“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

dünyanın yeni kriz bölgesi kafkasya büyük oyunun küçük oyuncusu olmak...

Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırmasıyla başlayan Rusya-Gürcistan çatışması, gerek “ABD’nin dünyanın tek büyük gücü” olduğu, gerekse Türkiye’nin Amerikancılarının, “Türkiye’nin ABD’nin stratejik müttefiki olarak bölgede rol üstlenerek bölgenin önemli gücü olacağı” tezlerine ağır bir darbe oldu.

Rusya-Gürcistan çatışmasının başladığı günden beri, az çok bölgede olanları ve dünyanın gidişatını izleyen herkes; “bu çatışmanın Kafkasya’da ABD’nin mi yoksa Rusya’nın mı sözünün geçtiğini ve geçeceğini belirleyecek bir Amerikan-Rus, hatta Batı dünyası (NATO)-Rusya çatışması” olduğunda hem fikirdir. Bu yüzden de Saakaşvili’nin oynadığı kumarın tutup tutmadığı, Rusya’nın “aşırı güç” kullanıp kullanmadığı tartışmaları tamamen esasa ilişkin olmayan tartışmalardır. Gerçek olan ise, Rusya’nın bu girişimle, Kafkasya’da, Rusya olmadan ciddi hiçbir ekonomik ve siyasi kararın alınamayacağını ve hiçbir barış ya da savaşın olamayacağını dünyaya ilan etmesidir.

GÜRCİSTAN-RUSYA ÇATIŞMASININ ARKASINDAKİ GERÇEK

SB’nin dağılmasının arkasından Rusya’nın içine sürüklendiği büyük parçalanma ve ekonomik kriz sürecinde, ABD, Rusya’yı güneyden kuşatma ve Kafkasya’daki büyük enerji yataklarını ve geçiş yollarını kontrol etmeye girişmenin yanı sıra, aynı zamanda, İran’a yönelik kuzeyden bir tehdit oluşturma hamlesini yapmıştı. ABD bu hamlesini yaparken, Rusya’nın başını beladan uzun zaman kurtaramayacağı bir “Kafkasya düzeni” oluşturmayı da amaçlıyordu. Bunda, Kafkasya’nın küçük halklarının Rusya’yı çok uzun bir süre uğraştıracağı hesabı vardı. Bu amacı doğrultusunda, ABD, dünyanın her yanında terörizme karşı savaştığını iddia ederken, Çeçenistan’da aşırı İslamcı, Vahabi mezhebine bağlı Çeçen güçlerini desteklemekte tereddüt etmemişti. Türkiye de, aynı stratejinin parçası olarak, Kafkasya’daki Müslüman halklarla tarihsel ve kültürel yakınlığını (bu halklardan Türkiye’de yoğun sayılacak bir nüfusun bulunmasını) da gerekçe göstererek, ABD’nin bu politikasına destek verdi. Bu politikanın esası, Gürcistan, Ermenistan gibi batıyla eski ilişkileri olan yönetimlerin Amerikancılaştırılması ve bölgedeki enerji kaynaklarının batıya aktarılmasında, Rusya’nın hem ekonomik ve politik hem de coğrafi olarak dışlanmasını öngörüyordu.

Gürcistan’da “Gül devrimi” ile Şaverdnadze’nin devrilip yerine batı yanlısı Saakaşvili’ni getirilmesi, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının yapılması ve Rusya’nın enerji geçişi için öneminin azaltılması, bu girişimlerin en önemli meyveleri oldu.

Böylece ABD, Gürcistan’ı, “Sorosçu devrimler”in bir halkası olarak, Rusya’yı güneyden, İran’ı kuzeyden kuşatmanın bir üssü olarak hazırlamaya koyuldu. Türkiye ve ABD, Gürcistan’ı ekonomik olarak desteklerken, ordusunu eğitip donatmak için kolları sıvadılar. Türkiye Gürcistan ordusunun eğitim ve donatım işinde taşeronluğu üstlendi.

Türkiye’yi yönetenlerin büyük bir diplomatik ve ekonomik zafer olarak sundukları Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı, aslında Rusya-Batı çatışmasının ve enerjinin batıya “güvenli” taşınması stratejisinin bir gereği idi; burada da asıl olarak ABD ve Rusya çatışıyordu. Batılı büyük petrol firmaları ise, bu çatışmadan mümkün olduğu kadar yararlanıyorlar; onların hattın nereden geçeceği üzerine manevraları ve fiyatı yükseltme dalavereleri de Türkiye’nin bu petrol tekellerini ikna etmede gösterdiği performans olarak propaganda ediliyordu.

Ancak ABD’nin SB’nin dağılmasından sonra Kafkasya’ya müdahaleleri ve Rusya ile giriştiği hegemonya mücadelesi, Kafkasya’nın nüfusça küçük halkları olan Abhaz, Oset, İnguş, Çeçen, Çerkez, Acar,... halklarına kendilerini koruyabilmek için Rusya’yla iyi ilişkiler kurmaları gerektiğini, ABD ve Batı kaynaklı kışkırtmaların kendileri için felaketlere yol açacağını öğrettiği anlaşılmaktadır. Bu gelişme, elbette, Türkiye’nin de bu büyük oyundaki rolünün ne kadar yanlış olduğunu gösteren gelişmelerden birisi olmuştur. Bu gelişme, Türk milliyetçilerinin yüz yıllık, “Müslüman Kafkasya halklarının Rusya’ya düşman oldukları ve Türkiye’nin kendilerini kurtarmasını bekledikleri” biçimindeki önyargısının ne kadar yanlış olduğunu gösterdiği gibi, bu halkların Kafkasya’daki Amerikan taşeronluğunda Türkiye’nin hazır kozları olacağı varsayımını da yıkmıştır. Çünkü, Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırısı bütün bu halkları teyakkuza geçirirken, aynı zamanda, Türkiye’deki Kafkas kökenli nüfusu da Türkiye’nin ABD destekli politikası ve Gürcistan’a desteğine karşı adeta tek yumruk yapmıştır.

Kafkasya’daki halkların ve onların Türkiye’deki soydaşlarının bu anti-Amerikan, hatta anti-emperyalist çıkışı; Türkiye’nin diplomasisi bakımından herhalde en önemli sürprizlerden birisi olmuştur. Elbette bu çıkış, Türkiye’nin anti-emperyalist güçleri bakımından önemlidir ve en azından Kafkasya’daki anti-emperyalist mücadele söz konusu olduğunda (ki bundan sonra olacaktır), Türkiye’deki Kafkas kökenli nüfusun Türk hükümetinin arkasında durmayacağı, tersine onu ABD karşıtı bir çizgiye çekmek için baskılayacağı anlaşılmaktadır. Bu da; 1-) Türkiye’deki anti-emperyalist mücadele bakımından yeni ve önemli bir dayanağın ortaya çıkması, 2-) Bu nüfusun milliyetçi ve din üstünden siyaset yapan partilerle arasında çelişkiler çıkmasının ve demokrasi mücadelesine yaklaşmasının sıcaklaşması anlamına gelmektedir.

Bu, elbette, ülkemizdeki demokrasi güçleri bakımından son derece önemli bir gelişmedir.

GÜRCİSTAN GÜNEY OSETYA’YA SALDIRINCA...

Saakaşvili yönetimi, Soros’un dolarları ve ABD’nin desteği ile iktidar gelirken, halka; iş, özgürlük, demokrasi ve refah vaat etmişti. Bir de Osetya, Abhazya, Acaristan gibi Gürcistan’dan özerklik ya da bağımsızlık isteyen “sorunlu bölgeleri” Gürcistan’la birleştirmeyi, bu halkların dirençlerini kırmayı! Ne var ki; Saakaşvili yönetimi, halka söz verdiği işsizliği azaltmak, özgürlük, demokrasi, refahı artırmak gibi vaatlerinin hiçbirini yerine getiremedi. Tersine Saakaşvili, Gürcistan’ı faşizan yöntemlerle idare etmeye, baskı ve şiddeti artırmaya yöneldi. Gürcistan ekonomisi iyice çökerken, halkın sefaleti de arttı; muhalefet giderek büyüdü ve yönetimin ayağının altındaki toprak hızla kaymaya başladı. Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, her çürüyen rejim gibi, Saakaşvili yönetiminin alameti farikası oldu. Bu rejimin tek marifeti; Türkiye ve ABD’ye yaslanarak, ordunun ve emniyet güçlerinin yeniden eğitimi ve donatımında görüldü.

Halkı oyalamak için elinde milliyetçilikten başka bir silahı kalmayan Saakaşvili, önce Acaristan’a (Müslüman Gürcüler) saldırdı; Rusya’yla itiş kakışa girişerek, iki ülke arasındaki anlaşmalar çerçevesinde Gürcistan topraklarında bulunan Rus askerlerine militer ve paramiliter güçleri saldırtarak Gürcü milliyetçiliğini kışkırttı.

Bütün bu gelişmeler içinde, Saakaşvili yönetiminin devirdiği Şavardnadze yönetimiyle en önemli farkı, ABD’nin ve Batılı emperyalistlerin Kafkasya politikalarının gereğini yapmaya pek hevesli davranmasıydı.

Türkiye-Gürcistan ilişkileri de, yine ABD’nin bölge ihtiyaçları doğrultusunda gelişti. Türkiye ve ABD, Rusya’nın kendisini toparlaması ve Kafkasya’da ABD müdahalelerine engel olan bir konuma geçmesinin önünü kesmek için Gürcistan’ı kullandı; kendi söyleyemediklerini Gürcistan üstünden söylemeye yöneldiler.

Ama bütün bunlar Gürcistan halkının hoşnutsuzluğunu kesmeye yetmedi. Milliyetçi kışkırtmalar ise, Acarların, Osetlerin ve Abhazyalıların bağımsızlık isteğini artırırken, kendi aralarındaki ittifakı ve bu halkların Rusya’yla olan yakınlaşmalarını da artırdı.

Saakaşvili yönetimi, sıkıntılarını NATO’ya kapağı atarak aşmayı planlıyordu, ama NATO, Rusya’nın tepkisi karşısında Gürcistan’ın başvurusunu kabul etmeyi göze alamadı. Gerekçe olarak da, Gürcistan’da “ayrılıkçı hareketlerin varlığı”nı gösterdi. Çünkü, “Bir ülkede ayrılıkçı hareketler varsa bu ülke NATO’ya alınmaz”mış! Böylece NATO, Saakaşvili yönetimini Osetya, Abhazya ve Acaristan halklarının üstüne sürerek, kendisini kenara çekti.

Rusya ise; kimi zaman açıkça ama daha çok da fazla öne çıkamadan Gürcistan’ı ve onun arkasındaki güçlerin Kafkasya’daki hamlelerini yakından izleyen bir politikayı benimsedi. Bölgedeki etkinliğini ve Kafkas halklarıyla sahip olduğu tarihsel bağlarını kullanarak Gürcistan üstündeki baskısını artırdı. Ve Saakaşvili yönetimini, kendisini uluslararası düzeyde boşa düşürecek, Rusya’nın askeri müdahalesine meşruiyet sağlayacak bir “hata yapmaya” zorladı. Ve Saakaşvili Güney Osetya’ya saldırarak Rusya’nın beklediği fırsatı ona gümüş tepsi içinde sundu.

Açıktır ki, Saakaşvili’nin hesabı; Rusya’nın ABD ve NATO’dan çekinerek güç kullanamayacağı varsayımına dayanıyordu. Böylece kendisi, Güney Osetya’yı, sonra da Abhazya’yı Gürcistan’a bağlayan “kahraman bir Gürcü lider” olarak milliyetçi Gürcü çoğunluktan kredi alacaktı.

Olup bitenlere bakınca, Saakaşvili, Rusya’nın istediği ve muhtemelen de beklediği gibi davrandı. Ama bunu “kedi sıkışmışlığı” ve çaresizliği sonucu mu yaptı, yoksa NATO, ABD, hatta Türkiye’nin örtülü desteği ile mi? Bu belirsizdir. Ama Saakaşvili yönetiminin güdümlülük derecesine bakılınca, onun bu son eyleminde en azından ABD’nin (Bush’un, döneminin sonuna gelmeden, Kafkasya’da bir zafer kazanması Cumhuriyetçiler için de fena olmazdı!) zımnen onayının olduğunu söylemek herhalde gerçeğe en yakın varsayımdır.

TÜRKİYE’NİN KRİZDEKİ ROLÜ

Rusya-Gürcistan çatışmasından hemen sonra Başbakan Tayyip Erdoğan’ın uçağa atlayarak Moskova’nın yolun tutması, basın ve Türkiye’nin dış politikasını yöneten merkezlerce, “Türkiye’nin vaziyete el koyması” olarak değerlendirildi. Erdoğan’ın Moskova’da Putin ve Medvedev’le yemekte bir araya gelmesini, diplomasiyi “protokol”dan ibaret gören yorumcu takımı, Erdoğan’a Rusya’nın “süper protokol” uygulayarak, çok önem vermesi olarak propaganda ettiler. Dış politika gibi “ulusal konularda” iktidar muhalefet ayırımını unutmayı başaran medya da, diplomasinin üst katlarından kulaklarına üflenen Türkiye’nin başbakanının “büyük atağını”; “Kafkasya sorunlarının çözümünde Erdoğan’ın inisiyatif alması, Türkiye’nin vaziyete el koyması” olarak propaganda etmeye koyuldular. Hatta işi, Erdoğan’ın, Sarkozy’nin AB adına yaptığı Gürcistan-Rusya arasında barış için arabuluculuk girişimini de dışlayarak, “Sarkozy’den rol çaldığı”nı iddia etmeye kadar vardırdılar. (Bu son iddia, Erdoğan tarafından utangaçça da olsa yalanlandı.)

Erdoğan Rusya’ya, Kafkasya’da, “Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün korunması”nı ön şart olarak benimseyen ve Kafkasya’daki girift sorunların çözümlerinin tartışılabileceği bir “Kafkas Birliği” oluşturmayı önerdi. Bu öneriyi, Moskova’dan hemen sonra gittiği Tiflis’te Saakaşvili’ye de götürdü. Her iki ülke de; gerçekte pek bir karşılığı olmayan bu önerilere, “olursa iyi olur” yanıtı verdiler. Ama sadece bu kadar! Zaten daha Erdoğan Türkiye’ye gelmeden, Rus basınında çıkan haber ve makalelerle Rusya’dan resmi sıfatlı kişiler düzeyinde yapılan açıklamalarda; Türkiye’nin girişiminin Kafkasya sorununun çözümünde Türkiye’yi merkeze koyması bir yana, Türkiye’nin Kafkasya’daki krizde önemli payı bulunduğu ve ABD’nin işbirlikçisi olduğuna dair ciddi eleştiriler yer aldı. Türkiye’nin önerisini temeline koyduğu “Gürcistan’ın toprak bütünlüğü” şartı ise, daha Ağustos ayı bitmeden Rusya’nın Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlığını tanımasıyla, geçersiz hale geldi.

Rusya’nın stratejik hedefleri bakımından yapılan açıklama önemli görünüyor. Erdoğan’ın daha Moskova’da olduğu saatlerde, Rusya Parlamentosu Uluslararası İlişkiler Danışmanı Aleksander Dugin, Cumhuriyet gazetesine yaptığı açıklamada; Türkiye’yi “ABD’ye fazla yakın olmak”la eleştirerek, Baku-Tiflis-Ceyhan için de değerlendirme yapıyor: “Artık gerek dünya gerekse Batı, enerji hatlarının güvenliğini NATO’nun değil, ancak ve ancak Rusya’nın sağlayacağını gördü. Türkiye’nin enerji politikası konusunda da söylemek gerekiyor ki, Baku-Tiflis-Ceyhan hattı şu anda çalışmıyor ve artık çalışmayacak!

Dugin, belki Rusya’nın somut ve önümüzdeki birkaç aylık pratik tutumunu değil, ama genel stratejisini ifade ediyor. Bu yüzden de, Rusya’nın Kafkasya’daki amaçları düşünüldüğünde, Dugin’in değerlendirmesi orta ve uzun vadede önemlidir. Bu açıdan “Baku-Tiflis-Ceyhan hattı çalışmayacak” iddiası bugünden yarına abartılı görülebilir, ama uzun vade bakımından önemlidir. Ama şimdiden şu söylenebilir: Kafkasya’da artık kuralları ve koşulları birinci dereceden belirleyen güç Rusya’dır. Baku-Tiflis-Ceyhan hattı dahil olmak üzere, bölgedeki enerji kaynaklarının denetimi ve batıya nakli, giderek artan ölçüde, (eğer bugün oluşmaya başlayan yönelimi tersine çevirecek önemli müdahaleler olmazsa) Rusya’nın koyduğu ve koyacağı kurallara göre yapılabilecektir.

“Türkiye’nin krizdeki rolü” denince; Türkiye’nin Gürcistan’a ekonomik rahatlama sağlayan imkanlar sağlaması, Gürcistan ordusunun eğitim ve donatımında rol alıp, bu ülke ile ABD’nin ve NATO’nun himayesinde özel ilişikler geliştirilmesi, elbette ki Gürcü milliyetçilerini ve Saakaşvili yönetiminin maceralara atılmasını cesaretlendirmiştir. Bu nedenle de, olanları yakından izleyen Rusya ve Kafkasya’da Gürcistan baskısıyla karşı karşıya kalan Müslüman halklar açısından Türkiye’nin krizdeki rolü barışçı değil, kışkırtıcıdır. Bu yüzdendir ki, daha çatışmanın ilk gününden itibaren Kafkasya’daki Müslüman halklardan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kafkas kökenli kesimlerden gelen tepkiler, ABD ile birlikte Türkiye’yi de hedef almıştır. Böylece SB’nin dağılmasından sonra, ilk kez, Türkiye’nin Kafkasya politikası, Kafkasya’daki Müslüman halklar ve Türkiye’deki Kafkas kökenli vatandaşları tarafından tepkiyle karşılanmakta; üstelik Türkiye ABD ile aynı sepete konulmaktadır.

ÇATIŞMA SADECE KAFKASYA’DA DEĞİL

Rusya-Gürcistan çatışmasından iki hafta sonra, Rusya’nın, Poti limanı gibi bazı bölgeler dışında Gürcistan’dan askerlerini çekerken, Güney Osetya’daki askeri gücünü artırdığı, bu bölgeye yeni füze bataryaları yerleştirdiği belirtilmektedir.

Ancak Kafkasya’daki askeri ve siyasi koşullar, Gürcistan-Rusya çatışmasından önceki durumla, yerleştirilen füze bataryaları, bölgeye getirilen yeni askerler ve silahlarla ifade edilemeyecek biçimde farklılaşmıştır. Ve bölgenin yeniden çatışma öncesi koşullara döneceğini hiç kimse beklememektedir.

Rusya, artık Kafkasya’da geri alamayacağı bir adım atmıştır. ABD ise, Rusya’nın attığı adımdan hoşnutsuzdur, ama, Rusya’ya Kafkasya’da askeri bir yanıt vermesi zordur. Ne var ki, ABD’nin Rusya’nın atağına karşı sessiz kalması da süper güç olmayla bağdaşır bir şey değildir! Nitekim gözlemciler, ABD’nin Rusya’ya, Doğu Avrupa’da bir yanıt vermesini beklemektedirler. Ama, ABD’nin Doğu Avrupa’daki iki ileri kolundan birisi olan (diğeri Polonya’dır) Sorosçu “Turuncu devrim” ülkesi Ukrayna’da işler yeterince karışıktır. Daha önemlisi, şimdi, Kırım’ın Ukrayna’ya karşı baş kaldırması emareleri de ortaya çıkmıştır. Ve ABD, sadece Polonya üstünden “füze kalkanı kurma” girişimlerin hızlandırarak, bir yanıt vermeye yönelecektir. Bu yüzden ABD’nin Rusya’yı kuşatma planı, hem batıda hem de doğuda dökülmektedir.

Öte yandan Rusya, Belarusya ile savunma anlaşması yaparak (Belarusya’ya füze kalkanı sistemi kurma), ABD’nin Polonya atağına ayrıca yanıt vermeye de yönelmiştir. Buradaki diğer bir gelişme de, AB’nin iki büyüğü Almanya ve Fransa, NATO içinde ABD’nin müttefikidirler, ama Rusya’yla yeni ilişkiler geliştirme eğilimleriyle ABD’nin Rusya’yı kuşatma girişimlerine pek sıcak bakmadıklarını her vesileyle belli etmektedirler. Çünkü, 1-) Fransa ve Almanya, Rus doğal gazı ve petrolüne bağımlılıkları giderek yükselirken, enerji ihtiyaçlarını güvenceye almada Rusya’yla iyi geçinmelerinin gereğine daha çok inanmaktadırlar. 2-) Bu iki ülke, ABD’nin kendilerini ve çıkarlarını dikkate almadan, Avrupa’nın parçası olan Doğu Avrupa ve Kafkasya’da kabadayılık yapmasından hoşnut değildir ve ABD’nin Kafkasya’daki (Ortadoğu’dakine de) başarısızlıklarına içten içe sevinmektedirler.

Ancak ABD’nin Kafkasya’da Rusya’nın dayatmalarını kolayca kabul edeceğini de beklememek gerekir. Nitekim, “Gürcistan’a insani yardım” adı altında Karadeniz’e savaş gemileri gönderip, Montrö Antlaşmasını zorlayarak, Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirerek, en önemlisi de Karadeniz’de sürekli bir ABD-NATO deniz gücü bulundurma hamlesi yaparak, Saakaşvili’yi cesaretlendirecek girişimlerini sürdüreceğini göstermektedir. Yine ABD, NATO üstünden Rusya’yı tehdit etmeye devam etmektedir. Ağustos ayı ortalarında toplanan NATO Konseyi’nin Rusya’ya karşı dostça olmayan kararı da, ABD’nin Rus hamlesini kolayca sineye çekmeyeceğinin işaretlerindendir.

AHMEDİNECAT’IN TÜRKİYE ZİYARETİ

İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecat’ın Türkiye ziyareti tam da Rusya-Gürcistan çatışmasının henüz bitmediği ve Erdoğan’ın Moskova ve Tiflis’te olduğu günlere denk gelmiştir.

Elbette ki bu gezi çok önceden planlandığı için geziyi doğrudan Gürcistan-Rusya çatışmasıyla bağlantılandırmak doğru olmaz. Ancak İran’ın konumu ve Gürcistan’a ABD’nin biçtiği rol göz önüne alındığında, İran Cumhurbaşkanı’nın Türkiye gezisi ve Gül’ün Ahmedinecat’a “Batının önerilerini ciddiye alın” çağrısı yapması, bunu açıkça kamuoyuna deklere etmesi, “Gül, Ahmedinecat’a Saddam Hüseyin’in akıbetinin hatırlattı” haberleri, Türkiye’nin, ABD’nin ve batının sözcüsü olarak Ahmedinecat’la masaya oturması, elbette ki, Kafkasya’daki çatışmayla da bağlantılı kimi konuları güdeme getirmiştir. Dahası Türkiye’nin İran’la, bu gezinin en sıcak ve somut amacı olan enerji anlaşması imzalayamaması, bu anlaşmaya ABD’nin çomak soktuğu haberleri de, Ahmedinecat’ın gezisini ve bu gezi nedeniyle verilen mesajları daha da anlamlı hale getirmiştir.

Enerji anlaşmasının yapılmamasının nedenini ABD’nin baskısına değil, ama kimi konularda çalışmaların yetersizliğine bağlayan, “anlaşma daha sonra yapılacak” biçimindeki Enerji Bakanı ve Başbakan’ın yaptığı açıklamalar ise; bütün bu açıklama ve yorumlar içinde en az inandırıcı olanıydı. Belki Türkiye İran’la bir enerji anlaşması imzalayacaktır, ama bu anlaşmanın ABD’nin çizdiği sınırları aşamayacağı da bir gerçektir. Çünkü Türkiye, her şeyden önce, ABD’nin “stratejik hedeflerine bağlanmış bir müttefiki”dir ve ABD’nin İran politikasında enerji sorunu hayati ise, Türkiye bu konuda ABD ile uyumlu davranmak durumundadır!

KAFKASYA ESKİ KAFKASYA DEĞİL ARTIK

Kafkasya’daki son bir aylık gelişmelere bakıldığında şu saptamaları yapabiliriz:

1-) Rusya’nın Güney Osetya sorunu üstünden Gürcistan’la çatışmaya girmesi, Kafkasya’da bir değişimin ancak Rusya isterse olacağını, ABD’nin bölgede elini kolunu sallayarak dolaşma döneminin sona erdiğini ilan etmiştir.

2-) Rusya, Kafkasya’daki petrol ve doğalgaz rezervlerinin güvenliğinin kendisinden sorulacağını, daha önce Rusya’nın içinde bulunduğu krizden yararlanarak geliştirilen Bakû-Tiflis-Ceyhan hattının da ancak kendi koyacağı koşullarda çalıştırılacağını, aksi halde hattın faaliyetini engelleyeceğini göstermiştir.

3-) Türkiye’nin Kafkasya’daki bu gelişmelerden kendi politik, diplomatik imkanlarını genişletmek için yararlanması çok güçtür. ABD’nin stratejik müttefiki ve NATO üyesi olan Türkiye’nin Kafkasya’nın Müslüman halkaları gözünde bir itibarı da kalmamıştır. Onlar Türkiye’yi ABD politikasının uygulayıcısı olarak görmektedir. En başta da Rusya için bu böyledir. Dahası Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerinin de, Türkiye’nin “Kafkas Birliği” önerisinin ciddiyetini zayıflattığı bir gerçektir. Erdoğan’ın 20 Ağustos’ta yaptığı Azerbaycan ziyaretinde, Aliyev “Kafkas Birliği” fikrini desteklemiştir, ama Ermenistan’ın bu birlikte yer alıp almayacağı ya da hangi koşullarda yer alacağı belirsiz olmaya devam etmektedir.

4-) Kafkasya’da etkin olmak isteyen Rusya, elbette ki Türkiye gibi çok önemli bir bölge ülkesinin isteklerine önem vermek zorundadır. Ama bunu yaparken de; doğalgaz ve petrol bağımlılığıyla, turizm ve ticari ilişkileriyle Rusya karşısında çok kıpırdama şansı kalmayan Türkiye’yi, batı ittifakıyla ters düşeceği ilişkiler içine çekmek için manevralar yapması sürpriz olmayacaktır. Bu yüzden de, Türkiye’den gelecek ABD’yi rahatsız edecek önerilere, (“Kafkas Birliği” önerisinin böyle bir öneri olacağı anlaşılmaktadır) gerçekçiliği olup olmamasına önem vermeden sahip çıkması, ABD ve Türkiye’yi karşı karşıya getirecek manevralar yapması herhalde beklenmesi gereken gelişmelerden olmalıdır.

Yine ABD’nin de, Montrö Anlaşmasını zorlayarak ve NATO üyeliğini ve ABD ile ikili anlaşmalarını dayanak yaparak, Türkiye’nin Rusya’yla Kafkasya’da ve enerji politikaları alanında karşı karşıya gelmesi için müdahaleler yapmaktan geri durmayacağı da, dönemin diğer bir önemli gerçeğidir. Gürcistan’a uçak gemisi büyüklüğünde sağlık gemileri gönderme girişimleri, bazı NATO ülkelerinin Karadeniz’e savaş gemisi göndermek için Boğazlardan geçme izni almış olmaları bu çerçevede değerlendirilecek sıcak gelişmelerdir. Aynı girişim, Karadeniz’e sürekli bir NATO-ABD kuvveti göndermenin başlangıcı olarak görülmektedir. Ukrayna ile Rusya’nın çatışmasının giderek ısınması göz önüne alındığında, Karadeniz’deki NATO filosu yeni bir gerilim merkezi olacağı gibi, Türkiye’nin de her bakımdan başını ağrıtacak yeni bir sorun olacaktır.

5-) Saakaşvili rejimi Rusya’nın müdahalesiyle olağanüstü zayıflamıştır. Ve Saakaşvili’nin yakın gelecekte iktidarı terk etmesi beklenmeyen bir şey değildir. Bu ise; ABD’nin Kafkasya’daki 20 yıllık hesaplarının çökmesi, Kafkasya’nın yeniden ve Rusya’nın liderliğinde şekillendiği ve şekilleneceği bir dönemin açılması anlamına gelecektir. Böyle bir süreçte, Türkiye’nin, “Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün korunması” gibi ilkelerle bir yere varması beklenemez. Tersine önümüzdeki birkaç ay içinde bile Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün tarihe ait bir kavram olması beklenmez değildir. Bu, İran’ın kuzeyden kuşatılması amaçlı ABD emellerinin de sonu anlamına geleceği gibi, İran üstündeki ABD baskısını da azaltacaktır.

6-) Elbette ki, içinden geçtiği süreç göz önüne alındığında, Kafkasya’da büyük küçük demeden tüm halkların kendi kaderlerini tayin hakkına saygı göstermek; bölgenin sorunlarının bu temelde çözülmesini ve ABD ve batılı emperyalistlerin bölgeden dışlanmasını savunmak, Rusya’nın emperyalist müdahalelerine karşı ortak tavır almayı sağlamak için mücadele, Kafkasya’da barış ve kardeşliğin, Kafkas halklarının gönüllü birliğinin yolunu açacak tek seçenek olarak görünmektedir. Diğer konularda günü kurtaran kimi manevralar yapsa da, Türkiye’nin egemenleri ve hükümetlerinin en çok zorlanacağı konu, irili ufaklı bütün halklar için, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınması” ilkesi olacaktır. Çünkü bu durumda, muhatapları (yerine göre ABD, yerine göre Rusya ya da baka bir ülkenin yetkilileri) Türkiye’deki 20 milyon Kürdün kaderini tayin hakkını soracaktır. Onlar sormasa bile, Türkiye’nin yetkilileri “ya sorulursa?” diye düşünecektir. Ama kendi Kürtlerinin varlığını kabul etmekte bile zorlanan Tayyip Erdoğan Hükümeti’nin Kafkasya sorununda “Kafkas Birliği” önerisinin az çok dikkate alınır bir öneri olması için gerekecek demokratik tutumu alması elbette çok güç, hatta imkansızdır. Öte yandan Türkiye’nin, “ABD’nin stratejik müttefiki” ve NATO üyesi bir ülke olarak, Kafkasya’da ABD’nin evet demediği işlerin ve girişimlerin içinde bulunması son derece zordur. Ve ABD gerilimi tırmandırdıkça da Türkiye-Rusya ilişkileri gerilecektir. Bu da, kendisini bölgedeki halkların gözünde itibarlı bir ülke duruma getirebilecek bir fırsatı kullanamayacak olan Türkiye’yi, tersine, bölgede ABD ve Rusya’nın başını çektiği büyük oyunun küçük oyuncusu durumuna düşürecektir. Bunun belirtileri şimdiden vardır.

*****

Türkiye’nin Ortadoğu’da olduğu gibi, Kafkasya’da ABD’nin stratejik müttefiki ve ABD’nin dünya hegemonyası kavgasının “bölge gücü” olma heveslerine karşı mücadelede, Kafkasya’nın Müslüman halklarının ABD ve Türkiye’ye karşı açıkça tutum almış olmaları (Türkiye’yi ABD politikalarının uygulayıcısı olarak suçlamaları), Türkiye’deki Kafkas kökenli geniş nüfusun da benzer bir tutumla anti-emperyalist bir çizgide tutum almaya yönelmesi, son derece önemli görülmelidir.

Kafkasya’da oluşan konsept, Tayyip Erdoğan Hükümeti’ni,bir yandan NATO ve ABD,öte yandan da Rusya ile ciddi bir biçimde karşı karşıya getirecek olguları barındırmaktadır. Dahası bu yeni konsept, Kafkasya’daki Müslüman halklar ve Türkiye’deki Kafkas kökenli nüfusla hükümeti de karşı karşıya getirecek etkenlere sahiptir.

Bağımsız, özellikle de ABD ve batıdan bağımsız politikalar geliştirme geleneği olmayan Türkiye’nin, Kafkaslardaki gelişmelerden yüz akıyla çıkması çok güçtür. Bu da, Türkiye’nin emek ve demokrasi güçlerini, Türkiye’nin halkını bağımsız ve demokratik bir Türkiye ve bağımsız dış politika konusunda aydınlatmak; halkın ulusal ve uluslararası planda demokrasi mücadelesine, anti-emperyalist mücadele hattına çekilmesi için yeni fırsatlar anlamına gelmektedir. Bu yüzden de, Kafkaslarda olanlar, Türkiye’nin dışında diplomasi ya da enternasyonalist görevler gereği değerlendirilen konular olmayıp, aynı zamanda Türkiye’nin iç ve dış politikasıyla doğrudan ilgili konulardır. En çok da demokrasi güçlerinin dikkatle takip ettikleri konular olmak durumundadır.