“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kılınçaslan’ı Okumak

 

İşçi partisi, işçi gazetesi derken, bu kez bir işçi televizyonunu kurmak için yollara düşülmüş, il, il örgütler dolaşılmaya başlanmıştı. Sırada Adana ve güney illeri vardı. Bu bölgedeki görevi Memet Kılınçaslan almıştı. Kılınçaslan; yani partimizin işçi önderlerinden biri o.  İstanbul’dan Adana’ya 2 Aralık 2006’da birlikte gidecektik, ama olmadı. Zamansız bir kalp krizi ile hayata gözlerini kapadı. Adana’ya gidemedi, ama on binlerin alın teri ve ortak çabasıyla Türkiye işçi sınıfı ilk kez bir televizyona sahip oldu. Ülkemiz işçi sınıfının ilklerinde Kılınçaslan’ın tek katkısı bununla sınırlı değil elbette.

Eylül karanlığından sonra 1988 1 Mayıs’ında eylem sahnesine çıkandır o.  İşçiler çeşitli noktalarda birikmiş ve sendikacılardan eylem işareti beklemektedir. Keskin nişancılar tarafından vurulmaktan korktuğunu söyleyen birçok sendikacı eylemden vazgeçmek üzeredir. 1 Mayıs kutlanamayacaktır. Sabri Topçu ile birlikte ilk sloganı atarak eylemi başlatan ve sınıf tarihine iz bırakandır Kılınçaslan. Türkiye’de proleter sosyalist hareketin birikimiyle işçi hareketinin namuslu temsilcilerinin buluştuğu Emek Partisi’nin kurucularındandır.

Sınıflar mücadelesi, tarihin çeşitli dönemeçlerinde kendi kahramanlarını yarattı. Tarihsel belgeler kadar dünya sosyalist edebiyatında da bu kahramanlar yerlerini aldılar. Özellikle proleter devrimci karakterleri, Türkiye dışındaki tarihi ve edebi eserlerde okumaya alışmış bir toplumsal kuşak olarak, ülkemizdeki kahramanlıkları da çoğunlukla köylü, öğrenci-genç ya da aydın karakterlerde gördük, okuduk. Evrensel Basım-Yayın tarafından basılan, Şengül Karadağ ve Devrim Büyükacaroğlu’nun titiz çalışmalarıyla hazırlanan “Bir işçi önderi, Memet KILINÇASLAN” isimli kitap edebi bir eser olmamakla birlikte, bir anı ve biyografi kitabı olarak politik işçi kahramanlarımıza ışık tutmanın yolunu açan iddialı bir tarihsel belge olmaya adaydır.  

Kitap, Kılınçaslan’ı tanıyan, birlikte mücadele eden insanların yazı ve röportajlarından oluşmaktadır. Bu nedenledir ki, bu işçi önderini sadece kendi dünyasında yaşamış, mücadele etmiş bir şahsiyet olarak değil, tersine birlikte mücadele ettiği insanların dünyasında yaşamış ve onları da şekillendiren bir karakter olarak okuma şansı buluyoruz.

“Tarihi kahramanlar yaratmaz, tarihsel koşullar kendi kahramanını yaratır.” İşte bu tarihsel işçi önderinin filizlenmesindeki koşullar içinde yaşamış ve birer unsur olarak yer almış bu insanların dilinden Kılınçaslanı dinlemek, kitaba ayrı bir anlam kazandırıyor. Eşi, çocukları, grevci arkadaşları, partili yoldaşları ile bütün bu anlatıcı insanlarla yoğrulmuş olan bu dev adam, toplumsal mücadelenin birçok alanında yaşayan ve yol gösteren bir ışık olmaya devam ediyor. Kitapla birlikte bu ışığı yakalamak, artık mümkün hale geliyor. Levent TÜZEL bunu kitabın önsözünde şöyle anlatmış; “Bu kitabı eşitlik ve özgürlük isteyen, barışın ve kardeşliğin ülkesine kavuşmayı arzulayan, safını mazlumlardan yana belirleyen her işçi, genç, kadın ve aydın okumalı; bu işçi önderini tanımalıdır. Eminim ki bu; Memet Kılınçaslan gibi daha nicelerini bağrından çıkartacak olan işçi hareketinin ve sınıflar mücadelesinin yeni önderlerinin şekillenmesine katkı sağlayacaktır.”      

 

Hayatı işçilerden öğrenmek

Kılınçaslan ülke gündemini çok yakından izler ve il başkanı olarak gelişmelere ilişkin sıklıkla basın açıklamaları yapardı. Halk diliyle ustaca konuşabilen, en entelektüel konuşmacıları bile basit sözcüklerle sarsabilen bir üslubu vardı. Fakat iş yazmaya gelince, bizden yardım isterdi. Bana ne zaman bir görev verse heyecanlanır ve saatlerce bir sayfalık açıklama metni için çalışırdım. Hazırladığım metni ne zaman uzatsam; “oku bakalım” derdi. Nihayetinde, “Eline sağlık, çok güzel olmuş, şimdi sen bunu sakla, sana ilerde lazım olur. Şimdi ben söyleyeyim, sen yaz” der ve metni baştan yazdırırdı. Böylece, her defasında toplumsal gelişmelere sınıfın penceresinden nasıl bakıldığını görür, işçi üslubunun sadelik içeren vuruculuğuna tanık olurdum.

Bir işçiden öğrenmek, hele bir politik işçi önderinden öğrenerek hayata ve mücadeleye atılmak, özellikle gençlerin devrimci enerjisini Marksist bir eksene yaslaması açısından tarifsiz imkânlar sunacaktır. Dünyayı değiştirmek için yola koyulan her genç devrimci için işçilere gitmek, emekçilerden öğrenmek vazgeçilemez bir görev olmaktadır. Bu görevle birlikte işçilerden ve işçi önderlerinden öğrenmek için okumak da gerekiyor. Kılınçaslan kitabında hem güldürecek, hem düşündürecek örnekler çarpıcı bir çeşitliliğe sahip. Bugün bir doktor olan kızı Övgü’nün, babasını anlatan yazısı öğretici örnekler içeriyor. Örneğin Kılınçaslan, kızı Övgü’ye sınıfları anlatıyor;

-          Dünyada iki sınıf vardır, işçiler ve patronlar.

-          Baba doktorlar ne oluyor peki?

-          Kime hizmet ediyorlarsa o sınıftan oluyorlar.

 

Patronlar ve fabrikalar

Alboy, Ülker ve Maga Deri…

Bu üç fabrika, Kılınçaslan’ın ayakkabıcılıkla başlayan işçilik hayatının modern üretim ilişkileriyle tanıştığı ve sendikal mücadeleyi örgütlediği yerlerdir.

Cem Boyner, Sabri Ülker, Ali Şen…

Bu üç patron, işçilerin grev ve direnişlerinde en ön safta duran Kılınçaslan’ın rakipleridir. Her üçü de işçi Memet’i iyi tanır, ondan iyi korkar. Rüşvet olarak ev teklif edilir, o sadece “bantımın başına dönmek istiyorum” der. Maga’dan, Alboy’dan, Ülker’den işçilerin tanıklığı ile verilen direnişlerle birlikte Kılınçaslan kitabı, bir dönemin patron ve işçi temsilcilerinin nasıl karşı karşıya geldiklerini de anlatıyor.

 

“Ben işçiyim, işçi partisinde mücadele ediyorum”

Fabrikalarda tek, tek patronlara karşı verilen mücadele artık yeterli değildir. Kılınçaslan, bir işçi önderi olarak politikaya atılmaya karar verir ve arayışlar başlar. Sabri Topçu ile Kuruçeşme toplantılarında karşılaşırlar. Çıktıktan sonra sohbet ederler. Bu toplantılar için “Hikâye anlatıyorlar. İşçi yok, sınıf yok, hiçbir şey yok. Burada kendi kendilerine parti kuruyorlar.” diye değerlendirme yaparlar. Yolları Emek Partisi’nin kuruluş sürecinde kesişir.

Partinin kuruluşunun üzerinden daha 6 ay geçmemiştir. Genel seçimlere bağımsız adaylarla girilir. 1995 seçimleri PTT işçisi Mürüvet Günel’in aday tanıtım toplantısında konuşur;

 “Bugün özgürsünüz, aç kalmakta özgürsünüz. Bugün özgürsünüz sokakta kalmaya özgürsünüz. Özgürsününüz çalışmakta, baskı altında çalışmakta özgürsünüz. Ama derseniz ki ‘ben niye açım’, suç işliyorsunuz; ‘niye insanlar sokakta’ diyorsanız suç işliyorsunuz... Bir tek amaçları var; sermaye sınıfının çıkarlarını savunmak. Onların karlarına kar katmak…”

Kılınçaslan, dün fabrika direnişinde yüklendiği Cem Boyner’e bu kez yine bu toplantıda, siyasal zeminde yüklenecektir;

“…Mevcut partiler yıprandı, işçiler başka örgütlenme kurmasınlar diye Cem Boyner’i çıkardılar. Cem Boyner fabrika sahibidir. En son işçi kıyımı da onun fabrikasında oldu. Grev yapan 200 insanı sokağa attı. Aç bıraktı. Sendikaya tahammül edemedi. Ama bugün diyor ki; ben toplumun partisiyim. … Kürtlerin de hakkını ben savunacağım diyor. Ey Cem Boyner! Sen patronsun, patron partisi kurmuşsun, ben de işçiyim, işçi partisinde mücadele veriyorum…”

Kitapta ayrıca Kılınçaslan’ın çeşitli miting, kongre ve toplantılarda yapmış olduğu bazı konuşmalar için de bir bölüm yer alıyor. Bu konuşmaların her biri, işçi hareketi, devrimci işçi partisinin örgütlenme sorunları, politik gelişmelerle ilgili döneme ilişkin fikir oluşturma imkânı da sunuyor.

 

“En büyük miras örgütlerimizdir”

Güney illeri gezisi sırasında bir disiplin vakası için Kılınçaslan’a başvuruldu. Zira bir kamu emekçisi partili örgütle uyumsuzluk içindeydi ve huysuzlukları ile iç yaşamı bozuyordu. Her şeye karşın onu kaybetmek istemiyorduk ve son kez olsun Kılnçaslan’ın görüşmesinin etkili olabileceğini düşünüyorduk. Memet Başkan, bu şahsı bir süre dinledikten sonra; “sen partiden ayrılmaya kararını vermişsin, yapacak bir şey yok, gidebilirsin” dedi. Bu yanıtı beklemediği anlaşılan disiplinlik şahıs, hayretler içinde bir üslupla “beni atmak bu kadar kolay mı, benim bu partide 16 yıllık emeğim var, emeğim ne olacak?” biçiminde bir soru sordu. Kılınçaslan yine o bildik üslubu ve kıvrak zekâsı ile lafı kondurdu; “Git o zaman, hadi git partinin muhasebesine, söyle sana hesaplasınlar, ne kadar tutuyorsa versinler!”

Parti ve emek, Kılınçaslan için büyük derinliği olan kavramlardı. Bu derinliği anlamak için, yine kitapta yer verilen konuşmasının şu bölümüne bakmak yerinde olsa gerektir;

“Dün ufkum sadece fabrikada iken, giderek ufkum o sendikal camiayken ve giderek ufkum İstanbul iken ve yan fabrikayla da anlaşamazken, bugün ufkum Türkiye çapında, Dünya çapında açıktır… Ben bu partide dayanışmayı öğrendim, kolektif yaşamayı öğrendim. Ben bu partide mirasımın örgütüm olduğunu öğrendim… Şimdi dönüp geriye baktığımızda en büyük mirasımız kurduğumuz örgütlerdir, güvencemiz odur, yani şu partidir. Bu benimle başlayıp benimle bitmez. Bazı solcular vardır kendiyle başlamış, kendi özü bittiği için, “sınıf hareketi öldü, bitti, daha olmaz.” Olur, senle başlayıp senle bitmiyor ki, bu memlekette işsizlik, yoksulluk varken, bu memlekette hala kapitalistler iktidarken, sınıf mücadelesi devam eder.”

Kılınçaslan Kitabı’nı bitirdiğinizde inancınız güç kazanıyor; geride bıraktığı örgütler çoğalacak ve parti bayrağı daha da yükselecek. Çünkü sınıf mücadelesi bunu gerekli ve zorunlu kılıyor.

Bu en güzel mirasın kapağın açma fırsatını veren, kitapta emeği geçen herkesin eline sağlık.