“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Emperyalizm, Ortadoğu Halklarının Yeminli Düşmanı

Geçen yüzyılın sonunda, 90’lı yıllardan itibaren SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın yıkılmasından beri Ortadoğu, dünyanın en sıcak gelişmelerinin yaşandığı noktalardan biri haline geldi. Bu bölge bir yandan, başta ABD olmak üzere tüm emperyalist ülke ve blokların saldırı odağı, diğer yandan da emperyalizme karşı güçlü mücadelelerin yürütüldüğü bir alandır. Bu mücadelenin gidişatı ve yaratacağı sonuçlar, sadece bölgedeki halkları, devrimci güçleri ve anti-emperyalistleri değil, bütün dünya halklarını, devrimci güçleri ve özgürlük isteyenleri ilgilendirmektedir. Bu uluslararası toplantımız, bu bakımdan da büyük bir önem taşımaktadır.

ETKİ ALANLARININ PAYLAŞIMI İÇİN MÜCADELE

SSCB’nin yıkılması, Ortadoğu'daki askeri üslerinin sökülmesi ve onun devamcısı olan Rusya’nın bölgede kayda değer bir varlığının olmaması, bölgede denetimi ele geçirmek üzere süren emperyalistler arası mücadeleyi hafifletmedi. Aksine, mücadeleler daha da keskinleşti. Bu mücadeleler, eski bir süper gücün yıkılmasıyla değişen dengeler ortamında, hem bölgede hem de dünyanın başka bölgelerinde yeni bir etki alanları paylaşımı mücadelesinin unsurlarıdır.

Ortadoğu, veya ABD yönetiminin kullandığı terimle “büyük Ortadoğu”, yani Fas’tan Afganistan’a kadar olan bölgeyi kapsayan alan, bugün dünya petrol üretiminin üçte birini, petrol rezervlerinin ise üçte ikisini barındırdığı için, bu denli ilgi odağıdır. Önümüzdeki yirmi yılda, Çin ve Hindistan gibi yeni endüstriyel güçlerin eklenmesiyle birlikte, petrole olan ihtiyacın %40 oranında artacağı hesaplanıyor. Ortadoğu dışındaki bölgelerde petrol arayışı veya alternatif enerji kaynakları arayışının sonuçsuz kalması, bölgenin büyük güçler için önemini artırmıştır.

Önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun petrol üretimindeki payının üçte birden üçte ikiye çıkacağı tahmin ediliyor. Ticari ve stratejik önemi de dikkate alındığında, bu bölgeyi kontrol etmek, neredeyse dünyayı kontrol etmek demektir.

 

ABD EMPERYALİZMİ YARIŞIN ÖNÜNDE

ABD emperyalizmi, tüm askeri, ekonomik ve politik ağırlığıyla, Ortadoğu bölgesinin yeniden paylaşımına girişmiştir. On yılı aşkın süredir başlamış olan ve oğul Bush ile neo-con ekibinin işbaşına gelmesiyle hızlanan bu sürece, 11 Eylül olayları gerekçe teşkil etmiştir. İsmi (Middle East Partnership Initiative, MEPI, Büyük Ortadoğu Projesi 2002, Yeni Ortadoğu Projesi 2006) ne olursa olsun, açıklanan amacı (Ortadoğu’nun demokratikleşmesi, nükleer silahların ve kitle imha silahlarının sınırlandırılması, terörizme karşı mücadele) ne olursa olsun, ABD emperyalizminin bölge için hazırladığı projelerin tek bir hedefi vardır: Bölge üzerinde egemenlik kurmak, dünya hegemonyasını sağlamlaştırmak, Ortadoğu petrolüne tamamen veya kısmen bağımlı öteki büyük emperyalist ülke ve grupları, yani Avrupa Birliği'ni, Japonya, Çin ve Hindistan’ı köşeye sıkıştırmaktır. Dolayısıyla, bu bölgenin petrolü üzerinde denetim kurmak, bu büyük ülkelerin endüstriyel büyüme hızını da kontrol etmek anlamına gelmektedir.

ABD emperyalizmi amaçlarına ulaşabilmek için, başta askeri gücü olmak üzere, elindeki tüm imkanları kullanmaktadır. Bölgede kalıcı askeri varlığını garantilemek için 1991’de Irak'ın Kuveyt işgalini bahane eden ABD, 11 Eylül 2001’den sonra ise, daha saldırgan, daha küstah ve hiçbir uluslararası kuralı tanımaz oldu. “Önleyici savaş”, “nükleer silahın önleyici amaçlarla kullanılması hakkı”, “haydut devletler”, “şer ekseni” gibi adlar altında, kendisine istediği yerde ve zamanda, tercih ettiği tarzda müdahalede bulunma imkanı tanıyan faşizan yeni askeri doktrinler geliştirdi. Birleşmiş Milletler’in muhalefetine rağmen, İngiltere ile suç ortaklığı içinde Irak'a yönelik saldırıyı böylece gerçekleştirdi.

 

KONTROL ALTINDA BİR ORTADOĞU

Bugün bütün Ortadoğu, daha doğrusu hemen hemen tüm “Büyük Ortadoğu”, Amerikan emperyalizminin askeri kontrolü altında bulunmaktadır. Afganistan ve Irak işgal altındadır. Bu ülkelerin halkları, insanlık tarihinin en barbar savaşlarından biriyle yüz yüze bulunuyorlar. Filistin’de, ABD emperyalizminin bölgedeki koçbaşı olan Siyonist İsrail devleti, Filistin halkına karşı soykırımcı bir savaş yürütüyor, topraklarını yağmalayıp Yahudileştiriyor. Oslo Anlaşması, bölge halklarına ne barış, ne de güvenlik getirmiştir. 2006 yazında Nazi tipindeki bu devlet, ABD’nin askeri ve diplomatik desteğine yaslanarak Lübnan’a saldırdı. Lübnan hâlâ, Amerikan, Fransız, Siyonist emperyalizmin ve Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün gibi gerici Arap rejimlerinin kışkırttıkları yeni bir iç savaş tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor.

Körfez bölgesinin hemen yanı başında ABD’nin desteklediği Etiyopya, Somali işgaline taşeronluk yapıyor. İç savaştan daha yeni çıkmış olan Sudan, şimdi de Amerika ve Çin’in, petrolünü ele geçirmek için aracılar vasıtasıyla savaş yürüttükleri Darfur sorunu ile karşı karşıyadır. Körfez ülkelerinin hemen hepsinde, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’da büyük ölçekli Amerikan askeri üsleri var. Bu üsler, kurulu bulundukları ülkeleri ayak altında ezmekle yetinmemekte, tüm bölge ülkeleri için tehdit teşkil etmektedir. Irak ile Afganistan arasında ve Körfez ülkelerinde 5 büyük askeri üs ile 63 daimi askeri karargahta, toplam 200 bin Amerikan askeri bulunmaktadır. Ürdün, Mısır, Yemen, Cibuti gibi ülkeler, ABD’ye askeri kolaylıklar sağlıyorlar. NATO üyesi Türkiye’de ise ABD’nin İncirlik askeri üssü var. Kuzey Afrika’da da giderek artan bir Amerikan varlığına şahit oluyoruz. Fas, şimdiden ABD’ye askeri kolaylık sağlamayı kabul etmiş bulunuyor. Sahra-altı bölgesini kontrol etmek maksadıyla bölgede bir kumanda merkezi oluşturulacağı belirtiliyor.

Suriye ve Iran, giderek daha tehdit edici bir hal alan baskıya maruz kalıyorlar. Suriye, “terörizme destek vermekle” suçlanırken, İran, nükleer silah edinme çabaları nedeniyle suçlanıyor. ABD, tüm BM Güvenlik Konseyi’ni İran’a karşı seferber ederken, ittifaklarını sağlamlaştırıyor ve bu ülkeye komşu bölgelere silah yığınağı yapıyor. Suriye’de muhtemel bir rejim değişikliği, İsrail'in güvenliği ve Irak sınırlarının kontrolü için önem taşıyorken, İran rejiminin düşmesi, başta petrol olmak üzere doğal enerji kaynaklarının denetlenmesine fırsat sağlayacaktır.

 

MUAZZAM TEKELCİ ÇIKARLAR

Bu askeri saldırganlıktan ve barbarlıktan gerçekte çıkar elde edenler, kârları artan büyük Amerikan tekelleri ve öteki kapitalist ülkelerdir. Bazı verileri sıralamak yararlı olacaktır: Geçmişte devlet mülkiyetinde olan Irak petrolüne, 30 yıllık bir süre için Amerikan petrol tekelleri el koymuştur. 2003 yılında, bölgede faaliyet yürüten petrol tekellerinin kârları %12 civarında iken, petrol fiyatındaki artışla birlikte 2006 yılında %160’a yükseldi. Exon-Mobil tekelinin kârları 2003-2006 yılları arasında iki kat artarak 21.5 milyar dolardan, 40 milyar dolara çıktı. Shell-Chevron’un karları ise aynı dönemde 15’den 30 milyar dolara çıktı. İlgili ülkelerin hazinesine petrol rantı olarak giren miktarların önemli bir kısmının, ya yatırım olarak, ya da satın alınan malların karşılığı olarak yeniden ABD’ye döndüğünü ise, eklemeye bile gerek yoktur. 2003-2006 yılları arasında ABD ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri arasındaki ticari ilişkiler ikiye katlandı. Avrupa Birliği ülkeleri ve Japonya’nın yanı sıra Çin ve Rusya da bu bölgede pay elde edebilmek veya payını artırmak için mücadele ediyorlar. Ama ABD, son on beş senede giderek artan hakimiyetini korumaktadır.

 

HALKLARIN EZİLMESİ

Bölgenin tüm halkları emperyalist ve Siyonist egemenliğin kurbanı olmaktadırlar. Hedefe konan şey, halkların bağımsızlığı, özgürlüğü, ulusal zenginlikleri üzerindeki egemenlikleri, kültürleri, uygarlıkları, ulusal kimlikleri, barış ve yaşam haklarıdır. Emperyalistler son yıllarda, bu bölgenin halklarına karşı en ırkçı teorileri ileri sürdüler. Bunlar içinden en çok bilineni, İslam dinini ve Müslümanları günah keçisi ilan ederek terörizmle ve barbarlıkla itham eden, böylece kendi katliam ve egemenliğini meşru göstermeye çalışan “uygarlıklar çatışması” tezidir. Lenin’in belirttiği gibi emperyalizm, halklar için köleleştirme ve yağma demektir.

“Büyük Ortadoğu”nun fizyonomisi birkaç senede değişti, bölgeyi oluşturan ülkeler, sömürge, yarı-sömürge ve bağımlı ülkelere dönüştüler. Belirli bir bağımsızlığı hâlâ korumak isteyenler ise, hedefe konmakta ve tehdit edilmektedirler. Bu durum, bölgede ulusal sorunu, öteki tüm sorunların kendisine bağlandığı acil bir mesele haline getirmiştir. Çok daha şiddetle oralarda hissedilmekle birlikte, ulusal sorun sadece işgal edilen ülkelerde değil, bütün ülkelerde gündeme gelmektedir. Bu ülkelerin kendi kaderlerini tayini gerçekleşmedikçe, hiçbir ilerlemenin mümkün olmayacağı açıktır.

Bu arada, Ortadoğu halkları sadece emperyalist baskıya maruz kalmıyorlar, kendilerini yöneten köksüz rejimlerin politik tiranlığının da muhatabı oluyorlar. Bunların bazıları hâlâ feodal mutlakiyetçi bir özellik taşıyorlar ve halklarını, en temel politik haklardan mahrum bırakıyorlar. Monarşik ya da cumhuriyetçi olsun, hepsini birleştiren ortak özellik, otokratizmdir. Kendisine cumhuriyet diyen rejimlerde bile, ömür boyu başkanlık veya iktidarın aile fertlerine aktarılması, yaygın görülen bir pratiktir. Sözde bir el değiştirmenin olduğu Türkiye gibi ülkelerde ise, ipler generallerin elindedir. Irak, Filistin, Afganistan gibi işgal altındaki ülkelerdeki Siyonist ya da Amerikan “demokrasisi”, sivil halkın her gün katledilmesi, kitlesel hapis, işkence ve barbarlık anlamına gelmektedir. Guantanamo ve Ebu Garip, bu demokrasinin iki sembolüdür.

Bu ulusal ve politik baskıya, sosyal bir baskı eşlik etmektedir. Ortadoğu ülkelerinin zenginlikleri, bir yanda yabancı tekellerin, diğer yanda da yerel mafyacı azınlıkların elinde toplanmıştır. Uluslararası kuruluşların tüm raporları (örneğin 2003 Birleşmiş Milletler insani kalkınma raporu-PNUD) eğitim, iş, kültür, kadın ve azınlık hakları vb. bakımından Arap ülkelerinin, dünyanın en gerileri arasında kaldığını gösteriyor. İşgal altındaki Irak, Afganistan, Filistin, Somali gibi ülkelerde insanlar, tam bir sefalet koşullarında yaşıyorlar. Mısır, Ürdün, Fas, Tunus, Yemen ve Türkiye gibi bağımlı ülkelerde ise, büyük emperyalist ülkeler ve (IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi) uluslararası kuruluşları vasıtasıyla uygulanması dayatılan neoliberal politikalar; işsizliği, dışlanmayı, sefaleti ve cehaleti teşvik etmektedir. Emperyalizm hiçbir dönemde halklar için refah ve ilerleme anlamına gelmedi ve gelmeyecektir de. O ancak yağma ve sefalet demektir.

Ortadoğu ülkelerinde ulusal sorun, ulusal, etnik, kültürel ve dini azınlıklar meselesi olarak da gündeme gelmektedir. Bu azınlıklar, emperyalist baskıların yanı sıra, iktidardaki rejimlerin de baskısına hedef olmaktadırlar. Emperyalizm, topluluklar arası savaş ve katliamı provoke edebilmek ve onları bölmek için, azınlıklar meselesini kullanıyor. Irak’ta işgalciler tarafından işbaşına getirilen yönetim, bu amaca uygun bir yönetimdir. Böylece Ortadoğu’da ulusal sorun, demokratik ve sosyal sorun ile iç içe geçmekte, ama yine de azınlıklar meselesi ile birlikte en yakıcı mesele olmaya devam etmektedir. Emperyalizme ve uşaklarına karşı, dolayısıyla Siyonizme de karşı mücadele, bölgedeki tüm özgürlük mücadelesine yön vermelidir.

 

ONURLARI İÇİN MÜCADELE EDEN HALKLAR

Bölge halklarının ve azınlıkların maruz kaldıkları emperyalist baskı, ister istemez direnişi de doğuruyor. Bugün Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da, Somali’de giderek büyüyen ve gelişen bir silahlı direniş hareketi var. Lübnan’da direniş, geçen yaz döneminde Siyonist saldırgana umulmadık bir yenilgi tattırdı. Türkiye’de Kürt halkı, ulusal hakları için mücadeleyi terk etmedi.

Bu silahlı direnişin yanı sıra, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde politik ve sosyal içerikli bir muhalefet hareketi de gelişiyor. Kabil halkının son yıllarda kültürel ve sosyal hakları için güçlü kitlesel bir hareket geliştirmiş olduğu Cezayir gibi bazı ülkelerde, politik baskı, ekonomik ve sosyal sefalet, ulusal aşağılama gibi faktörler, halkları isyana sürükleyen bir rol oynamışlardır.

Ama bu direniş hareketleri ve sosyal politik muhalefet akımları, önemli zayıflıklar ve yetersizlikler de taşımaktadır. Irak, Lübnan ve Filistin hariç tutulursa, bu hareketler, emperyalist egemenliğe karşı mücadelenin zorunlu kıldığı seviyeden yoksundur. Birçok ülkede işçi ve halk hareketi, hâlâ oldukça geridir.

İkinci olarak, çoğu durumda, silahlı direniş hareketinde olsun, sosyal ve politik harekette olsun, egemen unsur dindir. Yani Müslüman Kardeşler’den cihatçı Salafistlere kadar kökten dinci akımlar. Bu hareketlerin bazıları emperyalist ve siyonist işgalciyi ve işbirlikçilerini zayıflatsalar bile, bazı kaygılarımızı belirtmek gerekir.

Dinci-politik akımın direniş hareketleri üzerindeki egemenliği, ulusal anki-emperyalist hareketin, etnik ve dini klişeleri aşarak ulusal bir program etrafında birleşmesini baltalıyor. Bu akımlar dini bir temel üzerine oturuyorlar. Üstelik, anti-emperyalist mücadeleye dini bir karakter vererek (İslamın Hristiyanlığa veya Yahudiliğe karşı savaşı) onu zayıflatıyor ve içini boşaltıyorlar. Böyle bir tutum, uluslararası dayanışmanın alanını daraltıp, ağırlığını ortadan kaldırıyor.

Öte yandan bu akımların, halkın istemlerine yanıt olabilecek, çağdaş ve elle tutulur bir toplum projeleri yoktur. Bunlar özgürlük, demokrasi, sosyal ve bilimsel ilerleme gibi insanlığın kazanımlarıyla işgal arasında bağlantı kurarak kafa karışıklığına yol açıyorlar. Bölge halklarının ulusal bağımsızlık özlemi ile bütün bu kazanımlardan faydalanma özlemi birbirinin karşısına konamaz. Teokratik ve dine dayalı devlet, miadını doldurmuş bir devlettir.

Bağımlı ülkelerdeki dinci-politik hareketler, genellikle kurulu düzenin bir parçasıdırlar. Politik meselelerde bazı farklar olsa bile, aynı sosyo-ekonomik düzeni savunuyorlar. Programları, neoliberalizmin programıdır. Emperyalist sömürüye ve bağımlılığa karşı çıkmıyorlar, emperyalizmin değişik yeni sömürgeci stratejilerine yamanmaya çalışıyorlar.

Ulusal ve sosyal kurtuluş stratejisi izleyen, yurttaşlık prensibine, yani laikliğe dayalı bir ulusal devlet inşa etmeyi programına alan, anki-emperyalist devrimci sol hareketlerin zayıflığı, dramatik bir biçimde hissedilmektedir.

Bu arada, anki-emperyalist güçler Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da, Somali’de ve emperyalizme karşı mücadele ettiği müddetçe her yerdeki direniş hareketlerini desteklemelidirler. Şu veya bu direniş hareketinin liderliği, her halkın kendi iç meselesidir ve ilgili ülkenin tarihi, ulusal toplumsal özellikleri ve gelişim düzeyi ile bağlantılıdır

 

ORTAK BİR DÜŞMAN, ORTAK BİR KADER

Bölge halklarının düşmanı ortaktır: Başta ABD olmak üzere emperyalizm, Siyonizm ve kendilerini yöneten gerici rejimler. Kurtuluş, bu düşmanlara karşı ortak mücadeleden geçmektedir. Ulusalcı, etnik ve dini faktörler, olsa olsa birliği bozucu bir rol oynarlar. Halbuki, ortak çıkarlar ön plana çıkarılmalıdır. Anti-emperyalist, ilerici ve devrimci güçler, kendilerine düşen görevi yerine getirmek için, canla başla çalışmalıdırlar. Mücadelenin ön cephesinde yer almak, ulusal birliğin bir faktörü olmak, ilerici modern ve halkçı bir politik ve sosyal projenin savunucusu olmak, bu güçlerin önündeki tayin edici görevlerdir.

İşgal altındaki Irak, Afganistan, Filistin, Somali’ye Lübnan’ı da eklersek, tüm bu ülkelerde mücadele, elde silahla veriliyor. İşgalcinin anladığı tek dil silahlardır, anki-emperyalist, ilerici ve devrimci güçler asla düşmanla uzlaşmamalı ya da onun yedeğine düşmemelidir. Halk onlara, ancak mücadele içerisinde örnek olurlarsa güven duyacaktır. Gecikmeyi kapatmak için hâlâ zaman vardır. Bu bakımdan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FPLP)’nden yoldaşların, Lübnan Komünist Partisi’nin deneyimleri öğreticidir

Irak’ta, Anglo-Amerikan işgal güçlerinin defolması dışında, hiçbir adil çözümün mümkün olmadığı görülüyor. Ancak ondan sonra, ülkedeki ulusal, kültürel, etnik ve dini temsil kabiliyeti olan tüm politik güçler, bir masa etrafında buluşabilir ve işgalcinin sebep olduğu kaostan, ülkelerini kurtarabilirler. O zaman ülkenin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, ulusal birliği ve yurttaşlık ilkesine dayanan, dini, cinsel, etnik hiçbir ayırım yapmadan herkese eşit haklar sunan, modern demokratik bir devlet temelinde ulusal bir konsensüs mümkün olabilir.

Eğer uluslararası ya da Araplardan kurulu bir gözlemciler heyetinin geçici bir süre için ülkede bulunması zorunlu olursa, bu heyete, Irak'a saldıran veya saldıranlarla işbirliği yapan hiçbir güç dahil olmamalıdır.

Filistin’de bugünkü durumun, Oslo Anlaşması imzalanmadan önceki dönemdekine göre çok daha kötü olduğunu kimse inkar edemez. Filistinli yoldaşlarımız buna tanıklık etmek için burada bulunuyorlar. Siyonistler daha fazla toprağı işgal edip Yahudileştirdiler, daha çok evi ve altyapıyı tahrip ettiler, daha çok yerleşim bölgesi (koloni) ve bir de utanç duvarı inşa ettiler, daha çok sayıda Filistinliyi öldürdü, hapsetti ve topraklarından sürdüler. Yaşam, ırkçı savaşçı ve yayılmacı Siyonizmin, kendi yanı başında, 1967’de işgal edilen topraklar üzerinde kurulacak bir bağımsız Filistin devleti ile birlikte yaşamayı kabul etmeyeceğini gösterdi. Amerikan emperyalizmi, Rus ve Avrupalı emperyalistler ise, ne Filistin halkının dostu, ne de adil aracılar olabilirler. Özellikle amerikan emperyalizmi, Filistin halkının ezilmesinin bizzat tarafıdır. Siyonist devletin kendisi, kuruluşundan beri, emperyalist stratejinin bölge egemenliğinde temel bir taştır. Dolayısıyla Filistin sorunu bizce daha gerçekçi bir bakışla çözüme kavuşturulmalıdır: Tarihi Filistin topraklarının tümü üzerinde laik, demokratik ve egemen bir Filistin devletinin kurulması öngörülmelidir. İsrail Siyonizmden arındırılmadıkça, bölgede barış, güvenlik ve refahtan söz edilemez Bu, uzun vadeli, ama Müslüman, Yahudi ya da Hristiyan olsun, tüm Filistinliler için en emin ve adil olan stratejidir. Bu çözüm yolunun başarısı, Filistin halkının ve anti-Siyonist Yahudilerin mücadelesine, tüm bölge halklarının çabasıyla emperyalizme karşı yeni bir güç ilişkisi dengesinin oluşturulmasına ve dünyadaki tüm özgürlük savaşçısı anti-emperyalistlerin vereceği desteğe bağlı olacaktır. Bugün Filistinli yurtsever ve ilerici güçlerin önünde, sadece Siyonist işgalciye karşı koymak için değil, kendi içinde El Fetih ile Hamas arasında cılız ve etkisiz bir iktidar üzerinde sürmekte olan fraksiyon çatışmalarını aşmaya da yardım edecek ve halkı seferberliğe davet edecek bir ulusal birlik programını oluşturmak ve hayata geçirmek gibi ağır bir görev durmaktadır.

Afganistan’da da, Somali’de de gerçek ve adil bir çözüm için öncelikle işgal güçlerinin geri çekilmesi, bu ülkelerin emperyalistler ve uşakları tarafından yaratılan kaos, düzensizlik ve güvensizlikten çıkabilmeleri ve kendi kaderini kendi ellerine alabilmeleri için birinci ön koşuldur.

Anti-emperyalist güçler, İran ve Suriye üzerindeki baskı ve tehditleri mahkum etmektedirler. Suriye rejiminin demokratik bir rejim olmadığı doğrudur, ama Suriye halkına demokrasiyi ve özgürlüğü Amerika’nın ve diğerlerinin getirmeyeceği de kesindir. Irak, bu bakımdan öğretici bir örnektir. Ancak Suriye halkının kendisi değişimi gerçekleştirebilir. İçeride bir eğitim ve örgütlenme çalışması yaparken, her türlü dış müdahaleye kesinlikle karşı çıkılmalıdır.

İran’ın da bir demokrasi ve sosyal adalet modeli olmadığı açıktır. Mollaların milliyetçi ve şovenist eğilimli bazı fraksiyonlarının Orta Asya’ya doğru, ya da Şiiliğe dayanarak Ortadoğu’ya doğru genişlemeyi hayal ettikleri kimse için sır değildir. Ama meseleyi çözecek olan Amerikan emperyalizmi değildir. İran halkı bunu, Şah zamanında yaşayıp gördü. Amerika’nın İran’a muhtemel bir müdahalesi, bölgeyi daha fazla kaosa sürükleyecektir. İranlı ilericiler kendi gücüne ve bölge ve dünya halklarının dayanışmasına güvenmelidirler.

Bağımlı ülkelerde, anti-emperyalist ve ilerici güçler, emperyalist tahakküme ve diktatörlüklere karşı mücadelenin başına geçmelidirler. Halkçı platformlar oluşturmalı, buralarda en geniş birliği sağlamak için çaba sarf etmelidirler. Bu ülkelerde gündeme gelen önemli bir konu, İslamcılar meselesidir. Bu sorun asla, İslamizm korkuluğu sallayarak, kadınları, entelektüelleri, orta kesimleri ve Batılı ülkelerin kamuoyunu panikletmeye çalışan işbaşındaki baskıcı, yozlaşmış rejimlerle işbirliğini meşrulaştıramaz. Biz Tunus’taki deneyimimizden bazı dersler çıkardık: Birincisi, teokratik bir diktatörlüğün önünü kesmek için, ilerici güçlerin, mevcut rejime karşı mücadelenin başında olması ve hareketin önderliğini teokratik diktatörlük heveslilerine terk etmemesi gerekir. İkincisi, özgürlükler ve demokrasi için mücadele sonuna kadar ve kararlıca yürütülmelidir. Zira, İslamcılar da faydalanıyor olsa bile, özgürlüklerin tanındığı bir ortam, işçilerin ve halkın örgütlenme ve bilinç düzeyini yükseltmek bakımından, özgürlüklerin “terörizme ve entegrizme karşı mücadele” adı altında çiğnendiği bir ortamdan daha yeğdir. Üçüncüsü, ilerici güçler, kimlik meselesine sahip çıkmalıdırlar. Emperyalizm bölge halklarının kültürüne, dinine ve kimliğine karşı bir savaş yürütmektedir ve halklar bu aşağılanmaya karşı kendi kimliklerini savunmak istiyorlar.

Modernite, ilerleme, demokrasi gibi kavramlar, ancak bir halkın kendi eseri ise, yani kendi tarihini, ulusal, sosyal, kültürel özgünlüklerini insanlığın ortak kazanımları ile birlikte harmanlayabiliyorsa, o halkın kimliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelebilirler. Emperyalist kozmopolitizm, ulusal boyun eğmenin bir unsurudur, özgürlük ve ilerleme faktörü olamaz. Bölge halklarının kimliğinin savunusu, ulusal sorunun ve emperyalizme karşı mücadelenin bir parçası olmalıdır.

 

PERİYODİK BİR BULUŞMA

Sonuç olarak, bölgemizin anti-emperyalist güçleri birbirini karşılıklı olarak desteklemeli, durum değerlendirmelerini uyumlulaştırmalı, sloganlarını ortaklaştırmalı ve eylemlerini koordine etmelidir. Bu, bölge halklarının emperyalist ve Siyonist saldırganlık ve egemenliğe karşı birliğini ilerletmenin ön koşuludur.

Bizce bu toplantı, bölgemizdeki gelişmeleri izlemek ve değerlendirmek, görüş alış verişinde bulunmak ve ortak görevler belirlemek maksadıyla yılda bir kere olacak şekilde düzenlenebilir. Bu buluşmadan itibaren düzenli bir koordinasyonun sağlanması ise, zorunludur.