Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Seçimlerden Bugüne Filistin

Filistin’de, aylardır devam eden siyasi kriz ve Hamas ile El Fetih arasında süren ve yüze yakın Filistinlinin ölümüne, yüzlercesinin yaralanmasına yol açan çatışmaları sona erdirmesi, Filistin’in uluslararası tecritine ve uygulanan ekonomik ambargoya son vermesi amaçlanan ulusal birlik hükümeti kuruldu ve 17 Mart’ta güvenoyu alarak göreve başladı.

Ancak bekleneceği gibi, hemen ertesinde, İsrail ve ABD’nin “veto”suyla yüzyüze kaldı. İsrail hükümeti hızla ulusal birlik hükümetinin boykot edilmesi kararını onayladı ve “uluslararası toplum”a yeni Filistin hükümetini boykot etmeleri çağrısı yaptı. Ki henüz ulusal birlik hükümeti kurma çalışmaları sürerken, İsrail ve ABD, kurulacak ulusal birlik hükümetini tanıyıp tanımama konusunda tam bir anlaşma içinde olduklarını, İsrail’i ve barış anlaşmalarını (İsrail kendisinin onayladığı halde sadık kalarak uyduğu, uyguladığı bir barış anlaşması varmış ve halen adeta canı istedikçe Filistin topraklarına saldırmıyormuş gibi; Filistin hükümetinden barış anlaşmalarını tanımasını isteyebiliyor!) tanımayan, ‘Ortadoğu Dörtlüsü’nün (Rusya, BM, AB ve ABD) çağrılarını yerine getirmeyen bir Filistin hükümetini tanımayacaklarını ilan etmişlerdi.

Yeni kurulan Filistin ulusal birlik hükümetini; BM, Rusya, Arap Birliği, Fransa ve Norveç olumlu bularak, memnuniyetle karşıladılar. Avrupa Birliği Dışişleri sözcüsü Javier Solana, Washington’da ABD dışişleri Bakanı Rice’la görüşmesinden sonra yaptıkları ortak açıklamada; yeni Filistin hükümetini, “uluslararası toplum”un taleplerini yerine getirmediği koşullarda tanımama konusunda anlaştıklarını belirti. Solana, yeni Filistin hükümetinde Hamas üyeleriyle değil, Abbas’a yakın olan hükümet üyeleriyle görüşebileceklerini açıkladı. Türkiye adına açıklama yapan Dışişleri Bakanı da; “... Ulusal birlik hükümetinin bu görevi yerine getirebilmesi ve halkın beklentilerine cevap verebilmesi için uluslararası toplumun tam desteğini arkasına alması temel bir gerekliliktir. Böylece yeni hükümet Filistin ve İsrail arasında diyalog ortamının yeniden tesis edilmesine de yardımcı olacaktır. Bu çerçevede uluslararası toplumun da yeni Filistin hükümetine karşı önyargısız ve teşvik edici bir yaklaşım benimsemesi beklenmektedir.” dedi. Yeni Filistin hükümeti, ABD, İsrail ve “uluslararası toplum”un kendisinden istediklerini, şart ve dayatmalarını yerine getirmelidir ki, “uluslararası toplum”un, İsrail ve ABD’nin tecrit ve ambargosundan kurtulabilsin diyen açıklama, şart koşmanın ve dayatmanın Arapça’sından başka bir şey değildir.

ABD ve İsrail’in şart olarak dayattıkları Ortadoğu Dörtlüsü’nün çağrılarına bakılacak olursa; bu yıl içinde iki kez toplanarak, adeta yeniden diriltilmeye çalışılan Dörtlü’nün, en son 21 Şubat’ta Berlin’de, AB dönem başkanlığını üstlenmiş bulunan Almanya’nın çaba ve insiyatifiyle yapılan toplantısından, tam da ABD ve İsrail’in son bir yıldır Hamas hükümetine, Filistin’e dayattıkları; “İsrail’i ve barış anlaşmalarını tanımalı, terörü reddetmeli” çağrısı çıktı.

SEÇİMLERDEN HAMAS ÇIKINCA...

Geçtiğimiz yıl 25 Ocak’ta yapılan Filistin seçimlerinden Hamas büyük bir zaferle çıkmış ve 132 üyeli Filistin parlamentosunun 76 üyeliğini kazanmıştı. Öncesinde büyük bir çoğunluğa sahip olan El Fetih ise ancak 43 üyelik kazanabilmişti. El Fetih, en güçlü olduğu bölgelerde dahi kaybetti ve El Fetih’in önde gelen yönetici ve adayları meclis dışında kaldılar. Seçim sonuçları, yaklaşık 50 yıldır, Filistin mücadelesinin laik ve demokratik karakterli öncüsü El Fetih’in bu rolünü yitirmesi, İslamcı ve şeriatçı Hamas’ın öncülüğü ele geçirmesi anlamına geliyordu.

El Fetih’in yenilgisi, Hamas’ın zaferi, ortaya çıkan bu sonucun nedenleri, Hamas’ın şeriatçılığı ve Filistin halkının mücadelesinde bugüne kadarki tutumu, eylem çizgisi ve Filistin mücadelesinde bundan sonra üstleneceği rol, Filistin davasını ileriye doğru ve kazanımlarla ilerletip ilerletemeyeceği elbette tartışmalıdır. Ancak ortada; başta işgal koşulları ve İsrail’in çıkardığı güçlükler olmak üzere, bütün zorluklara rağmen yapılmış, özgür ve demokratik seçimler vardır, Filistin halkının tercihi ve iradesi gibi bir gerçeklik vardır.

Ve seçimlerin özgür ve demokratik niteliğine ilişkin bir karşı iddia ya da itiraz olmadığına göre (ki Filistin seçimleri, Ortadoğu’da gerçekleşmiş en özgür ve demokratik seçimler olmuştur), hiç kimse ve hiçbir ülke; Filistin halkına, neden Hamas’ı çoğunlukla seçtin, neden şeriatçı bir örgütü iktidara getirdin diye sorma, onu suçlama ve buradan tutum geliştirme hakkını kendinde bulamaz, bulamamalıydı.

Ancak, durum böyle olmadı, Filistin halkı ve Filistin olmadık tepki, şart koşma ve dayatmalarla karşı karşıya bırakıldı.

İsrail Başbakanı Ehud Olmert, seçimin hemen ertesinde, tek başına hükümet kuracak bir çoğunluk sağlayan Hamas’ı barış ortağı olarak kabul etmediklerini, Hamas’ın yeralacağı bir hükümet kurulması durumunda, Filistin yönetiminin terörizmi destekleyen bir yönetime dönüşeceğini ve bunu hem İsrail’in hem de dünyanın tanımayacağını açıkladı. İşçi Partisi dahil diğer İsrail partileri de benzer açıklamalar yaptılar.

ABD Dışişleri Bakanı Rice, Hamas’ın Bush yönetiminden destek alamayacağını ve Hamas’ın İsrail’i tanımaması durumunda Ortadoğu barış sürecinin tamamıyla duracağını ilan etti. Başkan Bush ise, “Birliğin durumu” konuşmasında, “Filistin seçimlerinin galibi olan Hamas İsrail’i tanımalı, silahsızlanmalı, terörizmi reddetmeli ve kalıcı barış için çalışmalıdır” dedi. Aksi takdirde mali yardımların kesileceği tehditleri Amerikan sözcüleri tarafından ilan edildi. ABD, bu tutumunu, izleyen günlerde, “Hamas yabancı bir terör örgütüdür ve ABD Hamas’la veya onun üyeleriyle görüşmeyecektir”, “Mahmud Abbas’la temas ve görüşmelerimiz sürecek” diyerek, hem olası İsrail­-Filistin görüşmeleri ve barış çabalarını ortadan kaldırma hem de Filistin içinde ve Filistinliler arasında ayrılıkları kışkırtma ve ilişkileri provoke etme noktasına vardırdı.

Avrupa Birliği de, Hamas İsrail’i tanımaz ve terörü reddetmezse mali yardımların askıya alınacağını, AB Dışişleri Sözcüsü Javier Solana aracılığıyla duyurdu. Ortadoğu Dörtlüsü adına yapılan açıklamada, Hamas’ın İsrail’in varlığını tanıması ve silahsızlanması istendi.

Rusya, Batılı emperyalistlerden farklı bir tutum aldı ve Rusya Devlet Başkanı Putin, yıllık olağan basın toplantısında, Filistin seçimlerinden Hamas’ın galibiyetle çıkmasını “Ortadoğuda Amerikan çabalarına büyük bir darbe” olarak değerlendirerek, “Filistin halkına yardımı reddetmek hata olur”, “Hamas barışçı bir diyaloğa girmelidir” ve “Rusya, Hamas’ı hiçbir zaman bir terörist örgüt olarak ilan etmedi” dedi. Putin, böylece, Rusya’nın Ortadoğu meselelerinde ABD ve AB’den farklı tutum aldığını ortaya koydu. Rusya bu tutumunu, Şubat sonunda Hamas’ın sürgündeki Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal’i Moskova’ya davet ederek ve görüşmeler yaparak sürdürdü.

FİLİSTİN’E “DOST” VE “KARDEŞ” ÜLKE TÜRKİYE’NİN TUTUMU

Türkiye hükümetinin de irdelenmeyi gerektiren bir tutum aldığı bilinmektedir. Önce Başbakan Erdoğan, Dünya Ekonomik Forumu toplantıları nedeniyle bulunduğu Davos’ta; Hamas’ın silahı bırakması ve İsrail’i tanıması, İsrail’in de üzerine düşenleri yapması ve ‘seçimi tanımıyorum’ anlayışından vazgeçmesi gerektiğini söyleyerek, “Biz iki ülke arasında arabuluculuk görevi üstlenebiliriz. Bu noktada Hamas’ın bundan sonraki adımı büyük önem arzediyor” açıklamasını yaptı.

16 Şubat’ta, Hamas’ın Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal başkanlığında bir Hamas heyeti Ankara’ya geldi ve görüşmeler yaptı. (Hamas Türkiye’ye gelmeden önce, Mısır ve Katarı ziyaret etmiş ve görüşmeler yapmıştı.) Hükümet birkaç gün önce, İsrail dışişleri yetkililerinin Türkiye’den, ‘Hamas’ı kabul etmeyeceğine dair güvence’ isteğine; Dışişleri Bakanı Gül, ‘Hamas yetkilileriyle görüşülmeyeceği’ yanıtını vermişti. Görüşme öncesi, Dışişleri’nden “Ziyaret, Hamas tarafının talebi üzerine yapılmakta olup, Bakanlık ile yapılacak görüşmelerde 25 Ocak’ta yapılan Filistin Yasama Konseyi seçimlerinden sonra ortaya çıkan durum ışığında uluslararası toplumun beklentileri en açık şekilde iletilecektir.” açıklaması yapıldı.

Hükümet bu açıklamayla kalmamış, görüşme öncesinde ABD ve İsrail’li yetkilileri ziyaret ve görüşme hakkında bilgilendirerek, onların telkin ve ‘önerilerini’ almayı da ihmal etmemişti. Amerikan yetkilileri, “uluslararası toplum”un Hamas’tan beklentilerini açıkça ortaya koyduğunu ve Türkiye’den “uluslararası toplum”un beklentileri çerçevesindeki mesajları Hamas’a iletmesini talep etmişlerdi. İsrail Dışişleri Bakanı Livni ise, İsrail’in Hamas’la görüşmelere karşı olduğunu ve Hamas’ın “uluslararası toplum”un da ortaya koyduğu koşulları görüşmeye açık olmadığını belirtmiş; Gül ise cevaben, Türkiye’nin de “uluslararası toplum”un ortaya koyduğu koşulların yerine getirilmesinden yana olduğunu ve bu yöndeki görüşlerini Hamas ile yapılacak görüşmelerde dile getireceğini söylemişti.

Sonuçta, Ankara’ya gelen Hamas heyetiyle görüşmeler, hükümet olarak değil (ki Başbakan Erdoğan Hamas heyetine randevu vermedi, görüşmedi) Dışişleri bakanlığı olarak da değil, AKP olarak yapıldı. Görüşmede, “uluslararası toplum”un (esasen “uluslararası toplumu” hemen her durumda –bazen müttefikleriyle birlikte bazen tek başına– temsil eden ABD ve İsrail’in) talepleri (şart ve dayatmaları demek daha doğru olacaktır), Hamas heyetine Türkiye’nin ‘önerileri’ olarak iletildi. “Hamas İsrail’i tanımalı, silah bırakmalı, terörü reddetmeli, artık Hamas değil Filistin olarak davranmalı ve dünyayı şaşırtan bir tutum almalı”ydı.

ABD, stratejik müttefiki Türkiye’nin, görüşme öncesi ilettiği taleplerine uygun davranacağından emin ve rahattır. Görüşme sonrası, Dışişleri sözcüsü Sean Mc Cormack, “Bunlar nihayetinde ülkelerin kendi kararları. Eğer buna (görüşmeye) karar verirlerse, biz onların, bu tür görüşmeleri Hamas’ın uluslararası beklentileri karşılaması yönünde verilecek samimi mesajlar için kullanmalarını isteriz ve bu ülkeleri bu yönde destekleriz. Henüz Türk tarafından bu görüşmelerle ilgili bilgilendirmeyi almadım. Ancak kesinlikle bu mesajların verildiğini umuyoruz.” demiştir.

Ama İsral’i, görüşme öncesinde bilgilendirilmek, şart ve dayatmalarının Hamas’a iletileceğinin taahhüt edilmesi vs. kesmemiştir. İsrail sözcüsü Raanan Gissin, Hamas’ı ABD ve AB’nin terörist örgütler listesine koyduğunu belirterek, “Türkiye neden böyle bir hata yaptı, anlamıyoruz. Biz, Abdullah Öcalan ile bir araya gelsek, siz ne hissedersiniz?” açıklamasını yaptı.

TÜRKİYE BAĞIMSIZ BİR DIŞ POLİTİKA MI İZLİYOR?

Gerçekten bağımsız bir ülke ve onun yöneticileri; resmen tanıdığı bir ülkenin, bir devletin ya da o ülke halkını belli ölçüde de olsa temsil yetenğine sahip bir partinin temsilcileriyle, yöneticileriyle görüşmek için bir başka ülke ya da ülkelerin yöneticilerinden izin alma gereği duyar mı? Hele de bu olayda olduğu gibi, söz konusu olan, halkı tarafından büyük bir çoğunlukla seçilmiş, parlamentoda çoğunluğu sağlamış ve hükümeti kuran bir partiyse (partinin ideolojik ve politik kimliğinden bağımsız olarak) başka ülke ya da ülkelerin ‘tamam görüşebilirsin, şu şu şartları ve talepleri iletmelisin’ vb. onayına ihtiyaç duyulabilir mi? Elbette hayır, kimseden ya da hiçbir ülkeden izin alma gereği duymayacağı, onayına ihtiyacı olmayacağı gibi, buna karışan, karışmaya yeltenenlere karşı; ‘Bizim ülkemiz bağımsız bir ülkedir. Bizler de bağımsız bir ülkenin yöneticileriyiz, hangi ülkeyle ve hangi ülkenin, hangi temsilcileriyle görüşeceğimizi size soracak değiliz ve sizin de bunu sorma ve karışma hakkınız yoktur. Bağımsız bir ülkenin yöneticileri olarak bizler, hiçbir ülkenin ya da ülkelerin talepleri ve mesajlarının ileticisi değiliz, hiç kimse bize kiminle neyi görüşüp neyi konuşacağımızı öneremez, dikte edemez’ diyerek haddini bildirir.

Ama, büyük ve “bağımsız” Türkiye’nin tutumu nedir? Önce İsrail’in ‘talebini’, “Türkiye’nin Hamas’ı kabul etmeyeceğine” dair güvence isteğini, “Hamas yetkilileriyle görüşülmeyecek” (Dışişleri Bakanı, Gül) diye yanıtla; ardından Hamas’ın ziyaret ve görüşme talebini kabul et, ama ABD ve İsrail’i görüşme öncesinde bilgilendir, talep ve önerilerini al. Önce Başbakan olarak da kabul edip görüşeceğini duyur, sonra randevuyu iptal et. Önce Dışişleri Bakanlığı olarak görüşeceğini açıkla; sonra vazgeç, hükümet olarak değil, AKP olarak görüş. Dışişleri Bakanın da görüşmeye bakan olarak değil, AKP’li kimliğiyle katılsın! İşte “Bağımsız” Türkiye’nin “bağımsız”, “şahsiyetli” ve “aktif” dış politikası.

Türkiye’yi Geniş Ortadoğu Projesi’nin (GOP) ve dolayısıyla ABD’nin bölge politikalarının köprü ülkesi yapmaya ahdetmiş, bölge politikalarında ABD ve İsrail rotasından çıkamayan işbirlikçi burjuvazi ve hükümetlerinin bu tutumu; elbette anlaşılmaz değildir. Kürt sorununu, demokratik ve halkçı bir tarzda çözememiş bir Türkiye için, bu sorun, başta ABD olmak üzere emperyalistler ve İsrail’in elinde, onu kendi politikalarına bağlamak üzere kullanacakları bir şantaj ve tehdit unsuru olmaya devam edecektir.

Hükümet (AKP olarak) Hamas’la görüşmeden bir takım partisel çıkarlar (tabanına, “ben yerimdeyim, değişmedim” gibi bir mesaj verme) ummuş olabilir, ama bu açıdan bile faydası olmayacak, bir ağzına yüzüne bulaştırma durumu ortaya çıkmıştır. Zaten görüşmeyi takip eden günlerde, Hamas’la görüşmenin ABD’nin izniyle olduğu da yazılıp çizildi. Hükümet, ABD’nin Müslüman elçisi işlevi görmüş oldu.

Türkiye ve yönetenleri, son bir yılda, ABD, İsrail ve Avrupalı emperyalistlerin, Hamas’ı ve Filistin’i tecrit (aslında yürütülen tecrit kampanyası ve ekonomik ambargo doğrudan Filistin halkına yönelmiştir ve sonuçlarını, acısını Filistin halkı yaşamaktadır) etmeleri, mali yardımların kesilmesi, ülkenin siyasi kriz ve iç çatışmalara sürüklenmesine karşı hiçbir şey yapmazken, İsrail’le ekonomik ve siyasi ilişkilerini, her yönden geliştirmiştir. Bu yılın 14-15 Şubat günlerinde, İsrail  Başbakanı Ehud Olmert Ankara’daydı. Olmert ile Erdoğan’ın dışında, Cumhurbaşkanı Sezer, Dışişleri Bakanı Gül, Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve TOBB Başkanı da görüştüler. ABD ile ilişkiler daha da geliştirilerek, geçtiğimiz yıl Temmuz’da Ortak Vizyon Belgesi ile taçlandırıldı. Bu yılın Şubat ayında ise, önce Dışişleri Bakanı Gül, ardından Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, peşpeşe ABD’ye gittiler. Ve Dışişleri Bakanı Gül, ABD’ye giderken, “Hamas’la mesafe” ve “İsrail’le yakınlaşma”dan söz etti.

BURJUVA, EMPERYALİST İKİ YÜZLÜLÜK VE DEMOKRASİ

Filistin seçimleri ve sonuçları; emperyalistlerin bayraktarlığını yaptıkları (“Geniş Ortadoğu Projesi”nde, ‘insan hakları, kadın hakları ve özgürlükler, özgür ve demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş hükümetler; bölge ülkelerinin bunlara dayalı yönetimlere kavuşması’ söylemleri hatırlardadır) özgür, demokratik seçim sloganları ve demokrasi anlayışlarının sahteliğini ve iki yüzlülüklerini bir kez daha (yakın geçmişte Gürcistan, Ukrayna ve Beyaz Rusya’da yapılan seçimleri ve sonuçlarını tanımama, diplomatik ambargo, ilişkileri kesme tehditleri, seçimi kaybeden işbirlikçi parti ve çevreleri, her yönden destekleyip kışkırtma ve bu yolla seçimleri geçersiz kılma ve yeniletme vb. tutumları hatırlanacaktır) ortaya çıkardı. Bir kez daha tüm açıklığı ile ortaya çıkmıştır ki; “demokrasi”, “özgür ve demokratik seçimler” ve böyle yapılmış seçimlerle işbaşına gelen hükümetlerin ülkeleri yönetmesi, “insan hakları ve özgürlükler”; emperyalist burjuvazi ve devletlerin elinde ve dilinde; egemenlik ve pazar alanlarını genişletme, ülkeleri ekonomik, politik, askeri ve kültürel her alanda bağımlılaştırmanın demagojik araçlarından başka bir şey değildir.

Öz olarak denilen ve yapılan şu olmaktadır: Seçimler ne kadar özgür propaganda ve seçim çalışmaları ortamında, ne kadar demokratik koşullarda yapılmış olursa olsun, istediğimiz sonuçlar çıkmaz ya da hükümeti oluşturacak olan parti veya partiler, şartlarımıza uymaz ve bunları yerine getirmezse; bu seçimi, sonucunu ve oluşacak hükümeti tanımayız ve ekonomik, siyasi ve diplomatik her türlü yaptırım ve ambargoyu uygularız.

Yapılan, ülke ya da ülkelerin içişlerine, ulusların ve halkların iradesine; kendi kaderlerini belirleme haklarına doğrudan bir müdahale ve ambargo koymaktır. Filistin örneğinde de yapılan, Filistin halkının iradesine müdahale etme ve iradesini tanımamadan başka bir şey değildir. Seçimler sonucunda hükümeti oluşturacak parti ya da partilerin politik kimlikleri onaylanmayabilir, eleştirilebilir ama, bir ulusa, bir halka; sen bu parti ya da partileri niye seçtin veya şu partiyi niye seçmedin diye sorulamaz. Bu sorular sorulduğunda ortaya çıkacak olan, ülkelerin içişlerine karışma, ulusların ve halkların iradesini ve kaderini tayin hakkını tanımama ve müdahale etme olacaktır. Temelinde ulusların ve halkların kendi kaderini tayin hakkı ve buna saygı olmayan bir demokrasi olamaz.

HAMAS VE SEÇİM GALİBİYETİ

Hamas’ın, Filistin seçimlerinden net bir çoğunlukla, 132 üyeli parlamentoda 76 üyelik kazanarak galibiyetle çıktığı açıktır. Buna rağmen, şu belirtilmelidir ki; Hamas ile El Fetih’in oy oranları arasındaki fark % 2 civarında iken, kazanılan milletvekili sayısındaki fark 33’tür. Bu durum da seçim sisteminin bir cilvesi olsa gerektir. Hamas’ın galibiyetini; bu örgütün İslamcı, Şeriatçı hattı ve ’93’ten başlayarak bir eylem çizgisi haline getirdiği, halka ve halkın mücadelesine güven duymayan, umutsuz, hatta bazı dönemlerde provokatif bir işlev gören, kör terörcü intihar eylemciliğiyle doğrudan ilişkilendirmek hatalı bir değerlendirme olacaktır. Yani, Hamas’a verilen oyların büyük çoğunluğunun, İslamcılık ve Şeriatçılık veya Filistin halkı içinde sadece ve tek başına bu eğilimin artışı ile doğrudan ilgisi olduğu söylenemez. (Genel olarak Ortadoğu’da ve İslam ülkelerinde, Müslüman halklar arasında dinci eğilimlerin artışı tespit edilmelidir. Ancak bu artışın, ABD ve müttefiklerinin 2001 sonrası başlattığı “haçlı seferi”, Afganistan’ın ve Irak’ın işgali, işgal sonrası Irak’ta Müslüman halkın yaşamak durumunda kaldığı şiddet ve vahşet ortamı, “Medeniyetler çatışması” teorileri eşliğinde beslenip sürdürülen “uygar Batı ve Hristiyanlık”, “ilkel Doğu ve İslam” gibi demagojik karşıtlıklar, İslam’ın ve Müslüman halkların aşağılanması vb. gibi gelişmeler zemini ve koşullarında yaşandığı da tespit edilmelidir.) Bu oyların asıl özelliği; tepki oyları olmasıdır. El Fetih’in başında olduğu yolsuzluk ve adam kayırmanın arttığı, halktan kopma durumuna gelmiş yönetime duyulan tepki; barış görüşmelerinin her seferinde çıkmaza girmesi, işsizlik, ekonomik sıkıntılar, işgal koşullarının yarattığı güçlük ve sıkıntılardan kaynaklı tepkiler.. Mahmud Abbas’ın uzlaşmacı ve İsrail karşısında, Amerika’dan medet uman çizgisine duyulan tepkiler.. Tüm bunlar, El Fetih’in yenilgisi ve Hamas’ın galibiyetinin nedenleri ve zeminini oluşturdu.

Filistin Yönetiminin güvenlik yetkililerinden birinin seçim sonuçlarına ilişkin “Barış sürecinin çökmesi, yolsuzluk ve kanunsuzluk, Filistin halkını, El Fetih’e oy vermenin boşuna olduğu fikrine götürdü” değerlendirmesi anlamlıdır. Yine İsrail’li yazar ve Gush-Shalom barış örgütü yöneticisi Uri Avnery; seçim sonuçlarını “...Hamas’a verilen oyların çoğunun barış, din veya köktencilikle değil, tepkiyle ilgisi vardı. El Fetih’in elindeki Filistin yönetimi yolsuzlukla lekeli. ‘Sokaktaki adam’ tepedekilerin onunla ilgilenmediğini hissediyordu. El Fetih, işgalin yarattığı durumdan ötürü de suçlanıyordu. Bu arada, muzaffer şehitler ve olağanüstü güçlü İsrail ordusuna karşı yürütülen inatçı savaş, Hamas’ın popülerliğini artırdı.” şeklinde değerlendiriyor. Hamas’ın zaferi ve El Fetih’in yenilgisine ilişkin değerlendirmelerin, ortaklaştığı nokta; El Fetih’in elindeki Filistin yönetiminin yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma ve kanunsuzluk içine düşmesi, halktan uzaklaşması ve İsrail’e karşı uyguladığı ABD ve Batı’dan beklentici, uzlaşmacı çizgidir.

HAMAS’IN GEÇMİŞİNE KISA BİR BAKIŞ

Geçmişine bakıldığında, HAMAS’ın Müslüman Kardeşler kökenli, gelişiminde ABD’nin komünizme karşı “yeşil kuşak” stratejisinden epeyce nasiplenmiş, Suudilerin mali desteğine sahip, Arap milliyetçiliğine, ’70’li ve ’80’li yıllarda Filistin ulusal hareketine, FKÖ ve El Fetih’e düşmanlık ve çatışmalarla şekillenmiş, aynı yıllarda, El Fetih, FHKC, FDKC gibi ulusal örgütlere saldırılar düzenlemiş bir örgüt olduğu görülecektir. Hamas’ın kurucusu ve İsrail tarafından öldürülünceye kadarki lideri Şeyh Ahmet Yasin, Arap milliyetçisi ve Filistin ulusal hareketinin destekçisi Mısır Devlet Başkanı Abdülnasır’a yapılan suikast girişimcisidir. Yaser Arafat, Hamas’ın, İsrail’in kurduğu bir örgüt olduğunu iddia etmiştir. Hamas doğrudan İsrail tarafından kurulmuş olmasa bile; Filistin ulusal hareketine, ulusal, laik ve demokratik karakterli Filistin örgütlerine, FKÖ’ye, El Fetih’e düşmanca çizgisi ve saldırılarıyla, faaliyetleri ve gelişip güçlenmesi, İsrail tarafından görmezden gelinmiş, bu yolla teşvik edilmiş bir örgüt olduğu da açıktır. Uri Avnery; “Kimileri, Hamas’ın en başından itibaren bir İsrail icadı olduğuna inanıyor. Bu bir abartma. Ama ilk intifada’dan önceki yıllarda, Hamas’ın işgal altındaki topraklarda serbestçe faaliyet yürüten tek örgüt olduğu doğrudur. Mantık şuydu; düşmanımız FKÖ. İslamcılar, laik FKÖ’den ve Yaser Arafat’tan nefret ediyor. Öyleyse onları FKÖ’ye karşı kullanabiliriz.” diyordu.

Hamas, intihar eylemlerine asıl olarak ’93’de başlamış ve bu eylemleri işgale karşı mücadelenin asıl biçimi haline getirmiştir. Hamas, eylem çizgisi, FKÖ ve El Fetih’e karşı çatışmalara varan tutumuyla, bu süreçte; hem Filistin İsrail görüşmelerini provoke eden, hem İsrail karşısında Filistin yönetimini, FKÖ ve El Fetih’i zora sokan hem de Filistin halkını zor durumda bırakan bir hat izlemiştir. Hamas, sahip olduğu camileri, hastane ve okulları dinci şeriatçı çalışmasının alanları ve araçları olarak (işgalin, halk yaşamında yarattığı yoksunluk ve yoksulluk koşullarının da yardımıyla) ‘iyi’ kullanabilen bir örgüttür. Son yıllarda, yönetimde bulunduğu yerleşim alanlarında, laik yaşama karşı şeriatçı yasaklar koyarak, halkın yaşamını baskılayan ve zora sokan bir yönetim tarzı içinde olmuştur.

HAMAS’IN POLİTİKALARI GERÇEKÇİ DEĞİL, ÇELİŞKİLİ VE TUTARSIZ

Son bir yılda bazı temsilcilerince farklı görüşler dile getirilmiş olsa da, Hamas’ın ‘İsrail’i tanımama’ ya da ‘İsrail yok edilecek düşman bir devlet’ sayma gibi tutumları, gerçekçi ve bölgenin gerçeklerine uygun tutum ve politikalar değildir. Bu, sadece bölgenin gerçeklerine aykırı değil, aynı zamanda Filistin’in ve Filistin halkının gerçeklerine de aykırıdır. Filistin yönetimi ve önceki Filistin hükümetleri, İsrail’i bir devlet olarak tanımış ve İsrail’le, Filistin’in ve Filistin halkının özgürlük ve bağımsızlığı, sınırlar, Yahudi yerleşimleri, mültecilerin dönüşü ve tüm diğer hakları üzerine görüşmeler yürütmüş, anlaşmalar (içerikleri, zayıflıkları ve uygulanıp uygulanmamalarından bağımsız olarak) imzalamıştır. Bunlar yok sayılamaz ve yok sayılmaları, Filistin’in de, Filistin halkının da yararına değildir.

Hamas politikaları çelişkilidir ve tutarsızlık içindedir. Örneğin Hamas Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal, daha önce “yok edilmesi gereken devlet” dediği İsrail’le “belli şartlara uyması halinde, barış müzakerelerine başlayabileceklerini” söyleyerek, çelişik tutumlar almaktadır. Yine Halid Meşal, bu yılın Ocak ayında, Madrid’deki Ortadoğu toplantısı nedeniyle yaptığı açıklamada; “İsrail devletinin bir gerçeklik olduğunu ve Filistin devletinin kurulmasından sonra tanınabileceğini” söyledi. Öte yandan hemen ardında, Hamas sözcüsü İsmail Rıdvan’ın, açıklamasında; “İsrail’in tanınmasının söz konusu olmadığını, Hamas’ın tutumunda bir değişiklik olmadığını” söylemesi gibi, örgüt açıklama ve tutumlarında tutarsızlık ve çelişkiler sık görülmektedir.

İsrail devletinin kuruluşu ve bugünkü pozisyonu, işgalcilik ve saldırganlığı, ABD’nin bölgedeki ileri karakolu durumunda olması; Yahudi halkının varlığı ve devlet olma hakkını yok saymanın gerekçesi olamaz. Kaldı ki, İsrail’in saldırganlığı ve işgal koşulları, çatışmalar ve savaşlar; giderek İsrail halkı açısından da bezdirici ve çekilmez hale gelmektedir. Ve İsrail halkının da önemli bir çoğunluğu; İsrail- Filistin sorununun barışçı görüşmeler yoluyla çözümüne yönelmektedir. 18–19 Mart’ta İsrail gazetelerinde yayınlanan kamuoyu araştırmasına göre; İsrail halkının % 39’u, Hamas-El Fetih hükümetinin tamamıyla, % 17’si ise, El Fetih’li bakanlarla diyalog kurulmasını istiyor.

SEÇİMLERDEN ULUSAL BİRLİK HÜKÜMETİ’NE; KISA BİR ÖZET

Seçimlerden çoğunlukla çıkan Hamas, hükümetini kurdu ve 28 Mart’ta, Filistin meclisinden güvenoyu alarak görevine başladı. Başbakan Haniye, Hamas’ın silah bırakmayacağını ve İsrail’i tanımayacağını açıkladı ve Amerika, Avrupa Birliği, Rusya ve Birleşmiş Milletler’e çağrı yaparak, Ortadoğu barış sürecine yardım etmelerini istedi.

ABD, İsrail ve AB mali yardımları durdurdu. Sadece Filistin’de insani krizi önleme amaçlı yardımlara devam edeceklerini açıkladılar. Rusya ve bazı Arap ülkeleri yardım edeceklerini ve yeni Filistin yönetimiyle diyalog içinde olacaklarını söylerken, ABD Dışişleri Bakanı Rice, çıkacağı Ortadoğu gezisi öncesinde, “Hamas’a mali yardımda bulunmayı aklından geçiren ülkelerin, bunun Ortadoğu’ya yapacağı etkiyi bir daha düşüneceğini umarım” diyerek, bu ülkeleri tehdit etti.

Uluslararası doğrudan mali yardımların durdurulmasının yanı sıra, İsrail’in uyguladığı yaptırımlar; Filistin adına İsrail yönetimince toplanan tüm vergi gelirlerinin dondurulması (Vergi gelirleri aylık 50-60 milyon doları bulan, Filistin açısından önemli bir gelir kaynağı durumundadır), Filistin’li işçilerin (50 bine yakın Filistinli işçi İsrail’de çalışıyordu) İsrail’de çalışmalarının yasaklanması, Filistinlilerin, Gazze Şeridi ile Batı Şeria arasında gidiş-gelişlerinin önlenmesi, Hamas üyelerinin Batı Şeria’da dolaşım özgürlüğünün sınırlandırılması gibi en temel insani hakların kısıtlanması boyutuna vardı.

İÇ ÇATIŞMALAR VE SİYASİ KRİZ

Seçimlerin ertesinde, Hamas ve El Fetih üyeleri arasında karşı karşıya gelmeler, zaman zaman çatışmalara dönüştü. Çatışmaları durdurma açıklamalarını, şu veya bu nedenle, küçük çaplı da olsa, yeni çatışmalar takip etti. Nisan başında, Hamas yönetimi Gazze Şeridi’nde sokaklardan ‘silahları kaldırma’ sözü vermesine rağmen, hemen ertesinde çıkan çatışmalar ölümlere ve yaralanmalara neden oldu. Öte yandan, İsrail saldırı ve operasyonları da şu veya bu vesileyle devam etti.

Hamas hükümetinin yeni bir güvenlik birimi (Hamas militanlarından oluşacak) kurma kararı ve Abbas’ın bu kararı ‘anayasa ve yasalara aykırı’ olduğu gerekçesiyle veto etmesi, Filistin’de bir siyasi krize yol açtı. Halid Meşal, veto kararının ardından, Abbas’ı hükümetin yetkilerini kısmakla, ABD ve İsrail’den talimat almakla, işbirlikçilikle suçlayarak, ‘Siyonistler ve ABD tarafından desteklenen askeri darbe başarıya ulaşamayacak’ dedi ve halkı sokaklara çıkmaya çağırdı. Bu açıklama ve çağrı gerginliği artırdı ve karşılıklı gösterilerde çatışmalar yaşandı. Birkaç gün sonra Hamas ve El Fetih görüşmeleri sonucunda, ‘çatışmaları durdurma, ulusal birliği bozacak bir çatışma içine girmeme’ kararına varıldı ve bu yönde çağrı yapıldı. Ancak bilindiği gibi, iç çatışmalar, Mart (2007) ayı ortalarına kadar, şiddeti azalıp artarak (Başbakan Haniye’nin konvoyuna ateş açılması, Devlet Başkanı Abbas’ın konutuna saldırı gibi boyutlara vardı) sürdü. Ve 100’e yakın Filistilinin ölümüne, yüzlercesinin yaralanmasına sebep oldu.

Filistin’de siyasi krize bir çözüm bulma amacıyla, İsrail cezaevlerinde olan, ileri gelen Filistinli siyasetçiler, Mayıs’ta “mahkumlar belgesi” adıyla, bir bildirge hazırladılar ve bu belge üzerinden, Hamas-El Fetih görüşmeleri yürütüldü. Ancak, “mahkumlar belgesi”ne Hamas’ın itirazlarına karşı, Abbas, belgeyi referanduma götüreceğini ilan etti. Yeniden görüşmeler, Hamas’a belge üzerinde anlaşmak üzere süre tanıma, süre uzatmalar sonucunda, Abbas’ın erken seçim tehdidi ve yine çatışmalar, yeniden bozulmak üzere, çatışmaları durdurma kararları gündeme geldi.

İSRAİL SALDIRISI, YIKIM VE KATLİAM

Haziran sonunda, Hamas militanlarının bir İsrail güvenlik noktasına saldırısı, iki askerin öldürülmesi ve bir askerin kaçırılmasının ardından İsrail oldukça geniş çaplı bir saldırıya girişti. Bu, Filistin’de devlet binaları da dahil kentleri, su ve ulaşım sistemlerini yıkıp yok etmeyi hedefleyen, 8 Bakan, 20 milletvekili, onlarca hükümet görevlisi ve Hamas yöneticisiyle belediye başkanlarının tutuklandığı bir saldırıydı. (İsrail, bu saldırıyı daha sonra, Lübnan’a genişleterek boyutlandırdı, yol açtığı kıyım, yıkım ve sonuçları biliniyor.) İsrail, askeri kaçıran militanların ve Başbakan Haniye’nin ateşkes çağrılarını dikkate almaksızın, iki hafta boyunca, yaktı, yıktı ve katletti. Bu saldırı süresince, 50’yi aşkın Filistinli, çocuk ve yaşlı ayrılmadan katledildi.

Bu saldırı ve sonrasında aralıklarla devam çatışmalar, İsrail ablukası, kesilen mali yardımlar ve vergi gelirleri; bir yandan siyasi krizi boyutlandırırken, bir yandan da ekonomik bir çöküntüye ve halkın yaşamının oldukça kötüleşmesine, ciddi boyutlarda, gıda ve ilaç sıkıntılarına yol açtı. Eylül’e gelindiğinde, 170 bin kamu çalışanı, maaşlarının ödenmesi talebiyle genel greve (2 Eylül) gidiyordu. Mali yardımların kesilmesi ve vergi gelirlerinin dondurulması nedeniyle, maaşlarının küçük bir bölümünün ödenebilmesi; kamu çalışanlarının yoksullaşmasına neden olmuştu.

11 Eylül’de, “mahkumlar belgesi” üzerinden bir ulusal birlik hükümeti kurulması yönünde uzlaşıldığı açıklansa da, sürdürülemeyen ve ilerletilemeyen uzlaşma kadük oldu. 15 Aralık’ta, Abbas, iktidardaki Hamas örgütüyle El Fetih arasında aylardır yürütülen ulusal birlik hükümeti oluşturma görüşmelerinin başarısız olması nedeniyle, bir erken seçim çağrısı yaptı.

Hamas, Abbas’ın erken seçim kararını reddetti. Aynı günlerde, Başbakan Haniye’nin konvoyuna yapılan saldırı ve oğlunun yaralanması sonrasında çatışmalar yeniden başladı. Bu arada ABD, AB ve İsrail, Abbas’ın erken seçim kararını desteklediklerini açıkladılar. Bu açıklamalar ve Abbas’ı “destekleme” tutumları, Filistinli örgütler arasındaki güvensizliği artırıcı ve çatışmaları kışkırtıcı bir işlev gördü.

Hamas-El Fetih görüşmeleri; Ocak’ta Suriye’de, Şubat’ın ilk haftasında da Mekke’de, Mahmud Abbas ve Halid Meşal arasında yapılan görüşmelerle sürdü. Ve sonunda, Mekke’de, iç çatışmalara, kardeş kavgasına son verilmesi ve bir ulusal birlik hükümeti kurulması üzerinde birleşildi. Mekke’de varılan uzlaşma ve anlaşmanın sonucu olarak, çatışmalar durduruldu ve ulusal birlik hükümeti kuruldu. Ulusal birlik hükümeti; Hamas’ın 14, El Fetih’in 7, bağımsızların da 4 bakanlığı paylaştıkları 25 üyeden oluşuyor. Yeni Filistin hükümeti 17 Mart’ta meclisten güvenoyu alarak görevine başladı.

ABD VE İSRAİL’İN KIŞKIRTMALARINA KARŞI FİLİSTİN HALKININ BİRLİĞİ

İsrail, dün olduğu gibi bugün de, gerçek ve adil bir barıştan yana değildir. Ve günümüz dünyasının koşulları; ona bu pozisyonunu sürdürme ve ilerletme olanağını vermektedir. Filistin’de seçimlerden, İsrail’i ve daha önce yapılmış Filistin-İsrail anlaşmalarını tanımayan, ABD ve AB’nin terörist örgütler listesinde yeralan bir Hamas’ın çoğunlukla çıkması, tek başına hükümet olması ve çizgisinde ısrarı, İsrail’in yararlandığı, “Filistin tarafında, barışın ortağı ve tarafı yok” tutumuyla inkarcı çizgisinde ısrar etmesinin yeni bir “olanağı” olmuştur. İsrail seçimlerinde (28 Mart 2006), Başbakan Olmert’in partisi Kadima’nın propagandasının temel unsurlarından biri, “2010 yılına kadar, İsrail’in nihai sınırlarını kendimiz belirleyeceğiz. Hamas’ın İsrail’i tanımasını bekleyecek değiliz” olmuş ve bu planı, son aylarda yeniden gündeme almıştır. Mahmud Abbas, İsrail planını, tepkiyle karşılamış ve bunun “Filistin-İsrail savaşının yeniden başlamasına davetiye çıkarmak” olacağını belirtmiştir.

ABD ve İsirail, bir yıl boyunca, seçimler ve sonuçları üzerinden dayatmalarda bulunmakla kalmaksızın, Filistin’in içişlerine her yolla karışmaktan geri durmadılar. Bir yandan Filistin halkının iradesini tanımazken, öte yandan “Abbas’la görüşmelere devam edeceğiz” tutumlarıyla; Filistin’e mali yardımları durdurup, vergi gelirlerinin ödenmesini askıya alır, Filistin halkını kıtlığa, ilaçsızlığa iter ve Filistin halkını en temel insani haklarından mahrum ederken, Mahmud Abbas’ın kendi güvenlik biriminin organizasyonunda kullanması için 86 milyon dolar (bu paranın gönderilmesi ABD Kongresi tarafından askıya alındı) gönderme tutumlarıyla Filistin içindeki ayrılıkları büyütme ve kışkırtma tutumu izlemişlerdir. Benzer müdahale ve kışkırtmaların süreceği açıktır. Filistin halkı ve temsilcileri ABD ve İsrail’in bu ve benzeri oyunlarına karşı uyanık olmayı ve bozmayı bilecektir.

Hamas’ın; geçmişi, ideolojik, politik hattı ve eylem çizgisi, (geçmişte FKÖ’ye karşı saldırgan ve provokatif tutumları biliniyor) çelişkili ve tutarsız politik tutumları ve seçimden zaferle çıkmanın verdiği “güven”le, son bir yılda yaşanan iç çatışmalarda, önemli bir payı olduğu açıktır. Sözcülerinin, çeşitli gelişmeler karşısında yaptığı açıklamalar, çatışmaya çağrı (Abbas’ı; “siyonistlerden ve ABD’den talimat almak”la, “işbirlikçilik”le ve “askeri darbe yapmak”la suçlaması vb.) işlevi görmüştür. El Fetih’in ise, seçim yenilgisine tepki ve hazmedememe gibi nedenlerle, gerginlik ve çatışmaları yaratmış olmasa da, sürmesinde, yayılmasında payı olduğu açıktır.

Ulusal birlik hükümetinin kurulması ve çatışmaların bitirilmesi üzerinde anlaşılmış olması önemli bir adım olmakla birlikte, mevcut koşullarda yeni çatışmaların çıkabilecek olması beklenmez değildir. Filistin davasını ve halkın birliğini ve çıkarlarını öne alan bir tutum, provokasyonları ve provokatörleri püskürtebilir, yeni çatışmaların önüne geçebilir.

FİLİSTİN DAVASI, FİLİSTİN HALKININ MÜCADELESİ VE GELECEĞİ

Ulusal Birlik Hükümeti’nin kurulmasının; Filistin davası ve Filistin halkı ve iç çatışmaların önüne geçebilme açısından olumlu bir gelişme ve ileriye doğru atılmış bir adım olduğu açıktır. Her iki örgüt ve hükümetin, Filistin mücadelesi ve Filistin halkının zorlukları ve sorunları karşısında sorumlulukla ve bağlılıkla hareket etmesi, yeni gerginlik ve iç çatışmalara meydan vermemeleri zorunludur.

Filistin halkı, 50 yıldan bu yana, işgale son vermek için, bağımsız ve özgür bir Filistin için mücadele ediyor. Filistin davası ve Filistin halkının geçmişi; direnişler, savaşlar, çatışmalar, görüşmeler, uzlaşmalar ve yine direniş ve mücadeleler, intifadalar tarihidir. Filistin halkının kazanımları, bu uzun ve dirençli mücadelesi sayesinde olmuştur. Filistin halkının en önemli kazanımlarından biri, işgal koşullarını kıramamış olsa bile, bir yönetim olarak örgütlenmesidir. Uluslararası tanınma, sorunlara rağmen her dönem birliğini koruma ve bağımsız ve özgür Filistin için her koşulda mücadeleyi sürdürme kararlılığı da; Filistin halkının önemli kazanımlarındandır. Bugün, Filistin halkı, kazanımlarını savunma ve geliştirmekle yüzyüze.

ABD ve İsrail, kendi şart ve dayatmalarını, “uluslararası toplumun talepleri” ve dayatmaları haline getirebilmiş ve buradan da güç alarak, Filistin halkını ve yeni Filistin hükümetini, siyasi, mali, diplomatik açılardan çok yönlü sıkıştırma, Filistin halkının boğazını sıkma ve boyun eğdirmeye yönelmiştir. İsrail’in tanınması-tanınmaması sorunu; “uluslararası toplumun” (ABD ve İsrail’in) elinde, Filistin halkına, baskının ve ambargonun, en önemlisi; işgali ve ilhakı sürdürmenin hatta genişletmenin “gerekçesi” haline getirilmiştir; aynı zamanda içerde İsrail halkını, Filistin halkına karşı yedeklemenin, barıştan yana emekçi ve ileri kesimleri geriletmenin de demagojik bir olanağı olarak kullanılmaktadır.

İsrail emekçileri, barışçı ve demokratik güçleri açısından, Filistin yönetimi ve önceki Filistin hükümetlerinin, İsrail bir devlet olarak tanıdıkları ve anlaşmalar yaptıkları bilinen bir gerçektir. Ama İsrail Siyonizmi ve gericiliğinin buna rağmen,  Filistin sorununun adil bir barışla çözümü için yapması gerekenleri (işgale son verme) yapmadığı, yapmak istemediği de bilinmez değildir. Yani İsrail Siyonizmi ve gericiliği, İsrail’i tanıyan Filistin hükümetleriyle de barışmak için değil barışmamak için uğraşmış, yapılan analaşmalara uymamış, gereklerini yerine getirmemiştir. Bu yüzden, Hamas’ın İsrail’i tanımaması, Siyonistler için bir demagojiden başka bir şey değildir. Gerçekte İsrail Siyonizmi ve gericiliğinin Filistin’de ve Ortadoğu’da barış diye bir derdi yoktur. Seçimlerden Hamas’ın çıkması da Siyonistler ve gericilik için bulunmaz bir fırsat olmuştur.

Yeni Filistin hükümeti ve asıl olarak da Hamas, İsrail’i tanımamalarını; ABD, İsrail ve emperyalistler elinde Filistin halkına ve Filistin’e karşı kullanılan demagojik bir koz olmaktan çıkarmalıdır. Üstelik yakın geçmişte Filistin yönetimi ve Filistin hükümetleri, İsrail’i hem tanımış, hem de onunla anlaşmalar imzalamışlardır. Filistin halkı bu nedenle bir şey kaybetmemiş, ama kazandıkları olmuştur. Filistin halkının mücadelesinde en yakın müttefikinin (sorunun sıkıntı ve acısını da çeken) İsrail emekçileri, barışçı ileri güçleri olduğu unutulmadan, İsrail emekçilerini ve barışçı güçlerini gericilik karşısında güçlendirmek gözetilmelidir.

Çünkü, Filistin-İsrail sorununun, gerçek, adil bir barışa dayalı çözümünün asıl güçleri Filistin ve İsrail halkıdır. İsrail emekçilerinin barış hareketlerini ve İsrail Siyonizmine karşı mücadelesi, bugün de görmezden gelinemez bir güçtür. Ve İsrail halkı içinde, Siyonizme ve gericiliğe rağmen, Filistin ulusal birlik hükümetinin tanınmasını ve görüşülmesini isteyenler, küçümsenemez bir çoğunluk oluşturmaktadır.

Sorunun aslı; İsrail’in tanınıp tanınmaması değil, İsrail’in Filistin topraklarında işgalci olarak varlığı ve bundan kaynaklı sorunlardır. İşgale son verilmesi, İsrail’in ’67 öncesi sınırlarına çekilmesi, Filistinli mültecilerin geri dönüşünün sağlanması, Yahudi yerleşimlerinin boşaltılmasıdır. Yapılacak adil bir barış, temeline, İsrail’in güvenliğini değil, Filistin halkının taleplerini koymalıdır. İsrail’in güvenliği, böyle bir barış sağlandığında, sorun olmaktan çıkacaktır.

Filistin davası ve Filistin halkının zor bir dönemden geçtiği tüm açıklığı ile ortadadır. Ama 50 yıllık mücadeleci tarihine bakıldığında; Filistin halkının daha zor dönem ve koşullarda davasına sahiplenerek direniş ve mücadelesini sürdürmüş, birliğini korumayı bilmiş bir halk olduğu görülecektir. Filistin halkı, geçmişinden de güç alarak, birliğini güçlendirecek ve bağımsız ve özgür Filistin yolunda ilerleyecek, direnen Filistin kazanacaktır.