“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Emekçi Kadınların Yaşamı; Yoksulluk, İşsizlik, Sosyal Çöküntü

8 Mart; yoksulluk, işsizlik, savaş, şiddet ve eşitsizlikle yüz yüze kadınların bir kez daha ekmek ve gül için mücadelesini yenilemenin, geçmiş mücadele deneyimlerini gözden geçirip yeni mücadelelere hazırlanmanın vesilesi olacak.

Emperyalist küreselleşme politikasının koç başı “özelleştirmeler”, Sümerbank ve TEKEL gibi işletmelerde çalışanlar başta olmak üzere, binlerce kadını işsiz bıraktı. Ülkemizde, kadınların istihdamı 1990 yılında üçte bir oranında iken, 2006 yılında, bu oran %23 seviyesine düşmüştür ve OECD ülkelerinde en düşük kadın istihdam oranı Türkiye’dedir. Oysa bu oran, AB ülkelerinde ½ düzeyindedir.

Kadınların işgücüne katılım oranı, kentlerde %18,9’u ancak buluyor. Kentte çalışan kadınların %12,9’u sanayi sektöründe, %28,6’sı ise, hizmet sektöründe çalışıyor. En büyük istihdam alanlarından biri de kayıt dışı sektör. Yani kadın işçilerin sigortasız, iş güvencesi ve iş güvenliğinden uzakta, sağlıksız koşullarda, uzun ve esnek işgünlerinde yoğun emek sömürüsü içinde çalışması demek.

KİT’lerin kapatılması ve özelleştirme politikaları; ücretlerin düşürülmesi, Organize Sanayi Bölgelerinde güvencesiz işlerde çalışma, uzun iş saatleri, sendikasız ve sigortasız çalışma, işyerinde hakaret ve cinsel taciz karşısında da, işçi kadını büyük ölçüde savunmasız bıraktı.

Patron örgütü TİSK, kadın istihdamının düşük olmasını, “yasaların işverene kadınları koruyucu aşırı yükümlülükler getirmesi, esneklikleri yeterince içermemesi, istihdam vergilerinin yüksek oluşu, mesleki eğitimin yetersizliği, keskin rekabet koşullarında işyerlerinin kadın çalıştırmaktan kaçınması”yla izah ediyor. Kapitalist sınıf örgütü, bu vahim tablodan yine kendi lehine sonuçlar çıkarıyor, kadınların çalışma koşullarının daha da kötü hale getirilmesi özgürlüğünü talep ediyor.

Ancak; işçi kadınlar, organize sanayi bölgelerinde büyük ve küçük işletmelerde yeni bir mücadele eğilimi içerisinde. Sendika, sigorta ve 8 saatlik işgünü mücadelesi, iş güvencesi talebi ile daha çok öfke biriktiriyor genç işçi kadınlar. Bursa’da 5 işçi kadının yaşamını yitirdiği yangınla herkes için görünür hale gelen işçi kadınların içinde bulunduğu insanlık dışı koşullar, yoğun emek sömürüsü, emekçi kadın hareketine yeni bir mücadele ve örgütlenme ihtiyacını hatırlattı.

Hizmet sektöründe çalışanların çoğunluğunu oluşturan kamu emekçisi kadınlar, iş güvenceleri ve ücretlerini tehdit eden yeni saldırılarla karşı karşıya. Yabancı doktor çalıştırmayı içeren yasal düzenlemeler, sosyal güvenlik kurumları ile sağlık kurumlarını birleştiren düzenlemeler, pek çok eğitimcinin sözleşmeli statüde çalıştırılması gibi saldırılar, kamu emekçisi kadınlar arasında 14 Aralık eyleminde görüldüğü gibi mücadele eğilimini artırdı ve Mart ayı içinde sağlık emekçilerinin kitlesel mücadele için hazırlık yaptıkları biliniyor.

Emperyalist “küreselleşme” politikalarının diğer ucu köylü kadını vurdu. Tarımda uygulanan IMF ve AB programları büyük bir yoksullaşmaya neden oldu. İthal ürün ve Gümrük Birliği politikaları nedeniyle, tarım üreticisi kadın, ürün rekabeti karşısında ezildi. Bir yandan üretim girdileri artarken, diğer yandan kendi ürünü ucuzladı. Şekerpancarı ve tütün kotaları nedeniyle üretim alanları sürekli daraldı.

Ülkemizde kadınların en çok çalıştığı sektörler, kırsal kesim ve kayıt dışı sektör olarak tespit ediliyor. Çalışan kadınların %58,5’i tarım sektöründe, kırsal alanda çalışan kadınların %89’u ise, tarım kesiminde ücretsiz aile işçisi olarak çalışıyor.

Kırsal alanda çalışan diğer kadınlar ise, tarım işçileri. Tarım işçisi kadınlar, düşük ücretlerle, her türlü hak güvencesinden yoksun, sigortasız çalışıyor. Doğu ve Güneydoğu’nun yoksulları, kadın-kız, çoluk-çocuk; yazın Güneyin pamuk tarlalarına, fındık-kayısı bahçelerine,  kışın portakal bahçelerine ucuz işgücü akıtıyor. Çoğu çocuk yaştaki genç kızlar okul yerine ekmek parası kazanmaya gidince, “haydi kızlar okula” kampanyalarının soluğu uzun ömürlü olmuyor. Bütün yoksullar arasında, yaz tatili zili erken çalıyor, çocuklar okuldan erken alınıyor ve tarlalara gönderiliyor.

Tarım işçisi kadınlar ve çocuk yaştaki genç kızlar, çalıştıkları yerde, ne başlarını sokabilecekleri düzgün bir barınağa, ne temiz suya ve ne de doğru-dürüst gıdaya sahip olabiliyor. İşe, balık istifi kamyon ve traktör kasalarında, toz-toprak içinde, hayvan pazarına taşınır gibi taşınıyorlar.

Bunun sonucunda pek çok iş kazası ve iş cinayeti yaşandı. 2002’de 4 tarım işçisinin ölümü ile sonuçlanan Konya'daki kamyon kazası, aynı yıl Hatay Kırıkhan'da 1 tarım işçisinin canına mal olan traktör kazası, Eylül 2003’te Batman'da 53 pamuk işçisini taşıyan kamyon uçuruma yuvarlandığında üç kişinin ölümü, Kasım 2005’te Mersin'de tarım işçilerini taşıyan kamyonun trenle çarpışmasında 10 kişinin ölümü geride bıraktıklarımızdan bazıları idi.

Son olarak Ceylanpınar TİGEM işçilerinin kamyon kasasında taşınırken yaşadığı kaza sonucu 11 işçinin ölmesi, bu alanda çalışan kır işçilerinin, kadın ve genç kızların içinde yaşadığı insanlık dışı koşulları bir kez daha gözler önüne getirdi.

2005’te Adana’da düzenlenen Tarım İşçileri Kurultayı’nda, işçiler; sendika, 8 saatlik iş günü, yaşamlarını sağlayabilecek kadar ücret, barınabilecek yer talep ettiler. Tarım ilaçları kaynaklı zehirlenmelere, çifte sömürü kurumu olarak “elciliğe” dikkat çektiler. Hatta bu yıl içinde yaptıkları fiili grevle, bir tür fiili toplusözleşme ile ücretleri belirlemeleri, tarım işçilerinin örgütlenme ve mücadele potansiyellerini açığa çıkardı. KESK, bu yılın 8 Mart etkinliklerini tarım işçisi kadınlara adadı.

Aç ve yoksul, işsiz kadın kitlelerinin temel talebi, evinin kapısından içeri girecek bir parça ekmek, kendisinin ve çocuğunun insanca yaşamasını mümkün kılacak onurlu bir iş.

İşsizlik ve yoksulluk ortamında, toplumun tortusu haline gelen lümpen kalabalıkların, fuhuş mafyasının ağına düşen çocuk yaştaki genç kızlar ve çaresiz kadınlar, uyuşturucu ile köleleştirilip, insanlık dışı bir fuhuş sömürüsüne tabi tutuluyor. Öte yandan IMF politikaları ile ekonomik kaynakları tahrip edilen Türkiye, uluslararası uyuşturucu ticaretinin yanı sıra, uluslararası kadın ticaretinin de önemli merkezlerinden biri haline geliyor. Okullarda genç kızlar, şiddet ve uyuşturucuya dayalı yoz kültürün hedefi oluyor.

Ekonomik ve siyasi göçlerle kent kıyılarında biriken yoksulluk, işsizlikle birleşince, derin bir sosyal çöküntü üretti. Bu sosyal çöküntünün en büyük mağduru, emekçi ailesinin en proleteri kadın.

SİYASAL TEMSİLDE EŞİTLİK

Nüfusunun yarısından fazlasının kadın olduğu Türkiye’de kadınlar, siyasal temsilde yokluk seviyesindeler. 550 milletvekilinin yalnızca 24’ü, 3234 belediye başkanının yalnızca 18’i kadın. İl Genel Meclislerinde kadın temsil oranı yüzde 1.7,  Belediye Meclis üyeliklerinde kadınların temsil oranı yüzde 2,5 civarında.

2007’nin seçim yılı olması; kadınların siyasal temsilde eşitlik mücadelesinin büyümesine, seçimler vesilesiyle yeni saflaşmalara kaynaklık edecektir. Ancak, sağda ve solda her türden burjuva-gerici partide kadın adayların desteklenmesi yönündeki sınıf ve siyaset dışı bir kadın hakçılığı platformunun; iş, ekmek, demokrasi, barış ve kardeşlik talebini yükselten ezilen-emekçi kadın hareketinin güçlenmesine hizmet etmeyeceği ortadadır.

Her türlü baskıya ve eşitsizliğe karşı mücadele eden dünyanın ilk işçi sınıfı iktidarı Sosyalist Sovyetler Birliği, kadınların siyasal kazanımları için de önemli bir model olarak, tarihte ve kadınların ortak hafızasında yerini aldı. Avrupa’nın en geri ülkesi, eskinin Çarlık Rusya’sı toprakları üzerinde, 17 Ekim Devrimi’nden hemen sonra, dünyanın ilk kadın bakanı, Sosyal Hizmetler Halk Komiseri Aleksandra Kollontai oldu. Sovyetler Birliği’nden önce, kadınların seçme ve seçilme haklarını kazandığı yalnızca iki Avrupa ülkesi vardı: Finlandiya ve İngiltere. 1949’da ise, Sovyetler Birliği’nde 10 kadın bakan vardı. 1950’de, yerel Sovyetlerde 1/3, Yüksek Sovyet’te yüzde 25,8, Milliyetler Yüksek Sovyeti’nde yüzde 27,9 oranında kadın temsili sağlandı. 1939’da, Komsomol’un yüzde 31’i genç kızlardan oluşuyordu. 1949’da, bölge sendika yöneticilerinin yarıdan fazlası, fabrika sendika yöneticilerinin yaklaşık yarısı kadındı.

Yarım yüzyıl önce, cinsiyet eşitliği politikasında dev adımlar atan sosyalizm, bugün de demokratik-emekçi kadın hareketinin asıl yönelimini oluşturacaktır.

Öte yandan bugünün somut siyasal saflaşmasında, kadınların yeri, siyasette eşit temsil talebini de kapsamak üzere, sınıf partisi ile emek, demokrasi ve barış etrafında odaklanan demokrasi güçlerinin saflarıdır.

MİLLİYETÇİLİK, KÜRT SORUNUNUN DEMOKRATİK ÇÖZÜMÜ VE KADINLAR

Bu 8 Mart’ın en öne çıkacak taleplerinden biri, barış talebidir. Bir yandan dünyanın ve özellikle Ortadoğu’nun ABD jandarmalığında kana bulanması, öte yandan dünyanın çeşitli yerlerinde süren dinsel ve etnik savaşlar, dünya çapında barış talebinin yükseltilmesini gerektiriyor.

Milliyetçi kışkırtmalar ve özellikle büyük ulus şovenizmi, halklar arası barış ve kardeşlik duygularını tahrip ediyor. Hrant Dink cinayeti, arkasında hangi karanlık güçler olursa olsun, temel bulduğu ırkçı-faşist milliyetçi kaynağı sorgulamayı ve buna karşı demokratik, evrensel insani değerleri yükseltmeyi gerektiriyor. Rakel Dink’in duygusal ve bir o kadar da nesnel, unutulmaz konuşmasında değindiği gibi, kadınlar olarak, “bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamayı” 8 Mart’ın temel şiarlarından kılmalıyız.

Amerikan Barış annesi Cindy Sheean’ın da vurguladığı ve ülkemizde Barış Anaları İnisiyatifi üyelerinin yıllardır süren mücadeleleriyle gösterdikleri gibi, barış ve kardeşlik mücadelesi içinde kadınlar el ele vermeli ve anneliğin gücüyle savaşa, ölüme karşı durmalıdır.

Kürt sorununda, egemen sınıf cephesinin izlediği 80 yıllık baskı ve inkar politikası, Kürt kadınlarının da büyük bedeller ödediği mücadele sonunda, belli ölçüde geriletilmiş durumdadır. Ancak atılan, Kürtçe kurs serbestisi ve Kürtçe yayın gibi adımlar, henüz sorunun çözümünden çok uzaktır. Kürt kimliği, Kürt dili ve Kürt kültürü için tam hak eşitliğini sağlayacak Anayasal ve yasal düzenlemelerin yapılması ve çatışmaların nedenlerinin ortadan kaldırılması gerekiyor. Kürt kadınlarının eğitim yoksulluğunun da başlıca nedenlerinden biri olan anadilde eğitim talebi, güncel ve yakıcı bir talep olarak varlığını sürdürüyor.

Öte yandan, tek taraflı ateşkesin kalıcı barışa dönüştürülmesi için devlet katında henüz hiçbir adım atılmamış olması, 20 yıllık çatışmalı dönemin tüm acı anılarını canlı tutmakta ve savaş tehdidi sürmektedir. Faili meçhul cinayetler, 30 binin üzerinde genç ölüm, köylerin boşaltılması, yargısız infazlar, Uğur Kaymaz ve Enes gibi çocukların dahi ölümü gibi bir dizi insan hakları ihlali ve kadına yönelik cinsel-ekonomik-sosyal şiddeti üreten  çatışmalı ortamın yeniden başlaması tehdidi sürmektedir.

13-14 Ocak tarihlerinde Ankara’da toplanan “Türkiye Barışını arıyor” konferansına katılan, aralarında kadın temsilcilerin de bulunduğu geniş yelpazeli toplumsal, siyasal, mesleki örgütler ve aydınlar, akademisyenler, Kürt sorununun demokratik çözümü  için operasyon ve çatışmalara son verilmesi, ateşkes sürecinin kalıcı olmasını talep ettiler.

Çatışmalarda ölen ya da ölenin arkasında kalan kadınlar, genç ölüleri ana rahminde taşıyan ve her ölümle bir kez daha ölen analar, barış mücadelesinin usanmaz emekçileri olacaktır. Geçmiş mücadele ve örgütlenme deneyimlerini sırtlanarak, kazanımların üzerine basarak, Barış konferansı ve Hrant Dink cinayetine gösterilen tepkilerin ortaya koyduğu yeni zeminde demokrasi, eşitlik, kardeşlik ve barış mücadelesinin olanaklarını yeni araçlarla zenginleştirmenin yollarını bulmalıyız.

EŞİTSİZLİK VE KADINA YÖNELİK ŞİDDET

8 Mart’ın, henüz çözümlenememiş mücadele konularından biri de, kadına yönelik her türlü ayrımcılık ve şiddetin sona erdirilmesidir. Anayasa’nın eşitliğe ilişkin 10. maddesinin yeni düzenlemesi, kadın örgütlerinin talep ettiği, kadınlara olumlu destek politikalarını içerecek bir formülasyondan uzak kaldı. Önceki yıllarda, kadınların yoğun mücadelesinin sonucunda, Yeni Türk Ceza Kanunu’nda, kısmi kazanımlar elde edildi. Ancak, halen kadınlara yönelik şiddeti caydırıcı yeterli önlemler olmadığı gibi, uygulamanın da çok yetersiz olduğu görüldü. Sadece yasal düzenlemenin yetmediği, kadının şiddetten korunması için konut ve iş temini gibi diğer sosyal çözümlerin üretilmesi gerektiği, yani bir yanıyla sorunun, düzen ve devletin sınıf karakteri sorunu olduğu da her geçen gün daha çok anlaşılıyor.

Geçtiğimiz yıl içinde, kadına yönelik şiddetin çeşitli boyutlarına tanıklık ettik. Töre cinayetleri yanında, başlık karşılığı ya da berdel olarak zorla evlendirmeler, kadına yönelik baba, kardeş, eş ve sevgili şiddeti ile ölüm tehditleri karşısında polislerin, savcıların, yargı makamlarının duyarsızlığı ve göz göre göre gelen kadın katliamlarına karşı mücadele, toplumsal duyarlılığı ve sorgulamayı da artırdı. Bir kısım medya şövalyesinin töre cinayetlerini yalnız Kürt’lere özgü bir alt-sosyal grup sorunu gibi gösterme çabasına rağmen, kadına yönelik şiddetin her yerde olduğu görüldü.

Medya; müzikten-magazine, sabah ve gece kuşağı programları, kadın programları, hatta haber programları ile kadının cinsel bir meta olarak sunulması, kadın ve çocuk pornosu ve kadına yönelik şiddetin her biçiminin yeniden üretilmesinde ciddi bir rol oynuyor. Bu nedenle, kadınların gerçek sorunlarının, iğdiş etmek için değil, çözüm üretmek için ortaya konulduğu, egemen erkek kalıp ve zihniyetinin, kadınların ve erkeklerin eşit ve gelişkin, özgür dünyasını oluşturmak için sorgulandığı, kadını ezen burjuva-feodal-ataerkil-gerici tüm sosyal yapı ve artıklarla modern bir hesaplaşma, kadının üretici-yaratıcı-sanatsal-bilimsel etkinliklerinin ve saygınlığının yansıtıldığı bir medya mevzisinin kuruluşuna katılım; kadına yönelik ayrımcılık ve şiddete karşı mücadelenin de bir mevzisi olacaktır. Bu medya mevzisinin yeni adımı Hayat Televizyonu’dur.

ÖRGÜTLENME

Kadınların birleşik, kitlesel örgütünün kurulması ve çözüm için bir umut olması henüz başarılmamıştır. Kadın örgütlerine baktığımızda, çok sayıda, dağınık ve küçük kadın dernekleri, kooperatifler olduğunu görüyoruz. Bu örgütlerin bir kısmının kitle çalışması, finansı çeşitli uluslararası kuruluşlardan sağlanmış proje çalışmalarından ibarettir.

Kadın dernekleri ve kooperatiflerinin asıl sorunu; temelde küçük-burjuva sınıfsal alt yapının ürettiği parçalı, dar ufuklu durum ve kitle karşısında sekter ve kadın-seçkinci tavırla yer alıştır. Bu durum, var olan kadın örgütlerinin, kitlelerin özverisi ve mücadelesinin yerine, seçkinci bir aydın-kadın kitlenin “basın açıklamaları, renkli-medyatik eylemi ile kendinden söz ettirmesini” geçiriyor. İçerik ve biçim el-ele yürüyor.

Kadın hareketinin, kent ve kırın kadın işçilerinin iş talebiyle, milyonlarca yoksul-emekçi kadının ekmek talebiyle, Kürt kadınları başta olmak üzere tüm kadınların barış, eşitlik ve demokrasi talebiyle birleşen ve bütün bu dinamikleri kapsayan kitlesel, emekçi ve demokratik bir karakter kazanması gerekiyor.

Ancak bununla birlikte kitlesel kadın örgütü yaratılabilir.