“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Dindar ve kindar nesillere doğru

Başbakan Erdoğan, dindar nesiller yetiştirmek istedikleri yönündeki açıklamasına tepki gösterilmesi üzerine “tinerci mi olsunlar?” diye cevap verdi. Sanki dindar nesil yetiştirmenin alternatifi, tinerci nesil yetiştirmekmiş gibi.. Türkiye’yi İttihat Terakki’nin hatalarının takip ettiğini söyleyerek, “..1900’lü yıllardaki büyük hataların, büyük ihmallerin bedelini bugün dahi öderken aynı zamanda uslanmaz, yüzü kızarmaz, ders almaz bir zihniyetle bugün hala mücadele ediyoruz..” diye gerekçelendirdi, dindar nesil yetiştirme arzusunu. Gazeteler, Erdoğan’ın, valilere dindar nesil projesine dört elle sarılmaları talimatı verdiğini yazdı.

 

Son olarak AKP Gençlik Kolları Kongresi’ne hitaben yaptığı konuşmada Erdoğan dindar gençlik savunusunu sürdürdü: “Bu ülkede geçmişte yapılan hatalar milletimize de, ülkemize de çok ağır bedeller ödetti. Bu bedellerin tekrar tekrar ödenmesine, millete yeniden ağır faturalar ödetilmesine biz razı olamayız. İşte onun için biz gençlik diyoruz. En önemlisi de milli manevi değerlerine sahip çıkan, onları yaşatan, geleceğini geçmişinden aldığı güç, gurur ve ilhamla şekillendiren bir gençlik tasavvur ediyoruz. Altını çiziyorum modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.

 

Başbakan’ın gençlik hamlesinin ardından, dikkat çekici birkaç gelişme, Hükümet’in eğitim sistemi üzerinden toplumun dokularıyla oynama sathı mailine girdiğini gösterdi.

 

Nasıl, tarım ürünlerinin genetiğiyle oynayarak, amaçlanan niteliklere sahip ürün elde ediliyorsa, bizim ülkemizde de öteden beri eğitim sistemi ile oynayarak, kolay yönetilebilir, fazla sorgulamayan, zihin yapıları öngörülen çerçeveler içinde şekillenen nesiller yaratılmak istendi.

 

Şimdi bunun yeni bir örneğine, “toplum mühendisliği”nin en kaba müdahale örneğine tanık oluyoruz.

 

İlk gelişme, Başbakan’ın “dindar nesil” nutkunun hemen ardından milli eğitimin ilk ve orta öğretim sisteminde değişiklik açıklaması olarak tezahür etti. 8 yıllık eğitim 12 yıla çıkacak, ama öyle “dayatma” yok! 4+4+4 şeklinde üç dilimlik bir eğitim sistemi öngörülüyor. İsteyen 4 yıl, isteyen üstüne 4 yıl daha, fazlasını isteyene bir 4 yıl daha.

 

İkinci gelişme, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, çekmecesindeki hazırlığı derhal masa üstüne çıkararak yaptığı açıklama. Açıklamanın özeti şöyle: “…Çocuklar, gençler, kadınlar için cami dışı din hizmetleri artırılacak. Kurumun 2012-2016 Stratejik Planı'nda yer alan bilgilere göre, gençlerin ahlakını korumak amacıyla dini içerikli romanlar yazılacak, yaygın eğitimde kullanılmak üzere ücretsiz yayınlar hazırlanacak. Kurumun 4 yıllık Strateji Planı'nda yer alan bazı projeler şöyle:
- Başkanlık merkezinde 'irşat ekipleri' oluşturulacak. Aile irşat ve rehberlik bürolarının hizmet etkinliği arttırılacak.
- Cami dışı din hizmetleri için özel kadrolar oluşturulacak.
- Din görevlileri cami dışı din hizmetlerine teşvik edilecek. Cami derslerine etkinlik kazandırılacak.
- Aile konusunda çalışma yürüten diğer kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılacak.
- Gençlere ve yetişkinlere yönelik dini bilgiler içeren eden eserler hazırlanacak.
- Öğrencilere yönelik umre hizmetleri geliştirilecek.
- Medyada yer alan dini programlara Diyanet temsilcilerinin katılımı sağlanacak.
- Sürekli bakıma muhtaç olan engelli, yaşlı ve hastalara yönelik din hizmeti sunulacak.
- İllerde ve nüfusu 50 binin üzerinde olan ilçelerde işitme engellilere dini hizmet verilecek.
- Merkezi camilerde 'dini danışmanlık' büroları açılacak.
- Şehirlerin uygun yerlerindeki camilerde ve Başkanlık hizmet binalarında Diyanet Okuma Salonu adı altında salonlar açılacak.
- Mültecilere yönelik dini hizmet alanları üretilecek.
- Engellilere yönelik olarak umre hizmetleri geliştirilecek.
- Kadınların dini sorunlarını konu alan eser hazırlanacak.
- 'Kura'n-ı Kerim Müzesi' kurulacak.
- Yaygın eğitimde kullanılmak üzere ücretsiz dini yayın dağıtılacak…
”  (Aktaran Akşam Gazetesi)

 

Üçüncü gelişme; Erzurum’da Emniyet Müdürlüğü’nün yaptığı “Huzur” toplantısında Dumlupınar İlköğretim Okulu Müdürü Ahmet Aydın’ın yaptığı ve TV’lerde yayınlanan konuşması idi. Aydın açıkça şöyle diyor: “Madem tıp bu kadar gelişti, suçlu insanların gen haritasını çıkaralım. Doğan çocukların gen analizini yapalım. Bu çocuklar vatana millete hayırsız olacak ailelerden geliyorsa daha yürümeye başlamadan yok edelim.

 

Başbakanın “Tabii ki dindar nesiller yetiştireceğiz, yoksa tinerci mi olsunlar?” diyerek yeni bir projenin işaretini vermesiyle birlikte ardından gelecek hamlelere bakıyoruz: İlk ve orta öğretim sitemi değişecek; Diyanet, hiçbir kategoriden kimse dışında kalamayacak şekilde halkın her kesiminin –kadın, çocuk, genç, yaşlı, engelli, mülteci, hasta, yetişkin, aile, öğrenci– dinen eğitimine yönelik seferberlik başlatacak. Eğitim Bakanlığı 4+4+4 modeliyle dini müfredatı bütün sisteme dahil edecek. Kız çocukları başta olmak üzere eğitim giderine bütçe ayıramayan, ayırabilse bile kız çocuklarının okumasını ya da çocuklarının okumasını istemeyen aileler çocuklarını okula göndermekten hızla vazgeçecek. (Bu çocuklar tabii ki, Kur’an kurslarına hiçbir ödeme yapmaksızın gidebilecekler.) Hatta önerilen sistemin övgüsü yapılırken, ABD’den örnek vererek, zorunlu eğitimin insanın özgürlüğüne ne büyük bir müdahale olduğu ve isteyen ailelerin kendi çocuklarına kendilerinin eğitim verdikleri hatırlatıldı. Bütün bu çabalara rağmen, doğan çocuk, hayırsız, vatana millete zararlı bir ana babadan doğarak dinden nasibini alma şansını kaybetmiş bir talihsiz ise, yapacak bir şey yok; daha yürümeyi öğrenmeden yok edilmesi isteniyor!

 

Bu kadar fütursuz bir vahşet, böylesine normal ve basit bir öneri olarak ifade edilebiliyor! Bu öneriyi “düşüncelerini ifade özgürlüğü”nü kullanan bir öğretmen yapıyor! Hani çocuklarımızı emanet ettiğimiz, hem de ilk öğretimde; onları bilim, davranış, bilgi ve yetenek yönünden geliştirsin, yetiştirsin, geleceğe hazırlasın diye günde 6-8 saat eline teslim ettiğimiz bir işi yapan, öğretmen olan kişi yapıyor; “…yok edelim!..” diyor. Türkiye; böyle anormal, cani ruhlu kişilerin rahatça konuşabildiği, huzurumuzu kaçıran “huzur” toplantılarıyla,  hiçbir kimseyi çemberin dışında bırakmaksızın halkı din yolunda eğitmek için paralanan bir Diyanet örgütü ile ve eğitim sistemini parçalı bir şekilde çocuksuzlaştırma, çocuğun yetenek ve becerisini, çocuğun ve ailenin istek ve iradesini yok sayıp, geleceğini belirleyerek dindarlaştırma gayreti içindeki bir Eğitim Bakanlığı ile geleceğe koşuyor.

 

Başbakan bütün bu gayretlerin, “İttihat Terakkicilik”in üstesinden gelinerek, ülkenin 150 yıl önceki minvaline yöneltilmesi için gösterilmekte olduğunu ve gereğinin yapılması lazım geldiğini ileri sürüyor!

 

Tabloya baktığımız zaman, Başbakan, 90 yılı Cumhuriyet dönemi olmak üzere, İttihat Terakki zihniyetinden dem vurarak, Türkiye’nin son 150 yıllık tarihini eleştiriyor. Büyük hata olarak değerlendiriyor bu dönemi. Bu çok kapsamlı bir tartışmanın konusu; lakin, bu “hatalı 150 yıllık tarihsel sapma süreci”ni doğrultmak, ülkeyi düze çıkarmak için “dindar nesil” yetiştirmeyi öneriyor. Hem de “modern, çağdaş bir dindar nesil”! Tartışmasız olan, henüz bugünden değil, daha dünden gündeme alınıp uygulanmaya başlanan bu.

 

Başbakanın şahsında, AKP, bu hamleleriyle, Türkiye politika arenasına tarihsel, ideolojik, bilimsel, politik, sosyolojik, felsefi vb. alanlara dair pek çok tartışma konusu açıyor. Pratik olarak politika alanında ‘yeni’ denklemler ileri sürüyor. Hiçbir yeni tarafı olmayan ırkçı, yobaz ve pragmatist denklemler. Üstelik Hitlervari bir potansiyel de taşıyor, bu çabalar. Hitler de işe eğitim alanından başlamıştı. Açtığı, ilkokul mezunlarını öğretmen yapacak okullarda müfredata “Genetik ve Irk Dersi” koymuştu. Bütün o Avrupa’yı boydan boya kasıp kavuran, insanları kendi ayaklarıyla ölüme gitmeye razı eden korku imparatorluğunun kuruluşu, kuşkusuz eğitim sistemi üzerinde de gerçekleştirdiği yoğun ırkçı-faşizan politik ve ideolojik etki ve yönlendirmelerle yetiştirilen “nesiller” eliyle gerçekleştirilmişti.

 

Başbakanın şahsında AKP, güncel politikayı, tarihsel “hata”ları düzeltecek bir “ameliyat masası” olarak değerlendiriyor. Yani Türkiye halkından laik, demokratik ve bilimsel eğitim istemine kaynaklık eden “tümör” ya da “gen”i çıkarıp alıp, yerine dini dokular yerleştirirsek geleceği kurtarırız diye öngörüyor. Eğitim sistemi yeniden organize edilirken, aslında, okullu olacak çocuk ve genç nüfusun bir bölümünü okul dışına itecek bir sistem öneriliyor. 4+4+4 sistemi, çıraklık eğitimi yaşını 11’e düşürüyor. Kız çocukların küçük yaşta evlendirilmesinin önünü açıyor. 1930’dan beri en az 5 yıl olan zorunlu eğitimin süresini 4 yıla indiriyor. İlköğretimi ikiye bölüp, yarısını açık öğretimle ilişkilendiriyor; kız çocuklarını eğitim ortamından uzaklaştırıyor. Mesleki eğitimde hangi çocuğun hangi meslek alanına yönlendirileceğine hükümetin karar vermesiyle, tek tip insan yetiştirmenin zeminini hazırlıyor. Ayrıca, okumak isteyene de din temelli yahut din eklemli bir eğitimi dayatıyor. Bunu “28 Şubat’ın 8 yıllık eğitim dayatması”na karşı bir rövanş hamlesi olarak yapıyor. Sözde “tutsak” ilköğretim çocuklarını özgürlüklerine kavuşturuyor! Ve gençliği de bu “rövanş” zihniyeti ile motive ediyor: “…Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum…

 

Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik”, “hem modern”, “hem de çağdaş” bir gençlik oluyor!

 

Bu sistemin içinde; Türkiye’de yaşayan Kürtlerin ana dilinde eğitim hakkı, Laz, Çerkes, Gürcü, Rum, Ermeni, Yahudi vb. ulusal toplulukların dil ve kültürünü dikkate alan demokratik bir duyarlılık, inançsızların ve Alevi, Hıristiyan, Musevi gibi diğer din ve mezheplerin mensubu çocuk ve gençlerin varlığını gözeten din, inanç ve vicdan özgürlüğüne saygılı bir yaklaşım yok. Türk, İslam, Sünni ve erkek kodları dışında bu ülkede yaşayan ve ezilen diğer halkların, inançların, diğer cinsiyetin varlığının iktidar için bir anlamı yok. Demokratik, laik, bilimsel, parasız, çağdaş bir eğitimin tartışması bile yok. Tablet bilgisayar dağıtmak “çağdaşlık”ın ölçütü olarak sunuluyor. Ama çağdaşlık, en ileri teknolojiyi halkın aleyhine kullanmak demek değildir. En ileri teknolojinin eseri olan silahlar, insanı yok etmek gibi kötü, canice bir eylem için kullanıldığında, öldürme çağdaş hale gelmiyor. O tabletlerin içindeki bilgilerin niteliği ve “çağdaşlığı” önemli.

 

AKP’nin derdi derin! O “toplum mühendisliği” ile yola geleni dinen eğitecek, yola gelmeyeni de yok sayarak ezecek! Erzurum’daki cani ruhlu öğretmen gibilerinin sesine kulak vermesi olasılığını düşünmek bile tüyler ürpertici!