“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

gençliğin birleşik mücadele ihtiyacı; olanak ve araçları...

Türkiye’deki ve dünyadaki siyasal gelişmelerin giderek yoğunlaştığı bir dönemden geçiyoruz. En son Rusya ve Gürcistan arasındaki savaştan sonra, emperyalist tekel ve devletler arasındaki hegemonya mücadelesi, Kafkasya’ya doğru “geniş”leyerek artacak gibi görünüyor.

Türkiye, bilindiği gibi hem Ortadoğu’da hem de Kafkaslarda, emperyalistler arasındaki bu hegemonya mücadelesinin hem göbeğinde ve alanı hem de önemli bir “aracı” konumunda. Türkiye egemenleri, özellikle ABD’nin “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi”nin (GOP) bölgedeki ön önemli aktörlerinden biri olmak istiyorlar.

Türkiye’de son birkaç yıldaki siyasal gelişmelerin -Cumhuriyet Mitingleri, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, türban tartışmaları, en son Ergenekon ve AKP’nin kapatılma davaları vb.- bir ucu hep ABD’nin bu konseptine bağlanarak ilerliyor.

Özellikle “Ergenekon Davası”yla gündeme yoğun olarak taşınan, ABD’nin bölgedeki çıkarlarıyla tam olarak örtüşmeyen devletin “derin” örgütlenmesinin -kontrgerilla- içindeki belirli unsurların tasfiye edilerek, bu aygıtın yeniden yapılandırılması konusu, aslında hemen tüm alanlar için de geçerli. Deriniyle, bürokrasisiyle, polis teşkilatıyla devlet aygıtı; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi kamunun temel alanları, üniversiteler, sanayi ve kentler (ve kent planları), üretim alanları, bu dönüşümü destekleyecek ideolojik ve kültürel arka plan; yani aslında hemen her şey, tekelci gericiliğin çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirilmek isteniyor.

Bu yeniden biçimlendirme, yalnızca Türkiye’de değil; dünyanın hemen her coğrafyasında işletilmeye çalışılıyor. Türkiye’de bu süreç, başta Kürt sorunu ve laisizm olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin çözemediği temel sorunlarının da etkisiyle, daha sancılı ve zor ilerliyor.

Dünya ve Türkiye’deki tüm bu gelişmeler, kitlelerin politikayı tartışma, politikaya dâhil olma düzeylerini arttırıyor. Günlük kullanımıyla politika, toplumun bütün kesimlerince daha fazla konuşulur, tartışılır hale geliyor. Elbette ki, politikaya dâhil olmadaki bu artış önemsenmesi, üzerinden atlanılmaması gereken bir nokta. Çünkü kitleler, düne göre gelişmeleri daha fazla sorguluyor, bugüne ve geleceğe dair beklentileri için daha fazla arayış içerisine giriyor.

Böylesi bir tabloda, dünya ve Türkiye’deki sorunları “doğru bir pencere”den anlatma olanakları genişliyor; ancak kitleler içindeki bu politikleşme eğilimi, bu doğru pencerenin dışında kaldığı her alanda, halk içindeki ayrışmaların, kutuplaşmaların derinliği de artıyor. Türkiye özgülünde ifade edersek, halklar; Türk-Kürt, laik-anti laik, sağcı-solcu, Alevi-Sünni gibi ayrımlarla bölünmek, karşı karşıya getirilmek isteniyor.

Kuşkusuz gençlik içinde de benzer bir ayrışmadan söz etmek mümkün. Ayrıntısına çok girmeden ifade edersek; Türkiye’deki temel sorunlardan, bugün gençliğe yönelmiş sosyal, ekonomik saldırılara, Kürt sorunu başta olmak üzere demokrasi mücadelesinden, ABD emperyalizmine karşı mücadeleye kadar hemen her konuda gençliğin, doğru bir politik mücadele etrafında birleşmesinin önüne çoğu kez bu yöntemle geçiliyor.

Gençliğin, taleplerini ve geleceğini sahiplenerek bir politik mücadelede birleşememesi; bir başka ifadeyle, bugün iki kutup/cephe gibi görünen egemen güçler arasındaki saflaşmayı aşarak, gerçek bir cephe/birlik içindeki yerini alamamasındaki en önemli etkenlerden biri de; gençliğin hemen tüm kesimlerinin ekonomik-sosyal, mesleki-akademik, demokratik talepleri etrafında birleşebileceği araçlara ya sahip olmaması ya da bunları doğru bir biçimde kullanamamasıdır.

Makalemiz boyunca, bu sorunu işlemeye, bu araçların aktifleşmesi, yoksa oluşturulması için gereken perspektifleri, yöntemleri; bunların önündeki engellerin nasıl aşılabileceğini tartışamaya çalışacağız.

 

YOL AYRIMINDAKİ SORU

Bu konuya geçmeden altını kalın çizgilerle çizerek belirtmek gerekiyor ki; konuyu ele aldığımız dönem, uluslararası kapitalizmin krizinin gün be gün belirginleştiği, dünyada işçi, halk ve gençlik hareketlerinin son birkaç yılda daha fazla güçlendiği, kapitalizmin kitleler karşısındaki aldatıcı maskesinin de yavaş yavaş düşmeye başladığı, halklara ve gençliğe, savaşlardan, sömürüden, açlık ve yoksulluktan başka hiçbir şey veremeyeceğinin ortaya çıkmakta olduğu, tarih sahnesindeki sonuna yaklaşmakta olduğu bir dönemdir.

Bu nedenle, tartışacağımız konuyu, bu bütünlüğün içinde ele almak hayati önem taşımaktadır. Gençlik kitlelerini, bu sistem karşısına dikebilecek en geniş ve en güçlü birliktelikleri, platformları oluşturabileceğimiz nesnel koşullar bugün mevcuttur. Yol ayrımındaki soru şudur: Ya gençlik kitleleri bu dönemde böyle örgütlere, mücadele kanallarına sahip olacak ya da bölünmelerle/kamplaşmalarla, çoğu kez yanlış bir safta yoluna devam edecek.

 

***

Gençlik kesimlerinin, bir süreç içerisinde, mahallesinde, üniversitesinde, lisesinde, çalıştığı atölyede oluşturduğu çeşitli birlikler, öz örgütler-örgütler mevcut. Bu örgütler, bazen gençliğin bir soruna karşı mücadele edebilmek, bazen ilgi ve yetenekleri doğrultusunda, kendisine sunulan olanakları genişletebilmek için kurduğu, bazen gençlik mücadelesi içinde oluşan, bazen çeşitli kurumların, yerel derneklerin gençlik için kurduğu örgütler. Gençlik evleri/dernekleri, genç işçi dernekleri, lise ve üniversitelerdeki öğrenci kol ve konseyleri, kulüpler, topluluklar, belediyelerin gençlik meclisleri, yöre gençlik dernekleri... vb.

Alana ve eğitim-üretim birimine göre değişiklik gösterse de, tüm bu örgütler, işlevlerinden bağımsız olarak, gençliğin yan yana geldiği, iyi ya da kötü bir şeyleri tartıştığı; yani ortak bir paydada buluşup hareket ettiği araçlar. Bu araçlar, elbette ki, hem niteliksel hem de niceliksel olarak yetersiz; bunun yanında, bırakalım gençliğin her türden talebini çözmeyi, çoğu zaman gençliğe karşı kullanılan aygıtlar olarak da konumlanabiliyor.

Ancak önemli olan, bu birliklerin, bazen onlarca, yüzlerce genci yan yana getirebilmesi/getirebilecek potansiyele sahip olabilmesi ise, bunların, gençliğin, talepleri etrafında birleşebildiği ve sistemin saldırılarına karşı en geniş gençlik kesimlerinin mücadele ettiği örgütler olmasının mücadelesini vermek gerekiyor.

Kilit nokta, bu öz örgütlerin-örgütlerin en başta, Türk-Kürt, sağcı-solcu, ilerici-gerici, ... vb. demeden, kendisini burada ifade etmek isteyen, sorun ve istemlerini çözmek için buraya adım atan her genci kucaklayabilecek bir yapı ve işleve sahip olması. Ve yine bu öz örgütlerin-örgütlerin; “Şu sorundan mağdur olan her genci kucaklamalıyız”, “Kendisini bu alanda ifade etmek isteyen her genç burada yer alabilmeli” mantığına sahip olmasıdır. Elbette ki bu örgütlerin oluşturulmasından yürütülmesine, burada bir kararın nasıl alınacağından, bir işin nasıl yürütüleceğine, bu birlikteliklerin olası saldırılar, bölme girişimleri karşısında nasıl savunulacağına kadar bir dizi mesele de, aynı öneme sahiptir. Daha somut ve anlaşılır olması bakımından, çeşitli gençlik kesimleri içindeki öz örgütleri-örgütleri örnekleyerek, tartışmayı sürdürmek gerekiyor.

 

ORTAÖĞRENİM GENÇLİĞİ VE ÖRGÜTLERİ

Ortaöğrenim gençliği, başta –adı ve sistemi değişse de mantığı aynı kalacak olan– ÖSS olmak üzere, birçok sorunla karşı karşıya. Sayısı artık her yıl milyonla ifade edilen “sınav mağdurları” var. Yine hemen her lisede, bütün öğrencilerin gündeminde olan onlarca sorundan söz edilebilir:

Okulların fiziki-teknik koşullarının yetersizliği (spor salonu, sahne eksikliği), sınıf ve öğretmen sayısının azlığı, lise kayıtları için istenen paralar, öğrenim dönemi boyunca çeşitli adlar altında öğrencilerden alınan paralar (tebeşir parası, karne parası, fotokopi parası, spor parası, ... vb.) idarenin öğrenciler üzerindeki anti-demokratik, keyfi uygulamaları (öğrencilerin giyiminden saç şekline, okul içerisinde okuduğu yayınlara, derslerin işlenişine kadar her şeye müdahale etmesi) hemen her öğrencinin şikayetçi olduğu, değişmesini istediği sorunlar arasında. Bu uygulamaların değişmesini istiyor musunuz? sorusuna Evet yanıtı veren tüm öğrencileri kapsayabilecek ve öğrencilerin sorunlarını birlikte çözebilmesi için mücadele edebileceği platformları oluşturabilmek gerekmektedir.

ÖĞRENCİ TEMSİLCİLERİ KONSEYİ

Öğrenci Temsilcileri Konseyleri (ÖTK) –adı bazen çeşitli liselerde değişse de işlevsel olarak aynı kalıyor– sınıflardan başlayarak, şubelere, oradan okulun bütününe uzanan bir sistem içerisinde öğrencilerin temsilcilerini “seçtiği” bir mekanizma. Yine okullarda seçilen bu temsilciler arasından ilçe ve il temsilcileri de belirleniyor. Yani ÖTK, sınıflardan başlayarak, ildeki tüm okulları kapsayan bir örgütlenmeye sahip. Seçimler okullar açıldıktan sonra ilk bir-iki ay içerisinde yapılıyor. Genellikle bu seçimlerden, ya öğrencilerin çok büyük bir kısmının haberi olmuyor ve çoğunlukla kâğıt üzerinde ve göstermelik oluyor. Ya da seçimler yapılsa bile, idare ve idareye yakın öğretmenler tarafından belirlenen öğrenciler, temsilciliklere getiriliyor. Böyle olunca da, ÖTK’lar genellikle idare ve öğrenci arasında “köprü” kuran mekanizmalar haline geliyor.

Bu nedenle, okulun açılacağı ilk günden itibaren, öğrencilerin hepsinin ÖTK seçimlerinden öncelikle haberdar olması, daha sonra okullardaki sorunları çözmek için mücadele etmeye aday, öğrencileri gerçekten her anlamda temsil edecek genç öğrencilerin sınıf, şube ve okul temsilcisi olmalarını sağlayabilmek gerekiyor. Elbette bu iş çok kolay değil. Ancak okulun ilk gününden başlanarak ve öğrencilerin en temel sorunları etrafında sürdürülecek olan bir çalışma, öğrencilerin hemen hepsinin görüşlerinin bu süreçte ifade edilmesi, temsilci adaylarının, kendisi gibi düşünen diğer temsilci adaylarıyla birlikte hareket etmesi, sınıflarda öğrencilerle konuşmalar, toplantılar yapılması, bilgilendirici dokümanların hazırlanıp dağıtılması gibi çalışmalardan sonra da, ÖTK’ların “kazanılması”nın önünde hiçbir engel yok. Bu çalışmaya, bu eksende düşünen hocaların ve velilerin dâhil edilmesi, böyle düşünen hiçbir öğrencinin dışarıda bırakılmaması, seçimde oldukça önemli bir role sahip.

Başlıklar halinde özetler ve sıralarsak:

· ÖTK’yı anlatmak, tüm öğrencilerin bu konu hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamak,

· Öğrencilerin sorunlarını çözmeye aday, öğrenciler içinde saygınlığı ve etkisi iyi olan ve yine öğrenciler tarafından seçilen temsilci adaylarının koordineli bir şekilde, birlikte hareket etmesi,

· Bu eksende düşünen ve sorunlarıyla kendisini sahiplenen tüm öğrencilerin tartışmaya, karar alma süreçlerine dâhil edilmesi, tüm kararların öğrencilerin çoğunluğu tarafından birlikte alınması,

· Öğretmen ve velilerle birlikte hareket edilmesi,

· Başından sonuna kadar tüm ayrıntıların okulun ilk gününden planlanarak hazırlanması,

· Öğrencilerin genel talepleriyle şu okulda farklı bu okulda farklı olabilecek öğrencileri en yakından ilgilendiren öne çıkan taleplerin eksiksiz ve doğru formüle edilmesi ve bunların sınıflarda konuşma ve toplantılarla ifade edilmesi ve bütün öğrencilerin arkasında durduğu talepler haline gelmesi,

· Sınıflardan şubelere, okullardan ilçe ve il temsilciliklerine kadar; yani en alttan en üste bütün birimlerde bu perspektifle çalışılarak öğrencilerin ayrım göz etmeksizin birleştirilmesi.

Tüm bunlar yapılsa bile ÖTK’lar kazanılamayabilir; ancak “kazanılacaksa da böyle kazanılması, rasgele kazanılmasından daha iyi olacaktır.” demek çok da yanlış değil. Bu süreç boyunca, birçok engelle (bürokratik engellemeler, idarenin tehditleri, ... vb.) karşılaşılabilir; ancak öğrencilerin büyük bir kesimi bu sürece dâhil olmuşsa, bunlar da kolaylıkla aşılacak engellerdir.

Böyle bir çalışma, hem bütün öğrencilerin haklarını az-çok bilerek seçimlere dâhil olmalarını, hem de seçilen temsilcilerin daha sonra tabandan denetlenebilmesini ve kendilerine oy verenlere karşı sorumluluk duymalarını sağlar.

Oldukça önemli olan nokta; ÖTK’nın kazanılması demenin; ÖTK’lara adam yerleştirme, ÖTK’ları ele geçirme demek olmadığıdır. Bu aracın,tüm liseli gençleri kucaklamak üzere, tek tek her öğrenciden, en yukarıya kadar demokratik bir işleyiş içerisinde ve öğrencilerin talepleri etrafında şekillenmesi, kendi işlevine uygun çalıştırılması demektir.

Aslında asıl iş, seçim kazanıldıktan sonra başlamaktadır. İster sınıf temsilciliği, ister şube, isterse de okul ya da il temsilcilikleri kazanılmış olsun, öncelikle yapılması gereken, hangi haklara sahip olunduğunun iyi bilinmesi. Bunun için yönetmelikler iyi öğrenilmeli, gerekirse öğretmenlerle birlikte okunup sonuçlar çıkarılmalıdır. Bu eğitim sisteminde dâhi, oldukça sınırlı ve çok da demokratik olmayan yapısıyla bile, temsilciliklerin, öğrencilerin aslında bilmedikleri birçok hakkı var: Öğrencilerin istedikleri zaman, idare ya da öğretmen olmaksızın kendi aralarında toplantı yapabilmeleri, okulun gelir-gider işlerinde bilgi sahibi olmaları, çeşitli kararlarda onay verebilme haklarının olması, “Öğrenci Hakları Komisyonu” gibi mekanizmaları kurup idareden haklarını talep edebilmeleri, ... gibi.

Unutulmaması gereken, ÖTK’nın bir amaç değil, bir araç olduğudur. Anlatılanlar, elbette “olması gereken”e yakın şeyler ve hayat içerisinde bu süreç bu kadar “temiz” işlemeyebilir, çeşitli sorunlar çıkabilir. Ancak bu kısıtlı haliyle bile, ÖTK’lar, ortaöğrenim gençliğinin, kendilerini ve taleplerini sahiplenerek, çözümleri uğruna sağlamaları gereken birlikleri ve yürütmeleri gereken kitlesel mücadeleleri için önemli araçlardır ve bu araçların bu mücadele içinde öğrencilerin ana gövdesini kucaklayarak harekete geçirebilecek bir işlevle yeniden inşa edilmesi gerekmektedir.

KULÜPLER, OKUL DERGİLERİ, ÇEŞİTLİ PLATFORMLAR…

Liselerde ÖTK’lardan ayrı olarak, öğrenci kol ve kulüplerine, okul dergilerine ve çeşitli alanlarla ilgili öğrenci platformlarına rastlamak mümkün. ÖTK’yı bunlardan ayrı olarak ele almamızın nedeni, en başta ÖTK’nın gençliğin bir öz örgütü olması, ÖTK’nın en alttan en üste kadar örgütlü bir yapıya sahip olması ve tüm öğrencilerin ÖTK’ların doğal üyesi olmaları. Örneğin, bir müzik kulübünde, müziğe ilgi duyan öğrenciler yer alabiliyor ve faaliyet alanı müzikle sınırlı olabiliyorken, ÖTK’da her öğrenci yer alabiliyor ve ÖTK’larda hem doğrudan somut öğrenci talepleri tartışabiliyor, hem de istenirse farklı konularda da etkinlikler düzenlenebiliyor. Bu nedenle, ÖTK’lar, örgütlenme modeli ve çalışma işlevi olarak farklılık gösteriyor.

Elbette kulüplerin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor, bu farklılık. Kulüplerin de ÖTK’lardan ayrıştığı birçok nokta var. Kulüpler, sosyal-kültürel ve politik konularda tartışmalar, etkinlikler düzenleyebiliyor, okul içerisinde çeşitli yayınlar çıkarabiliyor, bazen diğer kulüplerle yan yana gelerek çeşitli konulara ilişkin faaliyetler organize ediyor/edebilir. Bir tiyatro kulübü, dönem ya da yıl sonunda, çalıştığı bir oyunu tüm öğrencilere sergileyebiliyor ya da edebiyat kulübü, okulun imkânlarıyla bir dergi çıkarabiliyor. Yine bu kulüpler, bazen il düzeyinde yan yana gelerek, seminerler, konferanslar düzenleyebiliyor.

Örneğin İzmir’de, İzmir Felsefe Platformu adlı bir çalışma topluluğu var. Bu topluluk, Ege bölgesi liselerinde yapılan felsefe etkinliklerini desteklemek, ortak etkinlikler düzenlemek amacıyla kurulmuş. Bünyesinde, Anadolu ve fen liselerinden, düz liselerden, kolejlerden gelen liseliler yer alıyor. Yıl boyunca okullarda çeşitli konularda oturumlar düzenleyebiliyor ve bu oturumlara yüzlerce öğrenci katılıyor. Kuşkusuz bu “olumlu” bir örnek ve çok yaygın olduğunu söyleyemeyiz. Ancak iline, okuluna ve alanına göre değişiklik gösterse de, bu tür platformlar, birlikler mevcut, bunları iyi takip etmek, katılmak ve tartışmalara yön vermek gerekiyor.

Kulüpler de yıl sonunda çoğu zaman “Okul-Aile Birliği”nin düzenlediği “pilav günleri” gibi yerlerde etkinliklerini birleştirebiliyor. Eğer kulüpler böylesi yerlerde birleşebiliyor ve bir şeyler sergileyebiliyorsa, demek ki farklı zamanlarda da birleşebilir; sosyal, kültürel çeşitli konularda çalışmalarını sergileyebilirler.

Kulüpler için de, ÖTK’larla ilgili söylediğimiz konunun bir benzerini söyleyebiliriz. Buralar da, içine girip ele geçirilmesi, “bizim” olması gereken yerler değil. Bir kulübün amacına uygun çalışması, öğrencileri buluşturması ve birlikte tartışıp birlikte üretmelerini sağlaması asıl nokta. Asıl olan, liseli gençliğin kendi sorun ve talepleri etrafından, kendilerini ve geleceklerini sahiplenerek birleşmeleridir. Buradan hiçbir kötülük ya da yanlışlık türemez, ama bunun daha ileri ve geleceğe yönelik tüm olumlu gelişmelere dayanaklık edeceği tartışmasızdır. Bu nedenle, tartışmaların ve üretimlerinin içeriğinden önce bunun sağlanması, bu araçların işlevli hâle getirilmesi gerekiyor. Düşünen, tartışan; sosyal, kültürel, sportif faaliyetlerin yer aldığı bir lise tüm öğrencilerin hakkı ise, önce var olan kulüplerin bu işleve uygun hale getirilmesi; eğer bunlar mevcut değilse kulüplerin, toplulukların kurulması, bunlar için gerekli ödeneklerin ayrılmasının talep edilmesi gerekiyor.

Okul dergileri, çeşitli liselerde öğrencilerin kendi olanaklarıyla çıkardıkları fanzinler de, öğrencilerin birlikte ürettikleri ve önemsenmesi gereken araçlar arasında…

Anlatılanların hepsi, aynı ildeki, hatta aynı mahalledeki liseler içinde bile farklılık gösterebilir. Düz liselerin sorunları, düz liselerdeki ÖTK’lar ve kulüplerin işleyişi, Anadolu liselerinden, Anadolu liseleri de kolejlerden ya da meslek liselerinden ayrılacaktır. Ya da Bölge’deki illerde, kayıt parası, idare baskısı gibi taleplerin yanına eklenmiş bir “savaş olgusu”nda işin rengi elbette değişecektir.

Ne var ki, sorunlar değişse de, okulun yapısı değişse de “öz” olarak anlatılmak istenen aynıdır. Somut ve hemen her gencin birleşebildiği talepler etrafında birleşme, bu birleşmeyi sağlayabilecek araçları da kullanarak mücadele etme… Uygun talebi, uygun araçları birleştirme özgünlüğünü bulma sorunu, bu “öz”ü değiştirmemektedir.

ÖTK’lar başta olmak üzere, orta öğrenim gençliği içindeki tüm örgütler, platformlar içinde çalışmanın ana hedefi; lise ve dershane öğrencilerinin sorunlarını çözebilmeleri, eğitimlerini ve geleceklerini savunabilmeleri için geniş “birlik”leri kurabilmektir. Bu birliklerin, aşağıdan yukarıya inşa edilmeleri ve hiçbir genç dışlanmadan, lise ve dershane gençliğinin kendi kararları ve mücadeleleri ile kurulmaları gerekir.

Yukarıdan onlara dayatılan yeni bir örgüt değil; aşağıdan kurulan ve hemen her lise ve dershaneliyi kapsayabilecek gerçek bir mücadele ve hak alma örgütü. Bugünkü temel ihtiyaç budur.

YÜKSEK ÖĞRENİM GENÇLİĞİ VE ÖRGÜTLERİ

Yükseköğrenim gençliği içinde de birçok özörgüte/örgüte rastlamak mümkün. Liselerde olduğu gibi, üniversitelerde de, sınıflardan başlayarak, bölümlere, fakülteye ve üniversitenin/üniversitelerin geneline uzanan bir Öğrenci Temsilcileri Konseyi mevcut (yeni adıyla Öğrenci Konseyi). Yine sosyal, kültürel, sportif, bilimsel ve mesleki alanlarda çeşitli öğrenci kulüp ve toplulukları, çeşitli mesleki örgütlenmelerin gençlik kolları ve komisyonları, dernekleri bulunuyor.

Üniversitelerdeki özörgütlere/örgütlere geçmeden önce, bu yıl üniversitelere doğrudan yansıyan tartışmalara ve üniversite bileşenlerinin durumuna kısa da olsa değinmek gerekli; çünkü üniversitelerde, öğrencileri birleştirebilecek araç ve yaklaşımlar, liselere göre daha farklı ve karmaşık.

Hatırlanacağı gibi, üniversiteler, AKP ve statükocu “ulusalcı güçler” arasındaki mücadelenin sürdüğü önemli “arena”lardan biri oldu. AKP, “YÖK’ü kaldıracağım”, “değiştireceğim” derken, kendi YÖK Başkanı’nı getirdi ve ülkedeki gerilim doğrudan üniversitelerin içine de yansıdı. 12 Eylül faşist darbesinin üniversitelerdeki kurumu olan YÖK, bir anda, hem AKP’den yana olan ya da İslamî değerleri görece fazla olan kesimler açısından hem de “ulusalcı” güçler açısından meşru bir kurum haline geldi. Şöyle ki, AKP’yi destekleyen büyük bir öğrenci kesimi açısından, YÖK, kendilerine “özgürlük getirecek” bir kurum olarak görülürken; “ulusalcı” görüşteki öğrenciler açısından da “işgal altındaki bir kale” olarak ele alındı.

Kuşkusuz kazın ayağının öyle olmadığı; YÖK Başkanı’nın “üniversiteler paralı olmalıdır” mealindeki açıklamalarından sonra anlaşıldı. Yusuf Ziya Özcan’ın bu söylemi, öğrencisi, öğretim üye ve görevlisiyle, üniversitenin bütün bileşenleri için bir saldırı parolasıydı.

Bu açıklamayı türban tartışmaları izledi ve üniversite öğrencileri ve öğretim görevlileri, “Türbana evet mi/hayır mı?” sorusu üzerinden iki kampa ayrılmaya zorlandı. Şimdilerde ise, rektörlük atamaları etrafında bir tartışma sürüyor ve akademik yıl başladığında bu tartışmaların dozu yükseleceğe benziyor.

“Arena”da bu tartışmalar cereyan ederken, üniversite bileşenleri açısından şöyle problemler de yaşanıyor: Yetkin mühendislik, sözleşmeli öğretmenlik, KPSS, stajyer avukatlık gibi uygulamalarla artık üniversiteyi bitiren öğrenciler; kendi mesleklerine doğrudan sahip olamıyor ya da olamayacaklar. Ya bir sınava daha girmek zorundalar ya da çeşitli staj ve kursları tamamlamak zorundalar. Yine barınma ve ulaşım ücretleri de can yakan bir problem. Üstelik üniversiteler bilimle uğraşmaktan uzaklaştırılıyorlar ve “disiplin” ve “güvenlik” uygulamaları dışarıdan saldırıları teşvik ediyor, ama üniversiteleri de kışlalara dönüştürmüş durumda.

Üniversitelerde tablo özetle böyle. Üniversite içindeki özörgütleri/örgütleri tartışırken bu tabloyu referans olarak tartışmak, tartışmanın netliğe kavuşması için bir turnusol işlevinde.

ÖĞRENCİ KONSEYLERİ

Örgütlenme modeli ve temsil hakkı açısından, Öğrenci Konseyleri liselere fazlasıyla benziyor. Öğrenci Konseyi temsilcisi, rektör ve dekanlarla aynı toplantılara girebiliyor, senatoda söz sahibi olabiliyor. Yine liselerde olduğu gibi, konsey seçimleri, ilk bir-iki ayda ve nedense çoğu zaman vize dönemlerinde gerçekleşiyor.

Profesörsüz, laboratuarsız üniversitelerin olduğu bir ülkede, üniversite eğitiminin niteliğini, birkaç üniversiteyi dışarıda tutarsak tahmin etmek çok da zor olmayacaktır. Konsey seçimleri sırasında tıpkı liselerde olduğu gibi, üniversite bileşenlerinin hemen hepsinin ortaklaşabileceği temel talepleri belirlemek ve çalışmayı bu talepler etrafında sürdürmek gerekiyor. Fakültelerin durumu, öğretim görevlisi sayısı, laboratuar, kütüphane gibi olanakların artırılması, öğrenci yurtlarının ve kantinlerinin ücretlerinin düşürülmesi, ulaşım için öğrenci servisleri gibi talepler öne çıkan talepler arasında. Ortaöğrenim gençliği ile ilgili bölümde ÖTK’larla ilgili olarak söylenenler, seçim süreci, sonrası gibi yönleriyle, özgünlükleri kuşkusuz olmakla birlikte, üç aşağı beş yukarı, aynı özüyle üniversiteler için de geçerli. Bu nedenle ayrıntısına çok girmeyeceğiz. Ancak burada da, öğrenci ve akademisyenlerin görüş ve düşüncelerinden dolayı dışlanmaması, üniversitelerin ilk gününden başlanarak ve bütün öğrencileri sürece dâhil ederek, ÖTK’ları anlatarak bir çalışmayı sürdürmek oldukça önemli.

KULÜPLER, TOPLULUKLAR, KOMİSYONLAR…

Üniversitelerde kulüp ve toplulukların, kampüs yaşamına, üniversitenin sosyal-kültürel yaşamına müdahalesi liselere göre çok daha fazla. Hemen her üniversitede onlarca kulüp ve topluluk var. Bu kulüp ve toplulukların yanında Tıp Öğrencileri Kolu, Mühendis ve mimarlık alanında TMMOB’nin öğrenci oda komisyonları, eğitim fakültelerinde çeşitli öğrenci dernekleri bulunuyor.

Tüm bu örgütler, yıl içersinde birçok etkinlik düzenliyor, yayınlar çıkarıyorlar. Ancak bu özörgütlerin/örgütlerin sayısı, maddi-fiziki olanakları yeterli düzeyde değil. Çoğu üniversitede bu kulüplerin bir birliği var. Dönem dönem kulüpler birlikte hareket edebiliyor, çeşitli faaliyetler düzenleyebiliyorlar.

 

GEÇEN YILKİ BİRKAÇ PRATİKTEN ÖRNEKLER

Bahsettiğimiz bu örgütlerden bazıları, geride bıraktığımız yılda bazı önemli işlere imza attılar: Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde 50’den fazla topluluk, sınır ötesi operasyonların gerçekleştiği bir dönemde “ODTÜ Barış Günleri”ni düzenledi. Katılan kulüp sayısı ve etkisi ODTÜ’ye göre sınırlı olmakla birlikte, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Galatasaray Üniversitesi’nde de Barış Günleri düzenlendi. SSGSS’ye karşı, birçok tıp fakültesinde Tıp Öğrenciler Kolu’nun çağrısıyla zaman zaman sayısı bini bulan öğrenci eylemleri gerçekleşti. 3 Kasım’da çeşitli sendika, demokratik ve mesleki kitle örgütlerinin düzenlediği eyleme, oda öğrenci komisyonlarından yine sayıları binlerle ifade edilen öğrenci katıldı. Birçok üniversitede kulüpler ‘alternatif’, sponsorsuz şenlikler düzenledi. Kulüp ve toplulukların düzenlediği öğrenci kongrelerine yüzlerce öğrenci katıldı ve zaman zaman oldukça nitelikli sunumlar gerçekleştirildi…

Örnekleri çoğaltmak, detaylandırmak mümkün; ancak vurgulanmak istenen nokta için yeterli düzeyde. Yükseköğrenim gençlik mücadelesi açısından, öğrencilere yönelik ekonomik-mesleki, akademik ve sosyal alanlarda saldırıların yoğunlaştığı bir dönem içinde, yukarıda sıraladığımız küçük örnekler bile yürünecek yola işaret eder nitelikte.

Liselerde vurguladığımız noktayı, önemi bakımından üniversitelerde de vurgulamak gerekiyor. Konseyler, kulüp ve topluluklar, öğrenci komisyonları; ne olursa olsun, tarihsel süreç içinde oluşmuş birlikler. Çoğu işlevlerinin dışında kullanılıyor; ancak bunları doğru bir mücadele hattı etrafında yeniden inşa etmek, birleştirmek gerekiyor ve bu, hareketin genişlemesi ve güçlü birliklerin oluşması bakımından oldukça önemli. “Ele geçirmek” ya da “adam sokmak” değil; önce işlevine uygun çalışmalarını, aktifleşmelerini sağlamak, üye olan öğrenci sayısını artırmak; tartışmaların, etkinliklerin niteliğini ve niceliğini yükseltmek; sonra birleştirmek ve mücadele içinde doğru yerlerine oturtmak…

Talep, alan, araç değişiklik gösterebilir; ancak “öz” yine aynı…

 

İŞÇİ GENÇLİĞİN ÖRGÜTLERİ

Genç olsun olmasın işçilerin özörgütlerinin sendikalar olduğu bilinir. Ancak genç işçilerin çok büyük bir kısmının sendikasız çalıştığı da bir gerçek. Genç işçiler, yoğun sömürü koşulları altında, günde 12-13 saat ve düşük ücretlerle çalıştırılıyor ve genç işçiler çoğunlukla, gençliklerinden gelen özlemleri ya karşılayamıyor ya da çok sınırlı bir düzeyde karşılayabiliyor. Çoğu işçi gencin, düne oranla spordan tiyatroya, müzikten bilişime kadar birçok alana daha fazla ilgi duyduğunu biliyoruz. Genç işçiler, hem çalışma ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunları çözebilmek, hem de ilgi ve yetenekleri doğrultusunda bir şeyler yapabilmek için dernekler kuruyor ya da çeşitli gençlik derneklerine (yöre dernekleri, gençlik evleri, ... vb.) gidiyorlar. Ve yine Birleşik Metal-İş gibi sendikaların genç işçilerin sendikalaşma mücadelesine daha fazla önem verdiğini, çeşitli faaliyetler düzenlediğini takip ediyoruz. Genç işçi kuşaklarının örgütlenme ve mücadeleye katılma eğilimlerini iyi gözlemlemek, bu sendika ve dernekleri takip etmek oldukça önemli.

Ayrıca, öğrenci gençlikle işçi gençliği, onların özörgütlerini/örgütlerini yan yana getirerek buluşturabiliriz. Bu, hem öğrenci gençliğin, sınıfın genç unsurlarıyla tanışmasını hem de işçi gençliğin kültürel-sportif taleplerinin, öğrenci gençlikle yan yana gelerek, ortak paydada buluşarak karşılanmasına olanak tanır.

Yine çeşitli yöre dernekleri, gençlik evleri, belediyelerin gençlik meclisleri yüzlerce gencin yan yana geldiği yerler. Bu yerlere de aynı mantıkla yaklaşmak, gençliğin enerjisinin ve birlikte üretme isteğinin doğru bir kanala evirilmesini sağlamak gerekiyor.

 

***

Makalemiz, başta bahsettiğimiz üzere, gençliğin talepleri etrafında en geniş birlikler kurması için özörgütlere/örgütlere nasıl yaklaşması gerektiğine dair bir perspektif çizmeye çalıştı. Eğitim yılı açılırken, bu perspektifi geliştirmek ve her alana dair ayrıntıları derinleştirmek büyük önem taşıyor. Bu yazı, bu yıl için bir “giriş” niteliğindedir, ele aldığımız bu konu, çeşitli yayınlarda detaylandırılacak ve daha ayrıntılı işlenecektir.

Bunun da ötesinde, yazılan ve çizilenlerin pratik içinde denenmesi ve bu pratiklerin sonucunda, en geniş “öğrenci birlikleri”nin oluşturulması için mücadele edilmesi, her bir deneyimin biriktirilerek genele yayılmaya çalışılması çok daha önemlidir.

BİTİRİRKEN…

Yazımızın başında değindiğimiz gibi, politik gelişmelerin yoğunlaştığı ve hızla değiştiği bir dönemdeyiz. Böyle bir dönemde, gençliğin kitlesel olarak birleşip örgütlenmesi tayin edici önem kazanmıştır ve öte yandan özörgütlerin/örgütlerin içinde nasıl çalışılacağı, gençliğin bu kanallar aracılığıyla nasıl birleştirilebileceğine dair bir tartışma; böyle bir dönemde “politikadan yan çizmek” anlamına gelmemektedir. Yine açıktır ki, “önce ekonomik-mesleki taleplerimizi çözelim, daha sonra politik mücadele veririz” ya da “bu mücadele politik mücadeleye dönüşecek” gibi yaklaşımlar, tamamen yanlıştır.

Sorun, politik atmosferin yoğunlaştığı, emekçi sınıflara ve onların gençliğine yönelik saldırıların arttığı bir dönemde, bu politikleşme düzeyinde, asıl bölünmeyi perdeleyen bölünmeler yaratılmasının önüne geçebilmeyi de kapsamak üzere, halkın ve gençliğin somut ve acil talepleri etrafında bu bölünmeleri aşan geniş birliklere olan ihtiyacının acil ve yaşamsal bir önem kazanmış olmasıdır.

Belirtmeye gerek yoktur ki, gençlik kesimlerinin politik reflekslerinin görece gelişkin olduğu, ABD karşıtı duygu ve düşüncelerin yüzde 90’lara ulaştığı, gençliğin giderek genişleme eğilimi gösteren kesimlerinin “bağımsız ve demokratik bir Türkiye” talebini dile getirmekte olduğu bir dönemde, politik tartışma ve görevleri ertelemek, kuşkusuz kabul edilebilir değildir. Önemli olan nokta, mücadelenin birbirinden farklı talep ve yönlerinin nasıl ustaca birleştirilebileceği, hangi taktiklerin hangi stratejiye bağlanacağının farkında olunmasıdır.

Ve yine, gençliğin bağımsız, demokratik bir Türkiye ve sosyalizm için mücadele veren en ileri unsurlarının, devrimci sınıf partisinin gençlik örgütünde birleşeceği ve gençliğin bu en ileri unsurlarının örgütünün de en geniş gençlik kitlelerin ve onların yukarıda bahsettiğimiz birliklerinin içine ve arasına gömülüp mevzilenmesi gerekeceği açıktır. Gençliğin somut talepleri için kuracağı hak alıcı örgütler, gençliğin politik örgütünün dışında olduğu örgütler olmayacak; tam tersine, gençliğin ileri unsurları, kitleselliğini kuşkusuz gözeterek, bu örgütlerin, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için mücadeleyi platform edinmesi için çalışacak ve bu örgütlerin kitlesel hak mücadelesi de, gençliğinki de içinde, işçi sınıfı ve emekçi halkın politik mücadelesini güçlendirecektir.

Aslında makalemizde belirttiğimiz “yol ayrımındaki soru” nettir. Bu soruya “bağımsız demokratik bir Türkiye”, “gerçek bir halk iktidarı” yanıtı verenler için, açıktır ki, anlatılanlar da nettir.

Bugünkü dünya ve Türkiye tablosu, kapitalizmin içinden geçtiği süreç, kitlesel mücadele olanaklarının genişlediği, görevlerimizin arttığı bir dönemdir. Daha emin, daha cesur ve daha bilinçli bir mücadele bugünün hem bir zorunluluğu hem de acil bir görevidir.

Her gün ve her gün kendimizi, araçlarımızı, mücadelemizi yenilemek gerekmektedir; kapitalizmin tarih sahnesindeki son anlarını daha yakına çekmek için…