“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Newroz 2007: Halklar ve Egemenler Arasında Mücadelenin Düğümü

Newroz, hükümdar Dehak ile Demirci Ustası Kawa arasında 2617 önce geçtiği varsayılan toplumsal mücadeleye dair bir efsaneye dayanıyor. Kürtler ulusal bayramları olarak kabul ediyorlar. Bölge halkları ve birçok halk ‘yenigün’ü baharın müjdecisi olarak selamlamakta, kutlamalar gerçekleştirmektedir. Günümüzde bu efsanenin kazandığı anlam Kürt halkının özgürlüğüdür. Newroz kutlamaları, birçok düğümün çözülmek istendiği bir bayram, bir mücadele ve demokratik direniş günü olarak ele alınmaktadır. Kürt halkı sürdüregeldiği tam hak eşitliği mücadelesinde Newroz’u özel bir yere oturtmakta, kutlamaları coşku içinde gerçekleştirmektedir. Haftalar öncesinden başlayan Newroz hazırlıkları, Kürt halkını birçok yönden etkisi altına almakta, sarıp sarmalamaktadır.

Yakın tarih bakımından söylenecek olursa, Newroz, yaşanan acıların, kaybedilen on binlerce insanın, ‘faili meçhul’ listelerine kaydedilen binlerce cinayetin, 4 bine yakın yerleşim biriminin boşaltılmasının, milyonlarca insanın yerinden toprağından ve toplumsal dokusundan sürülmesinin muhasebesi ve mücadelesidir. Tüm bunlara duyulan öfkenin dışa vurumu, demokrasi ve özgürlüğe özlemdir.

Newroz kutlamaları direniş yılları içinde gelişti, kitleselleşti ve onlarca Kürdün ölümü pahasına meşrulaştı. Kürt yoktu ve dolayısıyla Kürt’ün kendisine has bayramı, kültürü, tarihi, gelenek ve görenekleri de olamazdı! Kürt halkı inkarı ve asimilasyonu direnerek hükümsüz kıldı. Ancak egemen güçler cephesinde bunun hazmedildiği söylenemez. Meşruiyetin, aynı zamanda Kürtlerin ulusal demokratik hakları için atılması gereken adımlara denk düşeceğinin bilincinde olan egemen güçler, bu günü yasadışı saymakta, her yıl Newroz kutlamalarına provokasyon bulaştırmak için adeta kılı kırk yarmakta, saldırı üzerine saldırı düzenlemektedirler. Bu yıl da, bu yönlü hazırlıklar daha Şubat ayı ortalarından itibaren baskı ve tutuklamalarla başlatıldı.

Ancak bu yıl Newroz kutlamaları, yakın dönemde yaşanan üç önemli gelişmenin sunduğu olanaklar üzerinden gerçekleşecektir. Bu, birbirini güçlendiren ve adeta iç içe geçen gelişmelerin sunduğu olanaklar, tüm saldırıları püskürtme dinamiklerini içinde taşıyor. Bu dinamiklerin dikkatle değerlendirilmesi, Newroz’un bu olanaklar heba edilmeden kutlanması, önemli bir dönemeç olacaktır. Kürt sorununda barışçı ve demokratik mücadelede daha güçlü adımların atılmasında olduğu kadar, demokratik Türkiye mücadelesinde de emek, barış ve demokrasi güçlerinin elini daha da güçlendirecek gelişmelere dayanak oluşturacaktır. 1 Mayıs kutlamaları ve sonraki gelişmelerin de bu durumdan olumlu ve olumsuz etkileneceği söylenebilir. Sınıf talepleri ile birleşen bu yönlü bir hareketlenmenin, Türkiye egemen sınıfları için taşıdığı tehlike tahmin edilebilir. Egemen güçler bu gelişmelerin farkındadır ve durumu tersine çevirmek için taktik savaşına daha şimdiden girişmiş bulunmaktadır. Newroz’un, emek, barış ve demokrasi güçleri ile ırkçı ve şoven güçlerin taktik mücadele alanı olacağını söylemek abartı olmayacaktır.

Bu olanaklardan birincisi; PKK’nin 1 Ekim 2006 tarihinde açıkladığı ateşkes kararıdır. PKK’nin 1 Ekim 2006’da açıkladığı, ancak tüm provokasyon, saldırı, operasyon ve ölümlere rağmen kararlıca sürdürdüğü ateşkes kararı, Kürt ve Türk halkının kardeşleşme mücadelesinde, önceki dört ateşkes kararı ile kıyaslandığında daha ileri kazanımlara olanak sunmuştur. Ateşkes süreci, barış, kardeşlik ve demokrasi güçlerinin elini güçlendirmiş, Kürt sorununun demokratik çözümü için süren mücadeleye yeni güçlerin, değişik çevrelerin katılımı ve desteğini sağlamıştır. Dahası, egemen güçler içinde farklı eğilim ve tutumların su yüzüne çıkmasını daha da hızlandırmıştır. Kürt sorununun ‘terör sorunu’ değil, bir halkın ulusal tam hak eşitliği sorunu olduğu yönlü mücadele, bu süre içinde daha çok destek ve güç bulmuştur. Şemdinli’de yaşanan gelişmeler, o dönem Org. Büyükanıt’ın sorumluluk üstlenmesi ve buna duyulan tepki, Bölge’de yaşananların doğru algılanmasında ciddi bir kırılma yarattı. Arkasından yaşanan gelişmeler, ‘derin devlet’ olarak tarif edilen, ama devleti işaret eden kuşku ve güvensizliği daha da arttırdı.

Bilindiği gibi, 2006 yılının ilk ayları ve yıl ortasında süren operasyon ve çıkan çatışmalarda ölen askerlerin taşınan cenazeleri gerilimi oldukça arttırmıştı. Bir yandan cenazeler üzerinden kahramanlık destanları yaratma, siyasi parsa toplama, ‘vatan millet’ edebiyatı yaparak halkların birbirini boğazlamasına giden süreci körükleme tutumu, diğer yandan asker anne, baba, eş ve yakınlarının tepkileri artarak devam etti. Irkçı ve şoven güçler, asker yakınlarının tepkilerinden oldukça rahatsız oldular. Bir dönemin sarsıldığının işaretleri anlamına gelecek tepkiler TSK’yı da tedirgin etti.

Asker aileleri çocuklarının cenazeleri üzerinden ırkçı ve şoven propaganda yapan güçlerden rahatsız olduklarını dile getirmekle kalmamış, çatışmaların son bulması ve akan kanın durmasını istediklerini yüksek sesle dile getirmişlerdi. Yine, “vatan sağ olsun diyemeyeceğim” tepkilerinin dile getirildiği bu dönemde, Başbakan Erdoğan’ın “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” açıklaması da büyük tepki toplamıştı. TSK’nın üst düzey yetkililerinin cenazelere katılarak, yükselen tepkiyi AKP hükümetine yöneltme çabaları da bu dönem dikkat çekti. Askerler ve hükümet, ölen Türk ve Kürt gençlerinin cenazeleri üzerinden politika yapmayı, milliyetçilik yarışına girmeyi bu dönem ayyuka çıkardılar.

PKK’nin, bu gelişmelerin yaşandığı bir süreçte ilan ettiği ateşkes kararı, hem Türk hem de Kürt halkı tarafından olumlu karşılandı. Ölümlerin olmayacağına dair beklenti küçük bir beklenti değildi. Bu dönemden sonra, Türkiyeli aydın, sanatçı ve akademisyenler daha rahat hareket ettiler. Kürt sorununun demokratik çözümü için daha yoğun bir çaba içine girdiler, sorumluluk yüklendiler. Açıklamalarda bulundular, seslerini yükselttiler ve girişimlerde bulundular. “Yeniden çatışmalar olmasın, gençler ölmesin” sesleri daha yüksek çıkmaya başladı. Başta tüm uluslardan işçi sınıfı ve ezilen halkların mücadele örgütü EMEP olmak üzere, tüm emek ve demokrasi güçleri Kürt sorunun demokratik çözümü için yoğun bir çalışma içine girdiler. Ateşkesi devam ettirmek, operasyonların durmasını ve devletin adım atmasını sağlamak için verilen mücadele, çatışmaların sürdüğü günlerdekinden farklı bir destek bularak, içten içe büyüdü. Bu sürecinin önemli olduğu, Türk ve Kürt halkının demokrasi mücadelesinde birleşmesinde bu ateşkesin iyi değerlendirilmesi gereği üzerinde hassasiyetle duruldu ve toplumsal dayanaklar güçlendi.

Ateşkes kararından sonraki süreçte, halkların kardeşliğinden, Kürt sorununun demokratik çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesinden yana olan güçler birbirlerine daha çok yakınlaştılar. Irkçı ve şoven güçlerin, askeri yöntemi ve şiddeti tek yol sayanların karşısına çıkmakta tereddüt eden liberal burjuva çevreler de dahil, değişik çevre, sınıf ve katmanlardan tepkiler yükselmeye başladı. Yine, Kürt sorununda ikircikli bir tutum içinde olan, Türk milliyetçiliği karşısında açık tutum alamayan küçük burjuva demokrat örgüt ve partilerin cesaret kazandığı, Kürt ulusal güçleri ile yan yana gelmemeye özen gösteren bu çevrelerin ortak platformlar içinde yer alması için sürdürülen çabaların da bu süre içinde sonuç vermeye başladığı görülüyor. Bunlar önemsenmesi gereken gelişmelerdir.

Değişik illerde ve farklı zamanlarda açıklama ve girişimlerde bulunan tüm güçlerin ortak hareketi konusunda süren çabalar giderek bir merkezde birleştirildi. 324 aydın ve akademisyenin açıkladığı deklarasyon ile bu gelişmeler doğru ve birleştirici bir rotaya yönelmiş oldu. İşçi sendikaları konfederasyonlarının bazıları, aydın ve akademisyenlerin çağrı ve girişimlerinden sonra daha ileri adımlar atmaya başladılar. Liberal burjuva çevreler, aydın ve akademisyenlerden önemli bir kesim, hatta çeşitli sanayici ve işadamı dernek ve örgütleri ırkçı ve şoven tutum karşısında tavır alıcı açıklamalarda bulundular. İktidar devirip, iktidar kuran ekonomideki hakimiyeti elinde bulunduran TÜSİAD, ırkçı-milliyetçi, linççi saldırgan gelişmelerden tedirgin olduğunu dile getirmek zorunda kaldı. TOBB, yıllar önce Prof. Bülent Tanör’e hazırlattığı ‘rapor’unu Prof. Zafer Üskül’e güncelleştirerek, kamuoyuna sunma ihtiyacı duydu.

Ateşkes kararının uygulandığı aylar boyunca ırkçı ve şoven güçlerin sürdürdükleri saldırganlık, aynı zamanda güçlü bir karşı koyuşu da beraberinde getirdi. Linç hareketleri, çeteleşmeler, işlenen cinayetler, 301 yargılamaları, yazar, sanatçı ve aydınlara yönelik saldırı ve davaların artması gibi gelişmeler, çeşitli sınıf ve tabakalardan tepkilerin yükselmesine neden oldu.

İşçi ve emekçilerin, emek, barış demokrasi güçlerinin cephesini güçlendiren ve daha da genişleten bu gelişmeler, demokratik Türkiye mücadelesi bakımından önemli olanaklar yaratmaktadır. İslamcı kesim içinde önemli bir bölüm, ırkçı, şoven ve saldırgan kesimlerle arasına çizgi çekme ihtiyacı duyarak, tutum almaya başladı. Bu alanda yayın yapan gazete ve dergiler, çetelerin Danıştay saldırısı ve diğer çete eylemleri karşısında, Kerinçsiz’in başın çektiği provokasyonlar, emekli asker ve polislerin yönettiği faşist örgütlenmeler karşısında açık tutum almaya başladılar. Bu mevzide konumlanan birçok yazar, sendikacı ve akademisyen, yazar Orhan Pamuk davası, 301 yargılamaları ve Hrant Dink cinayeti karşısında tutum alarak, milliyetçi-faşist cephe ile aynılaşmamak, ayrı olarak değerlendirilmek için özel bir tutum sergilediler. RTÜK tarafından ‘Kurtlar Vadisi Terör” dizisinin yayından kaldırılması da, bu çevrelerin söz konusu tutumuna denk düşmektedir. Kerkük’te referandum sorunu üzerinden yeni bir bölünmenin yaratılmak istendiği, örneğin Mazlum-Der çevresinde bu sorundan kaynaklı farklı eğilimlerin ortaya çıktığı, yine Kürt ulusal hareketi çevrelerinde sorunun ele alınışındaki farklılıkların ayrışmaları derinleştirmede olanak olarak kullanılmak isteneceği de akıldan çıkarılmamalıdır. Kerkük sorununun, İslamcı çevrelerden barış ve demokratikleşme cephesine yaklaşan kesimlerin provoke edilmesi için bir olanak olarak kaşınacağı görülmektedir.

Yine ‘ulusalcı sol’ olarak bilinen, geniş bir yelpaze olarak ortak paydalarda birleşen ve ‘kızılelmacı’ olarak tarif  edilen cephede yarılmalar başladı. İlhan Selçuk, ‘Ne mutlu Türküm diyene’ demenin anlamı üzerine bolca zorlama sözler etse de, Cumhuriyet’teki köşesinde ‘hepimiz Ermeniyiz’ diye yazmakla uzun zamandan beri ilk kez farklı bir tavır sergilemiş oldu. ‘TÜRK SOLU’ dergisi çevresi ve Perinçek’in İP’i gibi dar bir çevre dışındaki diğer kesimler, ‘ulusalcı-milliyetçi’ duruşlarını yeniden tarif etmek, ‘karıştırılmamak’ zorunluluğu hissetmeye başladılar. Anıl Çeçen ile Toktamış Ateş arasında süren polemik ve daha birçok ‘ulusal solcu’ arasında süren tartışma ve polemikler bu gelişmelerden bağımsız düşünülemez.

CHP’nin, milletçi tutumuna rağmen, Hrant Dink cinayetinin arkasındaki güçlerden bahsetmesi, Okan Samast’ın Samsun Emniyet Müdürlüğü’nde asker ve polis görevliler tarafından kahraman gibi karşılanmasına tepki göstermesi de, milliyetçi ve ırkçı güçlere karşı gelişen halk tepkisini göze alamamaktan kaynaklıdır. Ateşkesin kalıcılaşması, giderek operasyonların durması, şiddete son vermek ve Kürt sorununu Kürt halkı ile ulusların tam hak eşitliği temelinde çözmenin güçlenen koşullarından ürkenler, süreci proveke etmek ve çatışmaları başlatarak nemalanmaya devam etmek istemektedirler.

İkinci önemli gelişme; 13-14 Ocak 2007 tarihlerinde gerçekleştiren ve büyük yankı uyandıran “Türkiye Barışını Arıyor” konferansıdır. Bu konferans, 2006 yılı ortalarından itibaren iller düzeyinde süren –eksiklerine ve zaaflarına rağmen– kolektif bir çalışmanın ürünüdür.

Yukarıda da işaret edildiği gibi, 324 aydın ve akademisyenin imzalayarak yayımladığı barış deklarasyonu bu çalışmayla birleştirilmiş ve mücadeleyi daha da güçlendirmiştir. İki gün süren, Türkiye’de ve yurtdışında önemli yankı uyandıran ‘Türkiye Barışını Arıyor’ konferansı, üzerinde yürünebilecek geniş bir yol açmış bulunuyor. Kürt sorununu birçok boyutu ile ele alan konferansın, hem çok geniş bir çevrenin mutabakatına dayalı olması, hem de sorunları ve mücadele taleplerini formüle eden bir sonuç bildirgesi çıkarması oldukça önemli ve güçlü yeni bir adımdır. Konferans, egemen güçler cephesindeki Kürt sorunu çatlağını daha da arttırmıştır. Hükümeti daha çok zora sokmuştur. Irkçı ve şoven güçlerin manevra alanını daraltmış, toplumsal desteğini azaltmıştır. Emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in konferansa katılımı ve sonrasında yazdığı yazılar, verdiği röportajlar ve yaptığı açıklamalar ve bunun etrafında dile getirilen birçok düşünce, egemen güç odakları içinde yaşanan tartışmayı göstermek bakımından öğreticidir. Bu bakımdan önemli ip uçlarına işaret etmektedir. Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt’ın ABD dönüşü bu konferansı işaret ederek, bir tehlikeden söz etmesi, konferansın ABD’deki etkisini de göstermektedir. Yine AKP hükümeti Dışişleri Bakanı Gül’ün Avrupa’daki Türkiye kökenli milletvekillerini davet edip yaptığı görüşmelerde, milletvekilleri bu konferansa işaret etmiş ve hükümeti Kürt sorununda adım atmamakla eleştirmişlerdir.

Bu gelişmeleri tersine çevirmek, egemen güç odakları cephesindeki farklı eğilim ve dağılmaları toparlamak, demokratik güçleri dağıtmak için bir saldırı hareketi başlatılmış bulunuyor.

Üçüncü gelişme ise; Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de İstanbul’da ırkçı ve şoven güçler tarafından katledilmesi ve bu cinayete karşı gelişen güçlü barış ve halkların kardeşliği isteği ve tutumudur. İşgünü olmasından dolayı işçi ve kamu emekçisi katılımı az olan, ancak 200 bine yakın kişinin katılımıyla dev bir gösteriye dönüşen Hrant Dink’in cenazesi, demokratik Türkiye mücadelesinin güçlü potansiyeline işaret etmektedir. Hrant Dink’in cenazesi yukarıda sözünü ettiğimiz ayrışmaları daha da arttırmıştır. 8-10 km’lik yürüyüş güzergahı boyunca atılan “Hepimiz Hrant’ız”, “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganı üzerinden koparılan fırtına, tepkinin ‘zayıf karnı’ olarak değerlendirilip saldırı vesilesi edilse de, buraya saldıranlar halk indinde itibar yitirmişlerdir.

Bu üç faktör, Kürt sorununun demokratik çözümü ve demokratik Türkiye mücadelesi için birbirini tamamlayan önemli gelişmelerdir. Newroz kutlamalarının bu gelişmelerden güç alarak ve bu birikim üzerinden gerçekleşmesi hassasiyetle gözetilmelidir. Newroz kutlamaları, bu zemin üzerinde ve birbirine yaklaşan demokratik güçlerin ortak eylemi olarak hayat bulmalıdır. Egemen güçlerin Kürt ulusal hareketini tecrit etme ve yalnızlaştırma hesaplarını boşa çıkaracak ve kazanımları heba etmeyecek tek tutum buradan geçmektedir. Newroz’un özgünlüğü, ulusal karakteri ve Kürt ulusal hareketinin temsilcileri üzerinde yaratacağı heyecan anlaşılır bir şeydir. Ancak sorun, sadece bir kutlama sorunu değildir. Egemen güçler de soruna böyle bakmamaktadırlar. Artan gerilim ve Kürt ulusal hareketine yönelik çok yönlü saldırı da bunu göstermektedir.

NEWROZ ‘TÜRKİYE BARIŞINI ARIYOR’ KONFERANS BİLEŞİMİ TARAFINDAN SAHİPLENİLMELİ VE KUTLANMALIDIR

Newroz yaklaştıkça gerilim de arttırılıyor. Geçmiş yıllarda olduğu gibi, bu yıl da, Newroz Bayramı olağanüstü bir gün olarak gündemde tutulmak, halklar arasında düşmanlık yaratmanın vesilesi edilmek isteniyor. Irkçı ve şoven güçler, Newroz üzerinden ‘bölücülük’ ve ‘terörizm’ propagandasını arttırarak, barış ve kardeşlik temelinde güçlenen halklar arasındaki güveni tahrip etmeyi amaçlıyorlar. Bu saldırgan tutuma karşı bu dönemin politik sorumluluk ve hassasiyetle değerlendirilmesi ihtiyacı, sorumluluklarımızı daha da arttırmaktadır.

Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt ve Dışişleri Bakanı Gül’ün ABD ziyaretlerinden sonra Kürt halkına yönelik saldırıların dozu daha da artmış bulunuyor. ABD’den sınır ötesi operasyon konusunda zımni destek aldığı anlaşılan, en azından bir süreliğine bunu iç politikada kullanma imkanı bulan egemen güçlerin, Newroz’u gerekçe ederek, Kürt halkına ve tüm demokrasi güçlerine karşı saldırı harekatı başlatacakları görülüyor. Türkiye’nin emek, barış ve demokrasi güçlerini hedefe koyan ırkçı ve şoven güçler, Kürt sorunu üzerinden yeni bir ‘bölücülük’ kampanyası başlatmış bulunuyorlar. Yukarıda sözü edilen gelişmeleri tersine çevirmek için Newroz bir ‘olanak’ olarak ele alınmak isteniyor.

Her yıl olduğu gibi, bu yıl da, Newroz’da yaşanacak provokasyonlar üzerine çeşitli senaryolar yazılıyor. Türkiye tarihinde yaşanan provokasyon, kitlesel katliam ve ‘faili meçhul’ cinayetler ve bunların arkasındaki gerçek güçler, JİTEM, MİT ve bunların uzantıları bilinmiyormuşçasına, bu yıl da Newroz kutlamalarında yaşanacak olası provokasyonlardan söz ediliyor. Devlet ve hükümet yetkilileri, provokasyonlara izin vermeyeceklerinden söz ederek, Kürt halkı, Kürt ulusal hareketi ve Türkiye’nin demokrasi güçlerini hedef haline getiriyorlar.

Newroz Bayramı’nın Kürt halkının kültürü ve gelenekleri doğrultusunda kutlamasını demokratik bir hak olarak değerlendirmek ve hiçbir sınırlama tanımadan kutlamaların gerçekleşmesi için gereğini yapmak yerine, her yıl olduğu gibi, bu yıl da, ırkçı ve şoven güçler  ellerini güçlendireceğini düşündükleri politikalar açıklamakta, mesajlar vermekte ve saldırı hazırlıklarına girişmektedirler.

Bu yılki saldırıların startı, sivil ve asker yetkililerin gerçekleştirdiği ABD gezisinden hemen sonra verildi. İçişleri Bakanlığı genelgeleri ile Newroz kutlamalarında olası provokasyonlardan söz edilmeye başlandı. Diyarbakır’da gerçekleştirilen Emniyet Müdürleri Zirvesi’ne katılan İçişleri Bakanı A. Aksu, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve 21 Mart Newroz Bayramı kutlamalarını provoke etmek isteyenler olabileceğini belirterek, halka tehditler savurdu. İçişleri Bakanı Aksu, toplantıda emniyet müdürlerini uyararak, onları tüm yetkilerle donattığını, yasa falan dinlemeden harekete geçmeleri anlamına gelecek açıklamalarda bulundu. “Bu konuda asla müsamaha göstermeyeceğiz. Halkımızın sevinç ve mutluluğuna gölge düşürmek isteyenlerin heveslerini  kursaklarında bırakacak tüm tedbirleri almanızı istiyorum” diyen Aksu, hem Kürt halkına, hem de tüm Türkiye halkına gözdağı vererek, AKP hükümetinin Newroz kutlamaları karşısındaki tahammülsüzlüğünü de açıklamış oldu.

Newroz Bayramı kutlamalarının Kürt halkının demokrasi ve özgürlük mücadelesindeki yeri ve önemini, kutlamaların Kürt ve Türk halkının barış ve kardeşlik mücadelesindeki etkisini bilen hükümet, askerler ve egemen sınıflar, seçimleri de hesaba katarak, halka karşı saldırıya girişmiş bulunuyorlar.

23 Şubatta toplanan MGK’de de Kürt sorunu ve Newroz kutlamaları ele alındı. Günlerce öncesinden, MGK toplantısında Newroz kutlamalarının, Kürt sorununun, Kerkük meselesinin, Barzani ve Talabani ile görüşme sorunu, sınır ötesi ve Kandil Dağı’na operasyon gibi sorunların ele alınacağı ilan edilerek, Türkiye halkının dikkatleri ‘terörizm’ ve bölücülük’ sorununa yönlendirilmiş oldu. Böylece, Newroz kutlamalarına yönelik her türlü yasaklama ve saldırı, toplumsal meşruiyete kavuşturulmuş sayılıyor.

Irak devlet başkanı Talabani ve Kürdistan Federal Hükümeti başkanı Barzani ile görüşme yapılıp yapılmaması tartışması üzerinden Kürt halkı akıl almaz hakaretlere hedef haline getirildi. ABD uşaklığında sınır tanımayan, ABD’nin bölge politikalarına ses çıkaramayan, buna boyun eğen ve ABD’nin Irak hükümeti ve Kürt yönetimi ile görüşmeyi dayatmasına boyun eğerek kabul eden, ama içeride ırkçı ve şoven propagandayı elden bırakmayan bu güçler, halka saldırıda gemi azıya almış bulunuyorlar. AKP hükümeti, CHP ve diğer ırkçı ve şoven parti ve güçler ile TSK, Newroz kutlamaları karşısında aynı ‘hassasiyetleri’ paylaştıklarını ve aynı tutumu sergileyeceklerini yaptıkları açıklamalar ve verdikleri demeçlerle göstermiş bulunuyorlar. DTP hedef tahtasına oturtulmuş bulunuyor. AKP hükümeti, Kürt sorununda diyalog, Talabani ve Barzani ile görüşmek  istediği için TSK ile çatışıyormuş gibi gözükür ve yukarıda saydığımız üç faktörü göz önünde bulundurma ihtiyacı ile taktik uygularken, içeride, Kürt halkına ve onların seçilmiş belediye başkanlarına ve temsilcilerine karşı saldırı üstüne saldırı gerçekleştirmeyi sürdürmektedir.

18 Şubat günü DTP Van İl Örgütü binasına baskın düzenlendi 20 kişi gözaltına alındı. İl Başkanı ile gençlik meclisi üyesi tutuklandı. Birçok il ve ilçede parti yöneticilerine yönelik baskı ve tutuklamalar sürüyor. DTP Diyarbakır İl Başkanı H. Aydoğdu, bir İnternet sitesine yaptığı açıklamada “Kerkük’e yapılacak saldırı Diyarbakır’a yapılmış sayılır” dediği için burjuva medya tarafından hedefe konuldu, ardından 23 Şubat 2007’de göz altına alındı ve tutuklandı. Bunlarla da yetinilmeyeceği görülüyor. DTP genel başkanı A. Türk ve eş başkanı A. Tuğluk hakkında süren bir dava sonuçlandırıldı ve başkanlar 1 yıl 6 ay cezaya çarptırıldılar. Bu saldırıların boyutlanacağı ve sınır ötesi operasyon hazırlıkları eşliğinde süren bir propaganda ile artacağı görülmektedir. Bölgede asker sevkiyatı arttırılıyor. Sınıra yığınak yapılıyor. Sınır boylarında savaş uçakları inip-kalkıyor. Bu saldırılar karşısına dikilmek, emek, barış ve demokrasi güçleri olarak güçlü bir karşı koyuşu örgütlemek gerekli ve zorunludur.

Bu gelişmelerin de gösterdiği, Newroz üzerinden bir hesaplaşmanın zorlanacağı ve yakın dönemde yaşananların faturasını ödetmeye yönelik saldırıların gerçekleştirileceğidir. Ancak her şeye rağmen, bunun başarılması olasılığı zayıftır. Halk güçlerinin örgütlü ve kararlı tutumu bu hesabı bozacaktır.

Newroz kutlamaları DTP’nin tek başına gerçekleştireceği kutlamalar olmamalıdır. Yukarıda ifade ettiğimiz üç faktörün ortaya çıkardığı güçler Newrozu sahiplenmeli ve ortak kutlanması için sorumluluk almalıdır. Demokrasi güçlerine dayandırılarak gerçekleştirilen kutlamalar saldırıları kıracak, DTP’nin tecrit edilmesine yönelik hesapları bozacaktır. “Türkiye Barışını Arıyor” konferansı sekretaryası, Newroz kutlamalarını, konferansın çizdiği çerçevenin kapsamında ele alarak sahiplenebilir. Demokrasi güçlerinin, kitle örgütlerinin, sendikalar ve yöneticilerinin, aydın ve akademisyenlerin, sanatçı ve yazarların düzenleyici, konuşmacı ve katılımcı olarak sorumluluk yüklenmeleri için gecikmeden adım atılmalıdır. Bunun için yoğun bir çaba sarf edilmelidir.Yine, konferansın illerdeki örgütleyicileri, Newroz Tertip Komiteleri olarak hareket edebilirler. Türk işçi ve emekçi halkının, Türk aydınlarının, Newroz kutlamaları gerekçesi ile artan saldırılar karşısında tutum almalarını istemek ve bunu sağlamak, saldırıları boşa çıkarmada önemli bir adım ve karşı hamle olacaktır. Ateşkesin kalıcılaşması, bugünün Türkiye’sinde birçok sorunun düğümlendiği sorun olmuştur. Kapışma buradan sürdürülmek ve yeniden ‘bölücülük’ propagandası yapılarak mesafe alınmak istenmektedir. PKK’nin “Ateşkes Mayıs’a kadar devam edecek, adım atılmaması ve üzerimize, üzerimize gelinmesi halinde ateşkes bozulur” açıklaması üzerinden süreç provoke edilmek istenmektedir. Bunu bozmanın yolu; Kürt halkının kitlesel direnişi, emek, barış ve demokrasi güçlerinin güçlü hareketidir.

Newroz, barış, demokrasi, özgürlük ve kardeşlik için, mümkün olan en geniş birlikle kutlanmalıdır.