ülkelerin resmi garantisinin alınması) ile de doğrudan ilintilidir.
Kırım Savaşı’nın yarattığı finansal darboğaz, Osmanlı’yı yeni borçlanma olanakları ile tanıştırmıştır. Yüzyılı aşkın bir süre önce, Morawitz’in de belirttiği gibi, “bazı şeyler çabucak öğrenilir. Borçluluk sanatı da bunlardan biridir. Osmanlı da bu alanda ilk adımı attıktan sonra çok hızlı yol almıştır” (Morawitz,1902). Dış piyasalara açılarak, daha geniş bir yatırımcı havuzuna daha düşük maliyetle ulaşma olanağıyla tanışan Osmanlı, gerçekten de kısa zamanda büyük bir dış borç sarmalının içine sürüklenmiştir. Ne var ki, borç stoğu arttıkça ve karşılık olarak gösterilecek gelir kaynaklarının güvenilirliği ve likiditesi düştükçe, Osmanlı tahvillerinin risk primi artmış, ilk borçlardaki düşük maliyetler giderek yükselmeye başlamıştır. 1865 yılından itibaren borca karşılık gösterecek cazip gelir kaynakları bulmakta zorlanılmış ve Osmanlı tahvillerinin efektif faiz oranı yüzde 10’lara tırmanmış, 1874 yılında ise yüzde 11.5 seviyesine erişilmiştir.
1875 yılında, toplam dış borç 252 milyon sterlin’e ulaşmıştır. Aynı dönemde, hazinenin gelirleri, resmi kayıtlara göre, bu rakamın ancak yüzde 9’u civarındadır (Birdal, 2010:54). Giderek ağırlaşan borç stoğu karşısında, borç servisinde zorlanan Osmanlı Devleti 1875 yılında iflas bayrağını çekmiş, uluslararası pazarlıklar sonucu, 1881 yılındaki Muharrem Kararnamesi uyarınca, Düyun-u Umumiye İdaresi kurulmuştur. Kararnameyle birlikte tuz ve tütün tekelleri, balık, alkol, damga vergisi, bazı bölgelerin ipek vergisi, Bulgaristan ve Doğu Rumeli vergileri ile Kıbrıs vergisi fazlasından elde edilen gelirler ve idaresi Düyun-u Umumiye İdaresi’ne terk edilmiştir. İdare heyeti, Fransa’dan iki, Almanya, Avusturya, İtalya, Osmanlı Hükümeti’nden ve İngiltere ile Hollanda’dan ortaklaşa seçilen birer temsilciden oluşmaktaydı. İdare heyetinin yabancı üyeleri, İtalya dışında, tahvil sahiplerince seçilmiş temsilcilerden oluşuyordu. İtalyan temsilci ise, Roma ticaret odası tarafından belirlenmekteydi (Birdal, 2010:103-104).
Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kuruluş amacı dış borçların düzenli ödenmesini sağlamak olsa da, kurum, zamanla yeni borç anlaşmalarında da (Osmanlı hükümetinin de ısrarıyla) garantörlük görevi üstleniyor ve her yeni borca karşılık tahsis edilen gelir kaynakları idareye devrediliyordu. 1903-1904 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi’nin gelirleri toplam hazine gelirleri içerisinde yüzde 13’lük bir paya sahipken, 1911 yılında bu oran yüzde 17’ye tırmandı. Osmanlı borçları arttıkça yetki alanı genişleyen idarenin çalışan sayısı, 1912 yılında, Maliye Nezareti’ndeki çalışan sayısını geçmişti (Birdal, 2010:104).

OSMANLI EKONOMİSİNİN KÜRESEL KAPİTALİZME ENTEGRASYONUNDA DÜYUN-U UMUMİYE’NİN ROLÜ
Osmanlı tarihi yazınında 19. yüzyılda Osmanlı ekonomisinin dünya ekonomisine entegrasyonu açısından ağırlıklı olarak 1838 Ticaret anlaşmasının üzerinde durulmaktadır. 1838 anlaşması, Osmanlı tarafından Batılı devletlere tanınan ne ilk ne de son kapitülasyondur. Ne var ki, devlet tekellerinin oluşumuna dair getirilen kısıtlamalar ve ihracat kısıtlamalarının kaldırılması açısından daha önceki kapitülasyonların çok ötesine geçmiştir. 1838 anlaşması, Osmanlı’nın mali bağımsızlığını ciddi ölçüde sınırlandırması açısından da, büyük önem taşımaktadır. Yine yabancı tüccarlara getirilen iç vergi muafiyetleri ile yabancı tüccarlara yerli nüfus karşısında büyük avantajlar sağlamış, yabancı malların ülkenin iç kesimlerine girişini kolaylaştırmıştır.

Grafik 1. Osmanlı Dış Ticareti 1830- 1913 (milyon Sterlin)

Kaynak: Pamuk, 1994:24.

Grafik 1.’de sunulan veriler de, 1838 anlaşmasının Osmanlı dış ticareti açısından önemini doğrulamaktadır. 1838 sonrasında, Osmanlı dış ticareti 1870’lere kadar istikrarlı bir artış kaydetmiş, bu tarihten sonra ise duraklama göstermiş, hatta kısmen gerilemiştir. Bu duraklamanın temel nedenleri arasında, dünya ekonomisindeki gelişmeler kadar (1873 Büyük Depresyonu gibi), Osmanlı ekonomisinin büyük ölçüde geçimlik üretime dayalı yapısı ve dış ticaretin daha fazla gelişmesi için gerekli altyapıya sahip olmaması da gösterilebilir. Osmanlı dış ticaretinin hızla artış gösterdiği bir diğer dönem ise 1890 sonrasıdır. Bu dönemde Düyun-u Umumiye tarafından gerçekleştirilen kurumsal değişiklikler Osmanlı’ya dönük fon akışını hızlandırmakla kalmamış, dış ticaretin de hızla artış gösterdiği ikinci bir kırılma yaratmıştır. Özellikle büyük ölçüde Düyun-u Umumiye’nin işbirliği ile gerçekleştirilen demiryolu yatırımları geçimlik üretimin çözülmesini hızlandırmış, Avrupa mallarının iç pazarlara erişimini kolaylaştırmıştır.
Muharrem Kararnamesi ile birlikte Osmanlı mali bağımsızlığını büyük ölçüde yitirmiştir. Buna karşılık, Avrupa piyasalarına daha öncesine göre daha düşük faiz oranlarından erişme olanağı bularak, kısa vadeli kaynak sorununu kısmen çözmüştür. Grafik 2.’de görüldüğü gibi, 1854-1881 dönemi ile karşılaştırıldığında, 1881 sonrasında Osmanlı tahvillerinin efektif faiz oranları ortalama yüzde 5 seviyesinde gerilemiştir.

Grafik 2. Osmanlı Tahvillerinin Efektif Faiz Oranı: 1854-1914

Kaynak: Birdal, 2010:86.

Elbette burada, Osmanlı tahvillerinin faizindeki gerilemenin, kapitalist merkez ekonomilerinin faiz oranlarındaki düşüşten ve bunun yarattığı düşük maliyetli fon akımından kaynaklandığı düşünülebilir. Bu etkiyi ortadan kaldırmak amacıyla, Osmanlı tahvillerinin getirisi ile yüzde 2.5’lik İngiliz konsollarının getirisi arasındaki farkın tarihsel seyrine gözatmak gereklidir. İngiliz konsolları 19. yüzyılda en güvenli, risksiz, uzun vadeli yatırım aracı olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle Osmanlı tahvilleri ile İngiliz konsollarının getirisi arasındaki fark (spread), bize Osmanlı tahvillerinin risk primini vermektedir. Grafik 3’ten de görüldüğü gibi, 1854-1855 borçlarından sonra Osmanlı tahvillerinin üzerindeki risk primi yüzde 5 seviyesinin üzerinde seyretmiş, iflas sonrası çıkarılan 1877 tahvillerinde ise yüzde 7 seviyesine ulaşmıştır. Düyun-u Umumiye sonrasında ise risk primi keskin bir düşüş göstermiş ve yüzde 3.5 seviyesinin üstüne çıkmamıştır. Düyun-u Umumiye öncesinde ortalama yüzde 5.7 olan risk primi, sonraki dönemde ortalama yüzde 2.1 seviyesine gerilemiştir.

Grafik 3. Osmanlı Tahvilleri ile İngiliz Konsolların Getirisi Arasındaki Fark

Kaynak: Birdal, 2010:87.

Düyun-u Umumiye döneminde geçekleştirilen 25 borçlanmanın 18’inde, kurum, borca tahsis edilen gelir kaynaklarının idaresinde sorumluluk almıştur. Bu borçlara karşılık olarak, genelde Düyun-u Umumiye gelirlerinin fazlasının, gümrük ve çeşitli bölgelerin öşür gelirlerinin ipotek edildiği görülmektedir. Geri kalan borçlanmalarda ise, hükümetin Reji şirketindeki payı ya da yine Reji aracılığıyla toplanan tütün öşürü geliri gibi, doğrudan hükümetin denetiminde olmayan, kolay denetlenebilecek ve güvenilir gelir kaynaklarının ipotek edildiği görülmektedir.
İngiliz yurtdışı tahvil sahiplerini temsil eden CFB (Council of Foreign Bondholders) raporlarından, Düyun-u Umumiye’nin ilk başlarda yeni borçlanmalara aracılık etmekte çekimser bir tutum takındığı anlaşılmaktadır (CFB:1895-1896:328-329). Bunun temel nedeni olarak, tahvil sahiplerinin, kurumun geri ödenmesi ile yükümlü olduğu borç stoğunun büyümesi ile birlikte kredibilitesinin azalması ve dolayısıyla da elde bulundurdukları tahvillerin değer yitirebileceği kaygısı gösterilebilir. Diğer yandan, imparatorluk üzerindeki siyasi hegemonyasını geliştirme arayışındaki Batılı devletler açısından Düyun-u Umumiye’nin Osmanlı ekonomisinin üzerindeki hakimiyet alanının genişlemesi önemli bir fırsat oluşturmaktaydı. Aynı şekilde, imparatorluk topraklarında yapacağı yatırımlar için Düyun-u Umumiye’nin işbirliğini arayan Avrupa sermayesi, özellikle demiryolu şirketlerinin çıkarları da bunu gerektirmekteydi. Kaldı ki, Düyun-u Umumiye Konseyi’nin üyelerinin önemli bir bölümü aynı zamanda bu şirketlerde yönetici konumundaydı ve bu şirketlere ait yatırımların güvence altına alınması kişisel çıkarları doğrultusunda idi. Yine bu dönemdeki birçok borç anlaşmasının, Osmanlı devletinin yabancı şirketlere dönük yükümlülüklerini yerine getirebilmek için yapıldığını vurgulamak gerekir.
Sonuç olarak, Düyun-u Umumiye İdaresi’nin Osmanlı’nın gelir kaynakları üzerindeki kontrolü, Muharrem Kararnamesi’nde tanımlananın çok ötesine geçmiştir. 1898 yılında kararname sonrası idareye aktarılan kaynaklardan elde edilen gelir, 1881 yılında aktarılan kaynaklardan elde edilen gelirin 1 milyon sterlin üzerindedir (Birdal, 2010:91). Kendi coğrafyasında mali ve elbette siyasi otoritesini giderek yitiren Osmanlı hükümeti, kuşkusuz ki bu durumdan rahatsızlık duymuştur. Ne var ki, kısa vadeli likidite ihtiyacı içerisinde hükümet borçlanmaya devam etmiş, her yeni borç ile Osmanlı’nın ekonomik bağımsızlığının sınırları daha da daralmıştır.
1881-1914 dönemi Osmanlı borçlarının bir diğer önemli özelliği ise, sarayın lüks harcamaları ve ordunun ihtiyaçlarından kaynaklı bütçe açıklarını kapatmaya dönük önceki dönem borçlanmalarının aksine, önemli bir bölümünün altyapı yatırımlarına tahsis edilmeleridir. Bu dönemdeki 25 borçlanmanın 6’sı demiryolları, biri ise liman yapımı için alınmıştır. Aynı dönemdeki bir diğer borçlanma ise, Osmanlı döneminin en büyük tarım projesi olarak gösterilen 1913 Konya Ovası Sulama projesi için yapılmıştır (Issawi,1980:204). Bu yatırımların ortak özelliği, Osmanlı ekonomisi açısından olduğu kadar, yabancı yatırımcılar açısından da büyük önem taşımalarıdır. Örneğin, Konya bölgesinin öşürü Bağdat demiryolu şirketine tahsis edilmiş ve sulama projesi de, ilk olarak, vergi gelirini arttırmak isteyen şirket tarafından hükümete teklif edilmiştir (Issawi,1980:200). Demiryolu (ve liman) yatırımları ise, Osmanlı’ya dönük mal ihracı ve Osmanlı’dan hammadde ithalatını geliştirmenin yanı sıra Avrupalı kapitalistlere (Düyun-u Umumiye’nin garantisi altında) cazip ve güvenli bir kâr olanağı sunmuştur.
Düyun-u Umumiye’nin kuruluşu ve sonrasında gerçekleştirilen finansal reformlar sadece Osmanlı’nın tahvil ihracını kolaylaştırmakla kalmamış, doğrudan yatırımlarda da büyük artış yaşanmasına neden olmuştur. Özellikle 1875 yılındaki iflas sonrasında Avrupalı kapitalistlerin Osmanlı hükümeti ile iş yapmaktan kaçındıkları bir ortamda, Düyun-u Umumiye’nin varlığı, yabancı sermaye açısından önemli bir teminat oluşturmuştur. Zaman içerisinde kurum, Osmanlı tahvil sahiplerinin temsilciliğinden, Blaisdell’in deyimiyle, yabancı sermayenin “bekçi köpeği”ne dönüşmüştür (Blaisdell, 1929: 152).

Grafik 4. Doğrudan Yabancı Yatırımdan Kaynaklanan Fon Akımı: 1859-1913

Kaynak: Pamuk, 1994:197-200.

Grafik 4, 1859-1913 yılları arasında doğrudan yabancı yatırımların gelişimini göstermektedir. DYY’lar, 1860’larda başlamakla birlikte, Düyun-u Umumiye sonrasına değin belirginlik kazanmamıştır. 1859-1881 yılları arasında ülkeye dönük net DYY girişi, yıllık ortalama 548 bin sterlin seviyesinde kalmıştır. 1882-1913 yılları arasında ise, yıllık net DYY girişi 1,996 milyon sterlin seviyesine tırmanmıştır. Osmanlı ekonomisine dönük en yüksek DYY girişi, 1888-1896 yılları arasında gerçekleşmiş ve toplam DYY girişinin yüzde 40’ını oluşturmuştur. Bu dönemdeki yatırımların önemli bir bölümünü, Düyun-u Umumiye’nin idaresi altında gerçekleştirilen demiryolu yatırımları oluşturmuştur. Aynı grafikten 1876-1887 ve 1897-1913 yılları arasından kâr transferlerinin DYY girişinin üzerinde kaldığı ve net sermaye çıkışı gerçekleştiği görülmektedir. Bu durum, Düyun-u Umumiye’nin çevreden merkeze dönük kaynak aktarımını sağlamakta Batı emperyalizminin başlıca araçlarından biri olduğu yönündeki argümanı doğrular niteliktedir.

Grafik 5. 1914 Yılı İtibariyle DYY’ın Sektörel Dağılımı

Kaynak: Pamuk, 1994: 74.

Osmanlı’daki DYY’ların sektörel dağılımına bakıldığında, Düyun-u Umumiye’nin yabancı yatırımları ülkeye yönlendirmekteki önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Grafik 5’te de görüldüğü gibi, DYY’ın sadece yüzde 5.3 dolayında bir kısmı endüstriye gitmiştir. Büyük bir bölümü ise, gerek imparatorluk içinde, gerekse de Avrupa ile ticareti arttırmaya dönük demiryolu ve liman yatırımlarına yönelmiştir. Bankacılık ve sigortacılık faaliyetlerine yönelen yatırımlar da bu kategori altında değerlendirilebilir. Önemli bir bölümü Düyun-u Umumiye’nin gelir idaresine dayalı olarak gerçekleştrilen demiryolu yatırımları, toplam DYY içinde yüzde 63 gibi büyük bir pay tutmaktadır.
Düyun-u Umumiye, Osmanlı ekonomisinin küresel kapitalizme entegrasyonunda, diğer bir deyişle Batı emperyalizminin ülkede hakimiyetini arttırmasında kuşkusuz büyük rol oynamıştır.  Bu dönemde, Osmanlı maliyesinin borç taleplerini karşılamaya yönelik dolaylı yabancı yatırımlar iflasa rağmen kurumun yarattığı güvenle ülkeye akmaya devam etmiş, doğrudan yabancı yatırımlar ise benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır. Doğrudan yatırımların büyük kısmı Düyun-u Umumiye garantisi altında gerçekleştirilen demiryolu yatırımlarına akmakla birlikte, ülke içerisinde taşımacılık olanaklarının genişlemesi, içerideki geçimli üretim tarzında çözülmeyi hızlandırdığı gibi, Batı ürünlerinin iç pazarlara ulaşımını da mümkün kılmıştır. Bundan dolayı aynı dönemde sadece yabancı yatırımlar değil, dış ticaret de büyük ivme kazanmış, kapitalist merkezde sıkışan sermaye güvenli ve cazip yeni yatırım olanaklarına kavuşmuştur.

1980 BORÇ KRİZİ VE TÜRKİYE EKONOMİSİNDE DÖNÜŞÜM
Lozan anlaşması sonrasında borç ödemeleri konusunda alacaklı ülkelerle yeniden anlaşmaya varılmış ve Düyun-u Umumiye İdaresi ülke dışına çıkarılarak gelir kaynakları Türkiye’ye devredilmişti. Bundan sonraki süreçte borç taksitlerinin ödenmesinde bir aracı rolü üstlenmenin ötesinde başka işlevi olmayan kurumun Türkiye ekonomisi üzerinde herhangi bir yaptırım gücü de kalmamıştı.
Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da devralınıp ödemelerine devam edilen Osmanlı borçları, ancak 1954 yılında tamamen geri ödenebilmiştir. Tabii ki, bu tarih, Türkiye’nin dışa bağımlılığı üzerinden attığı bir dönemin başlangıcı sayılamaz. Osmanlı’nın borçları bitse de, genç Türkiye Cumhuriyeti yeni borçlar yaratmaktaydı. Aynı yıl, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar 300 milyon dolarlık bir yardım almak için Amerika’ya gitmişti. Yine Menderes’in yoğun çabaları ve Bonn ziyareti sonucunda, Almanya’dan 450 milyon marklık bir kredi alınmıştı (Birdal, 1999:12).
Marshall yardımıyla Türkiye üzerinde hegemonyasını kurmaya başlayan ABD ve sonraki yıllarda ekonomiyi kontrolü altına alacak olan IMF ile daha 1947 yılında tanışmıştık bile. Belki Düyunu Umumiye ortadan kalkmıştı, ama onu hiç de aratmayacak bir IMF vardı. 1970’lerdeki pervasız borçlanmayı izleyen borç krizi sonrasında IMF herkesin hayatına girmişti artık. Kuruluşunda, üye ülkelerin “arızi likidite sorunlarını çözmek amacıyla” oluşturulduğu ifade edilen IMF, 1980’li yıllarda yeni bir kimlikle ve dünya ekonomisinde büyüyen rolüyle karşımıza çıkmaktaydı. IMF’nin yeni misyonu ise, Düyun-u Umumiye’yi hatırlatmaktaydı: “Alacaklı ülkelerin tahsildarlığı”.
Dünya ekonomisinde istikrarsızlığın en büyük sorun olarak belirginleştiği bir dönemde, Türkiye, istikrarı sağlamaktaki yegane aracı olan plan disiplininden tamamen uzaklaşmıştı. 1974 yılında meydana gelen petrol fiyat artışına ve dünya ekonomisinin içine sürüklenmekte olduğu krize, sürekli bir seçim konjonktürü içinde, kısa vadeli borçlanma kanallarını sonuna kadar zorlayarak, ithalat ve milli gelirdeki büyüme hızlarını sürdürmeye çalışarak tepki göstermişti. Bunun sonucunda, 1974-75 yıllarında planlı önlemler ile daha hafif atlatılabilecek bir bunalım, 1977’de üç yıl gecikme ile, ama olanca şiddetiyle kendini göstermişti (Boratav, 1995:115). Böylece Türkiye, krize, 1977’de, yani 1979’daki ikinci petrol krizinden ve 1982’de Meksika ile patlayan borç krizinden önce adım atıyordu.
Bu krizin göstergelerini aşağıdaki gibi özetlemek mümkündür:
Türkiye ekonomisi 1974 yılında da büyüme kaydederken, kriz geciktirilmekteydi. Dünyada üretim hızının (hizmet ve inşaat sektörleri hariç) %2’lere düştüğü 1975 yılında da, Türkiye %8.0 oranında büyüme kaydetmişti. Bu dönemin faturası ise, 1977 yılından itibaren ödenmeye başlanmıştı. 1977’de büyüme hızının %4’lere düşmesiyle başlayan gerileme, 1978’de %3, 1979’da %-0.3, 80’de ise %-0.7 ile doruğa ulaşmıştı (Başkaya,1986a: 159).
Aynı yıl içerisinde dış ticaret göstergeleri şiddetle bozulmaktaydı. İhracat bir önceki yıla göre 200 milyon dolar gerilerken, ithalat %13 oranında, yani 660 milyon dolar arttırılmış, bunun sonucunda ihracatın ithalatı karşılama oranı da % 30’lara gerilemişti. Dış ticaret açığı ise 4 milyarı aşmaktaydı. Milli hasılanın %5’e varan bir oranda büyümesine imkan veren, kısa dönemli, yüksek faizli DÇM (Dövize Çevrilebilir Türk Lirası Mevduat Hesapları), banker borçları ve ticari kredilerle mümkün kılınan bu zorlama, yıl sonu geldiğinde patlak vermişti. Artık bütün kredi kanalları tıkanmış ve petrol dahil tüm ithalatın peşin ödeme ile yapılması zorunluluk halini almıştı (Boratav, 1995: 115).
Dış ticaret hadlerinde de Türkiye aleyhine bir gelişme göze çarpmaktaydı. 1973 yılını yüz olarak alırsak, Türkiye’nin dış ticaret hadleri, dolar cinsinden, 1974’te 92.0, 1975’te 77.7, 1978’de ise 73.8 olarak belirmekteydi. 1973-1979 yılları arasında Türkiye’nin ihraç fiyatları %82.4 oranında artarken, aynı dönemde ithal malları fiyatlarındaki artış %147.5 olmuştu (Başkaya,1986a:149).  Nitekim toplam dış borcun GSMH’ye oranı 1974’te % 11.7 iken, 1977’de % 27.4’e yükselmiştir. Toplam dış borcun ihracat gelirlerine oranı, aynı yıllarda, sırasıyla % 178.4 ve % 491.9’dur. Dış borcun artan baskısı karşısında, 1974-78 kesitinde, dış borç ödeme yükümlülüğü uluslararası rezervler eritilerek yerine getirilirken, özellikle kısa vadeli borçların tırmanmasında DÇM’ler çok önemli bir rol oynamıştır (Sönmez, 1998:468). Tırmanan dış borçlar karşısında, 1977 yılı sonunda dış kaynak girişinin de tıkanmış olması, ekonominin içine girdiği çıkmazı derinleştirmiştir. 1976’da 278 milyon dolar fazlayı işaret eden net dış borçlanma dengesi, 1977’de –38, 1978’de –85, 1979’da –22 milyon dolar olarak sürekli açık vermiştir (Sönmez,1998: 468).
Bütün bunların neticesinde, bilhassa 1978-79 yıllarında, Türkiye ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya kalmış, ithal malı bulamaz olmuş, fabrikalar elektrik kısıntılarından çalışamaz hale gelmiştir (Gürsoy,1989: 241). Türkiye’nin pazarlık gücünün en az olduğu böylesi bir noktada, IMF, OECD, Dünya Bankası üçlüsünün pazarlık gücü ise doruk noktasına ulaşmıştır. Türkiye, yeni borç ertelemeleri olmazsa borç ödeyemeyecek bir hale girecek, taze krediler bulunamazsa ekonomi yönetilemeyecek bir duruma gelecektir. OECD, 1979’da 989.3 milyon dolar kredi vermeyi taahhüt ettiği halde, sadece 253.7 milyon dolar ödemişti. Suudi Arabistan’dan da kredi talebinde bulunulmuş, ama alınamamıştı. Türkiye’nin ivedi bir şekilde OECD ülkelerine olan borçlarını ertelemesi ve buna ilaveten en az 1-1.5 milyar tutarında taze kredi bulması zorunluydu (Kazgan,1988:26).
Özellikle azgelişmiş ülkelerin borçlarını ödeyemez hale gelmesiyle birlikte, uluslararası bankalar, Dünya Bankası ve IMF işbirliğine gidilerek, ekonomi yakın takibe alınmış, IMF onayına bağlı kredi sistemine geçilmişti. Bu yüzden, Türkiye’nin IMF onayı olmadan resmi nitelikli herhangi bir kredi alması söz konusu bile olamazdı. Bunu çok iyi bilen hükümet, IMF’nin onaylayacağını bildiği, neoliberal bir çerçevede şekillenen ve ekonominin dışa açılmasını öngören 24 Ocak programını hazırladı. Bu tarih, Türkiye’nin sözde dışa açılmaya başladığı, gerçekte ise uluslararası sömürüye karşı tümüyle korumasız kalmasına giden bir sürecin başlangıcını ifade etmekteydi.
1970’lerin “ithal ikameci sanayileşme ve birikim tarzı”, 1980’lere gelindiğinde, yerini, Türkiye’ye dünya kapitalizmi tarafından biçilen role uygun bir iktisadi entegrasyon modeline bırakmıştır. Bu modelin işleyebilmesi için, Türkiye’nin, özellikle dış ilişkilerinde “neo-liberal” bir politika izlemesi; iç üretim maliyetlerini düşürmesi için de, ücretliler üzerinde çok daha yoğun ve siyasal baskının eşlik ettiği bir ekonomik baskı yaratması gerekli olmuştur. Toplam talep içinde ağırlığı artması amaçlanan dış talebe uygun bir üretim yapısını, belirli alanlarda uzmanlaşarak gerçekleştirmek, ekonominin yeniden yapılanmasını da gerektirmektedir. İthalatta korunma oranları düşürülerek yerli üretimi dış rekabete açmak, yabancı sermayenin girişini kolaylaştırmak, kamu kesiminin ekonomideki yerini küçültmeye çalışmak, orta ve uzun vadede varılması hedeflenen amaçlar olarak, bu dönemde gündeme girmiştir. İhracatta bir sıçrama yapılması ise, uzun dönemli bir politika aracı olduğu kadar, kısa dönemde gerçekleştirilmesi gereken öncelikli bir hedef olarak da kendisini dayatmış ve kaynaklar bu yolda sarfedilmiştir (Oyan,1989:110). Bu doğrultuda hazırlanan 24 Ocak programının içeriğini ve amaçlarını kısaca şöyle özetleyebiliriz (Kazgan, 1995:186-188):
1) Dış ticarette serbestleşme, devalüasyonlar ve mali desteklerle ihracatın arttırılması: Reel devalüasyonlar ve mali desteklerle ihracat arttırılacak, öte yandan gümrük vergilerinin kademeli olarak azaltılmasıyla ithalat serbestleştirilecekti. İhracatta gerçekleşecek artış ile birlikte uluslararası finans çevrelerinin güveni kazanılacak ve taze kredi bulabilme olanakları genişleyecekti.
2) Döviz piyasasında ve sermaye girişlerinde serbestleşme, günlük kur uygulamasına geçilmesi: Döviz fiyatının belirlenmesi Merkez Bankası’na bırakıldı ve 1981 yılında günlük kur uygulamasına geçildi. Yabancı sermaye girişlerini arttırmak amacıyla dolaysız yatırımlar üzerindeki denetim gevşetildi.
3) Devlet kesiminin küçültülmesi, KİT’lerin özelleştirilmesi: KİT’lere yapılan mali desteğin azaltılması ile iç fiyatlar piyasa denge fiyatını yansıtacak, KİT ürünlerine sürekli zam yapılacak ve hizmet kapsamları daraltılacaktı. KİT’lere yapılan mali desteğin azaltılmasıyla, KİT’ler teknolojik olarak geri bırakılmıştı, böylece özelleştirilmeye zemin hazırlanmış oluyordu.
Özelleştirme, 1980’li yıllarda, borç tuzağına düşen ülkeler için “merkez ülkeleri”nin ortaya koyduğu başlıca çözümdür. Böylece, borç faizlerini dahi ödeyemez duruma düşen ülkelerden, borç karşılığı hisse senedi alınacak; borç ödemeleri garanti altına alınırken, “merkez ülkeleri” de, kendi iç piyasalarındaki durgunluğu yeni yatırım alanları kazanarak aşacaklardı. Bu dönemden sonra, özelleştirmenin evrensel boyutta haberleşme, ulaştırma, enerji, yeraltı kaynakları ve benzeri sektörlerde yoğunlaşmasının nedeni ise, sermayenin kâr haddinin arttırma arayışıdır. Doğal tekel konumundaki bu sektörlerde, kamu tekelleri, kamu hizmeti yerine getirdikleri için düşük fiyat uygularlar ki, bu da kâr haddini düşük tutar. Bunun sonucunda, bu sektörlerdeki özelleştirmeden uluslararası ve yerli sermaye iki taraflı yarar sağlayacaktır. İlki, KİT’lerin düşük kâr haddinden dolayı sermaye piyasasında oluşacak düşük satış fiyatından sağlanacak kâr; ikincisi ise, özel tekele dönüştüğünde uygulanacak tekel fiyatından sağlanacak kârdır.
4) Para miktarının denetlenmesi ve faiz hadlerinin serbestleştirilmesi:1985’e kadar süren IMF denetimindeki süreçte, enflasyonun düşürülmesi için, para miktarının belirlenmesi öngörülüyordu. Bu, kamu kesiminin TCMB’den alacağı kredilerin kısıtlanması anlamına gelmekteydi. Faiz hadleri ise serbestleştirilecek ve reel pozitif düzeye ulaştırılacak, bu sayede artan tasarrufların sabit sermaye yatırımına dönüşmesiyle ekonomi gelişecekti.
5) Sermaye üzerindeki vergilerin hafifletilmesi: Laffer kuramından esinlenerek sermaye üzerindeki vergilerin düşürülmesiyle yatırımın, üretimin ve buna bağlı olarak toplam vergi gelirinin arttırılması öngörülmüştür. Para miktarının denetlenmesine vergilerin hafifletilmesi eşlik edince, kamu kesiminde iç borçlanma politikası ağırlık kazanmaya başlamış ve bu da reel faizlerin yükselmesini sağlamıştır.
6) Reel ücretlerin ve tarım fiyatlarının baskı altında tutulması: Ücretlerin geçmiş değil beklenen enflasyona göre ayarlanması yoluna gidilerek, reel ücretler düşürülmüştür. Bu politika sonucu, reel ücretler 1988’de dibe vurmuş, 1977’deki düzeyine göre %55 oranında azalmıştı. Ücretlerin baskı altında tutulacak olması, kısacası enflasyonun dar gelirli kesimin sırtından düşürülmesi politikası, 12 Eylül rejimi ile birlikte siyasal güvencesini de oluşturmuştu.
12 Eylül 1980’deki askeri rejimi izleyerek, bazı sendikalar ve konfederasyonların faaliyeti yasaklandı; grev ve lokavt hakkı Milli Güvenlik Kurulu tarafından ertelenerek, “süresi sona eren toplu iş sözleşmelerinin sosyal zorunluluk hallerinde yeniden yürürlüğe konması” için 24/12/1980 tarihli ve 2364 No.lu yasa çıkarıldı ve Yüksek Hakem Kurulu kuruldu. Yüksek Hakem Kurulu, süresi sona eren toplu iş sözleşmelerini yeni duruma göre yenileyerek yürürlüğe koyma işlevini üstlendi (Kazgan,1988:352-353). Tarım sektöründe ise, tarım destekleme politikalarındaki değişiklikler sonucu kapsama alanı daraltıldı; kimyasal gübre dışındaki girdi fiyatları serbest bırakılırken, kamu kurumlarınca alınan ürünlerde ödemeler geciktirildi.
Bu uygulamalar, 12 Eylül iktidarının sınıf karakterini de açıkça gözler önüne sermektedir. 1980 sonrasındaki uygulamalar sayesinde devlet eliyle yeni bir rantiye kesimi yaratılırken, ücretli kesimin ve tarım kesiminin yaşam koşulları zorlaştırılmıştır. Ücretler enflasyon karşısında hızla erirken, buradan tasarruf edilen kaynaklar belirli bir kesime teşvik adı altında aktarılmıştır. Bunların sonucunda ise, gelir dağılımının hızla bozulması kaçınılmaz hale gelmiştir.
24 Ocak Kararları 12 Eylül sonrasında uygulama zemini bulmuş, ama ilk yıllarda yabancı sermaye girişleri, başta ABD olmak üzere gelişmiş kapitalist ülkelerde uygulanan daraltıcı para politikaları ve yüksek enflasyon hadleri nedeniyle oldukça sınırlı kalmıştır. 1979-1981 yılları arasında, Paul Volcker’in başkanlığındaki FED, faiz oranlarını yüzde 11’den yüzde 20 gibi rekor bir seviyeye çekerek, katı bir enflasyonla mücadele programı uygulamaya koymuştur. Yine Latin Amerika başta olmak üzere küresel borç krizinin şiddetlenmesi nedeniyle “gelişmekte olan piyasalar”a dönük risk algısı artmış ve sermaye akımlarını sınırlandırmıştır. Ülkedeki siyasi istikrarsızlık ortamı ve askeri dikta rejiminin uluslararası kamuoyundaki yansımaları da, ülkeye dönük yabancı sermaye girişinin beklenen seviyede olmamasına yol açmıştır.
Grafik 6’da, 1980 sonrası Türkiye’ye dönük net yabancı sermaye girişi gösterilmektedir. 1980 yılında 672 milyon dolar seviyesinde seyreden net yabancı sermaye girişi, 1985’de 1 milyar dolara yükselmiş, 1990’da 4 milyar dolara, 2000’de ise 9,6 milyar dolar seviyesine tırmanmıştır. 1991’de Körfez Krizi, 1994’de 5 Nisan Krizi ve 1998’deki Asya ve Rusya krizlerinde ise, sırasıyla, 1991’de yaklaşık 2,5 milyar dolar, 1994’de 4,3 milyar dolar ve 1998’de 840 milyon dolar net sermaye çıkışı gerçekleştiği izlenmektedir. 1980 sonrasında ülke ekonomisi dış piyasalarda yaşanan gelişmelere daha da duyarlı hale gelmiş, özellikle sıcak para giriş ve çıkışları dönem dönem ülke ekonomisini büyük istikrarsızlığa sürüklemiştir.

Grafik 6. 1980 sonrası Türkiye’ye Dönük Net Yabancı Sermaye Girişi (milyon dolar)

Kaynak: Güven:2008:78.

DYY rakamlarına bakıldığında benzer bir durum görülmektedir. 1954-1980 arasında 200 milyon dolar seviyesinde kalan DYY rakamları, 1980 sonrasında artış eğilimine girmiş, ama özellikle 1988 yılına kadar ülke ekonomisindeki rolü oldukça sınırlı kalmıştır. Ülkeye dönük DYY, 1980 yılındaki 18 milyon dolar seviyesinden, 1981 yılında 95 milyon milyon dolara, 1987 yılında 354, 1988’de 663, 1991 yılında ise 783 milyon dolar seviyesine tırmanmıştır. Asya ve Rusya Krizi sonrasında, “gelişmekte olan piyasalar”daki istikrarsızlık, içerideki siyasi istikrarsızlık ortamı ile birleşince, 1990’ların sonunda, DYY’ların sert bir şekilde gerilediği görülmektedir. Bu dönemde, yabancı yatırımların, ağırlıklı olarak bankacılık, sigortacılık ve turizm sektörlerinin yanı sıra yap işlet devret modeli çerçevesinde hayata geçirilen altyapı yatırımlarına yöneldiği görülmektedir (Güven:2008:80).

Grafik 7. 1980 sonrası Türkiye’ye Dönük DYY Girişi (milyon dolar)

Kaynak: Güven:2008:78.

DÜYUN-U UMUMİYE’DEN IMF’YE BORÇ VE YAPISAL DÖNÜŞÜM
Sunulan çerçeve içerisinde, “çevre”den “merkez”e kaynak aktarımı sürecinde oynadığı rol göz önüne alındığında, Düyun-u Umumiye’nin işlevi ile 24 Ocak sonrası Türkiye ekonomisinde IMF’nin işlevi büyük oranda örtüşmektedir. Bu açıdan Düyun-u Umumiye ile IMF arasında sıkça kurulan paralellikler doğrulanmaktadır. Ancak kimi araştırmacıların gözden kaçırdığı farklılıklar da vardır. Öncelikle, IMF tarafından borçlu ülkelere dayatılan politikalar demeti, devletin ekonomi alanındaki rolünü kısıtlamanın yanı sıra gümrüklerin düşürülmesi ve piyasa ekonomisinin önündeki engellerin koşulsuz kaldırılmasını da getirmektedir. Düyun-u Umumiye örneğinde ise durum farklıdır. Düyun-u Umumiye, tütün (daha sonra yine Düyun-u Umumiye ortaklığında kurulan Reji şirketine devredilmiştir) ve tuz tekeli de dahil olmak üzere, farklı alanlarda faaliyet gösteren, diğer bazı ekonomik aktiviteler üzerinden doğrudan vergi toplayan bir nevi “şirket”tir. Temsilcileri, her ne kadar kimi zaman hükümetlerin tavsiyesiyle atansalar da, öncelikle tahvil sahiplerine karşı sorumluluk taşımaktaydılar. Bu yüzden IMF’nin sahip olduğu kimi politik öncelikler, çıkarları Osmanlı ekonomisine bağlı olan ve başarısı elde ettiği kâr oranıyla ölçülen Düyun-u Umumiye örneğinde ikinci plana itilmekteydi. Bu nedenle, Düyun-u Umumiye yetkilileri, “şirket”in ekonomik çıkarları temsil edilen ülkelerin politikalarıyla çatıştığı kimi durumlarda, “şirket”in çıkarlarını ön plana çıkarmışlardır.
IMF politikaları birçok sektörde yerli üretimin aşamalı olarak tasfiyesini getirirken, Düyun-u Umumiye, gelirini arttırmak için, sorumluluk alanında bulunan sektörlerde üretimi geliştirmeye yönelik teknoloji transferinden, teknik okullar açmaya kadar birçok yatırımda bulunmuştur. IMF dayatmaları çerçevesinde tasfiye edilen KİT’lerin temelini teşkil eden TEKEL idaresi, Düyun-u Umumiye’den devralınmıştır. Cumhuriyet hükümeti kurumu kamusallaştırmakla yetinmiş, devraldığı kurumsal yapıyı ve kadroları büyük ölçüde korumuştur.
Düyun-u Umumiye yetkilileri, çıkarları doğrultusunda, sık sık kapitülasyonların adaletsizliğinden yakınmış, tümüyle korumasız kalan ekonominin gelişmesinin mümkün olmadığını vurgulamış ve hatta gümrüklerin yükseltilmesi için hükümetleri nezdinde lobi faaliyeti yürütmüştür. 1903 yılında sağlanan gümrük artışı bu faaliyetlerin bir sonucu olduğu gibi, geliri de, borçların geri ödenmesinde kullanılmak üzere, yine Düyun-u Umumiye’ye bırakılmıştır. Batılı devletlerin, vatandaşlarına vergiden muafiyet sağlayan kimi ayrıcalıkları daha da genişletmeye çalıştığı bir dönemde (damga vergisi örneğinde olduğu gibi), Düyun-u Umumiye, bu ayrıcalıkların tümüyle kaldırılması gerektiğini savunmuştur. Çünkü bu ayrıcalıklar, Osmanlı’yı zarara uğrattığı gibi, bazı vergi gelirlerini idaresinde bulunduran Düyun-u Umumiye’yi de zarara uğratmaktadır.
“Şirket”in çıkarları Batılı devletlerle denk düştüğünde ise, elbette Düyun-u Umumiye yetkilileri, Osmanlı aleyhine kararlar almakta gözlerini kırpmamıştır. Sözgelimi, Osmanlı’dan elde ettiği gelirlerle, İtalyanlar’a, Trablusgarp’ta Osmanlı’ya karşı savaşması için kredi açmakta bir sakınca görmemişlerdir.  Yine eklemek gerekir ki, Düyun-u Umumiye yönetiminde, bir yanda Almanya, diğer yanda ise İngiltere, Fransa, İtalya gibi güçler dengesinin iki farklı yanında yer alan ülkelerin aynı anda temsil edilmeleri de, bir ülkenin kurum içerisinde ağırlık kazanmasını engellemiştir.
Düyun-u Umumiye de, tıpkı IMF’nin 1980’lerde yaptığı gibi, bir borç krizi sonrasında ülkenin yeniden yapılandırılmasında ve dünya kapitalizminin ihtiyaçlarına yönelik olarak yeniden şekillendirilmesinde önemli rol oynamıştır. Ne var ki, bu temelde örtüşen işlevlerinin ötesinde ayrılan yönleri olduğu gibi, dikkatle incelendiğinde, IMF politikalarının tahrip gücünün çok daha yüksek olduğu gözden kaçmayacaktır.

KAYNAKÇA

Başkaya, F.1986. Borç Krizi Üzerine Bir Deneme. Ankara: Birlik Yayıncılık.
Başkaya, F.1986a. Devletçilikten 24 Ocak Kararlarına. Ankara: Birlik Yayıncılık.
Birdal, M.2010. The Political Economy of Ottoman Public Debt: Insolvency and European Financial Control in the Late Nineteenth Century. London: IB Tauris.
Birdal, M.1999. Uluslararası Borç Krizi ve Çevre Ülkelerde Yapısal Dönüşüm. Yayınlanmamış Yüksek  Lisans Tezi.
Blaisdell, D.1929. European Financial Control in the Ottoman Empire: A Study of the Establishment, Activities, and Significance of the Administration of the Ottoman Public Debt. New York: Columbia University Press.
Boratav, K. 1995. 1980’li Yıllarda Türkiye’de Sınıflar ve Sosyal Bölüşüm. 2.b. İstanbul: Gerçek Yayınevi.
Boratav, K.1995a. Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985. 5.b. İstanbul: Gerçek Yayınevi.
Clay, C. 2000. Gold for the Sultan. London: I.B.Tauris.
Council of Foreign Bondholders. Newspaper Cutting Files of the Council of Foreign Bondholders,   1870 – 1914.
Gürsoy, M.1989. Dünyadaki Büyük Ekonomik Krizler ve Türkiye Ekonomisine Etkileri. İstanbul: Metis Yayınları.
Güven,Y. 2008. “Türkiye’de 1980 Sonrası Dönemde Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımlarının Sektörel Analizi ve Ekonomik Kalkınmaya Etkisi”. Osmangazi İİBF Dergisi, 3(1):75-97.
Issawi, C. 1980. The Economic History of Turkey, 1800-1914. Chicago: The University of Chicago Press.
Kazgan, G. 1988. Ekonomide Dışa Açık Büyüme. 2.b. İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi.
Morawitz, C. 1902. “Public Debt of Turkey.” The North American Review 175: 275-288.
Oyan, O. 1989. Dışa açılma ve Mali Politikalar, Türkiye:1980-1989. Ankara: V Yayınları.
Pamuk, Ş. 1994. Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme. İstanbul: Türkiye Toplumsal Tarih Vakfı.
Sönmez, S. 1998. Dünya Ekonomisinde Dönüşüm. Ankara: İmge Kitabevi.
Times. 16.12.1880.CFB, Reel 200, vol.XVI.