“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

bir krizin anatomisi

 

 

Geçtiğimiz haftalarda gündemin ilk sıralarını ABD’den gelen batık banka haberleri ve hazinenin finans sektörüne müdahaleleri işgal etti. Üretimdeki daralma ise, borsadaki düşüşün gölgesinde kalmakla birlikte yaşanan krizin finansal denetimin geliştirilmesiyle kontrol altına alınamayacak denli yapısal sorunlardan kaynaklanan bir süreç olduğunu gözler önüne seriyor. İktisatçılar krizin giderek derinleşeceği konusunda birleşirken, kimileri 1929 buhranından bu yana yaşanan en büyük krizin kapıda olduğunu dile getiriyor.

Aslına bakılırsa bugün yaşananlar pek de sürpriz sayılmaz. Mortgage sektöründe yaşanan tıkanıklık, daha bir yıl öncesinde, yaşanacak krizin sinyallerini vermişti. 2008’in Mart ayında en büyük yatırım bankalarından Bear Sterns’in çöküşü ve Hazine’nin müdahalesiyle işin ciddiyeti bir kez daha ortaya çıkmıştı. Ne var ki, spekülatif kazanç arayışında olan yatırımcıların yönlendirdiği borsaların verdiği tepkiye odaklanan kamuoyu, müdahaleler sonrasında toparlanan ve tekrar yükselişe geçen borsaya aldanarak, kriz bulutlarının dağılmaya başladığı yanılgısına kolaylıkla düştü. Bu durum, Fannie Mae ve Freddie Mac’in kamulaştırılmasına varan süreçte de aynı şekilde tekrar etti. Riskli piyasalardan çıkışlarını kolaylaştırmak amacıyla kamuoyunda olumlu bir hava yayma çabasındaki büyük yatırımcılar, yaşanacak krizin boyutunun bu denli geç algılanmasında veyahut hala algılanamamasında önemli pay sahibi oldular. Lehman Brothers’ın iflası sonrasında dünya borsalarında yaşanan sert düşüş, hazinenin kaynak aktaracağına dair açıklamaları ve sonrasında yaratılan iyimser hava da benzer bir süreç. Aynı senaryo, giderek sıklaşan aralıklarla tekrarlanıyor, ne var ki ikna ediciliğini de hızla kaybediyor. Uluslararası düzeyde üretim düşerken, kredi piyasaları da daralıyor. Devletlerin ve uluslararası kurumların müdahaleleri ne oranda etkisini hafifletir şimdiden öngörmek pek de olası değil, ama büyük bir krizin arifesinde olduğumuz kesin.

 

MORTGAGE KRİZİNİN PERDE ARKASI

Dilimize “tutsat” olarak çevrilen “mortgage,” aslen ülkemizde ve Kıta Avrupa’sında kullanılan ipotek kelimesinin Anglo-Saxon’lardaki karşılığı. Kaldı ki, ülkemizde “mortagage yasası” olarak kamuoyuna sunulan yasada da tercih edilen kelime ipotek. İpoteğe dayalı uzun vadeli konut kredileri, geçmişten beri ülkemizde Emlak Bankası gibi kimi kuruluşlar tarafından uygulanmaktaydı. Bu açıdan, yeni yasa, ayrıntılı bir kredi düzenlemesinden öte bir yenilik taşımıyor. ABD’deki mortgage piyasası 10 trilyon dolar gibi bir hacme sahip pek çok katmandan oluşan dev bir piyasa. Elbette piyasasının böylesi bir hacme ulaşmasında son dönemdeki yüksek riskli mortgage kredilerinin katkısı büyük. Şöyle ki, sadece dar gelirlilerin kullandığı "yüksek riskli krediler"in boyutu 1,5 trilyon dolar düzeyine ulaşıyor.

ABD’de her bireyin yaşamı boyunca kullandığı krediler ve ödediği (ya da ödeyemediği) taksit ve borçlardan oluşan bir kredi tarihçesi bulunuyor. Tıpkı bir şirket ya da ülke ekonomisi gibi, bireylere kredi puanı veriliyor ve bireyler, puana göre değişen faiz hadlerinde kredi kullanma olanağına sahip oluyor. Eğer bireyin kredi tarihçesi kötüyse ya da yoksa, değil kredi kullanmak, ev kiralamak, hatta telefon hattı almak dahi büyük bir problem haline geliyor. Ev sahibi olmak isteyen bireyler, bu kredi tarihçesi ile, krediyi sağlayacak finansal kuruluşa başvuruyor. Bir miktar nakit ve 30 seneye varan taksitlerle krediyi sağlayan kurum adına ipoteklenmiş bir ev satın alabiliyor. Ödemenin gerçekleşmemesi durumunda ise, eve alacaklı kurum tarafından el konuluyor. Mevcut işleyişte, finansmanı ilk sağlayan kurum bu borcu üzerinde tutmuyor ve ikinci pazarda satıyor. İkinci pazardaki şirketler ise, bir havuz oluşturarak, piyasadaki yatırımcılara hisse satıyorlar. Böylece ikili bir kontrattan doğan borç ve taşıdığı risk piyasadaki binlerce yatırımcıya aktarılıyor.

Son dönemde dünya piyasalarını sarsan mortgage krizinin perde arkasını görebilmek için,  2001 yılından itibaren ABD emlak piyasasında yaşanan gelişmelere kısaca bir göz atmakta fayda var. 2001 yılı içerisinde dot-com balonunun patlamasıyla ortaya çıkan krizin önünü almak amacıyla, FED (Amerikan Merkez Bankası), gecelik faiz oranlarını 11 kez indirerek, %6,5’tan %1,75 seviyesine çekmişti. 2003 Haziran’ında %1 seviyesine düşen ve 1 yıl kadar bu seviyeyi koruyan düşük faiz oranları, aslında emlak balonunun ardındaki başlıca etkenlerden biriydi. Kısacası dot-com balonunun patlamasıyla oluşan kriz ortamında, yaraları sarmak amacıyla faizleri düşüren FED, bu politikasıyla emlak balonunun tehlikeli boyuta ulaşmasına ön ayak olmuştu. Gerçekten, bu süreçte ev alıp 2005 yılında emlak fiyatlarının duraklamaya başladığı dönemde satış yapan yatırımcılar, %100’lere varan kârlar elde ettiler. 2006 yılı içerisinde ise, emlak satışları durma noktasına geldi ve emlak fiyatları gerilemeye başladı.

2001 yılından itibaren düşük faizler ve piyasadaki atıl fonların artışı karşısında, kimi finansal kuruluşları, kredibilitesi zayıf olan (kredi geçmişi problemli olan) kişilere de mortgage kredisi vererek, kredi hacmini arttırmayı tercih etti. Yüksek riskli krediler (subprime credit) olarak adlandırılan bu krediler, dar gelir gruplarının da mortgage piyasasına daha yüksek faizlerle de olsa dahil olmasına olanak tanıdı. Bu durum, piyasa faiz oranının üzerinde faiz gelirleri elde eden mortgage yatırımcılarına kısa vadede cazip kâr olanakları ve yepyeni bir piyasa sunarken, uzun vadede geri dönüşü riskli bir mali yapıyı da ortaya çıkardı.

Krizin ağırlaşmasındaki bir diğer etken ise, yüksek riskli mortgage kredilerinin faiz yapısı oldu. ABD mortgage piyasasında, faiz yapısına göre, iki farklı kredi sistemi uygulanmakta. Bunlardan ilki, sabit faizli 20, 25 ya da 30 yıllık krediler. Sabit faizli krediler, gelecekteki faiz riskinin kredi veren finansal kuruluşlar tarafından üstlenmesi anlamına gelmektedir. Faiz riskinden kaçınmak isteyen alıcılar, bunun karşılığında, piyasa faiz oranının üzerinde sabit bir faiz oranından kredi kullanmayı tercih etmekteler.

İkinci tip kredi sistemi ise, faiz riskini alacaklıdan borçluya aktaran değişken faizli kredilerdir. Yakın zamana kadar ABD'de piyasa faiz oranı son derece düşük bir seviyede seyrettiği için, özellikle “yüksek riskli kredilerden faydalanan” orta ve alt gelir grubundaki kişiler, değişken faizli kredileri kullanmayı tercih ettiler. Ancak, FED’in son iki yılda faiz oranlarını aşamalı olarak artırması, konut satış fiyatları ile kira gelirlerinin de piyasa düzeyinin altına inmesiyle, bu krediyi kullanan düşük gelirli gruplar, geri ödemelerini sürdüremez hale geldiler.

Mortgage piyasasındaki krizi ağırlaştıran bir diğer etken ise, “Home equity loan” adı da verilen ikinci ipotekler oldu. Çok sayıda orta ve dar gelirli, emlak fiyatlarındaki hızlı yükselişten faydalanarak, artan emlak değeri üzerinden ikinci kez ipotek yaptırıp, yeniden kredi almıştı. Ev fiyatlarındaki artışın ortaya çıkardığı bu kredi olanağı, borç ödemeleri altında ezilen yeni ev sahiplerini bir süre için rahatlatıp, tüketim harcamalarını arttırabilmelerine olanak sağladı. Elbette giderek büyüyen bir borç yükü pahasına... Emlak balonunun sönmesi ve yükselen faizler karşısında yalnızca kredilerin geri ödenmesi zorlaşmadı, ikinci ipotekten doğan krediler de büyük oranda karşılıksız kaldı. Bu durum da krizin ağırlaşmasına neden oldu.

 

KRİZİN YAPISAL DİNAMİKLERİ

Finansal krizlerin ardında, kapitalizmin yapısından kaynaklanan gelir dağılımındaki asimetrinin tetiklediği aşırı üretim/yetersiz talep olgusu yatmaktadır. Reel ekonomideki kâr oranları düştükçe açığa çıkan atıl fonlar, spekülatif alanlara kaymakta ve dönemsel olarak farklı yatırım araçları ya da emtia fiyatları üzerinde şişkinlik yaramaktadır. Bir noktadan sonra, fiyatın artık düşeceğine dair inanç piyasada yaygınlaşır ve kaçışlar başlar. İşte bu noktada balon patlar. Bu açıdan, ekonomik balonların varlığı, krizin habercisi sayılmalıdır.

ABD ekonomisinden uluslararası piyasalara yayılan bu kriz dalgası ve arkasındaki dinamikler, 2000 yılından başlayarak, ABD ekonomisinin içine düştüğü ekonomik durgunluk ve onu aşma çabalarından soyutlanarak anlaşılamaz. Bilgisayar teknolojisinin itici gücünü oluşturduğu ekonomik büyüme dalgası, 1990’ların sonundan itibaren durgunluğa girmiş; iç piyasada kâr oranları düşerken, yatırım alanı bulamayan atıl fonlar ortaya çıkmıştır. Bu fonların bir kısmı ülke riskinin göreli olarak düşük olduğu yüksek kârlar vadeden deniz aşırı ülkelere akarken, bir kısmı da, ülke içerisinde kâr oranlarını arttıracak yeni yatırım alanları arayışına girmişlerdir.

Bu dönemde, çevre ekonomileri, kimi zaman “aktif dış politika” yoluyla yeniden yapılandırılarak, “yabancı sermayeyle daha barışık” ve güvenli bir yatırım ortamı oluşturulmaya çabalanmıştır. 1990’ların son yarısında kamuoyunun gündemine oturan MAI ve MIGA, bu arayışın yansımalarıdır. Bu açıdan, aynı dönemde ABD emperyalizminin sergilediği, önce Afganistan, sonra ise Irak’ın işgaliyle doruğa ulaşan saldırgan dış politika, dönemin ekonomik ihtiyaçlarıyla yakından ilişkilidir. 2001 yılında Kemal Derviş’in Türkiye’ye “atanmasıyla” başlayan ve günümüzde de süren ekonomik dönüşüm süreci de, bu küresel yeniden yapılandırma sürecinin bir parçası olarak ele alınabilir. Ekonomik durgunluğun ABD’de iç piyasaya yansıması ise, düşük faiz politikası yoluyla iç talebi canlandırma çabası ve finansal sermayenin daha önce risk kaygısıyla kredi vermekten geri durduğu kesimlere yönelmesi olmuştur. Bir yandan emlak piyasasındaki yapay şişkinlik, diğer yandan ise yüksek riskli kredilerin toplam içerisinde artmakta olan payı, bugünkü krizin de altyapısını oluşturmuştur.

 

FİNANSAL KRİZİN BOYUTU NE OLUR?

2007’nin Temmuz ayında New Century Financial Corporation, American Home Mortgage Investment Corporation gibi ABD’de yüksek riskli mortgage kredilerinde başı çeken kimi kurumlar iflas etmiş, yine ABD mortgage piyasasındaki en büyük kreditör olan Countrywide Special gibi kimi şirketlerin hisselerinde büyük düşüşler yaşanmıştı. ABD piyasalarında başlayan kriz, Avrupa’daki büyük mortgage yatırımcılarını da vurmakta gecikmedi. Fransa’nın en büyük bankalarından BNP Paribas, Alman IKB Deutsche Industriebank ve İngiliz Northern Rock, Avrupa ve İngiliz Merkez Bankaları’nın kaynak aktarımlarıyla ayakta tutuldu. Kriz sinyallerinin sıklaşmasıyla birlikte Amerikan ve Avrupa Merkez Bankaları sistematik bir şekilde faizleri düşürmeye başladılar. Düşük faizler hali hazırda yükselen enflasyon riskini daha da tetiklese de, piyasalar umutlanmış ve borsalar toparlanmıştı. Yaratılan bu olumlu hava, önce Bear Sterns’in, sonrada mortgage sisteminde ikincil piyasanın omurgasını oluşturan Fannie Mae ve Freddie Mac’in batışı ve kamusallaştırılmalarıyla büyük ölçüde dağıldı. Krizin boyutlarını daha iyi anlamak için, bahsi geçen kurumların Amerikan ekonomisinde ne denli hayati bir yer tuttuğuna kısaca bakmakta fayda var.

Fannie Mae, 1938 yılında, F.Roosevelt tarafından New Deal politikası çerçevesinde, “Büyük Depresyon” sonrası çöken emlak piyasasını canlandırmak için kuruldu. Kurum, 1968 yılına kadar, düşük ve orta gelirli vatandaşları ev sahibi yapmak amacıyla yerel bankalara düşük faizlerle kredi sağlayan bir devlet kuruluşu olarak faaliyetlerine devam etti. 1968 yılında, Vietnam Savaşı dolayısıyla bütçe açığının büyümesiyle, bu kurumun özelleştirilmesi ve bütçede yarattığı yükün hafifletilmesi yoluna gidildi. 1970 yılında ise, bu şirketin piyasadaki tekelini kırmak amacıyla ABD kongresi, Freddie Mac’i kurdu. Bugün itibariye her iki kurum da özel fonlardan kaynak sağlamakla birlikte, vergi ayrıcalılarının yanı sıra, resmi olmasa dahi, üstü kapalı bir devlet desteğiyle faaliyetlerini sürdürmekteler. Herhangi bir kriz durumunda devletin bu kurumları kurtaracağına dair inanç, bu kurumların birincil piyasadan aldıkları kredi sözleşmelerini yurt dışı piyasalardan aldıkları düşük faizli kredilerle fonlayabilmelerinin de en önemli kaynağı. Ne var ki, emlak piyasasındaki krizle birlikte kredi ödemlerindeki geri dönüşün sekteye uğraması ve teminat olarak gösterilen evlerin fiyatların düşmesi, buna karşılık piyasadaki riskler dolayısıyla kredi maliyetlerinin artması, bu kuruluşları ciddi bir darboğazla karşı karşıya bıraktı. Bugün için piyasadaki 12 trilyon dolarlık toplam mortgage kredisinin 5.2 trilyon doları, bu şirketlerin üzerinde bulunuyor. Bu rakam, neredeyse ABD GSYİH’nın yüzde 40’ına eşit. ABD ekonomisinde tuttukları rol göz önüne alındığında, açıkça görülmekte ki, bu şirketler, batmalarına göz yumulamayacak kadar büyükler, ama diğer yandan, o denli büyükler ki, krizden kolayca çekilip kurtarılmaları da pek mümkün değil.

Mevcut durumun, toplam hacmi 45 trilyon doları bulan CDS (kredi riski swapleri) piyasasını da alaşağı edeceği korkusu piyasalara hakim. CDS’ler, yatırımcıların elde tuttuğu tahvillerin batık riskini bir diğer kuruluşa devretmesine olanak tanıyan, sigorta türevi kontratlar. CDS kontratı yapan tahvil sahibi, tıpkı evini yangına karşı sigortalayan ev sahibi gibi, dönemsel ödemeler karşılığında, yatırımını batık riskine karşı koruyor. CDS’ler piyasada alınıp satılabiliyor, yani batık riskini üstlenen kuruluş bunu başkasına devredebiliyor. Tüm büyük bankalar ve yatırım kuruluşları, hem “sigortalı” hem de “sigortacı” olarak, bu piyasanın içinde yer alıyor. Ekonominin iyi gittiği dönemde oldukça iyi kazandıran CDS’ler, artan mortagage krizi sonrası ortaya çıkan iflaslarla birlikte, yatırımcılar açısından büyük risk taşımaya başladı. CDS piyasalarının denetimsizliği de, bir diğer endişe sebebi. Yatırımcıların rahatlıkla alıp sattığı kontratlar aracılığıyla riski üstlenen alıcının yeterliliği denetime tabi tutulmadığı için, kontrolsüz büyümüş, ABD’nin milli gelirinin üç misli hacme ulaşmış bir piyasa var karşımızda. Bundan dolayı, CDS piyasalarının yiyeceği sert bir darbenin dünya piyasalarına etkileri, mortagage krizinin çok daha ötesinde olacaktır.

Keza yakın zamanda iflasa sürüklenen Lehman Brothers’ın, toplam değeri 800 milyar dolara varan CDS kontratına taraf olarak, bu piyasadaki en büyük on aktörden biri olması, CDS piyasalarının geleceğine yönelik endişeleri de haklı olarak arttırdı. Son olarak, devletin kolları altında krizden kurtarılmaya çalışılan AIG de, CDS piyasasında 440 milyar doların üzerinde bir pay sahibi. Bilindiği gibi, AIG ülkenin en büyük sigorta şirketlerinden biri ve tıpkı bir yatırım bankası gibi, sigorta primlerinden oluşan fonu, CDS ve türev piyasalarındaki benzeri yatırımlarını fonlamak için kullanıyor. Sigorta şirketlerinin aynı zamanda karşılıklı olarak birbirini de sigortaladığını göz önüne alırsak, AIG’nin içine düştüğü bu açmazın, aslında krizin yatırım bankalarıyla sınırlı kalmayacağını, sigorta şirketleri dahil tüm finansal aktörleri derin bir bunalıma sürükleyeceği kolayca düşünülebilir.

 

KRİZİN ÖNÜNÜ ALMAYA YÖNELİK ÇABALAR

Fiyat istikrarını tüm hedeflerin önünde tutan ve bunun dışında piyasanın işleyişine müdahil olmaktan olabildiğince kaçınan FED, mortgage sektöründeki krizi, ilk aşamada faizleri indirerek savuşturmayı denedi. Aşamalı olarak, gösterge faiz, yüzde 2 gibi oldukça düşük bir seviyeye çekildi. Ne var ki, kriz durulmadığı gibi, merkez bankalarının öncelikli hedefi olan enflasyon da giderek tırmanmaktaydı. Piyasalarda stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) endişelerin dillendirildiği bir dönemde, FED, yeterince uzaklaştığı enflasyon hedefini tümüyle göz ardı edemeyeceğini ifade ederek, faiz indirimlerini durdurdu.

Para politikasının geleneksel araçlarını enflasyon tehdidi altında daha fazla kullanamaz hale gelen FED ve Amerikan Hazinesi, krizin ağırlaşması ile birlikte doğrudan kaynak aktarımları ve kamusallaştırmalarla piyasalara müdahale etti. Bear Sterns, Fannny Mae, Freddy Mac derken, faturanın giderek kabarması üzerine, Amerikan Hükümeti Lehman Brothers’a müdahale etmeyerek, piyasanın kendi dinamikleriyle sorunu çözmeyi denedi. Ne var ki, şirkete piyasadan talep olmaması üzerine batışı kaçınılmaz oldu. Lehman tecrübesi sonrası Hazine’nin kurtarmayı seçtiği AIG ise, ülkenin en büyük sigorta şirketlerinden biri olarak, iflası sigortaladığı milyonlarca Amerikalı’yı doğrudan etkileyecek, diğer bir deyişle  “batamayacak kadar büyük” bir şirketti. Hele ki, ülkede seçim süreci yaşanırken, Lehman’dan dersini alan hükümetin, bir kez daha böylesi bir risk alıp, şirketi serbest piyasanın dinamiklerine terk etmesi pek de olası değildi. Hazine AIG’ye yüzde 12 gibi yüksek sayılabilecek bir faizle 80 milyar dolar kredi açarken, karşılığında, şirket hisselerinin yüzde 80’i geçici olarak ABD hazinesine devredildi. Son olarak, FED ve Hazine, zor durumdaki finansal kuruluşların elinde bulunan “kötü” aktifleri satın alarak piyasaya kaynak aktaracak 2 trilyon dolarlık bir fon kuracaklarını açıkladılar. Avrupa Merkez Bankası başta olmak üzere, diğer gelişmiş ülkelerin merkez bankaları da, benzer kaynak aktarımları için gerekli mekanizmaları devreye sokuyor. Batık kredilerin toplamının ise, 3.4 trilyon doları bulduğu kaydediliyor.

Amerikan hazinesi kredi piyasalarına para aktarırken, diğer yandan bütçe açığı da hızla tırmanıyor. Geçtiğimiz yıl 116 milyar dolar olan bütçe açığının, önümüzdeki yıl, iki dev mortgage şirketine aktarılacak kaynak göz ardı edildiğinde dahi, 438 milyar doları bulacağı, bizzat Bütçe Ofisi tarafından ifade edilmişti. Bu rakamın, oluşturulacak fon ve gelecekteki müdahalelerle katlanarak tırmanacağını söyleyebiliriz. Bu durum, önümüzdeki dönemde sosyal amaçlı kamu harcamalarının daha da kısılarak, batık kredilerin finansmanına kaydırılacağını gösteriyor. Kısacası, finans sektöründeki batık kredilerin maliyetini bir kez daha geniş halk kesimleri ödeyecek. Bu arada, Ağustos ayı itibariyle, ABD ekonomisinde işsizlik rakamlarının son 5 yılın en yüksek seviyesine eriştiğini ve reel ücretlerin hızla eridiğini de belirtmeden geçmeyelim. General Motors başta olmak üzere, ülkedeki otomotiv sektörü büyük bir bunalım yaşıyor. Şu an için kamuoyu reel sektördeki gelişmeleri göz ardı etse de, reel sektördeki daralma kriz endişesini besleyecek cinsten.

 

SERBEST PİYASA SÖYLEMLERİNİN İKİ YÜZLÜLÜĞÜ

ABD hazinesinin Mart ayında Bear Sterns’i kurtarma operasyonuyla birlikte, küresel ekonominin, aktif devlet müdahalelerinin sıkça görüldüğü yeni bir sürece doğru yol aldığı açıkça görülüyordu. Krizin çıplak gerçekleri ve büyük aktörlerin içine düştüğü açmaz karşısında, sadece emekçiler, küçük esnaf ve bireysel yatırımcılar için geçerli olduğu anlaşılan “serbest piyasa” söyleminin tüm ilkeleri rafa kaldırılmıştı. Müdahalelerle, finans piyasasındaki aktörlere şu mesaj verilmekteydi: Büyük oyna. Sadece kendi şirketini değil tüm finans piyasalarını riske atacak derecede büyürsen ve sadece kendine zarar verecek değil tüm finans piyasalarını alt üst edecek kadar başarısız olmayı becerebilirsen, devlet seni kurtarmak zorunda kalacaktır. Bir firmanın batmayacak, batmasına göz yumulamayacak kadar büyük olması ne demektir? Serbest piyasacıların diliyle, firmanın, gerekenden “fazla” büyükse küçülmesi, “fazla” küçükse büyümesi, aksi takdirde ise yok olması gerekmektedir. Teoriye göre, piyasa, böylesi bir seleksiyon süreci sonunda arınır ve gelişimini sürdürür. Ne var ki, bu süreçte, piyasacı ekonomi kitaplarındaki “doğrular”ın gündelik hayatın iktisadi ve politik denklemleri içerisinde çok da bir şey ifade etmediğine bir kez daha şahit olmaktayız. Aynı zamanda ünlü bir akademisyen olan FED başkanı Bernanke’nin, yazarı olduğu makro-ekonomi kitabını baştan aşağı yenilemesi gerekecek anlaşılan.

Kriz dönemlerinde serbest piyasacı argümanların hızla sahneden çekildiğini görüyoruz. Son krizde de, kimi yazarlar, ekonomideki şişkinliğe dikkat çekip, aşırı riskli yatırımların korunması halinde serbest piyasanın ihtiyaç duyduğu doğal seleksiyon sürecinin darbe yiyeceğini ve krizin daha şiddetli olarak geri dönmek üzere erteleneceğini yazdılar. Ama “krizin çözümünü piyasaya bırakalım” şeklinde özetlenebilecek bu yaklaşım, pek destek bulmadı. Bilindiği gibi, piyasa ideolojisini savunmayı kendine misyon biçen uluslararası tekeller, krizin büyümemesi için devletlerin daha aktif bir tutum benimsemesine yönelik lobi yaparken, dünya borsaları, hükümetlerin müdahale kararlarını coşkuyla karşılıyor. Aslında serbest piyasacıların bu konudaki ikiyüzlülüğü, yalnızca kriz dönemlerine özgü bir olgu değil. Özelleştirmelerle kapı önüne konulan, sosyal hakları tırpanlanan işçiye, memura serbest piyasa dersi verenlerin, teşvik almak, ihalelerden pay kapmak için Ankara’da nasıl kapı aşındırdığına sıkça şahit oluyoruz. Yurt dışında da durum farklı değil. ABD’de başkanlık yarışlarına milyarlarca dolar akıtan tekeller, bunu, daha adil bir serbest piyasa sistemi yaratacağına inandıkları adayı desteklemek için yapmıyorlar. Yakın geçmişte, Microsoft’un, Bush’un kampanyasına yaptığı büyük finansal yardım sonucunda tekel davasından nasıl kurtarıldığına hepimiz şahit olduk. Kısacası, serbest piyasa da bir yere kadar. Hiçbir şirket kâr oranları düşerken ya da piyasa payı azalırken, “ne yapalım, serbest piyasa” demiyor. Ama ücretlerin düşüklüğünden, sosyal hakların yetersizliğinden yakınan işçi, dünyanın her yanında, aynı “serbest piyasa” söylemiyle karşılaşıyor. İşçi sendikalarını rekabetçi ve krize zamanında cevap verebilen (işçi çıkarmaları kolaylaştırması açısından!) esnek bir işgücü piyasasının oluşmasının önünde en büyük engel olarak görenler, finans piyasalarında “rekabetçi” yapının korunması konusunda aynı hassasiyeti göstermiyorlar. Egemen sınıflara “oyunun kurallarını bir kez koydun, bir daha değiştiremezsin” diyecek bir engel olmadığına göre, her kavram gibi, “serbest piyasa” söyleminin altının da ihtiyaca göre yeniden doldurulup şekillendirilmesi bizleri şaşırtmamalı. Üretimin hızla daraldığı, reel ücretlerin gerilediği ve işten çıkarmaların artmakta olduğu bir süreç yaşıyoruz. Bir taraftan büyük sermayeye kaynaklar aktarılırken, diğer yandan işten çıkarma tazminatları tırpanlanacak, şirketlerin, az maliyetle, gereken derecede küçülerek, krizden olabildiğince az darbe yemelerine yönelik hukuki düzenlemelere gidilecek. Tüm bunların karşısında çalışanların nasibine ise, bir kez daha, fedakarlık söylemleri düşecek.

Dünya ekonomisinin içine girdiği son süreçle birlikte “krizsiz kapitalizm” söylemlerinin de bir hayal olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Kapitalistler, her krizden, maliyeti işçi sınıfına yükleyerek yükselttikleri kâr oranları ile çıkmışlardır. Bu kez farklı bir strateji belirlemeleri için hiçbir sebep yok. İşten çıkarmaları kolaylaştırıcı düzenlemelere gidilmesi, reel ücretlerin geriletilmesi, sosyal hakların gaspı ve ülkemizde olduğu gibi, Batı’da da giderek güç kaybetmekte olan sendikaların birçok sektörden tasfiyesi, bu sürecin doğal sonuçlarıdır.

Kısa zamanda yüklü bir faturayla karşılaşacak emek örgütleri şunu unutmamalıdır ki, işçi sınıfı açısından bu maliyetten kaçınmanın yegane yolu, krizi her dönem bünyesinde barındıran kapitalizme karşı sınıf mücadelesini yükseltmekten geçmektedir. Sermayenin krizinin sorumlusu mülksüz sınıflar değildir, faturayı da sahibi ödemelidir.