“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

AKP'nin gençlik projesi: Dindar nesil

 

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “dindar nesil yetiştireceğiz” sözleri, demokratik kamuoyunu, sinir uçlarına yüksek voltajlı elektrik akımı verilmiş kadar irkiltti. AKP Hükümeti, üniversitelerde derslere türbanla girilmesini bir hak ve hukuk mücadelesi kapsamında görerek harcadığı çabanın, “Kemalist tek parti dönemi boyunca dışlanmış dindarlar”a kamusal alanda bir alan açma çabası olduğuna geniş bir kesimi ikna etmişken, aslında özü itibarıyla bu partinin türbana bakışının yansıması olan Başbakan’ın ifadesi, türban hakkında önceden söylenen sözler kadar sempatiyle karşılanmadı.

Çünkü türban mücadelesi, eninde sonunda, hükümetin kimi aydınların ve basın kalemlerinin de desteğini alarak sürdürdüğü, devletin kadim ayrımcı politikalarına karşı açılmış bir insan hakları mücadelesi olarak görülürken, Başbakanın bu ülkede yaşayan bütün kesimleri aynı dinden, aynı mezhepten; ayrışmamış ve farklılaşmamış bir kitle olarak tanımladığının ifadesi olan bu söz, farklılıkları tek bir ulus çatısı altında eritmeye yönelen tek parti ruhunun AKP hükümeti nezdinde hortlaması olarak rahatlıkla yorumlanabilirdi. Yorumlandı da.

AKP Hükümeti’nin ideologları, partinin dokuz yıllık iktidarı boyunca Cumhuriyet rejiminin Kemalizm paydası altındaki ideolojik ve politik referanslarına savaş açtılar. Hükümetin, Türkiye’nin neoliberal iktisadi sisteme tam entegrasyonunu sağlamayı amaçlayan yasal ve kurumsal düzenlemeler aracılığıyla yeni bir statüko adım adım kurulurken, hem bu süreci kolaylaştırmak, hem de gerekçelerini halka izah etmek için de eski statükoya mündemiç ruhu eleştirel bir kalburdan geçirdiler. Yeniden yapılandırmaya çalışılan kurum ve kadrolarda ortaya çıkan ayak diremeler karşısında ve hukuki sürecin AKP’nin kapatılması için çalıştırılması, Abdullah Gül’ün, eşi türbanlı olduğu gerekçesiyle cumhurbaşkanlığı sürecinden dışlanmak istemesi gibi kritik dönüm noktalarında bu eleştirinin dozu hep arttı ve partinin, dışlananların sesi olduğu iddiasını güçlendirmek üzere “mazlum” edebiyatından sağlanan fayda kâr hanesine yazıldı. Halkın desteğini alarak iktidara geldiği halde muktedir olması “darbeci”, “gerici”, “tutucu” ve halkın eğilimlerini dışlayıcı güçler tarafından engellenen bir parti imgesi hükümetin yeniden yapılandırmaya çalıştığı kurumlarla girdiği çatışma içinde/sırasında özenle inşa edildi. Hükümetin “askeri vesayet sistemi”ne son verileceği vaadi, darbe teşebbüslerinin açığa çıkarılması, Ergenekon tutuklamalarının üst düzey ordu mensuplarına kadar genişletilmesi, 12 Eylül Referandumunda “yargı bağımlılığı” sorununun öncelikli olarak ele alındığının iddia edilmesi de bu imgeyi güçlendirici rol oynadı.

Ancak AKP’nin kamuoyuna yansıttığı görüntüsü, iktidardaki, özellikle üçüncü döneminde bulanıklaştı. Zira başta Kürt sorunu olmak üzere toplumsal sorunların hepsine şiddetle müdahale eğiliminin belirginleşmesi, başlangıçtaki gibi, bu partiyi “halkın partisi”, “ezilenlerin partisi” olarak pazarlamayı mümkün kılmayan bir rotaya soktu. Nitekim basında da hükümetin “sivil dikta” oluşturduğu, “ devletleştiği” veya “Ankaralılaştığı” biçiminde ortaya çıkan tespitlerin de, yüzde 50’den fazla oy olarak üçüncü dönemine başlayan ve devlet kurumlarındaki yeniden yapılandırma misyonunun ve kadrolaşmanın önemli bir kısmını yerine getirdikten sonra kentsel dönüşümden çevre sorununa, sosyal güvenlik politikalarından sendikalar yasasına kadar pek çok alanda kendisine oy veren kimi kesimleri bile karşısına alan; vaat ettiği açılımların hiçbirini yerine getiremeyen hükümetin artık eski imgesine yerleşememesi ve bu yüzden de buna ihtiyaç duymaz hale gelmesiyle birlikte, artık törpülemeye ihtiyaç duymadığı pervasızlığın görünürleşmesinin rolü vardır. Başbakan’ın seçim sonuçlarının ilan edildiği akşam yaptığı ve içeriğinde bu ülkede yaşayan, kendisine oy veren, vermeyen herkesin başbakanı olacağına dair bir teminat bulunan “Balkon Konuşması” hemen ertesindeki icaraatıyla boşa çıkmaya başladıkça, hükümetin aslında sadece kendisine biat edenlerin, politikalarını destekleyenlerin veya ses çıkarmayanların hükümeti olduğu, Başbakan’ın pek öyle kapsayıcı değil tersine “dışlayıcı Kemalist pratiği” aynen devralan bir hükümetin başı olduğu teyit edilmiş oldu.

Zaten örneğin hem HES kurmak isteyen şirketlere ruhsat dağıtıp hem de Karadenizli köylünün, Kürt sorununu şiddetle çözmeyi tercih ederken Kürt’ün, bir yasayla işveren lehine sendikalar iş yerlerinde yetkisizlik tehdidi altına sokulurken işçinin, hastaneler tekellere peşkeş çekilmek üzere özelleştirilirken GSS yasası dayatılan ve ellerindeki yeşil kartları toplanan yoksulun, üniversiteler şirketleşirken öğretim kadroları ve öğrencilerin… çıkarları farklı kesimlerin hepsinin birden başbakanı olmak da mümkün değildir. Tekellerin çıkarlarının gözetildiğinin bu kadar açık bir biçimde ilan edildiği bir yerde hükümetin “dışlananların hak ve özgürlükleri” adına bir siyaset yürüttüğünü iddia etmeye devam etmesinin hiç şansı kalmamıştır. Çünkü, biraz daha dayanıldığında, halkın karşısına bir serap çıkacağı vaadinin tutmayacağı bir noktaya; söylemlerin beklenti yaratmayı beceremeyeceği, vaatlerle oyalanılamayacağı bir noktaya gelinmiştir artık.

Başbakanın tam da bu noktada dile getirdiği “dindar nesil yetiştireceğiz” beyanı, yaklaşık doksan yıl boyunca sınıf çelişkilerini örtmek üzere dile getirilmiş “sınıfsız imtiyazsız bir kitle” söyleminin alt metin olarak eşlik ettiği yekpare bir bütün olarak “Türk ulusu” mitinin çöktüğü, resmi nazarda Kemalist paradigmaların bu hayali yekpare bütünün bir arada tutulması için elzem bir ideoloji olarak görülmekten çıktığı; ancak bütün kesimleri AKP politikalarına tepki göstererek şu veya bu şekilde harekete geçmiş toplumu bir arada tutacak ve yatıştıracak birleştirici bir ideolojiye ihtiyaç duyulduğu sırada telaffuz edilmiştir. Ama tabii ki, bütün toplumun tek bir bayrak altında çelişkisiz-çatışmasız, sonsuza kadar ayrışmadan kalabileceğini düşünen, devletin şimdiye dek bir din mertebesine yükselterek eleştiri dışı tuttuğu Kemalizm gibi, dini ideoloji de, şimdi bizzat bu hükümet tarafından çelişkileri derinleştirilen bir toplumda çıkarları giderek daha çok çatışan sınıfları ve kesimleri bir tutkal görevi görerek birleştirme yeteneğine sahip değildir. Nitekim bunun böyle olmadığının pek çok örneği yakın tarihimizde görülmüştür.

Yazının bundan sonraki bölümünde, Tayyip Erdoğan’ın “dindar bir nesil yetiştireceğiz” beyanına gelinceye kadar AKP Hükümeti’nin gençliğe yönelik uygulamalarına; gençlikten beklenen ve toplumsal yeniden yapılandırmayla da doğrudan ilişkili ideolojik dönüşüme değinilecektir. Daha sona ise AKP’nin, eski statüko olarak adlandırdığı, devletin piyasa-pazar ilişkileri üzerinde daha geniş kontrolü ve düzenleyici rolünün olduğu dönemin ideolojik yönelimi olan Kemalizme eleştirisi ile, neoliberal piyasa ekonomisine eklenmede çok önemli rol oynayan bu hükümetin dini-muhafazakâr ideolojisi arasındaki ilişkiye değinilerek dindar nesil tahayyülünün ne anlama geldiği tartışılacaktır.

AKP VE GENÇLİK

Hükümet’in şimdiye kadar uyguladığı gençlik politikası da tıpkı diğer toplumsal kesimlerde de olduğu gibi, bu en dinamik ve ülke nüfusunun hatırı sayılır bir bölümünü oluşturan katmanı ideolojik bir dizayna sokmaktan ibarettir. Cumhuriyet dönemi boyunca zaten her zaman bir proje olarak görülen gençliğin AKP tarafından da aynı yöntemle ele alınması, bir devlet geleneğinin sürdürülmesi bakımından aslında şaşırtıcı değildir; Başbakan sadece malumu ilan etmiştir.

Çünkü, 12 Eylül döneminde ve sonrasında gelen hükümetler tarafından desteklenen cemaatlerin (Başta Fettullah Gülen’inkiler olmak üzere) kurduğu yurtlar, okullar, vakıflar dindar bir gençlik yetiştirmeye çok uzun süredir aralıksız zaten devam etmektedir. Hükümet dışı ve sivil birer organizasyon görüntüsünü şimdiye kadar koruyan ancak Özal Hükümeti döneminden bu yana gelip geçen hükümetlerin örtük desteğini alan Gülen cemaati, AKP hükümeti zamanında hem hükümetin gizli koalisyon ortakları olarak giderek palazlandı ve son Kamu İhale Kurumu’na yapılan polis baskınının da ortaya çıkardığı üzere kendisi de tekelci sermayenin rant paylaşımına dahil olan ekonomik bir faktör olarak sahneye çıktığını gösterdi. Öyle ki geçtiğimiz ay boyunca ortaya çıkan MİT krizinde de iktidar nimetlerinin paylaşımının yeniden düzenlenmesini talep edecek kadar da etkili olduğu bir kez daha görüldü. Bu rant paylaşımı sırasında zaman zaman çatışan ama daha genel bir zeminde uzlaşan AKP Cemaat ortaklığının basında da en büyük tekelin aleni ya da gizli ortakları olduğu gerçektir ve basının önemlice bir bölümü “yandaş” haline gelmiştir. Buralarda köşe tutan ideologlar aracılığıyla bir yandan siyasal gündem yönlendirilmeye diğer yandan da toplumun gündelik hayatı, muhafazakâr-dini bir ideoloji zerk edilerek şekillendirilmektedir.

Diğer yandan ilköğretim müfredatı da genç nüfusu, daha çok küçük yaşlardan itibaren toplumsal rollerine hazırlama görevini yerine getirsin diye Milli Eğitim Bakanlığı tarafından elden geçirildi. Böylece hem eğitim-öğretim kurumlarında hem de basın yoluyla gündelik hayatın muhafazakârlaştırılmasında hükümet hiçbir şeyi raslantıya bırakmayacak biçimde gençleri kuşatma altına aldı.

İlköğretim müfredatının milliyetçi-muhafazakâr, Türk-İslam sentezci bir içerikle oluşturulmasında birinci dereceden sorumlu 12 Eylül zihniyeti bu hükümet tarafından da benimsendi ve gençler okullarda, Türk’ün Türk’ten başka dostunun olmadığı, yoksulluğun bir kader olduğu, kadınların erkeklerle eşit olmadığı, aile ve toplum içinde sınıfsal, cinsel ve yaşa bağlı hiyerarşilerin bulunduğunu öğrenerek yetiştiler. AKP Hükümeti, destek aldığı cemaatin de yönlendirmesiyle İmam Hatip Liselerinin sayısını çoğalttı ve buradan mezun olan gençlerin üniversitelere yerleştirilebilmesini kolaylaştırmak amacıyla yasal düzenlemeleri de gündemine aldı.

Ancak üniversiter eğitime biçilen rolün sadece milliyetçi-mukaddesatçı gençler yetiştirmek olduğunu söylemek eksik olacaktır. AKP’nin üniversitelere biçtiği misyon tek başına bu biçimde açıklanamaz. Hükümet, üniversiteleri de tekellerin daha “fazla kâr” beklentisini karşılayacak biçimde, kalan bir parça özerkliklerini de iptal ederek piyasa ilişkilerinin içine dahil etmiş ve üniversiteler rekabetçi bir sistemin aktif öğeleri olarak yeniden tasarlanmışlardır. Devlet üniversitelerinin sübvansiyonları kısılmak suretiyle yapacakları araştırmaların “giderlerini” karşılamak için tekellerin kapısını çalmak zorunda bırakılan öğretim kadroları, bugün istedikleri alanda araştırma yapma özgürlüğüne sahip değildirler ve bu araştırma alanları, araştırmayı desteklemek için yatırım yapacak olan tekellerin beklentilerine uygun olarak sınırlandırılmıştır. Bunun sonucunda, üniversite bileşenlerinin “üniversiteler şirketleşti” saptamasını haklı çıkaracak gelişmeler yaşandığı ve bu eğitim kurumlarının, bilgiyi şirketlerin ihtiyaçları doğrultusunda üretmeye yönelen birer teknik kurum, birer Ar-Ge laboratuarına dönüştüğü söylenebilir.

Sosyal bilimler fakültelerinde ise, bir toplum hakkındaki total bilgiye ulaşmanın imkânsızlığından başlamak üzere, bilinemezci, idealist, Ortaçağ’dan kalma bilgi kuramlarının öğretilmesi bir eğilim haline geldi ve böylece iki durum arasında bağlantı kurmaktan yoksun, bütünün bilgisiyle değil tikelin bilgisiyle oyalanan ve disiplinlerarası etkileşimi azaltan bir eğitim anlayışı giderek hâkim hale geldi. Bu süreci destekleyen moda analiz yöntemleri, modern kuramlar üretildikçe bunlar hâkim ideolojik platformda ayrıcalıklı bir yer edindiler. Denebilir ki üniversiteler, eskiden iyi kötü yapılabilen, bilim üreten kurumlar olmaktan çıkarak tamamen emperyalist tekellerin hizmetinde teknik birer kurum halini aldılar.

Kuşkusuz üniversitelerin yeniden biçimlendirilmesinin temelleri 12 Eylül döneminde ve sonraki hükümetler eliyle atılmıştır. Ancak AKP Hükümeti döneminin özgünlüğü, iktidara geldiğinde hazır bulduğu gerici YÖK sisteminin karşılayamaz hale geldiği neoliberal dönüşüm sürecinin ihtiyaçlarına uygun bir kadrolaşma ve mevzuat değişimini gerçekleştirmiş olmasıdır. AKP Hükümeti dönemi, 12 Eylül’den bu yana başlayan dönüşümün zirvesini oluşturur.

Son yirmi yılda devlet kontrolündeki üniversite eğitimi sistemine paralel olarak yeni bir eğilim ortaya çıktı ve denetimi vakıflara bırakılan özel üniversiteler kayda değer biçimde çoğaldı. Özel üniversite eğitiminin yasallaşması dini vakıfların da bu alana el atmasını kolaylaştırdığı için, kadrolaşması mütevelli heyetleri tarafından belirlenen ve böylece üniversite gençliğinin şekillenmesinin şansa bırakılmadığı, tez ve ödev hazırlanma sürecinin muhafazakâr ve iktidar yanlısı öğretim kadroları ile bizzat şirket temsilcileri tarafından sıkı bir şekilde kontrol edildiği yüksek öğretim kurumlarının sayısında artış yaşandı. AKP’nin YÖK’ü de dahil ettiği yeniden yapılandırma, kadrolaşmanın merkezi bir denetime tabi tutulmasını öngörüyordu ve rektör atamalarında son söz hakkı bulunan Cumhurbaşkanı’nın seçilmişler arasından rektör atarken, üniversite bileşenlerinin inisiyatifini ve seçimlerini çiğneyerek yaptığı tercihler de kamuoyunun gözünün önünde bu kaygıları doğrulayacak cinsten oldu.

Üniversitelerdeki durum buyken, eğitim görememiş, erkenden iş yaşamına dâhil olmak zorunda kalan gençlerin durumunun da daha iyi olduğu söylenemez. Gençlerin çalışma yaşamını yeniden düzenleyen yasa, onların sosyal güvenlik sistemine dahil oluş biçimlerine, çıraklık sürelerine ve asgari ücretlerine kadar her konuya el atarak bu alandaki kazanılmış hakların büyük çoğunluğunu iptal etti. Nüfusun büyük bir kısmını da kayıt dışı ekonomiye sürerek güvencesiz ve geleceksiz işlerde çalışmak zorunda bıraktı.

Bugün Türkiye genç işsiz nüfusu sayısı bakımından dünya listelerinin üst sıralarında yer alıyor. Bu nüfusun kadın kesiminin durumu ise daha vahimdir. Kadınların, ev kadını statüsünde kalmaya teşvik eden geleneksel toplumsal yargılarını aşarak güvenceli iş sürecine katılmalarını kolaylaştıran hiçbir önlem yokken, tersine onlara 18 yaşından itibaren evlenmekten başka seçenek bırakmayacak biçimde, genç kadınlar sigorta kapsamından çıkarıldılar. Eğitim almış kadınların çoğu da evlenip çoluk çocuk sahibi olmaya özendiriliyorlar.

AKP Hükümeti’nin, çağdaşı, dünya burjuvazisinin diğer ülkelerdeki diğer temsilcilerinin de yaptığı gibi hem çalışan hem de okuyan, emekçi sınıflara mensup gençlik için yarattığı tablo, böyle karanlık bir tablodur. İngiltere’de üniversite harçlarını iki katına çıkararak gençliğin sokaklara dökülmesine neden olan, Yunanistan’da IMF, DB ve AB patentli iktisadi politikalara karşı gençliği ayaklandıran, keza Avrupa’nın diğer ülkeleriyle ABD’de de “kemer sıkma politikalarına karşı” protesto gösterilerinin doğmasına neden olan neoliberal politikalar, uluslararası tekellerin halklara ve dünya gençliğine dayattığı politikalardır ve AKP Hükümeti, bu emperyalist direktifleri büyük bir sadakatle uygulayan, üstelik halkı, dini inançlarını körükleyip bu hükümetten beklenti içinde olabileceğine inandırarak kitle desteği almayı başarmış, böylece yapıp ettiklerini meşru görmeye devam eden hükümetlerden biridir.

Bu hükümetin yeni ve taze sermaye sınıfı yaratmaya, mevcut sermaye sahibi sınıfı daha da palazlandırmaya hizmet eden politikaları gençler arasında sınıf farklılıklarını derinleştirerek statü uçurumları yaratmayı başarmıştır. Ve yoksul halk kesimlerinin çocukları giderek daha fazla bu sürecin mağduru haline getirilerek, üniversiter eğitimden dışlanma sürecine gelinceye kadar ilköğretim sürecinde de ayrımcı ve dışlayıcı bir pratiğe maruz bırakıldılar.

Ünal Özmen, Birgün gazetesindeki bir yazısında şöyle anlatıyor: “Kısa bir süre önce (Kasım 2011), Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Formu tarafından gerçekleştirilen bir araştırmada da okulların toplumun gelir düzeyine göre ayrışmasından söz ediliyordu. ‘Devlet İlköğretim Okullarında Ücretsiz Öğle Yemeği Mümkün mü?’ diye araştırmak için yola çıkanlar, toplumdaki gelir düzeyi farkının yarattığı eşitsizliğin okullarda daha da görünür bir hal aldığını tespit ediyorlar. İlginç olan gelir farklılığından kaynaklanan eşitsizliğin yoksul tarafının devlet tarafından dışlanıp, zengin tarafının devlet nezdinde daha da itibar ve ayrıcalık gördüğü tespitiydi. Araştırmacılara göre öğrenciler bir konuda eşittiler: Hem yoksul hem zengin aile çocuklarının devam ettiği okulların kantinlerinde hamburger bulunuyordu. Fakat yoksul okulun kantinindeki hamburgerler et içermiyordu! Boğaziçi Üniversitesinin yaptığı araştırmanın sponsoru Açık Toplum Vakfı; diğeri, bildiğiniz Dünya Bankası. Yani bu iki yapısal eleştiri muhaliflere ait değil. Kendileri basbayağı liberaldirler ve bu hükümetin uyguladığı eğitim politikalarının biri maddi diğeri zihinsel destekçilerindendir. Onlar, araştırma sırasında rastladıkları çarpıklığı dile getirmek zorunda kaldıklarına göre, sorunu yaşayan yoksullar da aldatıldıklarının farkına varıyor olabilirler miydi? Yoksulların sistemin dışına itildiklerini fark etmeye başlamalarını Erdoğan da fark ediyor muydu?..”

Elbette, Erdoğan bunu fark ediyordu. Üniversitelerdeki kadroları, ABD’de yaşayan nüfuzlu lideri sayesinde emperyalizmin Türkiye’deki sözcülüğünü yapan ve burjuvazinin güncel politikalarının sadık izleyicisi, devlet kurumlarındaki kadrolaşması sayesinde de yürütücüsü haline gelmiş olan Gülen Cemaati mensuplarına ve yandaş aydınlara açtığı gibi, öğrencileri de daha sınav aşamasında elemek üzere skandal yöntemler geliştirdi. Üniversiteye giriş sınavında yanıtların şifrelenerek “makul” öğrencilere dağıtılması, KPSS sınavında soruların çalınması, hükümetin ve hükümetin çevresinde toplaşan rant kesimlerinin, üniversitedeki öğrenci profilinin de tesadüfe mahal bırakmayacak biçimde göz önünde bulundurulduğunu gösteriyordu.

Fakat üniversiteleri dikensiz gül bahçesi haline getirmek o kadar kolay değildir. Bunun için sadece beyin yıkama operasyonu yeterli olmaz. AKP hükümeti dönemi boyunca görüldü ki, kendilerine dayatılan sisteme itiraz eden gençlik kesimleri hükümetin istediği forma girmeye direndiler. Ve bu direnişin karşılığını da şiddete maruz kalarak ödediler. Bugün çok sayıda öğrenci ipe sapa gelmez gerekçelerle; “ideolojik halay” çektikleri, “uygunsuz” döviz taşıdıkları, poşu taktıkları, yemek boykotu yaptıkları için yargılanıyorlar. Başbakanın gençliğe karşı beslediği husumet; hamile olduğunu söylediği halde genç bir üniversite öğrencisinin bebeğini düşürmesine neden olacak biçimde dövülmesini, Ankara’daki bir eylemde tankın üzerine çıkan bir genç kız hakkında “kız mıdır kadın mıdır bilemem” biçimindeki garabet sözlerini, içerdeki arkadaşlarıyla dayanışma için saçlarını kestirerek fotoğraf çektirip hapishaneye gönderen gençlerin yargılanmasını, Dolmabahçe’de gençlere polis saldırısını, Egemen Bağış’a yumurta atan gençlerin başına gelenleri gösteren resimlerden okunabilir. Veya kendisine yoksulluktan yakınan bir köylüye söylediği “ananı da al git” lafından… Bu hükümetin tarihinden, her biri yeterince sarsıcı sayısız sansasyonel örnek çıkarılabilir.

Neoliberal-muhafazakâr, ayrımcı ve köleleştirici bir eğitim sistemine karşı mücadele eden öğrencilerin zor yoluyla susturulduğu, mahkemelerin ve hapishanelerin hükümetle davalık olan öğrencilere çalıştığı böyle bir dönemde Başbakan’ın idealindekinin, biat eden bir gençlik, sessiz ve boyun eğen bir kitle olmasından daha doğal bir şey yoktur. Dindarlık formatından geçirilmiş bir gençlik ise, bu idealin tamamına yakın gerçekleşmesini sağlamayı amaçlar. Bulduğuna şükreden, başına gelen her kötülüğü toplumsal ilişkilerin mevcut kuruluşuyla açıklamaktansa kendi kaderi olarak gören, itaatkâr ve uysal olduğu sürece bu dünyadaki yoksulluğunun öteki dünyada cennetle ödüllendirileceğine inanan, erkeğin kadından daha üstün olduğunu telkin eden dini akideleri benimseyen, kendinden yaşça büyüklere saygı gösterme geleneği çerçevesinde üniversite ve ülke yöneticileriyle patronlara boyun eğen, hayrın ve şerrin devletten değil de Allah’tan geldiğine iman eden, sorgulamayan bir gençlik idealidir bu. Yani hükümetin hükmetme becerisini destekleyerek halkın başına geçirmek istediği her tür çorabı engelsiz örmesini kolaylaştıracak bir ideolojik format.

Başbakan’ın dindar gençlikten kastı tam da budur.

 

YENİDEN YAPILANDIRMA VE İDEOLOJİK İNŞA

Hükümetin yaratmak istediği genç profilini, onun toplumun geneli hakkındaki kurgusundan ve bu toplumu bir arada tutmak üzere ele aldığı ideolojik dizayn sorunundan bağımsız görmek mümkün değildir. Ya da tersinden söylenirse, toplumun AKP hükümeti tarafından dizayn edilişiyle dindar bir nesil yetiştirme eğilimi arasında doğrudan bir ilişki vardır.

AKP Hükümeti döneminde toplumun muhafazakârlaştırılmasın kayda değer ölçüde artmıştır. AKP bunu hem yaygın ve yandaş medyayı, hem yerel örgütlerini, hem de müdavim cemaatlerini bir örgüt gibi ele aldığı camileri kullanarak yaptı ve kitleleri iktisadi desteklerle kendi hükümetine bağlamaktan toplu vaazlara kadar birçok yöntemi kullandı. Bunların yanı sıra dinsel ritüellerin yeniden ve yaygın biçimde canlandırılması, kimilerinin de, Osmanlı İmparatorluğu dönemiyle kültürel köken ilişkisi kapsamında yeniden diriltilmesi bu süreci besleyen faaliyetlerdir. Yerel yönetimlerin kültür daireleriyle, hükümet döneminde açılan vakıflar, dayanışma evleri ile Kültür, Milli Eğitim ve Kadın ve Aileden Sorumlu bakanlıkların çalışmaları esasen toplumun muhafazakâr dünya görüşü doğrultusunda şekillendirilmesine, dini ritüellerin yükselen değer haline getirilmesine ve cemaat alışkanlıklarının empoze edilmesine yardım etmişlerdir.

AKP Hükümeti’nin gençlerden beklediği ile toplumun genelinden beklediği şey aslında bir ve aynı şeydir. Murad edilen; emek gücünün devlete ve işverenlere maliyeti en aza düşürülürken; eğitim ve sağlık paralı hale getirilirken, bu ülkede her beş dakikada bir kadın cinayeti işlenirken, işsizlik oranları tavan yaparken ve sosyal politikalar iptal edilirken bütün bu gelişmelerin mevcut yönetim biçimiyle ve sistemle ilişkisini kurmaktan yoksun zihin yapısına sahip insan toplulukları oluşturmaktır. Böyle bir emekçi sınıflar kitlesi, yoksulluğun ve sömürünün, bu dünyada tanrının kullarını tabi tuttuğu bir sınav olduğuna, giderek büyüyen servet uçurumunun tepesinde yer alan burjuvazinin ayrıcalıklı konumunun da Allah’ın bir lütfu olduğuna inanacaktır. Dolayısıyla dini-muhafazakâr ideoloji, sınıf çelişkilerini bir çatışmaya dönüşmeden yumuşatarak, emekçi sınıfların eylemsizliğini garanti altına alacak, hükümetin büyük bir hızla gerçekleştirdiği neoliberal politikalara rıza, değilse bile uyum sağlayacaktır. Eşitlik ve daha iyi bir dünyada yaşama talebini sönümlendiren, bunlar için mücadele etme isteğini, hesaplaşmayı öteki dünyadaki, esirgeyici ve bağışlayıcı tanrının huzuruna çıkacağı zamana erteleyerek körelten ve emekçi sınıfları geçmiş mücadele ve deneyim birikiminden uzaklaştıran bir ideolojik süreçtir bu. Bu ideolojik süreç, aynı zamanda küçük kırsal topluluklarda toplumsal hayatı kolaylaştırmak için üretilmiş ve bir toplumu oluşturan maddi şartlar değişse de kuşaklar boyu direnerek günümüze kadar gelebilmiş ne kadar gerici-geleneksel-feodal değer yargıları varsa onları da canlandırıp kendisine eklemleyerek ilerletilmiştir. Emekçilerin modern sosyal dayanışma örgütlerinin yerine cemaat ve hemşerilik ilişkilerinin güçlendirilmesi, batıl itikadın nesnel bilginin yerine geçmesi, nedenlerine ilişkin bilgi yoksunluğu duyulan toplumsal ve doğal olayların parafizikle veya metafizik bir determinizm ile açıklanması, artık bütünlüğü parçalanarak raslantısal olaylar toplamı olarak algılanan gündelik hayatı düzene sokmak için muhafazakâr-popüler doktrinizasyon kalıplarının yaratılması, bu durumun fenomenleri arasında yer alır. AKP Hükümeti’nin ideolojik mühendisliği, metafizik, gizemli ve sırrına vakıf olunması zor dünya kurgusunu, mevcut dünyanın ta kendisi haline getirmiştir giderek ve bu metafiziğin çekim alanına sadece sade emekçiler değil, pozitivist-laik bir eğitimden geçmiş olan eğitimli orta sınıf da dâhil olmuştur. Bugün sosyal medya kullanan kentli orta sınıf gençliğin ideolojik bir profili çıkarılsa, bu, oldukça net görülecektir.

Buradan yola çıkarak söylenebilir ki, AKP Hükümeti’nin dindar nesil yetiştirmekten kastı sadece günde beş vakit namaz kılan, oruç tutan, zekât veren… yani İslam’ın Beş Şartı’nı harfiyen uygulayan “teknik olarak dindar” bir nesil oluşturmak değildir. Zaten Erdoğan, partisinin 20 Şubat’taki gençlik kolları toplantısında “Dilinin, dininin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyoruz”  diyerek dindar gençlikten neyi kast ettiğini açıkladı. Burada kullandığı her kavram ayrıca ele alınıp tartışılmaya değerdir, ancak hiçbiri “kininin” sözcüğü kadar irkiltici değildir. Çünkü bir gence daha baştan kin duygusunun zerk edilerek muhayyilesinin köreltilmesi, onun, hükümetin hazır ve paket değerlerinin gerektirdiği biçimde, dahil olmadığı toplumsal kesimlerle sürekli bir savaş ve didişmeye zorlanmasından başka bir anlama gelmeyecektir. Başbakanın gençliğe sunduğu dava, devletin resmi literatüründe ve tarihinde makbul görülmemiş, sindirilmesi için çaba harcanmış kesimlere karşı bir tür cihad çağrısı olarak da okunabilir. “Dindar gençlik” kavramının içeriğinin nefret söylemiyle doldurulması, pedagojik açıdan tehlikeli, hukuki açıdan insanlık suçu, sosyolojik açıdan da bölücüdür; gençlik kesimlerini, hem homojen olmaya zorlamakta, hem de hükümet için makul ve makbul olan kısmına diğer kesimini terbiye etmeyi telkin etmektedir.

Dinin farz, sünnet ve vacip olan ritüellerini yerine getirmenin kendisi kendiliğinden Başbakan’ın çizdiği profile uygun bir genç yaratmayı beceremez. Bu ritüellerin böyle bir işlevinin olabilmesi için daha genel bir ideolojik bağlamda anlamlandırılması gerekir. Böyle bir ideolojik bağlamda ise, dini akideler, metafizik bir dünya görüşüne geçişte kullanılan yolun başlangıcındaki bir eşik haline dönüşür. Hükümetin şimdi talep ettiği de, dini ritüellerin gözle görülür, deneyimlenebilir ve somut bir parçasını oluşturduğu, daha genel ve soyut anlamda da idealist, metafizik olan bir dünya görüşünün hâkimiyetidir.

Yazının girişinde de değinildiği gibi, AKP’nin türban tartışmalarından bu yana Kemalizm’in laiklik ilkesinin dindarları dışladığını ileri sürmesi, Başbakan’ın “dindar bir nesil yetiştireceğiz” sözünün arka fonunu beslemektedir. Cumhuriyet’in 1950’li yıllarına kadar devlet tarafından bu ülkedeki çeşitli halklara uygulanan ayrımcı politikaların, toplu kıyım ve katliamların suçunu “tek parti iktidarı”nın adresi olan CHP’nin üzerine atarak veya devletin derin suretlerine havale ederek, bir yandan da devleti “kirleri”nden temizlediğini iddia ettiği, Hükümet’inin şimdiki sürecinde de, dindarlaşmayı, daha temiz ve yeni bir devletin kurucu ideolojisi olarak gündeme getirmektedir. Ancak bu “temiz” ve “yeni” devletin temizliği ve yeniliği sadece Başbakan’ın tahayyülündedir. Gerçekte ise böyle bir şey yoktur.

Ordunun, üniversitenin, yargı kurumunun, yasama-yürütme-yargı gücünün, kamu iktisadi teşekküllerinin ve kalkınma iktisadı döneminden kalan kurumlarla arazi kullanımına ilişkin düzenlemelerin çoğunda gerçekleştirilen yeniden yapılandırma nasıl asılında neoliberal sermayeye ülke topraklarının kayıtsız koşulsuz açılması anlamına geliyorsa, “dindar nesil” de, bu süreci kolaylaştırmak için, kurumları yeniden yapılandırılan devlete makul yurttaş yetiştirme hevesinin ifadesidir.

Devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması ise, bugün uluslararası sermayenin dolaşımına zorluk çıkaran, bu dolaşımın daha fazla hız kazanmasına ayak bağı olan yasa ve prosedürlerin ve bu kurumların faaliyetine şevk veren ideolojik dayanakların değiştirilmesi esasına dayanır. Bizde bu süreç oldukça çatışmalı seyretmektedir. Türkiye’deki devletin resmi ideolojisi Kemalizm’in ögeleri, CHP’nin altı okunda ifade edildiği haliyle; milliyetçilik, devletçilik, laiklik, halkçılık, devrimcilik ve cumhuriyetçilik gibi kavramlarla tanımlanmıştır. AKP, zaman zaman darbeciliğe, tepeden kurmacılığına gönderme yaparak, “İttihat Terakkicilik”le suçladığı Kemalizm’i sürekli olarak top ateşine tutmuştur. Eski statükoyu temsil eden güçlerin AKP’ye karşı ideolojik bir silah olarak kullandıkları Kemalizm’e karşı, devletin ondan beslenen dayanaklarını etkisizleştirmek için bu ideolojik referansları sürekli yıpratmaya çalışan AKP, hem devleti yeniden yapılandırmaya, hem de devlet partisi olarak tanımladığı, rakibi CHP’yi yıpratmaya çalışmaktadır.

Ancak bir ideolojinin gücü onun gündelik hayata ne kadar sirayet ettiği ve gündelik ilişkileri nasıl etkilediği ile ilişkili olduğundan, kurumların yeniden yapılandırılmasına eşlik eden ideolojik eleştiri, bir eleştiri olarak kaldığı sürece, AKP’ye yetmeyecektir. Bu yüzden hükümet, toplumsal mühendislik çalışmasının gereği olarak, Kemalist-laik kadrolar tarafından kurulmuş pozitivist eğitim sistemini bloke etmek, eğitim sistemindeki ve gündelik hayatta öteden beri tekrarlanagelen ve esnetilemez kurallar haline gelen ritüelleri gözden düşürmek ve hatta onları yürürlükten kaldırmak gibi öncelikler de edinmiştir.

Zaten, devletin katı, müdahaleci ve despot özellikleriyle özdeşleşmiş Kemalizm’in, şimdiye kadar sınıfsal bir eleştiriden geçirmiş sosyalistler ve onun ulus retoriğini reddetmiş Kürtler tarafından mahkûm edilmesi, onu tartışılır bir ideoloji mertebesine çoktan indirmişti. AKP’nin bu eleştiriden yararlandığı iki nokta olmuştur. Birincisi; 60’lı yıllarda devlet ve ordu hakkında henüz Marksist bir teorik donanım edinmemiş ve bu yüzden stratejik hedefine giden yolu “ordu millet el ele” diyerek teorize eden “sol”un geçmişini ikide bir tekrarlayıp, AKP’ye yönelik “sol”dan gelen eleştirileri, onları güvenilmez lakırdılar olarak göstererek, çürütmeye çalışmak; öte yandan da “sol”un başlangıçta Kemalizm’den beslendiği en önemli damarın anti emperyalizm olduğunu gözden gizleyerek, şimdi AKP’nin büyük bir sadakatle bağlandığı emperyalizm ve neoliberalizme karşı direnişlerin de “sola özgü arkaik bir söylem” kategorisinde görünmesini bekleyerek itibarsızlaştırmaktır.

İkincisi nokta da; bugün savunusu daha çok, kapsamı belirsiz genişlikte kullanılan “solcular”a kalmış gibi gösterilen laikliğin aslında Kemalist bir icat olduğunun sık sık tekrarlanmasıyla, “sol”un Kemalizm eleştirisinin tutarsızlığının ilan edilmesi ve  Kemalist tepedenciliği ve dışlayıcılığı hâlâ savunmakla malul bir siyasal güç olarak yaftaladığının ilan edilmesidir. Çünkü AKP, Kemalizm’in, Marksist değil, şimdi Kemalist doktrinin kendisine dar geldiği apaçık ilan edilmiş burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda ve muhafazakâr-gerici bir eleştirisine destek olunmasını beklemektedir.

Hükümetin yandaş ve destek sunan kalemleri bu eleştiriyi pek çok bakımdan olgunlaştırdılar. Hem kurumların yeniden yapılandırılmasına, hem de gündelik hayatın dönüşümüne katkıda bulunsun diye oldukça etkili bir kavramsal levazım da sağladılar.  Daha AKP hükümetinin ikinci döneminde, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığının gündeme geldiği sırada Hayrünnisa Gül’ün türbanla Cumhurbaşkanlığı konutuna girip girmeyeceği konusunda kavga sürerken, Zaman gazetesinde Mümtaz’er Türköne Çankaya’da yapılan Cumhuriyet Resepsiyonu ile ilgili, 2007 yılında şöyle yazdı: “…Türkiye değişiyor. Bu değişim Çankaya'da sembollerle tezahür ediyor. Türkiye'nin rejimi veya anayasal esasları değil, düpedüz seçkinleri değişiyor. Hayrünnisa Hanım'ın başındaki beyaz yarı siperli şapka, yarı türban görünümündeki başlık belki de bu değişimin simgesi. Sadece taklit edilen frak veya ağır koyu renkli tuvaletlerin yerine bu başlığı koyduğumuz zaman, Türkiye'nin yaşadığı değişimde estetik ölçülerde bir ilerleme olduğu apaçık ortada. Daha büyük bir ilerleme ise, halkın yönetimde temsilinde görülüyor. Türban, laiklik karşıtı eğilimleri değil, doğrudan doğruya halkı temsil ediyor.

“Geçen yılın Cumhuriyet Resepsiyonu, gazetelerden hatırladığım kadarıyla soğuk yüzlerin ve ağdalı bir ciddiyetin gölgesinde, adetten olduğu için yapılmıştı. Bugün ise özgün bir zarafete, samimi bir nezaket ve sıcaklık eşlik ediyordu.

“Cumhuriyet 84 yılda çok büyük mesafeler aldı. Çankaya Köşkü, yaşadığı medd ü cezirler arasında bugün halka daha yakın ve sıcak geliyor. Hayrünnisa Hanım'ın zarif beyaz başlığında, kendini bütünüyle gerçekleşmiş hisseden Anadolu kadınlarının mutluluğunda, bizatihi Cumhuriyet'in kendisi kökleşiyor.

“Türkiye seçkinlerini değiştiriyor. Anlamı bilinmeden tekrarlanan gelenekler, yerini bugün daha insanî ve kucaklayıcı sembollere bırakıyor. Bu semboller içinde Çankaya Köşkü'ndeki Cumhuriyet, cumhura daha yakın duruyor. Bir işkence gibi berbat bir ritim içinde vals ve rumba yapan çiftlerin yerini, daha fazla kendisi ve daha fazla bu topraklara ait bir atmosfer alıyor…”

Üsluptaki Yakup Kadri Karaosmanoğlu edası dikkat çekicidir. Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış, yeni bir ülke kurmakla mükellef ilk Cumhuriyet kadroları arasında yer alan aydınlardandır Yakup Kadri ve Ankara romanında, yeni Türkiye’nin kuruluşunu, aynı Türköne’nin burada kullandığı üslupla anlatır. Türköne’yi 2007’de heyecanlandıran Cumhuriyet Balosu ritüelindeki ve sembollerindeki değişim, kuşkusuz ona pek çok heyecanlar tattıracak biçimde başka alanlarda da yaşandı. Son birkaç ayın haberlerine bakınca bu, çok iyi görülecektir.

2011 10 Kasım’ında, Atatürk’ün ölüm yıldönümünde, anma ritüelinin eleştiriye açılması ve ondan sonra da art arda gündeme gelen gelişmeler ve aynı mecralarda süren tartışmalar, gündelik hayata ilişkin ritüelleri konu alır. Bunlardan en önemlileri gençleri ilgilendiren konulardır. Hükümet, önce 19 Mayıs kutlamalarının Ankara dışında stadyumlarda yapılmasını kaldıran bir yönetmelik çıkardı.

Daha sonra, Özel Okullar Yönetmeliği’nden, özel okulların amaçları arasında yer alan “Öğrencileri Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir” ifadesi çıkarıldı. Ve bu kapsamda, özel ortaöğretim kurumlarındaki Atatürk köşelerinden Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin kaldırılması gündeme geldi ve yeni yönetmelikten özel ortaöğretim okullarında Atatürk köşesinin zeminden yüksekte olması, Atatürk büstü veya maskının konulması, Atatürk’ün fotoğrafı, Türk bayrağı, İstiklal Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi'nin uygun biçimde asılması, madalyon, gravür, Atatürk’ün eğitimle ilgili sözlerine yer verilmesine ilişkin hükümler kaldırıldı. Bunun ardından da, “Andımız”ın kaldırılacağı haberleri yayınlandı. Tartışmayı İstiklal Marşı’na kadar uzatanlar oldu.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, katıldığı bir televizyon programında Gençliğe Hitabe’nin ve Andımız’ın kaldırılması hakkında kendisine sorulan soruyu “bunlar ayet midir ki değiştirilmesin?” şeklinde yanıtladı ve ekledi: “Kanunla kimseyi kimseye sevdiremezsiniz. Neyi ideolojik hale getirirseniz onu dogmatik hale getirirsiniz. Siz eğer Atatürk’ü bir ideolojinin sığ çerçevesi içine hapsederseniz, Atatürk’ü kimsenin tartışmasına müsaade etmezseniz bu Atatürk’e yapılabilecek en büyük kötülüktür… Bir insan kendi milli liderini kanunla korur mu? Böyle bir şeye gerek var mı? Siz onu insanların gönlüne yerleştirmediğiniz sürece, silah zoruyla, devlet zoruyla kimseyi kimseye kabul ettiremezsiniz… Neyi ideolojik hale getirirseniz onu dogmatik hale getirirsiniz…”

Çelik bu sözleri söylediği programda, Andımız’ı eleştirirken, “Mesela Bodrum’da yaşayan İngilizler var. Alanya’da oturan Almanlar var… Biz Türk değiliz, biz Türkiye’de yaşıyoruz ve çocuklarımız Türk okullarına gidiyor. Her sabah çocuklarınızı sıraya geçiriyorsunuz ve onlara and içiriyorsunuz, dediler. İnsani mi bu peki, doğru bir şey mi?” dedi, ama bu ülkede her sabah “Türküm doğruyum…” diyerek sınıflarına gitmek zorunda kalan Kürt çocuklarından nedense bahsetmedi. “Andımız”, başta Kürt çocukları olmak üzere, bu ülkede yaşayan farklı milliyetlerden öğrencileri Türk kimliğine asimile eden bir eğitim sistemine alfabe değerinde bir giriş özelliği taşıyorken, Kemalizm’e karşı çıkışın, İngiliz, Alman çocukları üzerinden yapılması manidardır. Kürtlerden bahsetmemek için Bodrum’daki, Alanya’daki İngiliz ve Alman öğrencileri öne sürmesi, Erdoğan’ın yardımcısının nezdinde AKP ve hükümetinin aslında tam da eleştirdiği Kemalizm’le örtüştüğünü gösterir. Dersim katliamını, Kemalist tek parti hükümetinin bir marifeti olarak göstererek, “gerekirse özür dileriz” diyen Başbakan’ın yardımcısı, Kürtleri atlayarak kurduğu cümlelerle, aslında partinin ideolojisinin Kemalizm’in negatifi olarak kurgulandığını bir kez daha göstermiştir.

Hükümet eliyle çıkarılan kararname ve yönetmeliklerle topluma ve gençliğe “bundan sonra ideolojiniz bu değil de şudur” demenin, Başbakan’ın ana muhalefet partisi başkanına yönelttiği tepeden inmeci, İttihatçılık suçlamasının aslında kendisine de yakıştığını gösterir.

Öte yandan, şimdiye dek eğitim sisteminin olmazsa olmazlarından sayılmış olan “Gençliğe Hitabe”, “Andımız”, okullardaki Atatürk büstlerinin simgelediği devletin neredeyse bir kült ve kitsch haline getirdiği ideolojik simge ve ritüellerin hatırlattığı bütün ideolojik birikimle birlikte ortadan kalkması, elbette bu ideolojik birikimin bütün yükünü taşımak zorunda kalan gençliğin isteyebileceği bir şeydir. Ancak bunun yerine tepeden inme bir biçimde önerilen dindarlığın da, gençliği bu ritüel ve simgelerden kurtarmak anlamına gelmediği de açıktır.

AKP Hükümeti tam da bunu yapmaktadır. Din ile yurttaş arasına devleti sokarak, kişisel bir inanç konusunu bir devlet politikası haline getirerek, onu toplumu yeniden yapılandırmanın bir aracı haline getirmekte; ülke kaynaklarını ve topraklarını emperyalist tekellere açıp, neoliberal politikaları sektirmeden uygularken, bu politikaların yıkımına karşı ses çıkarmadan şükredecek bir gençlik profilini yaratmak için de, örneğin “Gençliğe Hitabe”nin hatırlattığı anti emperyalizmi ya da “harici bedhahlar” ile birlikte “dahili bedhahlar”a karşı itaatsızlığı içeren sözlerden kurtulmak istemektedir.

Şunu unutmamak gerekiyor; dokuz yıldır saltanat süren bir hükümetin zuhuru, Kemalizm’i resmi ideoloji olarak benimsemiş bir devlet organizmasında, ona rağmen değil, onun sayesinde mümkün olabilmiştir. Dolayısıyla AKP Hükümeti, devlet geleneğinin –teamüllerin bir parça dışında kalan ama– dışlayamadığı bir seçeneği olarak var olabilmiştir. O halde, AKP Hükümeti’ni dokuz yıldır yaşayabilir kılan zemin, bir ideoloji olarak Kemalizm’in de, içinde yaşadığımız dünyanın mevcut siyasi koşullarında kendisini yenileyebilme olanaklarından birisidir. Zaten AKP’nin en çok eleştirdiği şeye benzemesinin sebebi de budur.

Gençlerin; ister öğrenci ister emekçi olsunlar, her günkü pratikleri bunu doğruluyor. Daha önce paylarına düşen neyse gene o: Tekeller kârlarına kâr katarken ezilmeye ve sömürülmeye devam etmek. Güçsüz kaldıkları anda başlarına inecek yumruğun Kemalist veya dindar olması fark etmiyor!

Bitirirken; bu yazı hazırlanırken gündeme getirilen ve kamuoyunda “4+4+4” olarak telaffuz edilen yeni öğretim yasa tasarısına herhalde değinmeliyiz. Hükümetin, sekiz yıllık zorunlu eğitim süresini, sözde kesintili olarak 12 yıla çıkardığını iddia ettiği, ancak ilk dört yıllık diliminin ardından zorunlu eğitim uygulamasını fiilen uygulamadan kaldıran bu tasarı gerçekleşirse, devlet, genç yurttaşlarının eğitim sorununu çözmekten, onu finanse etmekten tamamen elini çekmiş olacağı gibi, yoksul emekçi ailelerinin erkek çocuklarının erken yaşta (11 yaşında), mesleki yönlendirme adı altında, organize sanayi bölgelerinin çırak ihtiyacını karşılamak üzere ucuz emek gücü kaynağı haline gelmesine, kız çocuklarının da, sözde evden eğitimi teşvik adı altında, baba ya da özellikle kocaevine kapatılmasına imkân sağlayacak.

Bu sorunun kadınları, çocukları ve aile kurumunun durumunu, ama daha genel anlamda toplumun geleceğini etkileyen pek çok yanı var. Ama kısaca, bir yandan Başbakan “üç çocuk yapın” fetvasını vermişken; doğan çocukların, kreşlerin kapatıldığı, ortaöğretim kurumlarının devreden çıkarılmaya çalışıldığı, sosyal güvenlik politikalarının tasfiye edildiği bir ortamda yaşamaya zorlanmasını telafi edecek tek şeyin dindarlık olarak öne sürülmesindeki ciddiyetsizlik ve sinsilik dikkat çekicidir. Daha doğumundan itibaren, bu ülkenin yurttaşı, önce insan olarak değil sermayenin bir parçası olarak görülmeye başlanacak demektir. Tasarı, çocuğun bir mesleğe yönlendirilmesinde kullanılacak inisiyatifi Bakanlar Kurulu’na ve aileye bırakıyor. Zorunlu eğitimde ilk dört yıllık dilimi bitiren, on’lu yaşlarına yeni girmiş bir çocuk üzerindeki tasarrufun onun bütün hayatını belirleyecek biçimde kullanılması ve seçim yapabilme şansının çok erken yaşlarda çizilen yol nedeniyle elinden alınması, sözcüğün en hafif anlamıyla bir gençlik kırımıdır. Ama bu kırıma günde on vakit namaz kılarak bile katlanmak o kadar kolay olmayacaktır.

Hiç kuşku yok, AKP ve temsil ettiği uluslararası tekelci kapitalizm, kendi mezar kazıcılarını, dindar nesli kurgularken yaratacaktır. Başbakanın, şimdi dindarları, hükümetine destek olmaları sayesinde “ezilmekten kurtararak egemen hale getirdiği”; partisinin de “halkın partisi” olduğu yalanının mumu, günümüzde iki kat daha derinleşen sınıf çelişkilerinin gölgesinde, öyle görünüyor ki, uzun süre yanamayacak. Çünkü dindarlaştırarak bile, insanları, hükümetin her dediğine inanacak ve olan biteni anlayamayacak şekilde zihnen kötürümleştirmek sonsuza kadar mümkün değildir.