Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Geleneksel Solcuya Zorunlu Yanıt

Özgürlük Dünyası’nın 176. sayısında, “Geleneksel solculukla anti-emperyalizm üzerine bir tartışma” başlıklı bir makaleyle, bir süre önce yayımlanan TKP/Yurtsever Cephe’nin anti-emperyalizm sorununa yaklaşımını eleştiren makalemizin H. Meriç Algün imzalı eleştirisinin eleştirisine yer vermiştik. Yine bir süre sonra bir yanıt aldık. Eğer denebilirse, “yanıt”tı.

Gelenek yazarı H. Meriç Algün’le bir konuda anlaşıyor gibiyiz. Tartışmayı sürdürmek fazla yararlı olacak gibi görünmüyor. Kuşkusuz bu sonuca farklı hareket noktalarından geliyoruz, ancak görünen bu. Bir “sağırlar diyaloğu” yaşanıyor. İleri sürülen görüşler yanıtlanıyor, yanıtlanmamış sayılıyor. Sorular soruluyor, yazar üzerine alınmıyor, en ileri noktada topu taca atıyor, şu şu yazılarda yanıt bulunabilir diyor ve aklınca “dalgasını geçiyor”: Gelenek dergisinin hangi sayılarını okumalıymışız!

Daha da önemlisi, yazar ve ondan önce arkadaşları (örneğin K. Okuyan) “sosyalist iktidar mücadelesi verilmeksizin emperyalizme karşı mücadele edilemez.” tezini temel bir tez olarak ileri sürdükleri için, buradan tartışıyoruz, örnekler veriyoruz; Lenin’e, Stalin’e, Komintern belgelerine baş vuruyoruz. Tezin anlamı açık değil mi? Tezin, sosyalizmi savunmayanların, politik tutum bir yana, nesnel olarak bu politik tutumu almaları olanaksız olanların, yani örneğin köylülüğün, yani şehir küçük burjuvazisinin, yani genel olarak burjuvazinin emperyalizmle çelişmelere sahip olmadıkları ve emperyalizme karşı bir mücadele yürütmelerinin olanaksız olduğu anlamı taşıdığı ortada. Zaten 1848’den bu yana burjuvazinin gericileşmesi olgusunu mutlaklaştıran yazar, bu “gericileşme” savunusu dolayısıyla da tezi pekiştiriyor. İtiraz ediyor ve Lenin’le Stalin’e, Komintern belgelerine bu noktada atıfta bulunuyoruz. Aynı zamanda proleter nitelik taşısın ya da taşımasın, proletaryanın önderliğinde olsun ya da olmasın, Lenin’in Junious broşüründe dediği gibi “emperyalist devletlere karşı milli savaşlar sadece mümkün ve muhtemel değil, aynı zamanda kaçınılmaz, ilerici ve devrimci” olduklarını ve 3. Enternasyonal 2. Kongresi’ne Lenin sunduğu raporda belirttiği gibi sömürgelerdeki burjuva demokratik hareketler “ulusal devrimci” nitelikte olduğunda bu burjuva kurtuluş hareketlerini desteklemek gerektiğini söylüyoruz. Neden söylüyoruz? Sosyalist iktidar mücadelesi verilmeksizin emperyalizme karşı mücadele edilemez” tezini, Lenin ve Stalin’e dayandırılmış ‘hayır, işçi sınıfı elbette sosyalizmi perspektif edinecektir, ancak sosyalist iktidarı hedeflemeden de emperyalizme karşı mücadele eden ve desteklenmesi gerekenler, yalnızca olabilir de değil, olur’ teziyle geçersizleştirmek için. Yazar, ilk olarak, “oradan buradan aktarmalarla süslenmiş bir laf salatası” yapmak ilan ediyor, bu çabayı. “Oradan buradan” dediği, Lenin, Stalin, Komintern! Ve herhalde şöyle anlamak işine geliyor: Biz, emperyalizme karşı mücadeleyi burjuvaziye bırakma yanlısıyız da yazarımız itiraz ediyor.* Demeye getiriyor ki, biz ustalara onca başvuruyu anti-emperyalist mücadeleyi burjuvaziye terk etmek için yapmaktayız! Bu demogojik tutumu, “İşçi sınıfının tutumu ne olmalı?” alt başlığı altında söylediklerimizin “aslında bir EMEP’liye yakışmadığı” ve “bu bölüm(ün) yazının bütününden ileri” olduğuna ilişkin söylediklerinden de çıkarılabiliyor. Biz sözde tüm yazı boyunca burjuvaziyi savunuyor, anti-emperyalist demokratik devrimi ona ihale ediyoruz, ama sona gelince “toparlıyoruz”! Yazar ya tezinin tartışıldığını bile anlamıyor ya da gerçekten sağlam bir demogog.

Bizce ikisi birden. Çünkü (bize dediğinin tersine kendisi için geçerli olmak üzere) yazısının sonunda “..sosyalist iktidar mücadelesi vermeyen, yalnızca bağımsızlık ve demokrasi talepleriyle emperyalizme karşı mücadele eden güçlerin varlığından herhangi bir şikayetimizin olmayacağının bilinmesini isteriz. Yalnızca bunu Marksizm adına yapanlar olursa...” diyor demesine ve bu sözleriyle kaç yazıdır tartışılan temel tezini tümüyle berhava ediyor, ama yine de bu tezini dayandırdığı eski “incileri”nde ısrardan vazgeçmiyor. Son paragrafın sondan bir önceki cümlesine sıkıştırılan bu cümle, Okuyan’ın tezine karşıdır ve önceden söylenmiş olsaydı tartışma sadeleşebilirdi. Biz, örneğin işçi sınıfından başka sınıf ve tabakaların da emperyalizme karşı mücadele edebileceğini, işçi sınıfı ve sosyalistlerin bu olguyu görmek ve bu tür mücadeleleri desteklemek durumunda olduğunu kanıtlamak üzere yazmak zorunda kalmazdık. Peki böyleyse, Okuyan’ın tezi ne olmaktadır? O tez, yalnızca “Marksizm adına” davrananlara mı yöneliktir? Eğer öyleyse “tez” mi olur? Neyse, şimdi öğreniyoruz ki, proletarya ve sosyalizm davasını savunanlar dışında da emperyalizme karşı mücadele yürütülebiliyor. Sorun yok. Ama bunu söyleyen yazar, bizim bu yönde yazdıklarımızı neden çekiştirme ihtiyacı duyar? Neden köylüler, küçük burjuvazi ve “tekel-dışı” burjuvazi anti-emperyalist mücadele yürütebilir (illa yürütür de demedik, yürütebilme imkanı vardır) ve anti-emperyalist demokratik cephe bu kesimleri “içinde birleştirebilir” (birleştirir değil, birleştirebilir) dediğimizde, “vay, yakaladık” edasıyla ne “kıvrandığımızı” ne de “kendimizi açığa vurduğumuzu” bırakır? Yazar, kendi kurgusuna fazla kapılmış ve bizi Aydınlıkçılarla karıştırır olmuş! Yazımızın bütünüyle sonu arasında çelişme bulması da bundan. Algılama sorunu da var, ama demogojide sınır tanımıyor ve temel tezlerini geçersizleştirmek üzere köylüler de, tekel-dışı burjuvazi de anti-emperyalist mücadele verme potansiyeline sahiptir dendiğinde, anti-emperyalist demokratik devrimin –ya da anlaşmazlık konusunu olmasın diye söyleyelim– anti-emperyalist mücadelenin burjuvaca kavrandığını ve burjuvazinin gönüllüce yedeği olmanın kabullenildiğini anlıyor ya da anlar gibi yapıyor.

Bu durumda Chavez’e, Hizbullah’a ilişkin sorduğumuz sorular gereksiz hale geliyor. Demek sosyalist iktidar mücadelesi vermeksizin emperyalizme karşı mücadele edilebiliyormuş!

Peki yazarın yazısının son sayfasında söylediği doğruysa, böyle bir anti-emperyalist mücadeleyi yürüten ve yürütebilecek olanlar kim olabilir? Köylülük üzerine 1, 2, 3, 4 diye numaralandırarak yaptığı anlamsız çeşitlemelere rağmen, iç gericilik içinde yer alan büyük toprak sahipleri bir yana, kuşkusuz kendi içinde sınıf farklılaşması yaşamasına karşın, bütün köylülük (üst kesimlerinden alt kesimlerine doğru mücadele potansiyeli artarak) böyle bir mücadele eğilimi taşımaz mı? Tıpkı, aralarındaki sınıf farklılaşmasına rağmen, Lenin’in “bütün köylülükle birlikte Otokrasiye karşı” dediği gibi, “bütün köylülükle birlikte emperyalizme ve işbirlikçi gericiliğe  karşı” mücadele imkanından söz edilebilir mi edilemez mi? Böyle bir imkan var mıdır yok mudur? Yoksa çeşitlemedeki gibi, “köylülük ancak iç sınıfsal ayrışması sayesinde devrimci olanaklar açısından anlamlı hale (mi) gelecektir”? Köylülüğün burjuva (genellikle küçük burjuva) kesimleri, burjuvazinin mutlak gericileşmesinden payını aldığı için, hiç mi emperyalizme karşı mücadele imkanına sahip değildir? Tarım işçileri soruluyorsa, onların proletarya ile birlikte örgütlenmeye çalışılmasından başka bir şey yapılamaz. Hatta bu, olabildiğince yarı-proleterler açısından da geçerlidir. Ancak her şey bir yana, herhalde hala köylülüğün ana gövdesini oluşturan küçük ve orta köylü kategorisine giren bir küçük üretici kesimi vardır, bunlar anti-emperyalist mücadele verebilirler mi veremezler mi? Ve daha ötesinde, örneğin bu proleter olmayan kesim, –üreticiliklerine özgü kendi özel taleplerinin yanında– anti-emperyalist taleplerle anti-emperyalist mücadelede proletaryanın yedeği olarak örgütlenebilirler mi örgütlenemezler mi?

Orta kesim burjuvazi, söylendi, koşula bağlıdır ve geçicidir, çünkü aslolan tecritleridir, ancak anti-emperyalist bir eğilim gösterdiklerinde ne yapılacaktır? Olmaz, böyle yapamazsın mı denecektir? Yaptıkları seyir mi edilecektir? Yoksa hegemonya mücadelesi sürdürülürken, onlarla da anti-emperyalist mücadelede bir ilişki tutturulacak mıdır? Bu durum eğer doğarsa, olguyu saptamak ve gereğini yaparak, anti-emperyalist mücadelede kuşkusuz geçici bir koordinasyon sağlamak için burjuva olmak ya da mücadeleyi burjuvaziye terk etmek ya da önderliği ona bırakmak gerekmeyecektir. Örneğin anti-faşist savaşta Fransa’da bile olabilenin benzeri bu kez anti-emperyalist mücadele kapsamında neden başka yerde olmasın? (Üstelik hatırlanmalı ki, De Gaulle’cüler orta kesim burjuvazinin temsilcisi de değillerdi.) Ama bunca geniş perspektifle düşünebilmek ve davranabilmek için en başta şabloncu olmamak ve “ya sosyalist iktidar mücadelesi ya hiç” yaklaşımıyla sakatlanmamış olmak gerektir. Baştan bilinmelidir ki, her şey sosyalizm için yapılacak, taktikler sonunda sosyalizmin zaferine bağlanacak ve bunun için işçi sınıfına, davasına ve bağımsız mücadelesine dayanmak yeterli olacaktır.

Bu son söylenen yazarımızın perspektifinde olmadığından, işçi sınıfı ile ilişkiyi kendini (bireysel olarak değil, politik hareket olarak) işçi sınıfı yerine koymak olarak anladığından, nesnel sınıf tutumları ve olanaklı olan sınıfsal eğilimler açısından değil, ama bundan kopuk politik varsayımlar üzerinden davrandığından, karmaşadan kurtulamamakta ya da kurtuluş için şablonlara sığınmaktadır. Onun için işçi sınıfı yoktur, TKP vardır, işçi sınıfının değil TKP’nin tutumları önemlidir. İşçi sınıfı önemli olmayınca sendikaları da önemli değildir, sendikalarının işçilerin kendilerinin (evet, öz) örgütleri olması hiç önemli değildir! TKP, bu işçi örgütlerinin üzerini bir kalemde çizebilir, çizmektedir. Demogojiye yer yoktur: Sendikalarla ilgili K. Okuyan’ın yazdıklarını her okuyan farklı anlayamaz. Sorun “kalınlaştırma” (altını çizme) sorunu değildir. Anlatmıştık. Sendika ya da işçi örgütü farklıdır, sendika yönetimleri farklıdır. Sendikaların “bugünkü çerçevesi”ni beğenmiyorsan –ki biz beğenmiyoruz– çerçeveyi (yani yönetimlerini) değiştirmeye çalışırsın, sendika buradan sağlamlaşır; ama sendikaların zayıflamasına memnun olmazsın. Çünkü zayıflayan, en başta, işçi örgütü olan sendikadır. Evet, bürokratik yönetimlerin, sendika bürokrasisinin zayıflaması iyidir, üstelik bunu biz yapmalıyız; ama nerede sendika zayıflıyorsa, işçinin örgütlülüğünde zayıflama oluyor demektir. Sonra, “Yazar ve arkadaşları üç işçi ile bir araya gelmemiştir, işçilerin dertlerinden, ihtiyaç ve arayışlarından habersizdir.” deyince alınganlıkla “gel şimdi bunu ispat et” demektedir. Ayrıca ispata gerek var mı? Sendikanın işçi için öneminden habersizdir yazar, her gün kaç işçinin sendikalaşmak için çaba gösterdiğini, bunun için işinden olduğunu vb. bilmemektedir. Sendika ile bürokrasiyi birbirine karıştırmaktadır. (İki olguyu öylesine karıştırmaktadır ki, sendikaların zayıflamasında memnun olunacak bir şey bulmadığımız için, bize “sendikal yapıların bugünkü çerçeveleriyle güçlenmesini istiyoruz” dedirtme uğraşındadır.) Belki yeni yeni haberdar olduklarından söz edilebilir: Adında “komünist” ibaresini taşıyan bir parti için yüzkarası sayılması gereken bir olguya işaret etmek üzere, TKP’nin ancak 8. Kongresi’nde işçi sınıfı içinde çalışma kararı alınmıştır. Bir de, “üç”ten, “üç kaz bile gütmemiş” deyişinin “üçü”nü kastettiğimizi de anlamamaktadır. Üzerinde durduğumuz, fabrika çalışmasının, işçi sınıfı içine “kök salma” çabasının olmaması, bunun uvriyerizm varsayılmasıdır.

Bu konuyu yeniden tartışmak gerekli görünmüyor. Örnekler vererek, sosyalizmin işçi sınıfına mal edilmesinin, sınıf içinde bulunmayı ve sınıfın acil talepleri uğruna mücadelesiyle anti-emperyalist demokratik talepler uğruna mücadelenin sosyalizmin propagandasıyla birleştirilmesini gerektirdiğini anlatmıştık. Sosyalizm sınıfın mücadelesine nüfuz etmelidir. Sosyalizm propagandası “kamuoyu”na yöneltilemez. Ama sınıfa ve sınıf içinde çalışmaya yönelmek uvriyerizm olmaktadır! Yazar da eline kalemi alıp döktürmektedir: Maocu “köylücülük”ten “işçicilik”e, bu, sendika bürokrasisinin kuyruğuna takılmak olarak tanımlanmaktadır; oradan da, bürokrasi ve işçi hareketi zayıf olduğunda, başka “dayanacak güç” aramaya!.. Yazar, sendika bürokrasisinden umulan bulunamayınca “Kürt ulusal hareketine bağlanma” “taktiği”ne geçildiğini ciddi ciddi yazmaktadır. Sonra da “sert” yazdığımızdan, “hakaret” ettiğimizden söz açmakta, saygı eksikliğinden bahsetmekte, kolejli dediğimizde kızmaktadır.

Neye dayandırmaktadır bu suçlamalarını yazar? Sendika bürokrasisi ile el ele midir Özgürlük Dünyası ya da EMEP? Günlük gazetenin ve dergimizin sayfaları sendika bürokrasisi ve uzlaşmacı sarı sendikacılığın eleştirisi üzerine güncel ve genel yaklaşım ve materyallerle doludur. Güncel olarak belirli sendikacılardan ve bazen bürokrasiden olanlardan da görüşler alınmaktadır. Bu mudur acaba sendikal bürokrasiye dayanmak? Ya da bazen arkadan güncel olarak hançerlemediklerinde suçlanmamaktadırlar. Yoksa bu mudur? Ama hayır! Yazar sendikal bürokrasi ile herhangi ilişkiyi, örneğin geçen 1 Mayıs’ta olduğu gibi, Avrupacılık vb. yapan sendikacıların düzenledikleri 1 Mayıs’a katılmayı, bu tür sendikacıların oldukları yerde olmayı ve eleştiri yazımızda söylendiği gibi “gerici sendikalarda çalışma”yı sendika bürokrasisine dayanmak olarak anlamakta ve eleştirmektedir. Peki, şimdi ne olmuştur da örneğin, TKP DİSK’in düzenlemekte olduğu 1 Mayıs’a katılmakta, ama kendi ayrı “1 Mayısı”nı düzenlememektedir? DİSK Avrupacı tutum ve yaklaşımlarından, fonculuğundan mı vazgeçmiştir? Yoksa DİSK yönetimi sendika bürokratlığından uzaklaşmış mıdır? Sorun şöyledir: Sendika bürokrasisi ile aynı mekanları paylaşınca ya da daha temelli olarak “gerici sendikalar”da çalışınca onlarla uzlaşılmış, onlara dayanılmış olunmaz; bu çalışmanın kendisine, sınıfa dayalı olarak yürütülüp yürütülmemesine ve içeriğine bağlıdır.

Ve Kürt ulusal hareketi ile güç birliği neden yanlış olsun? Neden ezilen ulusun demokratik hareketi desteklenmesin? Bunlar tartışıldı. Yazarın yaptığı Lenin ve Stalin eleştirisidir. Ezilen ulusun ulusal baskıya karşı demokratik içerik taşıyan hareketinin desteklenmesi, bırakalım sosyalizmi demokrasinin bir gereğidir. Ve bırakalım, ulusal hareketin ulusal baskıya karşı taleplerinin desteklenmesinin “kuyrukçu” bir “bağlanma” ve “dayanma”cılık oluşunu, bu tutum Marksistim diyenler için zorunludur; bu alandaki TKP/Yurtsever Cephe tutumunun İP/Aydınlık ile yakınlığının işareti olduğunu söylemiş ve M. Papuç’un bir miting konuşmasını örnek göstermiştik. Aldığımız yanıt sadece demogojiydi: İskenderun’daki anlamlı miting organizasyonunu neden karalamak istermişiz!? Anlaşılır değilmiş! Miting “kitlelere doğrudan sosyalizm eğitimi vermeyi değil, ...ABD planlarını deşifre etmeyi ve anti-emperyalist mücadelenin gereklerini tarif etmeyi hedefliyor”muş! “Ele verir talkımı kendisi yer salkımı”! Başkası söyleyince “köylücülük”, “Maoculuk” falan oluyor, beyzade savunduğunda sosyalistliğine halel gelmiyor. Demek ki anti-emperyalist mücadeleyle sosyalizm mücadelesi o kadar da birleşmese olabiliyormuş!

Hala bir sorun kalıyor: Pabuç örneğini, tıpkı Maoculukla Kuruşçev-Brejnev revizyonizmini ilişkilendirmede olduğu gibi, “tencere dibin kara...” deyişinin hatırına vermemiştik. Yani, “ama siz de şöylesiniz” deyip aklamacılık değildi kuşkusuz amacımız. Biz gerçek bir yakınlığa işaret ettik: İP ile TKP’nin ulusal sorundaki tutumu fazlaca benzer ve inkarcıdır. Ulusal baskıyı onaylamakta ve bu baskıya karşı mücadeleyi ve demokratik içeriğini yok saymakta ve “düşene vurmakta”dır. Papuç şunları söylemişti: “..Yirmi sene Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üniformasını üzerimde onurla taşıdım... Sizlere bir stratejist ve analist olarak değil gerektiğinde yurtseverlik adına ölümü göze almış ve bu yurdun evlatlarına her şart ve konumda emir komuta etmiş bir kardeşiniz olarak sesleniyorum...” Burada, Kürt ulusal hareketine karşı yürütülen “düşük yoğunluklu savaş”ta “sadece stratejist ve analist olarak değil gerektiğinde yurtseverlik adına ölümü göze almış” ve “her şart ve konumda emir ve komuta etmiş” olmakla öğünme var. Yok mu? Perinçek hiç değilse “yapın, edin” diyor, beriki yapmış/etmiş olmakla öğünüyor. Sorun miting yapmak ve onu karalayıp karalamamak değil kısacası; bizim desteklemekle suçlandığımız ulusal hareketin bastırılmasında hasbelkader görev almış olmak da değil, ama bunu öğünme vesilesi yapmak! Papuç’un önemi burada ve anlamazlıktan gelerek kurtuluş yok! Desteklememek bir suçken, bastırılmasına katılma ve hele bununla öğünmenin, bu öğünmeyi gizlemenin adını koymayı ise yazara bırakalım.

Gelelim Maoculuk sorununa. Lafı dolandırmayıp ne demiştik? “Yazar (İP ile) ‘benzerlik’ten söz ettiğinde herhalde ‘Maoculuk’u kastediyor olmalıdır. Evet, bir dönem Aydınlıkçılar Maocudurlar. Ama hiçbir dönem devrimci olmamışlardır. Sağ Maocu diye anılabilirlerdi. Deng Siao Pingci idiler. Şimdi bundan bile caymışlardır. Bizim geçmişimize gelince, ’77 1 Mayıs’ında açık ve köklü eleştirisi başlatılan, birkaç yıllık ‘Maoculuk’ değil ama, bir Mao’dan etkilenme dönemi vardır. Ama o zaman da, herkesi ‘Maocular’ kategorisine sokuşturan modern revizyonistler bir yana, kimsenin aklına bizi Aydınlıkçılarla benzeştirmek gelmemişti.” Ve eklemiştik: “Bizde ‘pisliğini örtme’ yoktur. Bir dönem etkilendiğimiz olumsuzlukları gizlemeyiz.” Niçin söylemiştik bunları? Yalnızca, yazarın demokrasi ya da anti-emperyalizm sorununa yaklaşım üzerinden benzetmeler aramak üzere zorlanmaması, ama kastettiği Maoculuk ise, “dilinin altındaki baklayı çıkarması”, ancak buradan benzetiyorsa bir kez daha düşünmesi gerektiği, çünkü bunun “ayıplı” bir yaklaşım olacağını belirtmek üzere. Yani demiştik ki, bunu kastediyorsan, Mao’dan etkilenmenin özeleştirisi yapıldı; hala bu noktada takılmışsan, varsa bir eleştirin söyle, eğer bu yönde yeni bir söyleyeceğin varsa söyle, aksi halde, vazgeç bu “sevda”dan!

Vay biz miyiz diyen! Bir somut eleştiri de yapmadan, “hah, işte itiraf ettiler” diyerek, yazarımız, işi, bize Maocu muamelesi yapmaya vardırıyor. Ya da buna tevessül ediyor. Meğer, nezaketten söylemiyormuş! “Özgürlük Dünyası sayfalarında da kabul edildiğine göre artık rahatça yazabiliriz” diye başlayıp, yaftayı yapıştırmaktadır: “EMEP Maoculuktan ‘etkilenerek’ doğmuş bir siyasi harekettir”! “Doğuşta kazanılan bir takım özellikler, özel bir çaba ile sistemli bir biçimde mücadele edilmediği sürece kalıcı izler bırakır”mış! Onlar sağ Maoculuk-sol Maoculuktan anlamazlar, Maocuların iç işlerine karışmazlarmış, Maocu Maocuymuş! Pes.. Dilinin altında böyle bir bakla varsa, utan, vazgeç deniyor; adam üzerine atlıyor!

Biz üstelik EMEP’ten değil, yazarın aklından geçebilir düşüncesiyle geçmişten söz ettik. EMEP’in doğumunda Maoculuğun zerresi yoktur. Var diyorsan, işte meydan, tartışır eleştirirsin.**

“Reel sosyalizm”e ya da Kruşçevci-Brejnevci modern revizyonizme gelince, yazarın anladığı yanlıştır: “bizim Maoculuğumuz”u yazar ve arkadaşlarının revizyonizmi ile örtme çabasına girmiş değiliz. Sizinkini bilmeyiz, ama bizim yaklaşımımız “tencere dibin kara...” yaklaşımı değil.

Diyalektiğe bile gerek kalmadan, gündelik mantık bile yürütülerek, göğsümüzü gere gere geçmişteki Maocu etkilenmeden söz edebildiğimize göre, herhalde Maoculuğu eleştirdiğimiz, en azından bildiğimiz kadarıyla, ama onu “Maoculuk”, Maocu revizyonizm olarak nitelendirecek kadar eleştirdiğimiz ve karşısında pozisyon aldığımız düşünülmelidir. Maocu platformdan konuşmadığımız herhalde tartışılabilir değildir. Yani, iki değil tek “tencere” vardır. Ve “dibi kara”dır. “Reel sosyalizm” ya da Kruşçevci-Brejnevci modern revizyonizm “karası”! Bu, Maoculuktan fazlası olan ama eksiği olmayan bir “kara”dır. Ve öyle Maocuların ayrımları sizindi, “Stalin ve Andropov’un farkları.. bizim” bölümlemeleriyle tartışmadan yan çizilemez. Sorun böyle de konulamaz. Oportünist ve revizyonistler bir taraftır, proleter devrimciler, Marksist-Leninistler bir taraf. Revizyonist revizyonisttir, komünist komünist. Sınıf nitelikleriyle de tek bir bütünün parçası değillerdir, iki ayrı ve karşıt sınıfa, burjuvazi ve proletaryaya aittirler.

Maoculuğun karasını kabul edenin kim olduğu belli”ymiş, “Gelenek ise, kendi geleneğini sahiplenmeye devam etmekte, benzeri bir özeleştiri vermeyi hiç düşünmemekte”ymiş!

Yazarımızın revizyonizmi oradadır ki, Andropov ve Cavuşeşku’nun revizyonizmine, Kruşçev ve Brejnevinkine sahip çıkmaktadır. Peki söyler misiniz? Trotsky’ye, Menşevizme de sahip çıkıyor musunuz? Ya da hangi revizyonistlere sahip çıkıyor, hangilerine çıkmıyorsunuz? Genel olarak revizyonizme karşı mısınız değil misiniz? Yazar “Sovyetler Birliği’nde reel karşılığını bulan sosyalist kuruluş sürecini bütünüyle mirasımız sayıyor”uz diyor. “Söz konusu olan Sovyetler Birliği olduğunda tavrımız hala aynı; hatalarımız olabilir, bunlar da bizimdir, utanacak bir durumda da değiliz; hatalarımız daha iyi ve daha gelişkin ama yine ‘reel’ bir sosyalizmi kurma sürecimizde başvuru kaynaklarımız arasında yer alacaktır.” diye altını çiziyor. Bir soru daha soralım. Yugoslavya’da Tito’nun inşa ettiği de “reel sosyalizm” miydi ve “özyönetimci sosyalizm” üzerine gevelemeleriyle Tito revizyoizmi Kominform’dan atıldığında yanlış mı yapıldı, siz Tito’yu da sahipleniyor musunuz?

İlerlemeden, “reel sosyalizm” tanımının nereden türediğini yazar düşünmüş müdür? Lenin ve Stalin’de bu nitelemeyi gösterebilir mi, yoksa kaynağı modern revizyonist dönem midir? Teori ve pratik arasındaki açı açılarak mesafe uçuruma dönüştüğünde, ikisi arasındaki farkı belirtmek ve uygulamadaki pespayeliği “kitap”ta, Marksist-Leninist öğretide aramaktan uzak durmayı dayatmak üzere geliştirilmiş bir kavramdır. Yoksa biz sosyalizmi sosyalizm olarak biliriz, Stalin döneminde de “reel”i falan değil, bildiğimiz sosyalizm inşa edilmiştir ve kimsenin aklına inşa edilen sosyalizme “reel sosyalizm” demek gelmemiştir. Bu ad, sosyalizmin sosyalizm olmaktan çıkması sonrasında, olağan olarak tanımlanamayana takılmıştır.

Yine de hatalarıyla sahiplenmek güzel bir tutumdur, yeter ki baştan aşağı “hata” olan modern revizyonizmi sahiplenmeyi içermesin. Biz örneğin, proletarya diktatörlüğünü sürecini, Lenin ve Stalin dönemini “hatasıyla sevabıyla” sahipleniriz; Sovyet deneyi bizim deneyimizdir. Ama yazarın sahiplendiği modern revizyonizm, Sovyet proletaryasını yeniden tam köleliğe, bugünkü açık burjuva iktisadi ve siyasi egemenlik koşullarına getirenden başkası değil. Öyle değilse, yazarımız, Sovyetler Birliği’nden bugüne nasıl gelindiğini söylesin.

Modern revizyonizm ya da “reel sosyalizm” sorunu uzunca tartışılacak bir sorundur, ancak zorunlu bir yanıt olduğu için birkaç soruyla bitirelim.

Kruşçev revizyonizminin Marksizmin temel tezleri yerine gündeme getirdiği tezlere ne diyeceksiniz, savunuyor musunuz? Örneğin kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadeleyi proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesi temelinden koparan ve iki kamp (sosyalist kampla kapitalist kamp) arasındaki ekonomik ve teknolojik yarışa indirgeyen “barış içinde bir arada yaşama” ve “barışçıl yarış” tezi? Ya da proletarya diktatörlüğünü gereksiz ilan eden “bütün halkın devleti” ile işçi sınıfı önderliğini gereksiz ilan eden “bütün halkın partisi” tezi? Ya Brejnev döneminde pazar ekonomisi yönünde atılmış ilk resmi adım olan Libermann reformları? Sonra devlet mülkiyeti aleyhine grup mülkiyetine yönelme adımları? Merkezi planlama aleyhine fabrika yönetimlerine tanınan yetkilerin artırılması? Devam edilebilir. Bunlar savunduğunuz “hatalar”dan mıdır? Ya “perestroyka”sı ile Gorbaçov? Uygulamaları hata ve siz, Çavuşesku gibi gibi, onun da mirasçısı mısınız? Tamam, Kruşçevci ve Brejnevcisiniz. Gorbaçovcu da mısınız? Sovyetler Birliği’ni dağıtma kararını o ve yönetimi aldı. Oncu olmaya ne diyorsunuz? Değilseniz, nereden itibaren modern revizyonizmden ayıracaksınız kendinizi? Grbaçov’dan bir öncekinden itibaren mi? Neye göre?

Ama herhalde bir noktada bir farklılaşma olmalı, ya “bıçakla kesilir gibi” ya da bir “süreç içinde”. Siz hala örneğin önce Yeltsinci ve şimdi Putinci değilseniz, süreçten ne zaman ve nerede ayrılmayı uygun göreceksiniz? Ve son olarak, şimdi ABD’nin yaptığı gibi, Afganistan’a yönelik revizyonist sosyal-emperyalist işgali hala destekleyecek misiniz? Ya da ABD’nin sağa-sola “demokrasi ihraç etmesi” gibi, örneğin Afrika’ya, Angola’ya Mozambik’e müdahale edilirken devrim mi ihraç ediliyordu diyeceksiniz hala?

Üstelik Sovyetler Birliği ve revizyonizmin egemenliği altında orada kapitalizmin restorasyonuyla iş bitmiyor. SBKP’nin Kuruşçev eliyle revizyonist yozlaşma ve kapitalizmin restorasyonu yoluna sokulmasının kapitalist ülkelerdeki, başta Avrupa’daki dev komünist partileri üzerindeki etkilerine, özellikle İtalyan, Fransız ve İspanyol partilerinin “Avrupa komünizmi”ne yönelmelerine ne diyorsunuz? “Avrupa komünizmi” de sahiplendiğiniz “hatalar”dan mı? “Mezhep genişliği” nereye kadar? Ve son olarak, Maoculuğun dışında olduğunuzu söylüyorsunuz, güzel, peki, bugün, size benzer biçimde, hala “komünist” adını kullanan Çin partisine ne diyorsunuz? Artık Maocu değiller ve onlar da sahiplendikleriniz arasında mı? Yoksa Küba gibi Çin de “sosyalist” bir ülke mi? Herhalde Çavuşesku Romanya’sından daha az “sosyalist” olmamalı. Ya da Batı’yla işbirliğine yönelmeden önceki toprakların büyük bölümünün Kilisenin mülkü olduğu Polonya’dan da daha az “sosyalist” değildir Çin!



* Zorlama ve demagojinin bu kadarı ancak olur: Yazarımız, farklı devrim tipleri ve demokratik ve sosyalist devrim ilişkisi üzerine yürüttüğümüz en başta Lenin’e dayandırılmış tartışmayı, “evrensel doğru olan proletarya devrimine (çağımızın emperyalizm ve proletarya devrimleri çağı olduğu kuşkusuzdur) karşı “evrensel bir teorik doğru olarak demokratik devrimi savunma” olarak çarpıtıyor. Bu, 19. yy’da savunulabilirdi ancak ve biz böyle bir görüş ileri sürmedik. “Teorik olarak konuşulduğunda” denince böyle oluyormuş! Lenin’den Stalin’den “derleme laf salatası” yapıyoruz ya! Ekim Devrimi hala “temel referans kaynağı”ymış! Biz değil demişiz gibi, Ekim Devrimi ve hazırlanış sürecine ilişkin bunca aktarmamızdan sonra, bunu bize söylüyor! Ve yine büyüklük taslıyor: “Lenin’in Emperyalizm kitabı bir kenara bırakılmakta”ymış, bulup okumalıymışız! Ve “sosyalist dönüşümlerin hızı”na dair, NEP’i örnek veren anlaşılmaz ve tuhaf bazı sözler.. Ve çocukça karşı sorular.. Biz “sömürge, yarı sömürge, bağımlı ülkelerde sorunlar yalnızca emek-sermaye çelişkisi dikkate alınarak anlaşılıp çözülemez” diyoruz, o soruyor, “peki tersi doğru mu”ymuş, “gelişkin kapitalist ülkelerde” öyle çözülebilir miymiş! Oysa Lenin’e atıfla anlattığımız, sosyal devrimin “saf” bir süreç olmadığı ve ama çeşitli devrimci süreçlerden bileştiğiydi.

** İP ile program karşılaştırmalarıyla uğraştığına göre, yazarın kafasında anti-emperyalist demokratik devrimin savunuluyor olması “Maocu format”a oturmaktadır. Önceki yazımızda üzerinde durmuştuk, yazar, demokratik devrimin savunulması ve demokratik ve sosyalist devrimler arasındaki kesintisiz geçiş ilişkine yönelik eleştirisini Mao’ya değil, Lenin ve Stalin’e yöneltmektedir.