“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Yeni Bir Cinayetin Ardından

Uzun zamandır hedef haline getirilip infaz için altyapısı hazırlanan Hrant Dink cinayeti gündeme birkaç eksende damgasını vurdu.

Dink’in öldürülmesi.

Milliyetçilik.

Cinayet biçiminin Yargıtay baskınıyla benzerlikleri, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok vb. suikastlarından faklılığı.

Ve son dönemlerin en kalabalık yürüyüşünün gerçekleştirilip, yüz binlerce insanın sokaklara dökülmesi.

Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy suikastlarında da büyük kalabalıklar toplanmıştı, ancak bu kez söz konusu olan, kendisi bir Ermeni olan Hrant Dink’ti. Kitleler Hrant Dink’e sahip çıkmışlar, “Hepimiz Hrant Dink’iz, Hepimiz Ermeni’yiz” pankartlarını açmışlardı. Ülkenin özellikle son dönemlerde içine sürüklenmeye çalışıldığı aşırı şoven, ırkçı milliyetçilik ortamında… Dahası Ermeni soykırım tartışmaları üzerinden yürütülen iç ve dış kaynaklı kampanyalar, bunun üzerinden milliyetçilik bombardımanının başlatılması, mahkemelerin bile basılıp linç koşullarının hazırlanması göz önüne alındığında, Hrant Dink’in cenazesi vesilesiyle sahiplenilen pankart ve sloganların ne kadar ileri düzeyde olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Aslında cenazeyi sırtlayanlarca, halkın ortaya koyduğu erdemli tavırla, Türkiye’nin dünya nezdinde içine düşürüldüğü itibarsızlığı aşmada, Türkiye halkı hakkında kafalarda oluşan kötü imajı bir miktar düzeltmede de önemli bir adım atılmıştır.

Daha somut söylemek gerekirse, kendisine milliyetçiyim diyen, “milliyetçilik zırhı” altında ülkeyi karanlıklara sürükleyen iktidarların, derin güçlerin, egemen gücü arkasına almışların yarattığı kötü imaja halk el koymuştur.

Hatta halkın bu erdemli duruşu karşısında, ceplerine binlerce dolar maaşları koyup ahkam kesen ve ‘bu halktan bir şey olmaz’ diye işin içinden sıyrılıp, sistemin, ortamın ve de içinde yer aldıkları medyanın, basın yayın organlarının bütün suçunu halkın sırtına yüklemeye kalkanlar bile, “galiba umut var” demeye başlamışlardır!

Oysa burada sorulması gereken soru şudur: Halkın acaba bu türden yazar çizerlerden, köşelerinden ahkam kesip halkı suçlu ilan edenlerden, medyadan umudu var mıdır?

Demek ki, halk, barış ve kardeşlik, bir arada yaşama için onlardan ve siyasal otoriteden umudunu kesmiştir ki, sokaklara dökülmüştür.

Ama yine de soru şuradadır: Bundan sonra neler olacak, gelişmeler hangi istikamette sürecektir?

 

SUİKASTIN ARKA PLANI

En başta belirtilmeli ki, Hrant cinayeti göstere göstere gelmiştir. Öylesine göstere gösteredir ki, senaryolu film gibi, sahneler adım adım birbirini takip etmiş ve hedefteki kişi öldürülmüştür. Ancak film burada bitmemiş, bu kez, cinayetin yöntemi, örgüt bağlantısı olup olmadığı, dış güçler vb. göndermeleri türünden kafa karıştıracak bombardıman başlatılmıştır.

Oysa Hrant cinayeti, geçmişi gerilere dayanan sürecin noktalarından birisidir.

Kürt sorunu üzerinden sürdürülen ve ülkeye yayılan şovenizmin devamı olarak Ermeniler de işin içine katılmış, Ermeni milliyetçiliğinin katkıları ve bunu kullanma fırsatını kaçırmayan emperyalizmin çabaları, Türkiye siyasal iktidarının her zamanki her şeyi inkar eden tavrıyla mesele büyümüş; bunlara Kıbrıs eklenmiş, AB’nin kışkırtıcı tarzı da kullanılarak, dünyada herkesin Türk’e düşman olduğu fikri sürekli işlenmiş, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” noktasına gelinmiştir.

Bu slogan, yani Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı, dünyanın hep birlikte el ele vererek Türkiye’yi bölüp parçalama planları yaptığı paranoyası yıllardır vurgulanarak, halklar arasında zaten yıllardır biriken güvensizlik ve kuşku tohumları en üst düzeye çekilmiştir.

Hiç şüphesiz bu kışkırtma ve şovenizmin yayılmasında emperyalizmin payı ihmal edilemez. Emperyalizmin daha fazla köleleştirmek, kendi önünü açmak, kendi aralarındaki rekabeti başka ülkeler üzerinden sürdürme çabaları; ya da başka bir deyişle stratejik bakımdan nispeten önemli konumdaki ülkeleri emperyalist rekabette pazarlık alanı olarak seçmesinin, içteki şovenizmin kışkırtılmasında önemli rolü olmuştur.

Örneğin ABD ile AB arasındaki rekabetin alanlarından birisi de Türkiye’dir. Türkiye’nin stratejik konumu; Rusya’nın Akdeniz’e inen yolu üzerinde bulunması. Avrupa ile Asya’yı birleştiren köprü konumu…Petrol Körfezi’nin hemen dibinde olması… Ayrıca Rusya içlerinde Türk derin devleti aracılığıyla bazen Amerikan taşeronluğu kapsamında, bazen çıkarlar ortaklaşarak entrikalar çevirebilirliği ve elbette zaman zaman Türkiye egemenlerinin emperyal heveslerinin kabarması, Rusya içlerinden Ortadoğu’ya, Uygur Türkleri aracılığıyla Çin’e kadar boyundan büyük işlere kalkışması sivri okların kendisine çevrilme nedenlerinden bazılarıdır.

Elbette Türkiye egemenleri, bağımlı, kölece dış politikanın sonuçlarını içeriye böyle, gerçekte olduğu gibi değil, başka türlü, “herkes bize düşman, herkes bizi mahvetmek istiyor” biçiminde yansıtırlar. Buna, içteki ekonomik politikaların daha vahşileşmesinin yarattığı tepkinin oluşturacağı emekçilerin birleşme ve bu politikalara karşı çıkma tehdidi eklenir. Sermaye şovenizmi kışkırtır. Irkçı, şovenist, milliyetçi propagandayla birlikte içte düşmanlar yaratarak, halkın birlikteliğinin, sınıf çelişkileri etrafında birleşebilme ihtimalinin, birlik yönelimi ve bu yöndeki adımlarının önüne set çekmeye çalışır.

Gerçekten de, aslında “bölme”, “bölüp yönetme” ustası olan burjuvazinin kendi deneylerinden çok iyi bildiği üzere, ulusal sorunları öne çıkmış toplumlarda sınıf çelişkileri nispeten geriye düşebilir. Burjuva politikalarına yedeklenmiş emekçi yığınların kendi somut sınıfsal talepleri etrafında birleşmeleri güçleşir.

Bu, aynı zamanda, tüm dünyada burjuvazinin yönetiş biçimidir. İçte ve dışta düşmanlar yaratmak, korkutarak korkuluklarla yönetmek! Kendi korku ya da sınıfsal çıkarlarını ülkenin korkuları veya çıkarlarıymış gibi pazarlamak yakın örnekleriyle görülmüştür; uluslararası kapitalizm yıllarca halkları “komünizm korkusuyla” yönetmiş, aynı zamanda bu korkutmayı birbirlerine karşı kullanmışlardır.

Yine mesela, ABD, Irak’ın çok tehlikeli olduğu, Saddam’ın acayip bir top yaptığı, bu topu bir ateşlediğinde Amerika’nın çok fena olacağı gibi abuk bir şeyi bile korkutma aracı olarak kullanabilmiştir!

Hatta bu kadarla kalmamış, uzaylı garip ve zalim yaratıkların dünyayı mahvetmek için istila etmesi üzerine sayısız film çevrilmiştir. Böylece dünyasal düşmanlara uzay da eklenmiştir. Yani, insanlar havadan, karadan, uzaydan kuşatılmıştır!

Elbette emperyal (yayılmacı) veya emperyalizme bağlı politikalar burjuva politikalardır. Sonuçlarına da egemenlerin katlanması gerekir. Ama bu politikaların sonuçlarına halkın katlanmasını ister burjuvazi ve kendi çıkarlarını tüm ülkenin çıkarları gibi yansıtır. Örneğin Kerkük petrollerinde gözü vardır. Kerkük’ü “vatan” “millet” meselesi olarak öne sürer. Yığınları peşine takmaya çalışır.

Ya da Kerkük petrollerine ABD’nin, dünya petrol tröstlerinin el koymasına hiçbir itirazı yoktur, destekler; ama o petrollerden yerli halkın pay almasına bozulur! Yoksa, diyelim İzmir veya Ankara ya da İstanbul’da gecekonduda oturan, asgari ücrete talim eden hangi emekçinin aklına gelir ki, Kerkük’e el koymak? Hangi emekçinin Kerkük ve petrollerinde üç kuruş çıkarı olabilir? Hangi emekçinin karını gözeteceği petrol şirketi vardır?

Şüphesiz egemen politikalar, dünyadaki koşullara, daha büyük egemen ülkelerin ihtiyaçlarına, bağımlılık düzeyine, egemen sınıfların kendi arasındaki ilişkilere, günün gereksinmelerine vb. göre değişir. Dozu artar veya azalır.

Ama burjuvazi milliyetçilik oyunundan hiç vazgeçmez ve vazgeçmeyecektir.

Elbette bunun dozunu belirleyen tek şey, burjuvazinin ihtiyaçları, istemleri değildir. Çünkü egemen olmasına, elinde pek çok araç, aygıt bulunmasına karşın, her şey kayıtsız şartsız burjuvazinin elinde ve iradesinde değildir. Halkın, emekçi yığınların örgütlülük düzeyi, bilinç faktörü, saldırılar karşısında uyanık durma, güçleri birleştirme, burjuva politikasının emekçi yığınlarca reddi, milliyetçilik dalgasının ve oyunların püskürtülmesinde belirleyici noktalardan birisidir. Emekçi yığınlar, burjuva politikasının devamı olan milliyetçilik ve şoven duygulardan arındığı, buna karşı bilinç silahını geliştirdiği ve örgütlendiği oranda oyunlar bozulur. Bu, aynı zamanda barış, kardeşlik ortamının hakim olması demektir.

Nitekim Hrant Dink’in cenaze töreninde ortaya çıkan tablo bunun en güzel kanıtı olmuştur. Onca şoven kışkırtmaya, karşı karşıya getirme çabalarına, yıllardır kurgulanan ve işlenen ırkçı propagandaya karşın, kitleler Ermeni halkıyla bir sorunları olmadığını ortaya koymuş ve açıkça egemenlere, “bizim bir sorunumuz yok, sizin oyunlarınıza alet olmayacağız, kendi başınızın çaresine bakın” mesajını vermiştir.

Hatta öyle olmuştur ki, törene dışarıdan katılan, kendi çaplarında milliyetçi olan Ermeni temsilcileri bile bu tablodan etkilenip, barış mesajları vermişlerdir. Demek ki, barışın yolu halkların kendilerini ortaya koymasından geçmektedir. Peki, kalıcı barış ve kardeşlik için tek bir cenaze töreni, bir gösteriye çok sayıda insanın katılması yeterli midir?

Ya da bundan sonrasında neler olması beklenebilir?

Şüphesiz halkın bu tepkisi, –Gelibolu feribotunun kaçırılması türünden ve birkaç maçta görüldüğü türden daha “kitlesel” karşı tepkilere neden olsa da– milliyetçi, ırkçı, şoven politikalar ve çevrelerde nispi bir gerileme etkisi yaratacaktır. Ancakkk… Halkın tepkisi sürekli ve örgütlü hale gelemedikçe, bilinçlerde kalıcı birikim ve aydınlatma yaratılmadıkça, ırkçı, şoven çevreler yeniden kafalarını kaldırıp tezgahlarını sürdüreceklerdir.

Düşünün, Hrant Dink’in cenazesinde oluşan tablo, yüz binlerin bir araya gelmesi Kürt sorununa dönük de olabilse, Türk kökenli emekçiler, aydınlar şovenizmi kışkırtanlara karşı, barış, kardeşlik, herkes ve her kesim için eşit haklar temelinde özgürlük ve demokrasi taleplerini haykırsa, bunun yaratacağı kardeşleşme duygularını, bugüne kadar birikmiş önyargılarda kırıklık olmasını hangi güç engelleyebilir ki?

Bu yapılamadığı sürece bilinen güçler, bilinen oyunlarını yeniden sahnelemeye devam edecektir.

Ki, bunun niyeti şimdiden, halk tepkisinin en üst düzeyde olduğu zamanda bile açıkça görülmektedir.

Tipik olan yeniden sahnelenmekte, cinayetin “örgütsüz küçük çocukların”, “Milliyetçi duygulu birkaç gencin işi olduğu” tezi yükselen bir tempoyla piyasaya sürülmekte, Amerikan patentli “yalnız kurt” teorileri gazete sayfalarından şırınga edilmektedir.

Devletin resmi makamlarınca ısrarlı bir biçimde “cinayetin arkasında örgüt olmadığı” açıklamaları birbirini izlemektedir.

Tablo meydandadır: Trabzon’daki linç olayında, Rahibin öldürülmesi sırasında görevde olan, linci halk tepkisi olarak gören, Rahip cinayetinde örgüt bağlantısı bulmayan il yetkilileri halen görevdedir veya terfi etmişlerdir!

Ama o linç tezgahının da öncesi vardır. Mersin’deki Nevroz sonrasında ısrarla işlenen bir “bayrak yırtma” olayı olduğu yönündeki propaganda... Bozüyük olayları… Hep bütünün parçaları olarak vizyona konmuştur. Şovenizm adım adım kışkırtılarak Trabzon noktasına gelinmiş, Trabzon ve İstanbul’da resmi ağızlar “halk tepkisi”, “duyarlı vatandaş tepkisi” olarak nitelendirdikleri linci onaylamış ve bir anlamda teşvik etmişlerdir. Sonrasında, aynı kışkırtma ve örgütlü provokasyonlar 301. maddeden yargılananlara döndürülmüş, mahkemeler basılarak linç gösterileri yapılmış, bunlara en küçük bir müdahalede bulunulmamıştır! Ne de olsa “Bunlar halk tepkisidir. Anlayışla karşılamak, onların duygularını anlamak gerekir ve zaten bunlar örgütsüzdür!”

Oysa silahlı suikastların ardından yangından mal kaçırma telaşıyla “örgüt yok” açıklaması yapanlar, duvara tebeşirle, kurşun kalemle yazı yazdı diye liseli çocukları örgüt kurmaktan mahvetmişlerdi!

Burada linç, Rahip cinayeti, profesyonel suikast silahları, ormanda atış talimleri, mahkeme basmalar, Hrant Dink’in katli, örgütsel gösterge olmuyordu, ama örneğin Manisa’da kurşun kalem veya tebeşir örgüte delil olmaya yetiyordu! Bu ne yaman çelişkiydi!

Oysa ırkçı şoven ortamı hazırlayanlar, milliyetçilik gazını verenler, bunu uzun bir süreç olarak değerlendirip doz doz arttırıp eyleme dökenler, tetikçi bulabilecek en verimli toprakları belirleyip çalışmalarını burada yoğunlaştırıp, linççileri aklayanlar, örgüt yok diyenler toplam olarak düşünüldüğünde, ortada devasa, koordineli bir örgütün olduğu açık değil mi?

Onu en yakından tanıyan arkadaşlarının deyimiyle “Başbakanın adını bilemeyecek bir çocuğun” Hrant Dink’i bilmesi, iz sürmesi, hem de Hrant Dink gündemden düştükten birkaç ay sonra onu öldürmek için harekete geçmesi “duygulu bir çocuk işi” mi?

Hem bu işlerde ille de emir komuta zincirinin direkt devreye girmesi şart değil ki. Görünmeyen eller ortamı hazırlar, birileri arka tarafın güvenliğini sağlar, birileri maniplasyon yapar, birisi de tetiğe basar. Böyle olmuştur. Üstelik olay bazılarının dediği gibi amatörce değil, gayet profesyonelce yürütülmüş, tetikçi ortada bırakılıp en kısa zamanda yakalanması sağlanmıştır! Böylece olay kapanacak, derinlerde bir şey aranmayacaktır. Tetikçi ise, en fazla ortalıkta kovboyculuk oynayan mafya özentisi “abisinin” adını verecek, belki bir iki genç daha içeri alınacak, ötesine karışılmayacaktır! Bu, aynı zamanda derinlerin aklanmasıdır!

Peki bu çocukları bu ortama sürükleyenler… Onları “duygulu” hale getirenler… Linci “halk tepkisi olarak değerlendirip yol verenler…Mahkeme basanları kahraman gibi piyasaya sürenler… Onlar ne olacaktır?

Hatırlanmalıdır, Mersin’de mahkemede pankart açtıkları için gençler yıllarca ceza almıştır? Ya İstanbul’un göbeğinde mahkemelerde terör estirenlere ne yapılmıştır?

Eğer mesele salt “Komiser Colombo” yaklaşımıyla ele alınıp sonuca varılmaya kalkışılacaksa, bu, zaten işin başında olayı saptırmak, arkadaki asıl elleri saklamak olacaktır. Uğur Mumcu’da şöyle olmuştur, Bahriye Üçok’da böyle olmuştur, bunda ise böyledir, demek ki eller farklıdır demek, art niyetsiz olunsa bile, en hafif deyimiyle aptallıktan başka bir şey değildir. En azından şu soru sorulmalıdır: Burada ve diğerlerindeki amaç nedir? Bu cinayetler kime, neye hizmet etmektedir? Kim ki, siyasal cinayetleri yönteme, cinayetin işlenişindeki teknik ayrıntılara indirgiyor, elinde büyüteçle parmak izi arıyorsa, en iyi ihtimalle, o suçun ortaklarındandır; büyütecini küçük noktalara çevirip büyük hedefleri gizlemeye çalışmaktadır.

Yok, eğer bazılarının ısrarla söylediği gibi, bu cinayetten ülke zarar gördüyse, emperyalistler ellerine koz geçirdiyse ve dolayısıyla olayın tezgahı, tezgahın kilidi dış güçlerde aranacaksa, o zaman bunu söyleyenler el fenerlerini milliyetçiliğin üzerine tutsunlar ve milliyetçilik denen şeyin nasıl “dış güçlere hizmet ettiğinin”, ülkeye ve halklara nasıl zarar verdiğinin altını çizsinler!

Ya da, emperyalizmin ayrılıkçılık, bölme oyunlarını engellemek, onlara bu fırsatı vermemek, kozu ellerinden almak için içerdeki nedenselliklerin çözümüne gitsinler. Kürt sorununu Amerika’ya havale etmek yerine, inisiyatifi ele alıp kalıcı barış için çözümler üretsinler. Barış ve kardeşlik için egemen, egemen olmayan ayrımı yapmadan, eşit ve özgür koşullarda birlikteliğin yolunu açsınlar.

Çünkü “Kürt sorunu yoktur”, “Ermeni sorunu yoktur” demekle sorun yok olmuyor. Yok dedikçe, sorun başkalarının, “dış güçlerin” Türkiye’ye karşı kullandığı sorun haline dönüşüyor.

O zaman da, ikide bir Amerika kapısına gidip, “hadi benim Kürt sorunumu çöz”, “Ermeni meselemi hallet” diye yalvarmak zorunda kalınıyor. İyi ama, madem dış güçler Türkiye üzerinde oyunlar oynuyor, karanlık senaryolar üretip ülkeyi güçsüz düşürmeye, diz çöktürmeye çalışıyor, o zaman, o dış güçler neden o sorunu çözüp Türkiye’yi rahatlasınlar? Bölgede güçlü bir Türkiye istemeyen o dış güçler, neden sorunları çözülmüş güçlü Türkiye istesinler?

 

BUNDAN SONRASI

Türkiye halkı Hrant Dink suikastının ardından koyduğu tavırla büyük bir işe imza atmıştır. Ayrımcılığa, milliyetçilik etiketli karanlık oyunlara, halkların birbirine kırdırılmasına onay vermediğini, değişik etnik köken, ırk, mezhep, dinden halklarla bir arada kardeşçe yaşama isteğini, daha da ötesinde karanlıklara dur diyeceğini göstermiştir.

Şüphesiz bu, tüm ülke açısından büyük bir moral ve güven kaynağı olmuştur. Bu tavır, yazının başında da söylediğimiz gibi, aynı zamanda ülkemizin dış dünyada hızla sıfırlara doğru giden prestijini toparlamıştır.

Papa suikastı, Rahip suikastı, aydınların vurulması, Sinagog bombalanması, milli maçta rakip oyunculara saldırı görüntüleri. Hrant Dink Suikastı vb. Türkiye’nin dış dünyadaki itibarını sıfırlara indirdiği gibi, başka halklarda Türkiye insanının “vahşi”, “uygarlık dışı” vb. biçimde algılanmasına neden olmuştu. Hrant Dink’in ölümünde Türkiye halkının gösterdiği tutum, sokaklara dökülen insanlar, o dibe vuran itibara, kafalarda oluşan Türkiyeli profiline en azından “dur” deyip olumlu bir düşünce katmıştır.

Hiç şüphesiz herkesçe malum olan kirli eller, bu büyük tepki sonrasında, sürat kontrolü yapmak, en azından vites düşürmek zorunda kalacaklardır. Ama her şeyin tek yürüyüşle halledileceğini sanmak da fazla saflık olacaktır.

Öte yandan yüz binlerin aynı talepler ve sloganlar ardında birleşmesi, günümüz açısından demokrasi mücadelesinin nasıl önem kazandığını, demokrasi taleplerinin aciliyetini, halkın barış ve kardeşlik talepleri etrafında birleşebildiğinin görülmesi bakımından önemlidir.

Suikast ve sonrasında ortaya çıkan tutumların gösterdiği bir başka önemli şey de, 2007’nin oldukça sert, uç noktalarda kamplaşmalara zemin hazırlayan organizasyonlarla dolu geçeceğidir. Amerika’nın Ortadoğu planları, Irak’taki gelişmeler, K. Irak faktörü,  Ermeni Soykırım Yasası, Türkiye-AB, ABD-AB ilişkileri, Kıbrıs meselesi, egemen klikler arasında rekabet, Cumhurbaşkanlığı seçimleri vb. etkenler göz önüne alındığında, içerde daha fazla şovenizme sarılma, milliyetçiliğin kışkırtılması, buna uygun eylemlerin örgütlenmesi ihtimali büyüktür. Daha fazla siyasi cinayet, daha fazla provokasyon, etnik kökenli çatıştırma girişimleri kimseyi şaşırtmamalıdır.

Bunu püskürtmenin tek yolu da, emekçi yığınların, işçilerin, gençlerin şovenizmin etkisinden arındırılıp, daha fazla demokrasi, özgürlük ve çetelerin ortaya çıkartılıp cezalandırılması talebiyle öne çıkmalarıdır.

Bu ise, daha geniş aydınlatma, gerçekleri ortaya koyma kampanyaları ve sürekli, sistemli ajitasyon, propaganda ve teşhir faaliyetiyle… Hrant Dink’in cenazesinde olduğu gibi, yüz binlerce insanın sokaklara dökülmesi, arkalarında onları destekleyen milyonlarca yüreğin bulunması, daha da önemlisi, bunun fabrikalara yayılması ile mümkündür.

Aksi takdirde, hafızaların zayıflığına güvenen bu bilinen güçler tezgahlarına devam edecek, sokaklar, caddeler, üniversiteler daha fazla kana sahne olacaktır.