“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Şeriat, Laisizm ve Demokrasi

Türkiye’ye, 28 Şubat’tan sonra, bir kez daha “laikçi-şeriatçı” gerginliği yaşatıldı ve bu kez, bu gerginlik ve buradan yaratılan saflaşma üzerinden erkene alınmış bir genel seçime gidiliyor.

“Laikçi-şeriatçı” çekişmesi; oluşturulan gerginlikte argüman olarak kullanılan okullarda çocuk ve gençlere dini eğitim yaptırılması, İmam-hatipler ve Kur’an kursları, ortaöğretimde zorunlu kılınmış din dersi, “helal et” örneğinde olduğu gibi gündelik yaşamda İslami standartların dayatılması girişimi, yine bu standartlarla çeliştiği için AKP'li belediyelerin içki yasağı girişimleri, hatta “tesettür özgürlüğü” istenirken mayo reklamlarına izin verilmemesi, devlette dini kadrolaşma, tarikatlar ve Hizbullah tarzı domuz bağları, cinayetleri ve kontra ilişkileri belirgin şeriatçı yer altı örgütlenmelerinin önünün ardına kadar açılması ve hepsinin ötesinde devletin dine müdahale aracı olan Diyanet İşleri Başkanlığı, bu başkanlığın yüz binlik ordu oluşturan kadroları, çoğu bakanlıktan büyük bütçesi ve dini uygulamalarına ilişkin bir tartışma dolayısıyla patlak vermedi. Hesaplaşmaya dönüşen ve darbeyle tehdit eden muhtıraya kadar varan çekişme, Cumhurbaşkanlığı seçimini dayanak edindi.

Doğal ki (özellikle polis teşkilatı gibi devletin temel kurumlarından olan silahlı organları ve üst bürokrasi içindeki) İslami kadrolaşma da “iktidar ipi”nin hangi ellerde olacağına ilişkin tartışma ve sürtüşmenin kaygıyla izlenen önemli bir yönüydü. Ancak devlet iktidarının kullanılmasında Cumhurbaşkanının vazgeçilmez bir yapılandırıcı/yönlendirici gücü ve etkisi olduğu açıktı. Siyasal sistem içindeki konumu sembolik olarak tanımlanırdı, siyasal sorumluluğu yoktu. Ancak sivil ve askeri bütün atamalarda Cumhurbaşkanının imzası gerekti, onay vermedikleri atanmıyordu. Bu atamalar yalnızca vali, büyükelçi, genelkurmay başkanı başta olmak üzere general vb. atamalarından ibaret değildi. Yüksek yargı organları, YÖK atamaları, rektör atamaları vb. yanında Meclis kararları ve yasalarla Anayasa değişikliklerinin onay/veto ve Anayasa Mahkemesi’ne, referanduma götürme yetkisiyle, Başkomutanlık pozisyonuyla Cumhurbaşkanı, hükümet, Meclis ve uygulamaları üzerinde denetleyici/yönlendirici konumdaydı.

Ve AKP, Cumhurbaşkanlığını ele geçirmeye yönelince çatışma kaçınılmaz oldu. Çatışma, ne laikliğin savunulması ne de bir şeriat devletinin kurulmaya girişilmesi üzerinden şekillendi. Ama dini istismar etmekte olan AKP’nin, Cumhurbaşkanlığını da ele geçirdiğinde iktidar basamaklarında tırmanacak olması, geleneksel olarak “iktidar ipi”ni elinde tutmakta ve iktidarın yönünü belirlemekte olan laikçi-askeri kastın sonunun başlangıcı olabilirdi.

Kuşkusuz “iktidar ipi”nin el değiştirmesi, ne bir hükümet değişikliği sorunudur ne de Cumhurbaşkanlığının elde edilmesiyle bir çırpıda kararlaştırılacak bir sorun. İktidar sorununun öncelikle kararlaştırıcısı iktisadi egemenliktir; iktidarın sınıf iktidarı olduğu kesindir. İktisadi egemenliğin, fabrikaları, toprakları, bankaları vb. elinde tutan, yer altı ve yerüstünün tüm zenginliklerini özel mülkiyetine dönüştürmüş (küçük özel mülkiyeti de kendine bağlamış) burjuvazinin elinde olduğu ortadadır ki devlet iktidarı, siyasal iktidar da buradan yansıyarak şekillenir. Devlet, “iktidar ipi”ni ağırlıkla laikçi, dinci, milliyetçi vb. burjuva gerici akım ve grupların elinde tutup tutmamasından önce, iktisaden egemen olan sınıfın devletidir. İktisaden egemen olanın siyaseten de egemen olmasından doğalı yoktur ve günümüz Türkiye’sinde de, tıpkı başka kapitalist ülkelerde olduğu gibi, iktisadi egemenliğe sahip burjuvazi siyasi egemenliğe de sahiptir. Devlet bir burjuva devletidir. Burjuvazinin sömürülen yığınlara söz ve hayat hakkı tanımadığı, onları siyasal yaşamın (devlet işlerinin) dışına ittiği sömürücü azınlığın sömürülen çoğunluk üzerindeki diktatörlüğüdür. Tekellerin egemenliği ve emperyalizm ile birlikte devletin sınıf niteliği değişmemiş, ama tekeller burjuva devletin dizginlerini ele geçirmişlerdir. Artık tekellerin en ileri gelen temsilcileriyle asker ve sivil bürokrasinin en iri kıyımlarının içli dışlılığıyla oluşmuş bir avuç oligark, karar alıcı, yönetici işlevleriyle iktidar doruğuna kurulmuştur.

Ordu ve polis gibi silahlı örgütlenmeler, burjuva devletin temel kurumlarıdır. Bunların yanı sıra iki önemli devlet kurumundan biri, azınlığın iktidarının asıl dayanağı olan ve kamu gücü olarak görünen ama halktan kopmuş ve halka karşı “özel silahlı birlikler”in eklentileridir. Bu eklentiler, silahla boyun eğdirilen ya da ezilenlerin konulması için hapishaneler, hapishanelere koymak için mahkemeler türünden ceza kurumlarıdır. Ve ikincisi, halkın sırtında bir ur gibi duran devletin (ve silahlı ve ceza dağıtan yönetici, bastırıcı zorbalık kurumlarının) finansmanını sağlayan ve başlıca işlevi iktidar gücüne dayanarak vergi toplama (ve maliyeyi yönetme) olan maliye-hazine kurumudur. Dolayısıyla militarizm ve bürokrasi devletin iki asli işlevi ve bu nitelikli kurumlar devletin asli organlarıdır. Devlet işleri buralardan yürür, kurmay odaları ve bürokrasi koridorlarında kararlaştırılır.

Öte yandan kapitalizmin iki eğiminden birinin ulusal, diğerinin de uluslararası eğilim olduğu bilinir ve bunlardan birincisi kapitalizmin başlangıcına, yükseliş dönemine özgüyken, ikincisi olgun kapitalizm dönemine özgüdür. Günümüzde tekelci kapitalizmin, uluslararası tekeller üzerinden ve üretim ve sermayenin uluslararasılaşmasında görmezden gelinemeyecek bir mesafe kat ettiği ortadadır. Emperyalizm, başlı başına, sermaye ihracı ve dünyanın ekonomik ve siyasal bakımdan paylaşılması, ilhak ve sömürgeleştirme demekken, tek tek kapitalist ülkeler ekonomilerinin tek bir zincirinin halkaları olarak dünya kapitalist ekonomisine entegrasyonunda atılmış olan ileri adımların, büyük emperyalist devletler ile bağımlı, sömürge, yeni sömürge ülkelerin siyasal ilişkilenmelerinde bir dizi yeniliklere götürdüğü de görmezden gelinemez. Devlet işleri yine kurmay odaları ve bürokrasi koridorlarında yürümektedir; ancak, artık bu oda ve koridorlar yalnızca ulusal renklerle boyalı değillerdir. Örneğin Amerikan ve Avrupa dışişlerinin kendilerini dayattıkları Türk dışişleri koridorlarında başlıca Amerikan dış politikasının uzantısı bir politikanın Türk dış politikası olarak tartışılıp hayata geçirilmek üzere geliştirildiğini ve “karara bağlandığını” görmek şaşırtıcı olmamaktadır. Aynı şekilde genelkurmay ve savunma bakanlığının kurmay odalarının Pentagon koridor ve dehlizlerinden ne kadar ayrı ve “kendine özel” olduğu tartışmalı bile değildir. TSK, kuşku yok ki, yalnızca Türk genelkurmayı ve MSB kurmay odalarından Afganistan’dan Kosova’ya kadar yurtdışı görevlere yönlendirilmemekte; bunlara ilişkin ve ötesinde salt TSK’ya özgü olduğu düşünülebilecek kararlar bakımından, Pentagon ve NATO koridorları ve kurmay odalarındaki yoğun ve kararlaştırıcı görüşme ve politika ve pozisyon oluşturma trafiği önem kazanmakta ve hatta çoğunlukla belirleyici olmaktadır. Hazine ve Maliye’ye ilişkin kararlar, oluşturulmaları ve uygulanmaları açısından durum farklı değildir, üstelik daha ileri olduğu söylenmelidir. IMF’ye rağmen asgari ücret bile saptanamamakta, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, tarım, sanayi, borçlar ve faizler vb., akla gelebilecek ekonomi ve maliye ile ilgili tüm kararlar IMF ve Dünya Bankası vesayetinde “oluşturulmakta”dır. Üstelik Merkez Bankası özerklik adına IMF’ye bağlanmış, hemen her sektör, oluşturulmuş “üst kurullar”la dolaysızca hükümete ve politikalarına bağlı olmaktan “kurtarılarak” IMF türü emperyalist finans kurumlarının yönetim ve denetimine verilmiştir. Hatta hukuki işleyiş bakımından, Danıştay, çoktan yatırımlar ve sermaye süreçlerinde kararlaştırıcı merci olmaktan çıkmış ve işlevini Uluslararası Tahkim Kurulları’na terk etmiştir. Artık, Türkiye de dahil, emperyalizm ve ulusal köleleşme sürecinde zaten emperyalizmle birleşmiş –işbirlikçi– ve ulus ve ulusallıkla bağını koparmış tekelci burjuvazinin egemenliğindeki tek tek “ulusal devletler”in görünüşteki “yerlilik” anlamında bile ulusallıktan “kurtuluş” sürecine girmiş oldukları göz önünde tutulmalıdır. Kapitalist devletler, özellikle emperyalist bağımlılık ilişkilerinin ağına takılmış olanlar, artık siyasal bakımdan, yalnızca bir kapitalist ulusal (siyasal) komite değillerdir ve hem iktisadi hem de siyasi yönüyle uluslararası bağlantıları dikkate alınmadan ne kendileri ne de politika ve kararları kavranabilir durumdadır. Bugünkü kapitalist uluslararasılaşma koşullarında devlet işlerinin yürütüldüğü ve karara bağlandığı kurmay odaları ve koridorlar içinde artık “yabancı” oda ve koridorlar da vardır.***

Hükümetlerse, bu belli başlı kurumların işleyişine yön veren bir komiteden başka bir şey değildir. Sadece burjuva azınlık için demokrasi olan bir diktatörlükten başkası olmayan burjuva demokrasileri ve hukuk karşısında eşitlikten ibaret siyasal (biçimsel) demokrasi bile olmayan görünüşte demokrasi ya da demokrasi taklitlerinde, hükümetler, başka siyasal rejimlerden farklı olarak, bileşimi, 4 veya 5 yılda bir yapılan seçimlerle belirlenen parlamentolarda oluşan çoğunluk tarafından yetkilendirilir. Ancak burjuva demokrasisi ya da taklitlerinde parlamentolar, devlet iktidarının asli organı olmadığı gibi, devlet işlerinin yürütülmesinde de asli bir rol oynamaz. Parlamentolarda gevezelik yapılır, burjuvazinin iktisadi ve siyasal egemenliğinden zarar gören, işsiz kalan, sefalete düşen, sözünü söylemesi engellenen ve muhalefeti dağıtılıp bastırılma konusu olan halkın –sınıf iktidarı ve asıl iktidar güçlerini gizlemek üzere– aldatılması için bol bol konuşulur. Sanki kararlar parlamentoda alınıyormuş ve devlet buradan yönetiliyormuş gibi eller kaldırılıp indirilir. Ama halkın yaşamını ve geleceğini ilgilendiren en ayrıntılı kararlar, bırakalım oluşturulmasına katılımı, üçer-beşer dakika bile düşünülmeden oylanır. Kurmay odaları ve bürokrasi koridorlarında haftalar ve aylar harcanarak oluşturulan kararlar ve yasalar, çoğu kez, üzerinde tartışma bile yapılmadan oylanmıştır.

Parlamentonun hemen biricik işlevi, milletvekili sayısal çoğunluğuna dayalı olarak hükümeti oluşturmasıdır. Ancak bu oluşuma gelinceye kadar, parlamentonun kendi oluşumu da dahil, devletin asli organlarının tutum ve uygulamaları ve doğrudan sınıf olarak burjuvazinin, TÜSİAD’ın, TOBB’un vb. politika ve uygulamalarıyla şu ya da bu yönde verdikleri siyasal, mali vb. destekler tayin edicidir. Devletin ideoloji aygıtlarının, artık doğrudan tekeller tarafından ele geçirilmiş basın (medya) organlarının yönlendirme ve şu ya da bu yönde sağladığı destekler, gerek parlamento gerekse onun üzerinden belirlenen hükümetin oluşumu bakımından basitçe bir etken olmanın ötesinde yön vericidir.

Ancak her halükarda sapmalar, öngörülmemiş gelişmeler olanaksız değildir.

Öncelikle siyaset iktisattan görece özerktir ve siyaset iktisadı yansıtmasına yansıtır; ancak bu yansıma, bire bir, siyaset alanını şekillendiren faktörlerin hiçbir özgünlüğe yol açmadığı dolayımsız bir yansıma değildir. Uç bir örnektir, ama tarihte burjuvazinin iktisadi egemenlik koşullarında imparatorluk kuran N. Bonaparte türü özerklik örnekleri bile vardır. Bu tür örnekler bir yana, burjuvazinin iktisadi egemenlik koşullarında, burjuvazinin çıkarlarını savunan, ama bu sınıf iktidarının siyasal ihtiyaçlarından az-çok farklı ya da bu ihtiyaçlarla en uyumlu olandan daha az uyumlu siyasal yönelim, motif ve programlarıyla belirli hükümetler, bu özerklik koşullarının ürünü olarak, işbaşına gelebilirler. Uyum ve uyumsuzluklarıyla, bu durumda, belirli bir sürtüşme yaşanacak demektir.

Öte yandan, parlamento seçimlerinde, iktisadi egemenliği elinde tutan tekelci burjuvazinin iktisadi ve siyasal çıkarlarını en ileriden temsil ederek ortaya çıkan ve desteğe mazhar olarak seçimleri kazanan bir parti, uygulama ve ülkeyi yönetme sürecinde, gerek kuşkusuz durmaksızın farklılaşan nesnel koşullara, gerek burjuvazinin buradan farklılaşan çıkarlarına uyum ve temsiliyet bakımından, gerekse ülkedeki gelişmelerle birlikte parti içindeki gelişme ve değişimlerle bağlantılı olarak eski temsili konumundan uzaklaşıp hükümet krizi vb.’ye de yol açabilmek üzere, sermayeyi (kuşkusuz gericiliği de) yeni arayışlara yöneltebilir ve hatta atılması gereken “safra” konumuna da gelebilir. Bu noktada parti içindeki gelişme ve değişmeler ona dayatılan gelişme ve değişimlerle iç içe girip birbirine karışabilir. Genellikle oluşan temsiliyet sorunuyla ilişkisi içinde dayatılan ve örnekleri bilinen vekil satın alma (367’ye ulaşmak üzere DYP’den iki vekilin rakip partiyle birlikte oy kullanması ya da Ecevit’in Demirel’in partisinden 11 vekilin desteğiyle azınlık hükümeti kurması), transferler (son aday transferleri: E. Günay, İstemihan Talay vb.), yeni parti oluşturmak üzere parti bölmeler (DSP’den YTP’nin oluşturulması, 28 Şubat sonrası Fazilet Partisi’nin bölünerek AKP’nin kurulması) vb. bu koşullarda en fazla tanık olunan değişiklik araç ve yöntemleri olarak gündeme gelir. Buradan oluşan “yenilikler”le ya “yeni” bir hükümet kurulur ya da genellikle “erken seçim”e gidilir ve yine “yeni” bir hükümete ulaşılır. Süreç, aynı zamanda milletvekillerinin “terbiye” ve “iktidar”ı ve muhalefetiyle tekellerin partilerinin “hizaya getirilmesi” süreci olarak şekillenir. Şimdi örneğin AKP, böyle bir hizaya getirilme ve “ehlileştirilme”yi yaşamaktadır. Zaten ehlileşmiş bir din istismarcısı partidir; ancak cumhurbaşkanlığını ele geçirme atağı dolayısıyla pişman edilmesi ve tam ehlileştirilmesi için baskı altına alınmıştır.

YAKIN BAKIŞ

Peki, somut pozisyonları itibarıyla, başrol oyuncularından biri generaller ve askeriye olan mevcut siyasal güçlerin laisizm ve şeriatçılık karşısındaki konumları nedir? Kökleri kuşkusuz öncesine de dayanan, ama cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yeniden güncelleşen ve yeni bir muhtıraya ihtiyaç gösterecek kadar sertleşen “laik-şeriatçı” çekişmesinin gerçek içeriği nedir?

AKP şeriatçı bir parti mi?

İlk sorulardan biri budur. AKP ile şeriat ve şeriatçılığın ilişkisi nedir?

İran mollalarının partisi ile Suudi Kraliyet örgütlenmesinin gerek ideolojik ve politik yaklaşım ve tutumları gerekse örgütsel bakımdan şeriatı eksen edindikleri ve şeriatçı oldukları kuşku götürmez. Taliban da böyledir. Taliban ve Afganistan bir yana bırakılırsa, gerek İran gerekse Suudi Arabistan, ileri derecede gelişmiş olmasalar ve hala ciddi feodal kalıntılara sahip olsalar bile kapitalist ülkelerdir ve hem mollaların partisi hem de Suudi Krallığı kapitalist bir zemine oturmaktadırlar. Öte yandan her ikisi de kapitalist moderniteden nasiplerini almış olmalarına karşın, feodal geçmişleriyle kopuşmadıkları gibi, bu geçmişi günümüzde de politik yaklaşım ve tutumlarında olsun örgütsel şekillenmelerinde olsun, önemli ölçüde yaşatmakta ve ondan beslenmektedirler. İkisinde de aşiret ve kabile örgütlenmesi önemlerini, kuşkusuz kapitalizm koşullarında olabildiğince korumakta, geçmişten kalıntı ticari “esnaf-çarşı” yapılanması, dev petrol tesisleri ve rafinerilerinin yanı başında, küçümsenmez bir toplumsal dayanak olarak varlığını sürdürmektedir.

Yaşayan bu geçmişten yadigar dayanakları üzerinde din, İslam, her iki ülkenin, siyasal bakımdan yönetici kurallarını vermekte, kutsallığı yalnızca “öteki dünya”yı değil, ama iki ülkenin bugününü de yönetmektedir. Kral ve Ayetullah, “Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri olarak”, iki ülkenin en üst siyasal-dinsel otoritesi durumundadır.

Kapitalizmin egemenliği ile birlikte, dinin kapitalizme bağlandığı ve sermayenin egemenliğinin dinsel egemenliğinin yerini aldığı kuşkusuzdur. Ancak kapitalizmin görece gelişmemişliği ve toplumun en ücra köşelerine kadar ağlarını yaymasının geriliği koşullarında, feodalizmin kalıntılarıyla birlikte, asıl olarak kapitalizm-öncesi ilişkilerin ürünü olan dinin, İslam’ın, inananların beyninde yer edinmiş bir önyargı ve hatta alışkanlık düzeyine yükselmiş bir ideolojik şekilleniş olarak, beslendiği feodal kalıntıların nesnelliğinin de ötesinde bir yaşam ve etki gücüne sahip olmasında şaşılacak şey olamaz. Henüz –petrol ve türevlerinin üretimine rağmen– birer sanayi toplumuna dönüşmemiş, dolayısıyla modern sermaye ilişkilerinin önyargılara varıncaya kadar tüm geçmişin kalıntısı kurum ve düşünüş-inanış tarzlarını kendisine bağlayarak kendisine göre yeniden kurup şekillendirmeye güç yetiremediği İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde dinin bu etkisi olağan sayılmak gerektir.

Bush’un da ABD’de Hıristiyanlığı ve özellikle Evangelist mezhebi dayanak edindiği; hem gelişmelerini teşvik ettiği, hem de ondan güç aldığı bilinir. Üç ülkede de kullanılan, biri Hıristiyanlık diğeri İslam olsa da, aynı dindir. Ancak ABD’de kullanımın zemini gelişmiş kapitalizmdir ve burada din, Hıristiyanlık bütünüyle kapitalizme, sermaye egemenliğine bağlanmıştır; etkisini bu çerçevede sürdürmektedir. Ve örneğin ABD’de bir şeriat devletinin sözünün bile edilmesi düşünülemez. Ancak “Medeniyetler Çatışması” türünden bir konseptin, –başka halkların yanı sıra– Amerikan halkının da yedeklenmesi amacıyla, dünya egemenliği stratejisinin üzerine oturtulduğu hareket ettirici bir dayanak olarak öne sürülmesi bile, tek başına, bu ülkedeki –ve kuşkusuz dünyadaki– dinin etkisi hakkında fikir vericidir. Ama, her şeye rağmen, burada din, İncil ya da Kur’an’da yazılı “göksel” kurallarıyla toplumsal-siyasal yöneticilik durumunda değil, ama “kullanılan” durumundadır.

İran ve Suudi Arabistan’da da din kullanılmaktadır; ancak burada ABD’deki kullanımından farklı bir kullanım geçerlidir; iki ülkenin egemenleri, ülkelerini dinin kuralları üzerinden yönetmektedirler. İki ülkede, İslam, ideolojik olduğu kadar siyasal bir unsur olarak, siyasal İslam olarak, toplumsal-siyasal yönetimin de birincil verisi ve yön vericisidir; iki devlet de, İslami kuralların geçerli olduğu şeriat devletleridir.

AKP’nin pozisyonu nedir? AKP “geçiş durumunda” bir partidir. Sadece Amerikan Cumhuriyetçi Partisi gibi “muhafazakar” bir parti olarak kalmamaktadır. Daha çok ona benzese de, dinci, şeriatçı bir damarı vardır. Partinin lideri ve yakın yönetici çevresinin daha birkaç yıl öncesine kadar açık şeriatçı söylemleri hatırlardadır. Bugünlerde yana yakıla tümünün tersini savunduğunu ve değiştiğini kanıtlamaya uğraştığı T. Erdoğan’ın bu söylemlerinden birkaç örnek vermek gerekirse:

-         “Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, diye! Yahu bu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek.”

-         “Hem laik hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın ya laik.”

-         “Ben Müslüman’ım diyenlerin tekrar yanıma gelip bir de aynı zamanda laikim demesi mümkün değil. Niye? Çünkü Müslüman’ın yaratıcısı Allah kesin hakimiyet sahibidir. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ lafı koskoca bir yalan. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır!”

-         “Bu milletin bütünlüğü ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ ifadesiyle sağlanır mı? Osmanlı otuzu aşkın etnik grubu ümmet düşüncesiyle bir arada tuttu. Biz de inanç birliğiyle tutacağız.”

-         “Doğumevlerinde yalnız kadın doktorlar çalışacak. Öğretmenlikte yetişmiş başörtülü kızlarımız var. Şimdi işe alınmayan bu başörtülü kızlarımız, anaokullarında yavrularımızı yetiştirecek.”

-         “Türkiye Cezayir olur mu diye soruyorlar. Biz hazmettire hazmettire geliyoruz.”

-         “Bir buçuk milyar nüfuslu İslam alemi, Müslüman-Türk milletinin ayağa kalkmasını bekliyor. Işıkları göründü. Allah’ın izniyle kıyam başlayacak!” (21.08.2001 tarihli tüm gazeteler)

Bu sözlerde dinci, şeriatçı bir içerik olduğu kesindir. Ancak bu sözler Refah Partisi dönemine, on yıl öncesine aittir. O zamandan bugüne köprülerin altından çok su aktığı anlaşılmaktadır.

Cumhuriyet’in öncesi Osmanlı’dır ve din devletidir; geçerli olan şeriattır. Padişah, aynı zamanda Halife’dir. Tarikat ve tekkeler, dini eğitim devletin dayanaklarındandır. Cumhuriyet ile birlikte Halifeliğin, tekke ve zaviyelerin vb. kaldırılması ve eğitimin birliği yasasıyla dini eğitime son verilmesinin ardından, siyasallaştırılmış dini ve şeriatı dayanak edinen akım ve örgütlenmelerle devleti dinin etkisinden çıkarma çabasındaki genç burjuvazi ve Kemalistler arasındaki çatışma –koşullarının ve taraflarının değişime uğraması ve içeriğinin de bundan etkilenmesiyle beraber– bugüne kadar sürmüş ve çeşitli güncel biçimlere bürünmüştür.

Demokrat Parti (Bayar-Menderes) döneminde önü açılan din siyaseti ve siyasal İslam, ’60-’70 arası “Komünizmle Mücadele Dernekleri” türü örgütlenmeler etrafında toplanarak “yeşil kuşakçı” yaklaşımlarla beslenmiş ve gelişmesi teşvik edilmiştir. 6. Filo protestocularının Kanlı Pazar’la kırılması bu dönemdedir. Erbakan, bu dönemde Milli Nizam Partisi ile ortaya çıkmış ve şeriatçı dayanakları ile aynı içerikli bir program savunmuştur. 12 Mart darbesi sonrası, aynı Erbakan, askerler tarafından, kaçtığı yurtdışından davet edilmiş ve Milli Selamet Partisi’ni kurmuştur. Biraz yumuşatsa bile, programı yine şeriatçıdır. Kendisiyle koalisyon kuran Ecevit tarafından meşrulaştırılmış, siyasal İslam’ın örgütlenmesini –halk ve “Akıncılar” adıyla özellikle gençlik içinde– bu meşruluktan yararlanarak yaymış, bu dönemde tarikatlar iyice su yüzüne çıkmıştır. Siyasal İslam’ın bu örgütlenmesi, 12 Eylül sonrasında, başta K. Evren ve darbecilerden, onların “yeşil kuşak”çı Türk-İslam sentezi ideoloji ve politikalarından aldığı güçle, değişen parti isimleri altında devam etmiş, artık Nakşibendiler, Nurcular vb. hem toplumsal hem de siyasal yaşamın belirgin ve ayrılmaz parçaları olmuşlardır. Erdoğan ve AKP önde gelenlerinin yetiştiği zemin, bu zemindir ve aktarılan söylemlerine hiç şaşmamak gerektir.

AKP, 28 Şubat’ın ürünüdür. Onun kılıcının biçtiği şeriatın “kanlı mı kansız mı geleceği” propagandif tartışmayı sürdüren Refah Partisi’nden gelmedir. Buradan gelen damar, örneğin hala “dindar cumhurbaşkanı seçme” iddiasındaki Meclis Başkanı B. Arınç’ın ya da “Cumhuriyet Mitingleri” karşısında kendini tutamayıp “3-5 slogan ezberleyip meydanlara çıkıp ulusalcılıktan söz eden yarasalar, aydınlıkta dolaşmak istemezler, gerçek milliyetçi biziz* diyen MEB H. Çelik’in konuşma ve tutumlarında yansımaktadır.

Söylemin ötesinde, bürokrasinin dinci kadrolaşmaya tabi tutulması bir gerçektir ki, AKP’den aday olan Başbakanlık Müsteşarı siyasal İslamcılığıyla ünlü Ö. Dinçer bu açıdan iyi bir örnektir. Yine hastanelerin, demiryollarının vb. başına imamların atanması, “Emniyet” kadrolarının Fethullahçılarla doldurulması, AKP döneminde sıradanlaşmıştır. Öyle ki, “zinde güçler”de yol açacağı tepkiler bilinmesine karşın, güvenle tümü göze alınarak, sonunda cumhurbaşkanlığına göz dikilmesine kadar gelinmiştir.

Kur’an kurslarının her yere yayılması, ortaöğretimde yarı-legal mescitler ve eğitim zamanı namazları, girişimin ötesinde eğitim birliğini bozucu tutumlar, meslek liselerinin arkasına gizleyerek İmam-Hatipleri olağan-düz lise olarak kabul ettirme çabaları ortadadır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevileri, inanç ve ibadetlerini aşağılayan açıklamaları bilinmektedir. İş, tesettür özgürlüğünü savunurken mayo reklamlarını yasaklamaya, yine içki yasaklarına kadar vardırılmıştır. Gıda endüstrisinde İslami standartlar, örneğin “helal et” çoktan gündeme getirilmiştir. Söylemin ötesindeki somut uygulamalar açısından siyasal İslam normlarının dayatılmasının daha pek çok örneği sayılabilir, ancak yeterlidir.

Tarikat bağlantılarıysa kuşkusuz önemlidir ki, başta Nurculuğun kolu Fethullahçılık gelmektedir. Onun kadar önemli bir başka sorunsa, başta Hizbullah olmak üzere şeriatçı örgütlerin önünün açılmasıdır. Bir dönem özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde örgütlenmesi teşvik edilerek Kürt hareketine karşı kullanıldıktan sonra yasadışı ilan edilmiş ve bir kısım yöneticileri öldürülmüş ve tutuklanmış olan Hizbullah, tarikat ilişkilerine dayandırılmış örgütlenmesine yeniden hız vermiş durumdadır; bu örgütenme, AKP ve hükümeti tarafından hiç engellenmediği gibi teşvik de edilmektedir.

Sonuç olarak dayanakları, ittifak ilişkisiyle tanımlanamayacak kadar yakın ve “içten” açık ve örtülü bağlantılarıyla AKP’nin şeriatçı bir damarının olduğundan kuşku duyulamaz.

Öte yandan, AKP, bilinen özellikleriyle bir şeriatçı parti de değildir. Ne İranlı mollaların partisi ne de Taliban türündendir. Orta gelişmişlik düzeyinde kapitalist bir ülke olan, yaygın bir sanayie ve dünyanın en büyük ilk yirmi ekonomisinden birine sahip, modern sermaye ilişkileriyle mali sermaye ağlarının toplumun en ücra köşelerine kadar yayıldığı ve kayıtsız egemenliği elinde tuttuğu bugünün Türkiye’sinde, hele az-çok olağan iktisadi/siyasal koşullarda, belirli şeriatçı yönelim, tutumlara, bir dizi ön açıcı ve teşvik edici yaklaşım ve uygulamalara sahip olsa bile, bir hükümet partisinin şeriatçı bir parti olma olasılığı hemen hemen yoktur. Türkiye’de “şeriat tehlikesi”nin hiç olmadığı ileri sürülemese bile, AKP bir yana, onun içinden çıkıp geldiği ve şeriatçı dayanak ve bağlantıları, yönelim ve tutumları, ön açıcılığı daha belirgin RP, FP ve SP gibi Erbakan partilerini bile şeriatçı partiler olarak nitelemek zordur. AKP de, şeriatçı bir damarının varlığına karşın, bu özelliğinin damgasını vurduğu bir parti olmaktan uzaktır. Nedir peki AKP?

AKP kendisini muhafazakar demokrat bir parti olarak tanımlamaktadır. Muhafazakarlığı kuşkusuzdur, ancak demokratlığı soytarılıktan ibarettir.

FP’yi ele geçiremeyip ayrı parti olarak örgütlenmeye yönelen AKP’nin başını çekenler ve kadroları, 28 Şubat operasyonu ile gerçeklerle yüzleştirilmiş ve ehlileşme sürecine itilmişlerdir ve “değiştik” propagandaları, en azından bir yönüyle doğrudur. Değiştirmedikleri –yukarıda değinilen şeriatçı damara ilişkin– yönler yok değildir, ancak kimini söz düzeyinde kiminiyse hem sözde hem özde değiştirdikleri yönler de epeycedir.

Değişikliklerin; 28 Şubat’ın “laikçi-şeriatçı” karşıtlığını körükleyip, bir dizi siyasal kazanımla mevziler elde eden Erbakan ekibini püskürterek askeri iktidar kastının pozisyonunu tahkim etmeye yönelik laikçi dayatmalara bağlı oluştuğu ortadadır. “Millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek”, “Hem laik hem Müslüman olunmaz” türü söylemlerle formüle edilen eski pozisyondan, artık, laikliğe karşı –en azından duyulur biçimde– laf edilmeyen, “kişi değil, devlet laik olur”, en olumsuzuyla “laiklik yeniden tanımlanmalıdır” türü söylemlerle tanımlanan pozisyona geçilmiştir. Geri adım atılmış, “şeriat devleti” imalarından vazgeçilmiş, yeni bir uzlaşma zeminine gelinmiştir. Bu değişiklikle, din siyaseti yapmaktan, din istismarından vazgeçilmediği biliniyor. Sadece “milli görüş” döneminin fazla ileri gidilmiş ve sorun oluşturmuş yönleri törpülenmiş; örneğin hala “türban”ın bir siyasal dayanak olarak kullanılması tutumu sürdürülürken, konu zamana yayılarak sürüncemeye bırakılmış, buradan bir alevlenme ve çatışma doğması tercih edilmemiş ve AKP ve hükümetinin meşruiyeti peşine düşülmüştür.

Ancak her şeye rağmen din siyaseti sürdürülürken, asıl değişiklik, “milli görüş” olarak formüle edilmiş ve belirli bir sosyal/iktisadi temele sahip genel ve programatik yaklaşım ve tutumlarda gerçekleşmiştir. AKP din siyaseti yapmaktan laikçiliğe geçmemiş, ama neo-liberal politikalarıyla uluslararası tekellere, emperyalizm ve işbirlikçilerine “sığınmış” ya da doğru deyişle, emperyalizm ve işbirlikçilerinin çıkar ve ihtiyaçlarıyla, ifadesini bu çıkar ve ihtiyaçlarda bulan neo-liberal politikalarla çelişen ne varsa terk ederek, onların savunuculuğuna geçmiştir. AKP, asıl “milli görüş” “takıntıları”ndan kopmuştur; onun için, artık, ne Batı kapitalizmi eleştirisiyle “milli ekonomi”nin, ne örneğin “faiz haramdır” suçlamasıyla “faizsiz bankacılık” ya da “kâr ortaklığı”na dayalı “sistem”in ne de genel olarak Batı ve emperyalizm “karşıtı” söylemlerin önemi kalmıştır.

“Milli görüş”ün son partisini (FP) bölerek siyaset sahnesine atılan ve daha kuruluşu öncesindeki –siyasal ve istihbari– Washington görüşmeleri belirleyici ve şekillendirici olan AKP, “milli görüş”ten gelenlere eklenen bir kısmı sermaye ve devlet tarafından sınavdan geçirilmiş “yeni” kadrolarıyla “toplama” bir örgüt olarak, bir yandan yolsuzluk vb. ile palazlanacak nemalandırıcı bir “hisse senetli şirket” gibi örgütlenirken, bir yandan da –K. Derviş’le dayatılan, ama DSP-MHP-ANAP hükümeti aracılığıyla uygulanmasına devam edilemeyeceği anlaşılan– neo-liberal politikalarla IMF-TÜSİAD programının ve Amerikan dış politikasıyla siyasal-stratejik bakımdan GOP’un dayanağı olacak işbirlikçi bir parti olarak örgütlendi. Nitekim AKP, uluslararası burjuvazinin, özellikle Amerikan emperyalizminin bu iki başlıca ihtiyacını elinden geldiğince karşıladı. Yalnızca 1 Mart Tezkeresi’nde ABD’nin beklentisini karşılayamayan AKP, “gelen gideni aratır” örneği, Türkiye’nin gördüğü uluslararası ve yerli işbirlikçi tekelci burjuvazinin ihtiyaçlarını en ileri noktadan karşılayan (emeğin en azılı düşmanı), en işbirlikçi, en Amerikancı parti oldu.

Bu yeni zeminde, AKP, din siyasetini ilgilendiren iki başlıca adımı atmaktan da kaçınamamış, kaçınmamıştır. Bu adımlar, Amerikan emperyalizminin dünya egemenliği yönelim ve tutumlarındaki konsept değişikliğiyle doğrudan ilgilidir. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve dağılmasıyla Amerikan dünya egemenliği stratejisinin aracı “Yeşil kuşak”çılığın da sonu görünmüş ve 11 Eylül ile birlikte yerini “uluslararası terörizme karşı savaş” ve tamamlayıcısı “Medeniyetler Çatışması” konseptlerine bırakmıştır ki, bunlara göre İslam’a düşen rol yeniden tanımlanmıştır. “Radikal İslam” düşman ilan edilmiş, ama “Ilımlı İslam” dünya egemenliği stratejisinin dayanaklarından sayılmıştır. “Ilımlı İslam”, Amerikancı İslam’dır; İslam’ın Amerikan dünya egemenliği stratejisinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanılmasının adı ve biçimidir. Türkiye ile bağlantısı içinde, bu rol, ideolojik-örgütsel kapsamıyla başlıca Fethullahçılığa, siyasal-örgütsel kapsamıyla AKP’ye uygun görülmüş ve rol, rolü üstlenmesi istenenlerce de benimsenmiştir. Bu atılan birinci adımdır. Artık İslam, “Ilımlı”, yani bütünüyle kapitalist emperyalizmin hizmetine koşulmuş ve meşruluğu da en başta ABD’ye, yabancı ve yerli işbirlikçi tekellere emanet edilmiş biçimiyle ve asıl buradan ehlileştirilmiş haliyle, AKP’nin istismar alanı durumundadır. Ancak anlaşılacağı gibi, artık asıl istismarcı güç AKP değil, ama (yerli ve yabancı) uluslararası burjuvazi ve emperyalizmdir*, AKP’ye düşense aracılık rolüdür.

AKP, sürdürdüğü din istismarı kapsamında, siyasal İslam’ı böylelikle yeniden tanımlamış olmaktadır: AKP, herhangi bir İslami parti değildir, kapitalizm koşullarının zorunlu kıldığı kadarıyla İslam’la kapitalizm arasında kurulmuş genel bir bağın, İslam’ın kapitalizme şöyle bir bağlanmasının partisi değildir; İslam’ın, uluslararası sermaye en ileri noktadan bağlanmasının, emperyalizm hizmetine en ileri noktadan sokulmasının, Amerikan emperyalizminin en başta Ortadoğu’da egemenliğinin emrine koşulmasının aracı ve dayanağıdır, “Amerikancı İslam’ın” partisidir. (Dolayısıyla örneğin işbirlikçi tekellerin örgütü TÜSİAD’ın A. Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıkmayıp desteklemesi, ne “laikçi-şeriatçı” tartışması ne de çiğnenen “demokrasi” sakızı üzerinden, ama ancak buradan anlaşılabilir. Amerikan emperyalizminin sözcülerinin aynı türden tutum açıklamaları da, aynı şekilde, “laiklik” ya da “demokrasi” tartışmalarıyla bağlantılandırılarak değil, ama eğer seçilecek olsaydı, Gül’ün “GOP’un Türkiye şube başkanlığı”na gelecek olmasıyla açıklanır.)

AKP’nin girdiği, İslam’ın “Ilımlı İslam” olarak tanımlandığı “yeni yol”da atmaktan kaçınamadığı, ama yüzünü en fazla açığa çıkaran ikinci adım ise, Siyonist İsrail ve İsrail’le ilişkilere dairdir ve birinci adımın bir sonucu olarak atılmıştır. Ortak zemin, neo-liberal politikalarıyla, entegre olunan dünya kapitalist zinciridir. Ancak bu genellikle sınırlı kalınmadığı kesindir. Siyonist İsrail, “Doğu”da olmakla birlikte “Batılı”dır; Ortadoğu’da Amerikan emperyalizminin stratejik ortağıdır. Üstelik “Medeniyetler Çatışması”nın bir “tarafı” ya da “kutbu” içinde yer almaktadır: “Hıristiyan-Yahudi Medeniyeti” çatışmanın bir tarafıdır, geri kalanlar ve ilk adımda İslam Medeniyeti bir taraf! Ve “Ilımlı İslamcı” GOP’çu, Amerikancı AKP, İsrail’le sadece “yakınlık”tan değil, ama “Stratejik ortaklık”tan kaçınabilme özgürlüğüne sahip değildir. Kaç kez Washington ziyaretlerinin yolu Telaviv’den geçmiş, Washington kapıları ancak Telaviv’le oluşabilen pürüzlerin halli ve alınan “olur”u ile açılabilmiştir.

Ama İsrail adı, tarihsel çağrışımları bir yana, yakın tarih ve Filistin halkına yönelik insanlık dışı zulmü dolayısıyla, bir Müslüman için küfürle eş anlamlıdır. “Milli Görüş” kültü, bu tavrı pekiştirmiştir. Şimdi Siyonizmle ortaklık, üstelik bunun Filistin’e kan kusturma ortaklığı oluşu, din istismarcısı AKP’nin “yumuşak karnı” durumundadır. “Şeriatçılık” tartışması bir yana, İsrail’le ilişkisi, AKP’nin din istismarcılığını bile zora sokmaktadır. Özelleştirilen iki önemli limanın, hem de ilahesiz gece-yarısı pazarlıklarıyla İsrail gizli servisi MOSSAD’ın kasası Ofer’e peşkeş çekilmesi, tank modernizasyon ihalesinin İsrail’e verilmesi vb. yollardan Siyonizmin bölge halklarına karşı savaşının finansmanına katılması, AKP liderlerinin İsrail ziyaretlerinde Siyonist yöneticilerle düşer-kalkar ve Yahudi kutsal mekanlarından “Ağlama Duvarı”nı başlarına “kippa” takıp tavaf ederken dönüp Filistin yöneticilerine 5 dakika bile ayırmaması, inanç sahibi Müslümanlarca Müslümanlığının sorgulanmasına bile götürmektedir. Ancak kuşkusuz AKP hâlâ türban ve örtünme “özgürlüğü”, imam-hatiplerin eşitliği vb. sorunları üzerinden din istismarcılığı yaparak pirim sağlamakta ve laikçi baskısını “dinsizlik” olarak gösterip inananların inançlarını sömürebilmektedir. Saflaşmayı tahrik eden ve en önemli nedenlerinden bu olan “laikçi-şeriatçı” tartışması ve çekişmesinin başlıca ürünlerinden biri budur.

Ya laikçiler?

Laikçilerin durumu, en az AKP’ninki kadar zordur.

Laikçiler laik midir? Türkiye’de sık sık ve “iktidar ipi”ni sağlama bağlanması her gerektirdiğinde “şeriat tehlikesi” ve “irticaya karşı mücadele” gündeme getirilmiştir. Bu yönüyle, 28 Şubat’tan sonra yeni bir hamleyle karşı karşıya olduğumuz biliniyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla gündem, yeniden “laikçi-şeriatçı” tartışma ve saflaşması üzerinden kurulmuş, bir yandan geniş katılımların harekete ettirici başlıca unsuru dinci akımdan gelen tehdide karşı modern yaşam tarzının, laik özlem ve alışkanlıkların savunulması olan “Cumhuriyet Mitingleri” örgütlenmiş, diğer yandan 27 Nisan Muhtırası ve darbe tehdidiyle ortam gerilmiştir.

Mitinglere katılan geniş kitlelerin laik özlem ve duygularla harekete geçtikleri ve dini bir yaşam tarzı ihtimaline karşı tepki verdikleri doğrudur. Ancak bu tepkiyi iktidar çekişmelerine yedeklemeye yönelen örgütçü ve düzen kurucuların, darbeci Muhtıracılardan CHP ve Kızılelmacılara, laisizm tutkunu oldukları ileri sürülebilir mi?

Modern kapitalist ilişkilerin ve bu ilişkilerin temsilci ve bekçilerinin laisizme ihtiyaç duyduğu düşünülebilir. Öyle midir? Kapitalizmin devrimci yükseliş döneminde böyledir. Feodalizmin ketlerinden kurtulmayı hedef edinmezlik edemeyecek kapitalist gelişme, başlangıcında, evet, feodal üst yapının bütününü, tüm egemenlik ilişkileri ve kurumlarını, bu arada geniş topraklara sahip Kilise’yi karşısına almış, din ve devlet işlerini ayırarak, sermayenin egemenliğini ilan etmişti. Üstün siyasal-yönetsel irade, sosyal-ekonomik alanda olduğu gibi, sermayenin iradesi olacaktı. Ekonomik egemenlik siyasal alanda, devlet işlerinin yürütülmesinde ve bizzat devletin örgütlenmesinde yansımalıydı, yansıdı. Siyasal egemenlik papa ve papazlara bırakılamaz, onlarla paylaşılamazdı. Fransa laisizmin de anayurdu oldu.

Proletaryanın bağımsız bir sınıf olarak ortaya çıktığı kıtaya yayılan 1848 Devrimleri, burjuvaziye saldığı korkuyla, onu feodalizmle, aristokratlar ve din de içinde eski üst yapının kurum ve temsilcileriyle uzlaşmaya yöneltti. Bundan böyle burjuvazi, burjuva devrimlerin başını çekmekten geri durduğu (feodalizmin başkalaşımı türünden Prusya örneği yukarıdan devrimler görüldü) gibi, feodal üst yapıyı kökten dönüştürmeye değil, ama kendi hizmetine koşmaya yöneldi. Bu, henüz gelişme dönemindeki kapitalizmin feodalizmi çözüp tasfiye etmeyeceği/etmediği, onun üstyapı kurumlarını olduğu gibi alıp kullandığı anlamına gelmiyordu, gelmedi. Uzun ve sancılı yoldan bir kapitalistleşme, toprak beylerinin başkalaşım yoluyla kapitalistlere dönüşümüne paralel üstyapıda bir dizi değişiklikler (örneğin monarşiden meşruti monarşiye geçiş gibi..) yaşandı. Kuşkusuz bir dizi ülkede Çarlık örneği despotluklar, yukarıdan burjuva devrimlere ve üstyapıda bir dizi farklılaşmalara karşı direndiler. Kimi ülkelerde yukarıdan devrimlerle kimi ülkelerde dirençle karşılaşarak gelişen kapitalizm, sonunda tekellerin egemenliğine ve emperyalizme götürdü. Gelişmiş kapitalist ülkeler emperyalist ülkeler haline gelirken, kapitalizmin gelişmesinin yolu kesilen ülkeler, Osmanlı ve Çarlık Rusya’sı gibi feodal emperyalist ülkeler olsalar bile, aynı zamanda kapitalist emperyalizme bağımlı ülkeler haline gelmeye itildiler.

Bir kez tekellerin egemenliği ve emperyalizm ortaya çıktıktan sonra, ’848’le başlayan burjuvazinin gericileşmesi eğilimi genelleşti; kapitalizm tarihsel yükselişini tamamlamış, üretici güçlerin önünde bir engele dönüşmüş ve artık dikte ve gericilik eğiliminden başka şey olmayan her yere ve her şeye tahakkümünü dayatan tekeller, kapitalizm-öncesi de dahil tüm dünya gericiliğinin kalesi ve asıl dayanağı haline gelmişti.

Kapitalizmin yükselişi boyunca aşağıdan ve yukarıdan burjuva devrimleri aracılığıyla feodal üstyapıda, siyasal yaşam, hukuk, din vb. dahil ideolojik ve kültürel alanda gerçekleşen değişimlerin artık sonuna gelinmişti. Zaten yukarıdan değişiklikler sınırlı ve dinsel vb. feodal gericiliği kökten darbelemeyen, ama kapitalizmin gelişme ihtiyaçlarına bağlayan türdendi. Artık her türden tarihsel bakımdan ilerici burjuva değişiklikler dönemi kapanmış; ama proleter devrimler (ve ancak ona bağlanmış demokratik devrimci dönüşümler) dönemi açılmıştı. Kapitalizmin feodalizmin iç başkalaşımı yoluyla üstten gelişimi koşullarında zaten burjuvazinin hizmetine koşulan siyasi, ahlaki, hukuki, dinsel, kültürel vb. tüm kapitalizm-öncesi gericilik; artık modern tekelci kapitalist zeminde başlıca koruyucu ve besleyicisini bulmuş, Kralı ve Papası-Papazıyla, Birinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin işgali koşullarında görüldüğü gibi Padişahı ve Halifesiyle, önyargı ve alışkanlıklarıyla emperyalizme bağlanmış, emrine girmişti.

Artık ne Hıristiyan ya da Müslüman, emperyalizme bağlanmamış din devletleri olanaklıydı, ne emperyalizmin hizmetine koşulmamış dini gericilik ve ne de dini gericiliği karşısına alarak din ve devlet işlerinin ayrılması demek olan laisizmi ilke edinip hayata geçirecek burjuvazi ve burjuva devrimleri. Çeşitli burjuva tabakalar, özellikle küçük burjuvazi hiçbir şekilde laisizmi ilke edinemez değildi; ama dolaysızca demokratik devrimin bir bileşeni durumundaki din ve devlet işlerinin ayrılmasını fiili olarak gerçekleştirmek, demokratik devrimi net bir zafere ulaştırmak ve gerçek bir laik devlet kurmak, artık burjuvazinin başarıya ulaştırabileceği işler olmaktan çıkmıştı. Girişilemez değildi; ama yarım-yamalak kalması kaçınılmazdı. Zayıf bir anti-emperyalist devrim olarak gerçekleşen Türk Kurtuluş Savaşı sonrası Hilafetin kaldırılıp Cumhuriyet ilan edilmesiyle başlayan laisizm macerası bunun bir kanıtı olmuştur. Milli devrim demokratik bir devrim olarak gelişmemiş, alınan bir dizi –şapka ve harf “devrimi” türünden– demokratik içerikli önlem “üstten” önlemler olmanın ötesine gidememiş, bir din devleti (şeriat devleti) olan Osmanlı’nın yerine inşa edilen cumhuriyet, burjuva-feodal bir kurum olarak şekillenmenin ötesinde, dinle devlet işlerinin ayrıldığı bir laik yapı değil, ama tekke ve zaviyeler yasaklanırken dinin yeni kurulan Diyanet İşleri ile kontrol altına alındığı/tutulduğu bir yapı olarak şekillenmiştir. M. Kemal din devletine, onun dayanağı dini örgütlenmelerin etkinliğine karşı küçümsenemeyecek bir mücadele içine girmiş; ancak kapitalizmin yeterince gelişmemiş oluşunun ürünü dayanak eksikliğinin de etkisiyle devletin dini alandan bütünüyle çekilmesini ve tam bir din ve vicdan özgürlüğü tanınmasını göze alamamış, bu, demokratik olmayan tutum ve yönetme eğilimiyle beslenmiş ve dini alana devlet müdahalesi ve bu müdahalenin örgütlenmesinden kaçınılamamıştır. Sonuç müdahale edilmiş, kontrol altında, öyleyse siyaseten yapaylaştırılmış bir devlet dini olmuştur. Yerine konanın savunulamazlığına karşın, din devletinden kopulup uzaklaşıldığı da kesindir. Ancak halkın aşağıdan dinselliği de içinde feodalizme ve feodal devlete karşı ayağa kalkmamış (ve tefeci tüccarların, ticaret burjuvazisinin toprak ağalarıyla ittifakı dolayısıyla, buna çağrılmamış) oluşu, din siyaseti ve dinin siyasete alet edilmesinin etkisini sürdürmesine, halk içinde dayanaklar bulup önemli kesimlerini yedeklemesine olanak sağlamış ve buradan türeyen laikçilerle din siyaseti yapan dinsel örgütlenmeler arasında bir çatışma tüm Cumhuriyet tarihine yayılmıştır. Din siyaseti yasaklanmış, ancak yerine yeni bir din siyaseti konarak ve halk kazınılmadan, ama dışlanarak dine ancak kontrollü bir kanal açılması, hem din siyasetinin etkisinin kırılmasını önlemiş, hem de laikçi-dinci çatışmasını koşullamıştır.

Bugüne dünden gelinmiştir. Değişen tek şey ise, tekellerin Türkiye’de de egemenliğini sağlaması ve tekelci burjuvazinin emperyalizmle birleşmiş işbirlikçi karakteriyle oluşup yerli gericiliğin asıl gücü haline gelmesidir. Bu, 30’larda başlayan bir süreç içinde gelişerek bugüne gelen bir olgudur. Ve kuşkusuz Cumhuriyet’in ilk yıllarının koşullarıyla birlikte, laikçiliğin somut şekillenişi de değişmiştir. Artık emperyalizm ve onun dine ve dinciliğe biçtiği rolle, dinin tekelci kapitalizme bağlanması dikkate alınmadan, ne “irtica”, ne “irticaya karşı mücadele”, ne “şeriat tehlikesi” vb. anlaşılabilir. Bugün “irtica” ya da Türkçesiyle gericiliğin asıl unsurunun dinci gericilik değil, ama tekelci gericilik olduğu anlaşılıp kabullenilmeden “irtica” ve “irticaya karşı mücadele” saptama ve çağrılarının içi bomboş olacaktır. Tekelci gericiliğin temsilci ve bekçilerinin irticaya, şeriata ve “şeriat tehlikesi”ne ilişkin söylemleri, ancak halkı aldatmaya ve bölünmeye sürüklemeye yönelik bir edebiyattan ibarettir. Yine kesindir ki, dinsel irticaya karşı mücadele, ancak tekelci irtica ya da gericiliğe karşı mücadele temelinde, bu mücadeleye bağlanarak anlamlanabilir.

Olanca laikçi iddia ve söyleme karşın, dini irticanın, din istismarının yakın tarihi geçmişte önü emperyalistler ve işbirlikçi tekeller ve adamlarınca açılmıştır. 24 Ocak Kararları’nın uygulanması olanağını sağlayarak aynı zamanda Türkiye’de neo-liberal politikaların programatik bir düzeye yükseltilmesinin hareket ettirici dişlisi olan uluslararası tekeller ve emperyalizmin “bizim çocukları”nın 12 Eylül faşist darbesi, din siyaseti bakımından da çığır açıcı olmuştur.

Bu dönemde, tekeller ve emperyalizmin çıkar ve dünya egemenliği stratejilerine bağlanmış din siyaseti ve inanç istismarının bağlantı kurucu ve hareket ettirici unsuru “yeşil kuşak” konseptiydi. Başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere Batı’lı emperyalistlerin Sovyetler Birliği’ni kuşatmaya ve çökertmeye yönelik stratejisinde İslami akım ve hareketler, şeriatçı özlem ve örgütlenmeler önemli bir yer bulmuş, hatta kuşatmanın güney kanadının ağırlığını üstlenmiştir. Bu yönüyle Suudi vb. İslami sermaye ve devletlerin desteğini alan Afganistan’daki Rus işgaline karşı direniş ve Çeçenistan-Dağıstan’dan Kırgızistan’a yayılan şeriatçı mayalanma önemliydi ve CIA’nın dolaysız ve dışarıdan olmakla kalmayan desteği ile besleniyordu. (Bin Ladin, bu dönemden yadigardır.) Anti-komünizm bağ kurucu ortak zemin olarak rol oynamış; din siyaseti, şeriatçı hareketler, “Allahsız-kitapsız komünizme karşı” “din savunuculuğu” olarak, dünyanın tek egemeni olmak için S.B ile hegemonya rekabeti içinde onu kuşatıp yalnızlaştırmaya ve çökertmeye yönelmiş Amerikan ve Batılı emperyalistlerin çıkar ve egemenlik stratejisi içinde küçümsenmez bir yer edinmiş, amaç, yaklaşım ve pratiğiyle ona bağlanmıştı.

Laiklik iddialarına rağmen, Türkiye de bu “yeşil kuşak” kuşatmasının unsurlarındandı; NATO üyesi ve “nüfusunun yüzde 99’u Müslüman bir ülke olarak” aynı anti-komünist cephe içinde yer alıyordu. Ve 12 Eylül, “yeşil kuşak”çı zeminde, hem ülke içine hem de sonradan T. Özal tarafından “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” yayılan Ortaasya Türki Cumhuriyetleri’ne yönelik olarak, “Türk-İslam sentezi”ni “milli” ideolojik-siyasal-örgütsel doktrini bildi. Bu arka plan, 12 Eylül karanlığının yol gösterici ve tutum belirleyicisi oldu. 12 Eylül’ün hem kendisinin din siyasetine yönelmesi ve hem de dini akım ve örgütlenmelerin önünü açmasının nedenleri başka yerde değil, ama burada aranmalıdır. K. Evren’in hemen her nutkuna Kur’an’dan ayetlerle başlaması, Kur’an kurslarını yurt çapında pıtrak gibi yayarak sayılarını kat be kat artırması, zorunlu din dersi dönemini başlatması, “düşük yoğunluklu savaş”ta dini bildiriler kullanması bu nedenledir. Ardından, adı “takunyacılar”a çıkmış dinci ekipten, eski dinci parti milletvekili adayı Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminin teşvikleri gelmiştir. Giderek, S.B’nin çöküşü ve nedeni ortadan kalkan “yeşil kuşak”çı yaklaşımının geçersizleşmesi sonrasında bile bir süre devam eden –işbirlikçi olanları da içinde– uluslararası tekeller ve emperyalizmle dinci gericilik ve inanç istismarı siyasetinin bu ilişkisi, şeriatçı yeraltı örgütü Hizbullah’ın Kotrgerilla’nın bir kolu olarak beslenip Kürt Savaşı’nın önemli bir yükünü üstlenerek kullanılmasına kadar uzanmıştır. Kalıntı nitelikli uygulamaları 11 Eylül’e kadar süren “yeşil kuşak” dönemi bu tarihle birlikte tarihe karışmış, bu kez ise yerini, önceden üzerinde durulan “medeniyetler çatışması” ve “uluslararası terörizme karşı savaş”la birlikte “Ilımlı İslam”ın desteklenip beslenmesine bırakmıştır. Burada yine din siyaseti olduğu, dinin siyasetin aracı kılınarak istismar edildiğinden şüphe duyulamaz. Bush ve neocon ekibi, örneğin, hem ABD’de Hıristiyanlığı (özellikle Evangelizmi öne çıkararak) hem Avrasya’nın İslam ülkelerinde bir yandan “radikal İslam”ı hedef gösterirken, bir yandan da “Ilımlı İslam”ı dayanak edinirken, tekeller ve emperyalizmin çıkar ve politikalarına bağlanmış bir din siyaseti ve istismarcılığı yapmaktadır. Türkiye’ye ilişkin olarak din siyaseti ve istismarı da, bu emperyalist yaklaşıma bağlanmıştır ve başlıca desteğini Amerikan emperyalizmi ve güncel dünya egemenliği stratejisinde bulmaktadır. (Türkiye’nin laikçi iktidar kastının Türkiye’ye biçilmiş “ılımlı İslami” role bir noktanın ötesinde uyum sağlayamaması ise, Kürt sorununun yanı sıra, çıkarlarının Amerikan emperyalizmiyle çıkarlarıyla çakışıp örtüşmediği ikinci uyumsuzluk etkeni durumundadır. Bu nedenle, bu iki sorun, Türkiye halklarıyla gericilik arasındaki demokrasi mücadelesinin iki başlıca sorunu olmasının yanında emperyalistlerle işbirlikçileri arasında da bir anlaşmazlık ve sürtüşme konusudur.)

Peki, bu somut olgular karşısında, işbirlikçi tekeller ve “koruyucu-kollayıcıları”nın laiklik iddialarının ne anlamı olabilir? Bu iddialar ciddiye alınabilir mi? “Türk-İslam sentezci” laisizm olanaklı mıdır? Ya da din dersi zorunluluğunu kendisini güçlendirici bir dayanak olarak gören bir laisizm ne türden laisizmdir? Ya da “yeşil kuşak” döneminden sonra, bugün, “şehit cenazeleri” başta olmak üzere tüm dini törenlerde, camilerde resmi üniformalarıyla yüksek askeri erkanın resmi geçit yapması ne tür bir laiklik olabilir?

Din ve mezhepler karşısında tarafsız olmayan, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Alevi inancını dışlayıp Sünni İslam’ı esas alarak dini kontrol altında tutmaya ve kullanmaya (bu amaçla Eğitim ve Sağlık bakanlıklarından büyük bütçeye sahip Diyanet kadrosundan yüz binlik İmam ordusunu finanse eden), ama başkalarının kendilerine karşı kullanmaya kalkışmalarını teşhire ve engellemeye yönelmiş, din ile eğitimi de ayırmamış, MEB tarafından kontrol edilen Kur’an kursları ve din dersi zorunluluğunda dayanağını bulan ve din ve inanç özgürlüğünün garantörü olmak yerine türban yasağı ve Cemevi engellemeleriyle ayakta durmaya çalışan vb. bir laisizm iddiası sahtekarlıktan ibarettir. Dolayısıyla, bu tür “laiklik”, ancak üzerinden çıkar elde edilmek ve politika yapılmakta olan, tekeller ve onların “koruyucu-kollayıcı” iktidar kastının çıkar ve egemenliği elde tutma hesaplarına bağlanmış bir “devlet dini” dayatması olarak, “laikçilik” kavramıyla tanımlanabilir.

***

Son olarak, şu soru sorulmalıdır: Laisizm tartışması ve “şeriatçı-laikçi” çatışması tamamen bir safsatadan mı ibarettir, bir gerçekliğe sahip değil midir? Olmayan bir sorun üzerinden mi tartışılıp çatışılmaktadır? Kuşkusuz bu doğru değildir. “Şeriat tehlikesi”nin bulunup bulunmaması bir yana (konuyu tartışmıştık), Türkiye’de belirli şeriatçı akım ve örgütlenmelerin varlığının yanı sıra bir dizi parti tarafından (AKP, SP, BBP vb.) din siyaseti yapıldığı, dinin istismar edildiği kesindir. Ve Türkiye’nin din siyaseti yapılan bir ülke olmaktan kurtulması ihtiyacı yadsınamaz. Öte yandan, bu ihtiyacın laikçiler tarafından karşılanması ihtimalinin bulunmadığı, “şeriat tehlikesine karşı” olduğu iddia edilen laikçi mücadelenin gerçek bir laikliği hedefleyen içerikte olmadığı da ortadadır.

Ancak yine kesindir ki, hem biri din siyaseti yapan diğeri kontrollü din peşinde olan gericiliğin iki iktidar odağı kesimi, dinin bir politika dayanağı olarak nasıl kullanılacağı üzerinden çatışmaktadır. Çatışmaları bir iktidar çatışmasıdır. Bu çatışmanın gerçek bir çatışma olduğundan kuşku duyulamaz.

Öte yandan, bu çatışmanın “gerici dinciler”le “ilerici demokrat laikler” arasında cereyan eden bir demokrasi mücadelesi olmadığı gibi, “laikçi demokrasi düşmanı, darbeci laikçiler”le az-çok da olsa ilerici demokrat dini inanca sahip kesimler arasında bir demokrasi mücadelesi olmadığı da net olmalıdır.

Süregiden çatışmanın demokrasi mücadelesiyle bir ilgisi yoktur; ama (Kürt sorunu ve siyasal özgürlükler vb. gibi) başka hareket ettirici ve çözüm bekleyen sorunların yanı sıra, başta tekeller ve egemenliği olan gericilik kaynaklarından birini oluşturan dinciliğin, din siyaseti ve istismarının koşullarıyla birlikte giderilmesi ihtiyacı da, demokrasi mücadelesinin hareket ettirici ve çözüm bekleyen önemli bir sorunu durumundadır. Öyleyse laisizmin, laikçilerin oyun alanı olmaktan çıkarılıp ayakları üzerine dikilmek üzere demokrasi mücadelesinin bir alanı olarak ele alınıp pratik siyasal mücadelenin bir dayanağı kılınması, halkın yaşamsal ihtiyaçları arasındadır.

Tersi durumda, demokrasi mücadelesi ve onun temel dinamiği olarak halkın birliği en büyük zararı görecektir, bugün olduğu gibi görmektedir. Laisizmin gerçek temellerine oturtulup demokrasi mücadelesinin bir itici gücüne dönüştürülememesi halinde, bir yandan din istismarcıları bir yandan devlet dini savunucusu laikçiler, dini inançların sahiplenilmesi ya da laiklik uğruna olduğunu iddia ettikleri “şeriatçı-laikçi” tartışma ve çatışması ekseninde oluşturulup derinleştirilen bir dayatma olarak “dinci” ve “laikçi” saflaşmasını halkı bölüp yedeklemek ve gerçek bir laikliğe olan ihtiyacın ötesindeki tüm diğer gerçek sorun ve taleplerinin üzerini örtüp gündemden düşürmek amacıyla kullanmakta ve başarılı da olmaktadırlar.



* Milliyet, 21.05.07

* AKP, İslam’ı Batı’ya yamayan bu yönelimi ve pozisyonuyla, İdris Küçükömer’in son günlerde atıfta bulunulan “sol”la sağın tanımını “yenilediği” başlıca tezini de pratikte tamamen geçersizleştirmiştir. Küçükömer’e göre, tayin edici ve tanımlayıcı olan emperyalizmle ilişki ve Batılılaşma ya da “Doğucu-İslamcı halkçılık”tı. Küçükömer’in zamanında, evet, İslamcı akım ve örgütler Doğucuydu; şimdiyse AKP İslam’ı Batı’ya, emperyalizme çoktan peşkeş çekmiş ve kendi şahsında Küçükömer’i dayanaksız bırakmıştır.