“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Sermayenin saldırıları, işçi hareketi ve sendikalar

 

Uluslararası Sendikal Dayanışma Konferansı’nın ilk toplantısının üzerinden 9 yıl geçti. Bu dönem zarfında, uluslar arası sermaye cephesinin işçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırıları derinleşerek ve kapsamını genişleterek devam etti. Saldırılar ileri kapitalist ülkelerle, geri bağımlı ülkeler, ya da tek, tek ülkelerde farklılıklar gösterse de özü itibariyle aynı içerik ve kapsamda ifade edilebilecek özellikler taşımaktadır.

Saldırıların tarihsel bakımdan nerelerden beslenerek, güç alarak yoğunlaştığının üzerinde uzun uzadıya durmanın bizlere yeni bir şey katmayacağı ortadadır. Bu yüzden asıl tartışmamız gereken; saldırıların günümüzde aldığı biçimlerin neler olduğu, bu saldırıların işçi hareketi ve sendikal harekette ne gibi gelişmelere yol açtığıdır. Günümüzde bu saldırılar esnek çalışma, özelleştirmeler, sosyal haklarda kısıtlamalar başta olmak üzere çeşitli biçimlerde sürmektedir. Bunların sonucu, ücretlerin hızla aşağı düşmesi, çalışma yaşamının kuralsızlaştırılması (çalışma sürelerinin uzatılması, telafi çalışması vb. uygulamalar), yeni istihdam biçimlerinin (taşeron, sözleşmeli, gündelikçi) ortaya çıkması, eğitim ve sağlığın paralı hale gelmesi, emeklilik yaşının yükselmesi, sosyal güvenlik kurumlarının dağıtılması, ya da işlevsizleştirilmesi olmuştur.

Bu gelişmelerin başlıca görünümleri şunlar olmuştur:

 

1-) Esnek çalışma yaygınlaşması ücretlerin düşürülmesi noktasında çok büyük bir baskı oluşturmakta; bunun sonucunda işçilerin yaşam koşulları her gün daha çok kötüleşmektedir. Taşeron işçilik, kiralık işçilik gibi uygulamalar, yalnızca geri ve bağımlı ülkelerde değil ileri kapitalist ülkelerde de hızla yaygınlaşmaktadır. Almanya’da bu tür işlerde çalışanların sayısı 12- 13 milyon civarındayken; İngiltere ve Hollanda başta olmak üzere pek çok ülkede işçilerin %50’si bu tür işlerde çalışmaktadır. İşçiler tam gün çalışmalarına karşın, aldıkları ücret geçinmelerine yetmemekte, yoksulluk sınırının altında bir yaşama itilmektedir. İleri kapitalist ülkelerde ücretleri baskılayan bir başka faktör de, kapitalist tekellerin işletmelerini ücretlerin düşük, çalışma koşullarında tam bir kuralsızlığın hüküm sürdüğü geri, bağımlı ülkelere taşıyacakları tehdididir.* İşçi sınıfı ve sendikal hareket, taşeron sisteminin ve yeni istihdam biçimlerinin yarattığı sorunlarla da yüzyüzedir. Taşeron, sözleşmeli, ya da kiralık işçi statüsünde çalışan işçilerin sayısının sendikalı işçileri geçtiği işyerlerinin sayısı her gün artmaktadır. Bu durum grev silahını kullanmayı güçleştirmekte, işçilerin birliğine ve hak arayışlarına büyük zararlar vermektedir. Esnek çalışmanın yaygınlaşması, kadın ve çocuk emeğinin sömürüsünü artırmış, yetişkin işçilerle çocuk işçiler, erkek işçilerle kadın işçiler arsındaki rekabeti daha artıran bir etken olarak rol oynamıştır. Bu gelişme karşısında yeni örgütlenme stratejileri ve mücadele biçimleri geliştirmek zorunluluğu açıkça ortaya çıkmıştır. Organize Sanayi Bölgeleri (OSB)’lerde sektör ayrımı yapılmaksızın tüm patronlar tek bir işyerinde başlayan grev ve direnişi bastırmak için birlikte hareket etmektedirler. Bu koşullarda OSB’de çalışan işçilerin en azından ana gövdesinin desteğini alabilecek, bütün sitenin bir te işyeriymiş gibi kabul edildiği, işyerlerinin ve işkollarının ayırımların tali hale geldiği bir örgütlenme anlayışı önem kazanmıştır. Patronların ortak saldırısının işçilerin ortak mücadelesiyle kırılabileceği bugün çok daha açık  biçimde görülmektedir.

 

2-) İşsizlik kapitalizmin her zaman, her döneminde “yol arkadaşı” olmuştur ama, son çeyrek yüzyılda işsizlik, sadece ekonomin daraldığı dönemlerde değil nispeten geliştiği dönemlerde de artan ve kronikleşen bir sorun olmuştur. Kapitalistler bundan, ücretlerin ve işçilerin daha iyi çalışma koşulları için verdikleri mücadeleyi baskılamak için kullanmışlardır. Bugün de en gelişmiş kapitalist ülkeler dahil tüm kapitalist dünyada işsizlik sadece işçi sınıfı mücadelesin baskılanmasın değil, aynı zamanda kapitalistlerin çözemediği, onların da ayağına dolanan bir sorun olarak büyümektedir. Bilim ve teknolojideki gelişmeler sömürün artırılması için olduğu kadar işsizliği artıran bir etken olarak da kullanılmakta, hatta kapitalistler işsizlikten gelişmiş teknolojileri sorumlu olarak göstermektedirler. Oysa gerçekte kar ve daha çok kar hırsı işsizliği artırmakta, yoksulluğu derinleştirmektedir. İşsizlik ücretlerin aşağı çekilmesi, çalışma sürelerinin uzatılması, çalışma koşullarının kötüleştirilmesi için sermayenin elinde bir silah olarak işlemektedir. Oysa çalışma sürelerinin kısaltılması ve iş yoğunluğunun azaltılması, yani işçilerin çalışma ve yaşama koşulların iyileştirilmesi  aynı zamanda işsizliğe karşı mücadelenin önemli dayanaklarından biridir. Burada en önemli sorunlardan birisi de sendikaların işsiz yığınları sınıfın bir parçası olarak görmesidir. Dahası işsizliğe karşı mücadeleyi sendikaların, çalışan işçilerin de gündemine getirmesi ve mücadele taktiği içinde işsizliğe karşı mücadeleyi temel çıkış noktalarından birisi yapmasıdır. Kadın çocuk emeği ile yetişkin işçilerin arasındaki rekabeti önlemek; kadın ve çocuklar için kazanılmış hakların korunması ve “eşit işe eşit ücret” şiarını sendikaların yeniden hatırlanması, mücadelenin ilerlemesinde  son derece önemlidir.

 

3-) Son çeyrek yüzyıl içinde, “küreselleşme politikaları” denilen politikalar yayıldıkça, işçilerin ekonomik büyümeden (refahtan) pay aldıkları dönem de sona ermiş; işçi sınıfı sadece kapitalist sınıfa göre “nispeten” değil aynı zamanda gerçek anlamda da yoksullaşan bir sınıf olmaya başlamıştır.

 

4-) Kapitalist sistem ayakta kalmak için bir yandan esnek çalışmanın yaygınlaştırılması üstünden canlı emek sömürüsünü yoğunlaştırıp alanını genişletirken öte yandan da emekçilerin kazanılmış haklarını gasp etmeyi, emekçilerin sosyal güvenlik, sağılık, işsizlik fonu gibi fonlarını yağmalamaya olağanlaştırmıştır. Özelleştirme, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, yerel yönetim hizmetleri gibi kamu hizmetlerinin piyasaya açılması, sömürüyü. sınıfın ve halkın birikimlerinin, ülkeni yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yağmalanmasının yöntemleri olarak da devreye sokulmuştur.

 

5-) 1950’li, ‘60’lı, ‘70’li yılların kapitalistlerle, kapitalizmin hayatiyetine yönelen mücadeleci sendikacılıktan vazgeçme karşılığı olarak refahtan pay alma, kırıntılardan yaralanma üstünden “sosyal anlaşma” yapan uzlaşmacı sendikacılığı, ‘80’lerden itibaren tedricen, kapitalistlerin bu büyük uzlaşmayı bozduğun kabul etmek istemediği için de işlevsizleşmiş, güç ve itibar yitimine uğramıştır. Dün, kapitalizmle uzlaşma temlinde işçilerin yaşamlarını iyileştirmekle sınırlı sendikacılık az çok bir işleve sahipken, son çeyrek yüzyılda giderek anlamını yitirmiştir. Dünün dev sendikaları çözülmeye başlamış, üye ve güç yitimi sürecine girmişlerdir. Şimdi, bu anlayış bile kapitalistler ve onların ideologları tarafından “tehlikeli”, “19. yüzyılın ücret sendikacılığını savunan”, “sorun çıkaran” bir sendikacılık olarak dışlanmakta, bunun yerine “diyalogcu sendikacılık” adını verdikleri ve işi gücü masa başında sorunların çözüm için patronlarla birlikte “projeler üretmek” olan sefil bir “sendikacılık anlayışı” yaygınlaştırılmak istenmektedir.

 

6-) Bütün bu gelişmelerin temelinde; işletmelerde işçilerin arasına rekabetin sokulması vardır. Aynı makine başında çalışan bir işçinin ötekiyle, üretim sürecinde önce olanın sonra olanla rekabete zorlanması sınıfın birliğini tahrip eden bir etken olmuş; sendikaların daha tarih sahnesine çıktığı andan itibaren varlık nedeni olan işçiler arasındaki rekabete son verme özelliği ortadan kaldırılarak, sendikaların varlık nedeni, “meşruiyeti” tartışılır hale getirilmiştir. Buna patronların birbiriyle ve ülkelerin birbiriyle rekabetini işçilerin birbiriyle rekabeti üstünden gerçekleştirilmesi günümüz kapitalizminin vazgeçemeyeceği bir “gelişme”dir. Sınıflar mücadelesi tarihi bize sendikalardan vazgeçilmeyeceğini göstermektedir. Bunu için de; sınıfın bugünkü gündemin en önemli maddesi sendikaların yeniden inşasıdır. Ama burada yeniden inşadan anlamamız gereken sendikaların yıkılıp yeniden kurulması ya da mevcut sendikaların dışına çıkılarak yeni sendikalar kurulması değil; mevcut sendikaların dönüştürülmesidir. Bu dönüşüm bir yandan genç işçilerin sendikaların çatısı altında örgütlenmesi ve sınıfın ana kitlesini mücadeleye çekmeyi esas alan bir sendikacılık anlayışının adım adım inşa edilmesi, sendikaların içinin bu mücadeleci ruhla doldurulmasıdır. Ancak böylece sendikalar işçiler arasında rekabete son verip, sendikaların yeniden ayakları üstüne dikip, işçi sınıfının mücadelesin gerçek dayanakları durumuna getirilebilirler. Konferansımız mücadelenin bu sorununa dikkat çekmesi son derece önemli olacaktır.

 

*          *          *

Sermaye ve burjuvazinin işçi sınıfına yönelik saldırılarından biri de, işçi sınıfının en önemli tarihsel kazanımlarından olan çalışma süreleriyle ilgilidir. Özellikle geri ve bağımlı ülkelerde işçiler günde 12-13 saat çalışmaya zorlanmaktadır. İşçilerin 1 Mayıs’a ebelik eden koşulları anlatmak için haykırdıkları “gün ışığını görmek istiyoruz” çığlıkları 122 yıl sonra yeniden fabrikalardan ve işyerlerinden yükselmektedir. Kayıt dışı çalışma çoğu sektörlerde %50 boyutlara ulaşmış durumdadır. Ücretsiz izin, telafi çalışması patronların sık, sık başvurdukları uygulamalardandır.

Yaklaşan ekonomik krizin yüklerini işçi ve emekçilerin sırtına yıkmak için ücretlerin daha fazla baskılanmasının yanında, sermayenin esnek çalışma biçimlerine daha fazla sarılacağı ortadadır. İşçi sınıfının sermayenin bu saldırısı karşısında en önemli direnç noktalarından birisi günlük ve haftalık çalışma sürelerinin savunulması olacaktır. Birçok yönünden bozulmuş, delinmiş olsa da; hemen bütün ülkelerde,  kiminde biraz altında, kiminde nispeten üstünde olmak üzere, (7,5) sekiz (8,5-9) saatlik ve 5 günlük iş günü ve haftası vardır ve bu insanlığın ve emekçinin bilincinde meşru bir temel haktır. Bu yüzdendir ki, konferansımızın, sermaye ve burjuvazinin bütün demagojilerini bir tarafa iterek, ama somut olgulara dayandırarak 7 saatlik işgünü ve 5 günlük haftalık çalışmayı savunmayı gündemine alarak değerlendirmesi ve bir karara bağlaması oldukça önemlidir. Yine bu çerçevede kadınların çalışma koşulların düzeltilmesinin ayrıca ele alınması, bu alandaki hakların savunulmasında ısrar, eğitim yaşındaki çocukların çalışmasının yasaklanması gibi önlemler sınıfın çalıma koşulların iyileştirilmesi mücadelesin özel yönleridir. Burada ücretlerin genel düzeyinin düşürülmesi ve yoksulluğun artması ile iş saatlerinin azaltılması (kadınların ve çocukların kölelik koşullarına razı edilmesi) arasında bir çelişki vardır. Çünkü giderek düşen ücretlerin işçiyi daha çok çalışarak geçim koşulların iyileştirmeye zorlamaktadır. Bu yüzden de iş saatlerinin kısaltılması talebi, kadın ve çocuklar için özel talepler ancak ücretlerin yükseltilmesi, alınacak önlemlerin işçilerin ücretlerinin azaltılmasını önleyen taleplerle desteklenmesiyle anlam kazanmaktadır.

*          *          *

Sermayenin bu dönem ki saldırıları burada ortaya koyulanlarla sınırlı değildir. Ancak, bir bölümü burada aktarılan bu saldırıların yukarıda ifade edildiği gibi, işçi ve emekçileri güvenli bir gelecekten mahrum bırakan, çalışma ve yaşam koşullarını kötüleştiren, açlık ve yoksulluğu direnleştiren , işçilerin örgütlenme ve direniş merkezleri olan sendikaları zayıflatan sonuçlar doğurduğu ortadadır.

Ancak saldırılar olduğu gibi, tepki ve mücadeleler de kuşkusuz her ülkede kendine özgü yollar izliyor. Fransa, İtalya gibi ülkelerdeki önceki dönem zıtlaşmalarının yeni hareketlenmeler için temel oluşturacağı yadsınamaz. Almanya’da uç veren bir gelişme ise, önemli ve tabii ki önce tüm Avrupa’da yayılmaya aday görünüyor. Ücretlerin hızlı düşüşünün, düşük ücretli işlerin, düpedüz dolandırıcılık haline gelen taşeron ve kiralık işçiliğin ulaştığı boyutların yarattığı tedirginlik, hoşnutsuzluk ve “nereye gidiyoruz” anlamındaki tepki hızla yayılmaktadır. Söz edilen şey, sadece ve esas olarak toplusözleşme ve grevlerdeki direncin artması değil; kiralık işçilik, taşeronluk ve düşük ücretli işlerdeki hızlı artışa karşı tepkinin, “rekabet gücü” şantajının yanında, bu işlerden ve ücret düşüşlerinden en az etkilenen görece yüksek ücretli sendikalı işçi kitlesi arasında da genişleyen hoşnutsuzluk, tedirginliklere yol açmaya başlamasıdır.

Öte yandan, sendikalar açısından işçi sınıfının bileşimindeki gelişmeler de önemli. Gerek geri ve gerekse gelişmiş ülkelerde eğitim, sağlık gibi kamu işlerinin piyasaya açılması sonucu, kamu çalışanının eskisine göre daha büyük bir kitle olarak işçiler arasına katılması (proleterleşme sürecin hızlanması); kapitalizmin son otuz yılda, özellikle de son on beş yılda esas olarak geri ve bağımlı ülkelerde çok hızlı bir yaygınlaşma göstermesi ve köylülüğün eski ve yeni bütün kategorilerindeki yıkımın çok büyük boyutlar alması, işçi sınıflarının mülksüz işsiz kitleleriyle birlikte görülmemiş bir hız ve hacimde büyümesine yol açmıştır.

Sınıfın hızla büyüyen kitlesi, örgütlenme isteğini yaygınlaşmasına karşın, istisnai durumlar dışında, sendikalar küçülmekte, etkileri giderek azalmaktadır. Çünkü onlar sınıfın ihtiyacına yanıt vermedikleri gibi, mevcut koşullarda örgütlenme ve yığınları mücadeleye çekecek yetenekten yoksundurlar.

 

*          *          *

Tüm bu olgulardan, sendikal örgütlenme açısından çıkan şudur:  İstisnalar bir yana, sendikalar mevcut halleriyle hareketi örgütleyemeyecekleri gibi, bir yere de varamazlar. O halde yapılması gereken nedir? İlkin şudur: Sendikaları işçi örgütleri olarak dönüştürmek ve sınıf örgütü olarak birleştirmek isteyen güçler; mücadele örgütleri olarak ilk kuruldukları dönemleri irdelemek ve onları o dönemden esin alarak, ama bugüne uydurarak dönüştürme ve birleştirmeyi öngören bir çizgiyle hareket etmek zorundadırlar. Sendikalar, işyerlerinde örgütlenmişlerdi; ama salt sözleşme örgütleri değillerdi, kendilerini bürolara, hatta işyerlerine hapsetmiyorlardı. Onların örgütlenmesi, işçilerin bütün toplumsal ve kültürel yaşamını kucaklıyor işyerlerinden semt ve mahallelere, gençlik, spor ve kültür örgütlerine, her yere, işçi yaşamını her alanına uzanıyordu. Sermayeye karşı mücadelenin bir yönü olarak, sigorta sandıkları ve kooperatifler kurma ve işçilerin bütün yaşamını kucaklama, bütün gereksinimleri için mücadele etme sendikaların kolektif deneyimleri içindeydiler.

Bu açıdan bakıldığında, yapılması gerekenler daha belirgindir: Sendikalar kaçınılmaz olarak, bürolardan çıkacak, işyerleri örgütlerini canlandıracak, genişletecek, oralardan semt ve mahallelere uzanacak, oraları kucaklayacak ve yukarıdaki türden ortak işçi, emekçi dert, sorun, ihtiyaç ve taleplerini her alanda mücadele konusu haline getirecek bir çizgi izleyecektir. Sendikal demokrasi denilen şey esasta budur; demokrasiyi, işçilerle canlı bağlara dayandırma ve örgütün bizzat onlarca yönetilmesine girişme; güvence buradadır.

 

*          *          *

Kapitalist sistemin yeni bir krizinin ayak seslerini duyulduğu günümüzde, işçi ve emekçiler geleceğe güvenle bakmak için yeterince nedene sahiptir. Dünyamızın son 25 yılını biçimlendiren “neo liberal politikalar” çökmüş, kapitalizmin insanlığa açlık ve yoksulluktan, ölüm ve acılardan başka bir şey sunamayacağı bir kere daha olgularla açığa çıkmıştır. Koşullar işçi sınınfı mücadelesinin ve sendikal hareketin mücadeleci temelde ileriye bir dönüş yapabilmesi için son derece uygundur. 4.sü düzenlenen uluslararası konferans başta olmak üzere ortak çabalarımız bu dönüşümün gerçekleşmesine hizmet edecektir.

 

 

 

* Ancak, belirtmeliyiz ki bu durum yalnızca ileri kapitalist ülkelerle de sınırlı olmayıp, sermayenin genel bir eğilimi ve yaklaşımı halini almıştır.

Türkiye’de hükümet ülkeyi “ucuz işçi cenneti” olarak uluslar arası kapitalist tekellere pazarlayıp, “gelin yatırımlarınızı Türkiye’de yapın, ya da işletmelerinizi taşıyın” derken, Türkiye burjuvazisi ve büyük patronlar işçileri işletmelerini başka ülkelere taşımakla tehdit etmektedir.