“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

İş barış, özgürlük için 1 Mayıs’a

Türk, Kürt ve her milliyetten Türkiye işçi sınıfı ve emekçiler anti demokratik uygulamaların hız kazandığı, baskı ve yasaklamaların arttığı, ekonomik ve sosyal saldırı ve hak gasplarının yoğunlaştığı bir dönemde –işçi sınıfının, uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan– 1 Mayıs’a hazırlanıyor. İçeride emek ve demokrasi güçleri üzerindeki baskılar artarken, dışarıda izlenen “bölgesel güç” olma “hayalleri” söylemiyle örtülenen ve fakat gerçekte emperyalistlerin bölgesel taşeronluğundan başkaca bir anlam taşımayan saldırgan dış politika Türkiye’yi geleceği belirsiz maceralara doğru sürüklemektedir. Mevcut iç ve dış siyasal koşullarda egemen sınıfların AKP hükümeti eliyle izlediği politika siyasi gericiliğe kaynaklık etmekte, bu boğucu iklimde en küçük bir hak talebi dahi baskıyla karşılanmaktadır.

Diğer yandan, kapitalist sistemin 2008 yılında içine düştüğü ekonomik krizin yüklerini işçi sınıfına ve bağımlı halklara yıkmaya yönelik olarak gündeme getirilen ve bugün de aralıksız olarak sürdürülen politikalar kalıcılaşarak, adeta bir döngüye dönüşmüştür. Ama öbür yandan, ezilen ve sömürülen kitleler üzerindeki sosyal yıkım ve çöküntüyü de kalıcılaştırmak anlamına gelen bu durum işçi ve emekçileri mücadele yönünde tahrik etmekte, emek ve sermaye (ve karşı karşıya gelen güçleri) arasındaki çelişki ve çatışmaları daha da derinleştirmektedir. Vurgulamak gerekir ki, bu tablo yalnızca ülkemize özgü olmayıp, ülkelere göre farklılıklar gösterse de, dünya ölçeğinde işçi ve emekçiler bakımından genel olanı ifade etmektedir. Bu nedenledir ki, Yunanistan, İtalya, İspanya, Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerde, gün yoktur ki bir genel grev ya da direniş yaşanmasın.

İşte 2012 1 Mayıs’ını hem ülkemizde, hem de dünyada emek güçleri bakımından bir dönemeç noktası haline getiren kısaca altı çizilmeye çalışılan bu gelişmelerdir.

 

İŞÇİ HAREKETİ VE SENDİKAL HAREKETİN DURUMU

Anlaşılacağı gibi, yaşanan bu süreç, işçi hareketi ve sendikal hareket bakımından da geçmişten farklı etkilenmelere yol açacaktı, nitekim öyle de olmuştur. Ancak, bunların neler olduğuna geçmeden önce, işçiler ve emekçilerin karşı karşıya oldukları sorunlara kısaca da olsa değinmekte fayda var. Bilindiği gibi, hem ülkemizde, hem de dünyada sermaye cephesi ve burjuvazi, hükümetler eliyle devreye sokulan uygulamalar neticesinde 2008 krizinin yüklerini işçilerin, emekçilerin ve yoksul halk kitlelerinin sırtına yıkmayı başardı. Bu uygulamalar günümüzde de tüm yıkıcılığıyla sürdürülüyor. Bu çerçevede gündeme getirilen “Yeni İstihdam Stratejisi”yle (bölgesel asgari ücret, esnek çalışma, vergi indirimleri vb.) patronlara yeni sömürü imkanları yaratılırken, işçilerin denebilirse ellerindeki son büyük tarihsel kazanımları olan kıdem tazminatı da gaspedilme tehlikesiyle yüz yüze bulunuyor. AKP hükümetinin işbaşına geldiği 2002 yılından beri sürekli biçimde değişeceği söylenen ve fakat 10 yıldır el sürülmeyen 12 Eylül’ün ucube yasalarından biri olan 2821 ve 2822 sayılı Sendikalar, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu da, “Yeni İstihdam Strateji”siyle eş zamanlı olarak değiştirilmeye çalışılıyor. Bu durumu, hükümetin ülkeyi patronlar için “dikensiz bir gül bahçesi” haline getirmek amacıyla bütünlüklü, komple bir hazırlığı/saldırısı olarak görmek gerekir. Hükümet tarafından hazırlanan yasa taslağının adı bile bu yasanın kimin için ve kimden yana çıkarıldığının en somut göstergesidir.

“Toplusözleşme” ve “grev” gibi kavramlar dışlanarak adına Toplu İş İlişkiler Kanunu denen ve 2821 Sayılı Sendikalar Yasası ve 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu birleştirilerek hazırlanan yasa tasarısında, yine sermayenin, patronların çıkarlarının ön planda tutulduğu açıkça görülüyor. İş kollarının birleştirilerek 28 iş kolundan 21 düşürülmesi, sendikaların üyelerinin SSK verilerine göre değerlendirilmesi (eskiden sendika üyeleri ile işverenlerin bakanlığa bildirdikleri işçi sayılarına göre değerlendirilirdi. Buna göre sendikaların bildiriminde 5,5 milyon işçi, SSK verilerinde 11,5 milyon işçi vardı), birleştirilen iş kolları ve sendikaların TİS yapacakları üyelerinin dışında kalanların emeklilik, işten ayrılma gibi nedenlerle kayıtlarının silinmesi, çifte baraj gibi uygulamalar neticesinde sendikaların önemli bir bölümü TİS yapamaz duruma gelecektir. Keza özel istihdam büroları sermayenin dört gözle beklediği ve hükümetin çıkarmak üzere yeniden meclisin gündemine getirmeye çalıştığı saldırı yasalarından biridir.

Öte yandan kamu emekçilerinin de bu dalgadan paylarına düşeni fazlasıyla aldıkları görülmektedir. Kamu emekçileri aylardır enflasyona endeksli ücret zammını alamadı. 657 Sayılı Yasa’da yapılması düşünülen değişikliklerle kamu emekçilerinin iş güvencesi ortadan kaldırılmaya çalışılırken; 4688 Sayılı Yasa’da yapılamak istenen değişikliklerle de kamu emekçilerine tek tip sendika dayatması ve grev yasakları getiriliyor.

Eğitim sisteminde yapılmak istenen (4+4+4 biçiminde kademeli eğitim!) değişiklik, bilimsellikten zaten uzak olan eğitim sistemini tümden piyasaya açarken, işçi ve emekçilerin çocuklarının küçük yaşta işçileşmesi ve kız çocuklarının eve kapatılmasını beraberinde getirecektir. Değişiklikle güdülen amaçların başında ise, meslek okullarının yaygınlaştırılarak, işçi ve emekçi çocuklarının buralara yönlendirilmesi ve bu suretle sermayeye ihtiyaç duyduğu nitelikli ara elamanı yetiştirmektir. Dershane tedrisatından geçmeyenlerin üniversite kazanmaları ihtimalinin düşüklüğü göz önüne alındığında, bu değişiklikle üniversitelerin emekçi çocuklarına fiilen kapatıldığı ortadadır.

AKP hükümeti, sınırsız bir emek sömürüsünün önünü açacak olan bu yasal değişiklikleri gerçekleştirmek için deyim yerindeyse cansiperane çalışırken, patronlar ve para babaları da boş durmuyor: işçi ücretleri ödenmiyor, düşük ücretle her türlü kuralsız çalışma at başı gidiyor, işçi kıyımı sürüyor, istedikleri gibi işçileri kapının önüne koyuyorlar vb vb.

İşçi sınıfı uğradığı bu çok yönlü saldırılara karşı topyekûn birleşik bir mücadele hattı örebilmiş değil. Mücadele daha çok lokal, fabrikalar düzeyinde, hak kayıplarını engelleme ve sendikal örgütlenme merkezli seyrediyor. Ancak, mevzi mücadelelerin geçmişteki benzerlerine göre günümüzdeki farkı, birinci olarak, işçilerin daha uzun soluklu bir mücadele yürütmeleri; ve ikinci olarak belirli düzeyde kazanımla sonlanmalarıdır. Savranoğlu Deri, Hey Tekstil vb. birincinin ilk akla gelen örneklerini oluştururken, Adana saya ve Gerede ayakkabı işçilerinin mücadeleleri ikinciye örnek teşkil etmektedir. Diğer bir dikkat çekici nokta ise, örgütsüz ve hiçbir sendikal deneyim yaşamamış genç işçi kuşakları saflarındaki mücadeleyle haklarını kazanmaya yönelen tutumdur. Sendikal örgütlenme girişimleri de en çok bu genç kuşaklar tarafından gündeme getirilmektedir. Gelgelelim, genç işçi kuşağının bu çabaları, sınıfın örgütlü kesimleri, daha doğru bir ifadeyle sendika yönetimleri tarafından gerektiği biçimde desteklenmemektedir. Sendika yönetimleri, örgütsüz işçileri örgütlemek yerine, birbirlerinin üyelerine göz dikmiş bulunuyorlar. İşçi kitleleri arasında büyük tepki çeken bu yaklaşıma karşı mücadele ve genç işçi kuşağının sendikal örgütlenme çabalarının her yolla desteklenmesi, işçi hareketi ve sendikal hareketin gündeminin ilk sıralarında yer almak durumundadır.

Sermaye cephesinin, krizin yüklerini ciddi bir engelle karşılaşmadan işçi ve emekçilere fatura etmesinde, sendika bürokrasisinin işbirlikçi tutumunun önemli bir payının olduğunu işçiler bugün daha iyi görüyorlar. Sendika bürokrasisinin içinde bulunduğu çürüme ve yozlaşmanın gizlenemez boyutlara geldiği bir dönemi yaşıyoruz. Bu yüzdendir ki, uzunca bir süredir ileri işçiler ve mücadeleci sendikacılar, sendikaların mücadeleci temelde dönüşümünü sağlamak ve sendikal mücadeleyi aşağıdan başlayarak örgütlemek üzere hareket geçmiş bulunuyorlar. Bu çerçevede, pek çok yerde “İşçi Kurultayları” ve sendikaların dönüşümünü konu alan “Sendikal Konferanslar” düzenlendi. Bu toplantılarda en çok öne çıkan sendikal demokrasi konusu oldu. Tabandaki bu dinamizm yerellerle sınırlı kalmadı, sendika merkezleri ve konfederasyonlar düzeyinde de gelişmelere yol açtı. Türk-İş’e bağlı 11 sendika merkezi Sendikal Güçbirliği Platformu (SGB) adı altında bir araya gelerek, daha mücadeleci bir sendikal çizgi izleyeceklerini ilan ettiler.

Bursa’da kurulu Bosch fabrikası işçileri, kısa bir süre önce Türk-İş’e bağlı Türk-Metal Sendikası’ndan istifa ederek, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası (BMS)’na üye oldular. Günlük Evrensel gazetesinde konuyla ilgili haberde neden sendika değiştirdiklerine ilişkin soruya işçilerin yanıtı, “hakkımızda alınan kararlarda söz sahibi olmak istiyoruz. Türk-Metal bizi hiçe sayarak, sonradan haberimizin olduğu kararlar alıyordu” mealindeydi. Benzer biçimde işçiler “eğer sendika yönetimi bizi satmak niyetindeyse, onu bile önce bize sormalı” biçiminde oldukça ironik sözler sarfediyorlar. Bu durum, sendikal demokrasi talebinin en az ücret artışı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi sosyal hak talepleri kadar işçilerin gündeminde olduğunu gösteriyor. Önümüzdeki aylarda, metal sektöründe TİS görüşmelerinin başlayacağı dikkate alındığında, Bosch işçilerinin söylediklerinin önemi bir kez daha artıyor. Sendika bürokrasisinin önceki dönemlerde olduğu gibi TİS’leri kolayca peşkeş çekemeyeceklerinin ipuçları Bosch işçilerinin sözlerinde yatıyor.

 

DEMOKRASİ SORUNU VE İŞÇİ SINIFI

İşçi sınıfı ve sendikal hareketin ileri ve mücadeleci unsurlarının işçi tabanının dinamizmiyle birleşerek başlatıp, sendikal hareketin mücadeleci temelde dönüşümü çerçevesinde gerçekleştirdiği toplantılar, oluşturduğu platformlar, şüphesiz ki, uzun ve zorlu bir yürüyüşün ilk adımlarını oluşturmaktadır. Bu çalışmaların kapsamının henüz sınıfın ileri unsurlarıyla sınırlı olduğunun farkında olarak, çalışmayı sınıfın ana gövdesine mal etmek görevi yerine getirilmek üzere önümüzde durmaktadır. Ancak, bu ilk adımda bile en çok öne çıkan tabanın iradesi ve sendikal demokrasi sorunu olmaktadır. Sendikal demokrasi sorunu, genel olarak demokrasi sorununun (mücadelesinin) bir parçası ve bileşenidir. Dolayısıyla sendikalarda demokrasi talep eden işçi sınıfı ve emekçiler ülkedeki demokrasi yoksunluğuna kayıtsız kalamaz/kalmamalıdır. Hele ki, en antidemokratik uygulamaları dahi “ileri demokrasi”nin bir gereği olarak sunan AKP hükümeti gibi bir hükümet işbaşındayken.

Ülkemizde, sendikal örgütlenme hakkı bin bir yolla engellenen, hak arama yolları (grev yasakları vb.) kapatılmış, işçiler, emekçiler, kimliği, anadili, kültürü yok sayılan Kürt halkı, bilimsel üretim yapma hakkı elinden alınan akademi dünyası, özgürce düşüncesini söylemek, kültürel yaratıları özgürce gerçekleştirmek isteyen aydınlar, düşün insanları, inancı horlanan Aleviler, uluslararası tekellere karşı yaşam alanlarını savunan köylüler, kredi borçlarını ödeyebilmek için banka ve tefecilerin ağına düşen esnaf ve küçük dükkan sahipleri; velhasıl bir avuç tuzu kuru para babası, patron takımı dışta tutulduğunda, geriye kalan milyonlar demokrasiye ihtiyaç duyuyor. Ancak, bu sınıf ve kesimler arasında kendisiyle birlikte herkes için demokrasi isteyen, dolayısıyla demokrasi mücadelesini en tutarlı biçimde verebilecek olan, işçi sınıfıdır. Çünkü, işçi sınıfının her türlü sömürü ve ezme ilişkisine son vermeden kendisini de ezilmekten kurtaramayacağı tarihsel bir gerçekliktir.

AKP hükümeti dışarıda “küresel düzeyde siyaset” ve “bölgesel güç olma” söylemleri ile emperyalizmin bölge taşeronluğunu örtülerken, içeride de emek ve demokrasi güçlerine yönelik baskı politikalarını “ileri demokrasi” söylemi ile örtülüyor.

Kürt sorununun çözümü adına hak arayan örgütlü Kürdü tasfiyeden ibaret bir manevra olarak gündeme getirilen “demokratik açılım”ı, söylem düzeyinde bile “milli birlik ve beraberlik projesi”ne dönüştüren hükümet, genel seçimler döneminden başlayarak askeri ve siyasi operasyonlara hız verdi. KCK operasyonları adı altında aralarında seçilmiş belediye başkanları, belediye ve il genel meclisi üyelerinin de bulunduğu 7000 civarında Kürt siyasetçiyi tutuklayarak cezaevlerine tıktı. Tutuklama furyası, hukukçulara ve Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu, Müge Tuzcuoğlu örneğinde olduğu gibi gazeteci aydın ve akademisyenlere dek genişletildi. En son Kürt halkının ulusal bayramı olan Newroz kutlamalarına keyfi biçimde izin verilmeyerek, toplumsal gerginlik bizzat hükümet eliyle tırmandırıldı. Daha önce defalarca denenmiş askeri operasyonlar ve şiddete dayalı “çözüm yöntemi”ni, bu sefer de AKP hükümeti yeni bir “çözüm” yöntemi olarak devreye sokmuş bulunuyor. Uludere’de çocuk yaştaki Kürt vatandaşların katledilmesinin sorumluları hala açığa çıkartılmış değil. 30 yıllık deneyimin gösterdiği şudur: Kürt sorununun çözümsüz kalması on binlerce cana malolmuş, milyarlarca dolar savaşa harcanmış, kısacası ülkenin gelişme dinamikleri kötürümleşmiştir. “Terörle mücadele” konsepti, işçi sınıfı başta olmak üzere emek ve demokrasi güçlerinin en küçük talebinin dahi kriminalize edilerek baskılanmasına yol açmıştır. Bu durum, Kürt sorununu Kürtlerden daha fazla Türk işçi ve emekçilerinin, demokrasi güçlerinin bir sorunu haline getirmiş; ne var ki, işçi hareketi ve sendikal harekette bunun pratik bir karşılığı olmamış, işçi hareketi ve sendikal hareket Kürt sorununu kendi mücadele gündeminin ve taleplerinin vazgeçilmez bir maddesi haline getirememiştir. Bu eksikliğin, işçi sınıfını, sermayeye karşı verdiği mücadelede Kürt halk hareketi gibi dinamik bir güçle bağlaşmasından mahrum kılan en önemli unsur olduğu gerçeğinin iyi anlaşılması gerekir. Görüleceği üzere, işçi sınıfı demokrasi yoksunluğundan en çok zarar görenlerin başında gelmektedir. Bu nedenle, 1 Mayıs sürecini, aynı zamanda işçi sınıfının demokrasi mücadelesini yükselttiği ve demokrasi mücadelesinin merkezinde yer alan sorunlardan biri olan Kürt sorununun çözümü için Kürt halkının barış ve eşitlik talebini savunup sahip çıktığı bir süreç olarak ele almak vazgeçilmez önemdedir. Bu layıkıyla yapıldığı oranda, Newroz kutlamalarında milyonların yaşadığı coşku, ortaya çıkardığı güç 1 Mayıs alanlarına taşınabilecektir.

İşçi sınıfı demokrasi mücadelesinde taraf olmadığı, bunun sonucu olarak ülkedeki politik gidişata müdahale etmediği sürece, sermaye ve burjuvazi deyim yerindeyse tek kale maç oynamayı sürdürecek, işçi sınıfı ve emekçiler aleyhine en ağır kararları (saldırı yasalarını) zorlanmadan hayata geçirebilecektir. Hepsinden önemlisi, işçi sınıfı demokrasi mücadelesi içinde eğitilip örgütlenmeden kendi iktidarına (sosyalizme) yürüme yeteneği ve kararlılığını kazanamayacaktır.

 

EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELE VE İŞÇİ SINIFI

İşçi sınıfının, politik gidişata müdahalesinin temel alanlarından birini de dış politik gelişmeler ve ülkemizin emperyalizmle olan bağımlılık ilişkileri oluşturmaktadır.

2002 yılında tek başına hükümet olan ve son üç dönemdir hükümet olmayı sürdüren AKP, içeride sermayenin en rafine ve saf partisi olarak görev ve sorumluluklarını harfiyen yerine getirirken; uluslararası planda da başta ABD olmak üzere, emperyalistlerin Ortadoğu politikalarıyla uyumlu, üzerine düşen görevleri en ilerden yerine getirmeyi amaçlayan politikalar uyguluyor.

Bunun bir gereği olarak Arap halklarının ayaklanmaları sonucunda yıkılan kırk yıllık diktatörlüklerin yerine yeniden emperyalistlere bağımlı yönetimlerin oluşması için diplomasi yapıyor; emperyalist politikalara bağlanarak asker gönderdiği Somali’den Bosna’ya, Lübnan’dan Afganistan’a, Amerikan taşeronu yayılmacılığı ve bedeli olarak verilen “şehitler”i “butik devlet değiliz” diyerek savunmaktan geri durmuyor.

Suriye meselesinde de aynı yaklaşım sürdürülüyor. Esad muhaliflerine kucak açıp, toplanmaları için mekan, silah ve para vererek, sınır boyunda üs görevi gören kamplar sağlayarak onları örgütleyen AKP yönetimindeki Türkiye, Esad yönetimini devirmeye yönelik bir politika izliyor.

Rusya ve Çin ise, Batı’nın özellikle Türkiye üzerinden izlediği politikaya ve bu yöndeki gelişmelere itiraz ediyor, Akdeniz’e uçak gemileri gönderiyor; İran Hürmüz Boğazı’nı kapatacağını ileri sürüyor ve Suriye’ye yönelik bir askeri operasyonda bölgenin ateş topuna döneceğini söylemekten kaçınmıyor. Yine Malatya Kürecik’e kurulan erken radar uyarı sistemi İran tarafından hoş karşılanmıyor ve İran, kurulan füze kalkanı sisteminin kendilerini hedef aldığını açık biçimde ifade ediyor. Rusya bu konuda Malatya’daki füze kalkanı sistemini vuracak menzile sahip füzeleri olduğunu belirterek, füze kalkanı sisteminin kendileri için de bir tehdit oluşturduğunu diplomatik dilin inceliklerine gerek duymadan açıkça söylemekten kaçınmıyor.

AKP hükümeti, Türkiye’yi Suriye, Rusya ve İran’la çatışmaya sürükleyecek derecede tehlikeli adımları atarken, bu politikaları “bölgesel güç olmanın gereği” olarak savunuyor. Düne kadar, Başbakan Erdoğan’ın “kardeşim Beşar” dediği ve Avrupa Birliği (AB) üyeleri arasındaki Shengen anlaşmasına atıf yaparcasına “Şam’geni kurduk” dediği, ortak bakanlar kurulu toplantılarının yapıldığı Suriye ile ne olmuştur da bugünkü noktaya gelinmiştir? Bölgesel güç olmakla ya da ulusal çıkarlarla son dönem yürütülen dış politikanın ilişkisi nedir? Sorunun yanıtını, Tayyip Erdoğan’ın eş başkanlığını yapmakla övündüğü ABD’nin Genişletilmiş Ortadoğu Planı (GOP)’nda aramak ve bulmak mümkündür. Türkiye egemenleri (işbirlikçi sermaye) ve onların bugünkü politik temsilcisi AKP hükümeti, geleceklerini – vereceği kırıntıları hesaplayarak– ABD’nin bölge politikalarına bağlanmakta gördükleri için, Suriye konusunda bu keskin “politik dönüşüm”ü yapmıştır. Engellenmediği koşullarda egemen sınıflar ve AKP hükümeti Türkiye’yi sonu belirsiz maceralara sürüklemekten kaçınmayacaklardır. Suriye’deki rejimin savunulur bir yanı olmadığı ortadadır, ancak kendi geleceğine Bizzat Suriye halkı karar vermeli, hiçbir biçimde dış müdahale olmamalıdır. Suriye’ye insan hakları ve demokrasi dersi vermeye kalkan Türkiye’ye; Newroz’da yurttaşı olan Kürt halkının üzerine zırhlı panzerlerle, gaz bombalarıyla giderken, Uludere’de katliam yaparken, en küçük muhalefet gösterenleri özel yetkili savcılık ve mahkemeler eliyle cezaevine gönderirken, “ağır ol molla”, “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demezler mi!

İşçi ve emekçilere, “ulusal çıkarlar”, “bölgesel çıkarlar” diye yutturulmak istenen emperyalistlerin işbirlikçilerinin çıkarlarıdır. Türk, Kürt her milliyetten Türkiye halkının ve emekçilerinin Suriye halkı başta olmak üzere dünyanın hiçbir halkıyla bir çıkar çatışması olamaz. Tersine kışkırtılan milliyetçilik bütün halkların, işçi ve emekçilerin aleyhine sonuçlar verirken, ülke egemen sınıflarının para kasaları her geçen gün biraz daha büyür. Nitekim, halkın eğitiminden, sağlığından, diğer sosyal ihtiyaçlarından kısılan paralar uluslararası silah tekellerine ve işbirlikçilerine akıtılmaktadır. Emperyalizmin bölgedeki varlığı son bulmadığı, Türkiye’nin emperyalistlerle yaptığı gizli, açık askeri, siyasi ve ekonomik anlaşmalar iptal edilmediği sürece, barış, demokrasi ve toplumsal refah emekçi sınıflar için hayal olacaktır. Dolayısıyla, 1 Mayıs gibi enternasyonal yönü öne çıkan bir günde (dönemde) işçi sınıfı ve emekçiler emperyalizme karşı, bağımsızlık, demokrasi, barış ve halkların kardeşliği şiarını öne çıkarmalıdırlar. Emperyalistlerin işbirlikçilerini de sürükleyerek giriştikleri dayatmalar ve bölge ülkelerine yönelik yayılmacı müdahaleci tutumlara ve savaş kışkırtıcılığına karşı anti-emperyalist ve barışçıl mücadele ve şiarlar 2012 1 Mayıs’ının temel bir gündem maddesi olmalıdır.

 

1 MAYIS’I FABRİKALAR VE EMEKÇİ SEMTLERİNDE ÖRGÜTLEMEK

Başlarken belirtildiği gibi, Türkiye işçi sınıfı ve emekçiler 2012 1 Mayısı’na ekonomik, sosyal, siyasal her alanda ağır saldırılar altında gidiyorlar. Buna karşın, sendika bürokrasisinin tüm ihanetçi tutumuna rağmen, işçiler hakları için kararlıca mücadele etmekten geri durmuyorlar. İşçi hareketi, ne yazık ki henüz, birinci olarak, sermayeye karşı birleşik bir mücadele hattı oluşturabilmiş ve ikincisi olarak da mücadelesini ekonomik taleplerin yanında siyasal (demokrasi) taleplere doğru genişletebilmiş durumda değil. Ne var ki, bunun ipuçlarını taşıyan bir dinamizme de en azından son dönemde tanıklık ediyoruz. 1 Mayıs çalışmalarının her şeyden önce bu eksikliği giderecek bir perspektifle örgütlenmesi vazgeçilmez önemdedir.

Başta işçi kurultayları olmak üzere, ileri işçiler ve mücadeleci sendikacıların 2012’in 1 Mayıs’ını örgütlerken, yaşanan saldırılar ve buna karşı mücadelenin olanakları üzerinden örgütlemeleri esas olmalıdır. En başta işçi ve emekçilerin birliğini sağlamak olmak üzere, sermayenin saldırılarını püskürtmenin imkanlarının neler olduğunu her alanda işçi hareketi ve sendikal hareket içinde tartışmaya açmak; yerel platformlar üzerinden en geniş –örgütlü, örgütsüz ayrımı yapmadan– işyeri çalışmalarını temel alarak, aşağıda belirtilen talepler etrafında 1 Mayıs’ı örgütlemek gerekir. Başta öncelikli alanlar, fabrikalar ve işletmeler olmak üzere, öncelikli emekçi semtlerinde 1 Mayıs örgütleme komiteleri kurarak ve en geniş işçi ve emekçileri katarak, 1 Mayısı örgütlemeliyiz. Alan kutlamalarından önce özellikle sanayi bölgesi ve sitelerinde olmak üzere, fabrikalar düzeyine kadar inen kutlamalar örgütlemenin, 1 Mayıs’ın “şenlik havası”ndan kurtarılarak bir mücadele gününe dönüşmesinde ve genç işçi kuşağının bilincinde böyle şekillenmesinde kritik bir önem taşıdığı unutulmamalıdır. Çalışma içinde kurulacak her örgüt mücadelenin olanaklarını büyütecek, geliştirecek nitelikte örgütler olmalıdır. Diğer şeylerin yanında, sendikaların mücadeleci bir çizgiye çekilmesinin güvencesi, işyerlerinden başlayan bir çalışmayla olacaktır. AKP hükümetin saldırgan yüzünü açığa çıkarmak, sınıfı kendi talepleri etrafında örgütlemek, demokrasi ve özgürlükler sorununa sahip çıkarak 1 Mayıs’ı mücadele gününe dönüştürmek, sınıf bilinçli her işçi ve mücadeleci sendikacı için ertelenemez bir görevdir.

Başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçilerin, kent yoksullarının, ezilen halk kitlelerinin, Kürt halkının en acil ekonomik, sosyal, siyasal talepleri bu çalışma içinde öne çıkacak, önce 2012 1 Mayıs’ına, oradan da anayasa yapılması sürecine taşınacaktır. Tekrarlanması pahasına, Kürt sorununun eşit haklar temelinde demokratik çözümü için mücadele ve Suriye’ye yönelik olası bir askeri müdahalede Türkiye’nin yer almasına karşı mücadele 1 Mayıs çalışmalarında mutlaka ağırlıklı biçimde yer almalıdır.

SONUÇ OLARAK

İşçiler ve emekçiler sermayenin ağır saldırıları altında 1 Mayıs’a hazırlanmaktadır. Kürt halkı imha ve inkar politikalarının kıskacındadır ve 30 yıllık kazanımları yok sayılmaktadır. 2012 Newroz’unun yasaklanması bunun işaretidir. Ekonomik, siyasal, sosyal alandaki saldırıların büyüklüğü kadar, bu saldırıları püskürtmenin imkanları ve olanakları da o ölçüde ortaya çıkmıştır. Bu kapitalist, emperyalist saldırganlığa karşı başta ülkemiz işçi sınıfı olmak üzere, her milliyetten halkların ortak mücadelesi ve direnişi saldırıları geriletecektir. Birleşen işçilerin, emekçilerin ve ezilen halkın neler yapabileceğinin örneklerini geçtiğimiz yılda Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da Arap halklarının ayaklanmalarında görebiliriz. Tunus’ta, Mısır’da demokrasi ve özgürlük arayışları, sömürüye ve baskılara karşı devam etti. Binler ve on binler yeniden meydanlara aktı. Avrupa kıtasında da krizin faturasını işçi ve emekçilere ödettirilmesine karşı grev ve genel grevlerle karşı konulmaya çalışıldı.

İşsizliğe, esnek çalışmaya, taşeronlaştırma, ücretlerin düşürülmesine, bölgesel asgari ücret girişimlerine, kıdem tazminatının kaldırılmasına, özel istihdam bürolarının kurulmasına ve sendikasızlaştırmaya karşı durmak, kriz vurgunculuğuna son vermek için, iş, ekmek, özgürlük şiarıyla 1 Mayıs’a.

1 MAYIS 2012 VE TALEPLER

· Çalışma süreleri düşürülmeli, 6,5 saat iş günü ve haftada beş günlük çalışma uygulanmalıdır.

· Ücretler 4 kişilik bir ailenin geçim ihtiyaçları dikkate alınarak artırılmalı, asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalıdır.

· Taşeron uygulamaları ve esnek çalışma son bulmalı, işten atmaların yasaklanmalıdır.

· İşyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği sağlanmalıdır.

· 50 Kadın işçinin çalıştığı her fabrikada kreş açılmalı, 50 kadın işçi çalıştıran iş yerlerinde kreş ücretinin ödenmesi, emzirme ve bakım odaları yapılmalıdır.

· Sendikalar yasası demokratikleşmeli, sendikal örgütlenmenin önündeki engeller (Noter şartı, iş kolu, işyeri barajı vb.) kaldırılmalı, sınırsız grev hakkı tanınmalı, Lokavt yasaklanmalıdır.

· Seçim yasası, Siyasi Partiler yasası demokratikleşmeli, barajlar kaldırılarak işçi ve emekçilere özgürce siyaset yapabilme imkanları sağlanmalıdır.

· Eğitim her kademede anadilde, parasız ve bilimsel, üniversiteler özerk olmalıdır.

· GSS Yasası iptal edilmeli, sağlık hizmeti her yurttaş için parasız, ulaşılabilir olmalıdır.

· Kentsel dönüşüm adı altında kentlerin yağmalanmasına son verilmeli, enerji tekellerinin çıkarına doğanın ve tarımsal alanların talan edilmesine son verilmelidir.

· Kürt sorunu eşit haklar temelinde çözüme kavuşmalı, Kürt kimliği tanınmalı, anadilde eğitim hakkı sağlanmalıdır.

· Askeri ve siyasi operasyonlar durdurulmalı, KCK iddiasıyla tutuklananlar serbest bırakılmalı, barış için diyalog süreci yeniden başlatılmalıdır.

· Özel Yetkili Mahkemeler kaldırılmalı, Terörle Mücadele Yasası iptal edilmeli, Türk Ceza Kanununu baştan aşağı demokratikleştirilmedir.

· Temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan demokratik bir anayasa yapılmalıdır.

NATO’dan ve Gümrük Birliği’nden çıkılmalı, AB ile müzakereler kesilmeli, emperyalistlerle yapılan açık, gizli bütün anlaşmalar, içeriği halka açıklanarak iptal edilmelidir.