“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

ekim devrimi’nin 90. yılında sosyalizm “tartışmaları”

 

 

2007 sonbaharı, pek çok ülkede Ekim Devrimi’nin 90. yılı nedeniyle düzenlenen etkinliklere tanıklık etti. Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki her renkten komünist partiler Ekim Devrimi’ne ait makaleler yayınladılar. Bu makalelerde, genel olarak, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) ve sosyalizmin insanlık açısından kazanımlarına ve tarihsel önemine vurgu yapıldı. Ancak sosyalizmin uğradığı –kuşkusuz ki geçici– yenilgiye ve SSCB’nin yıkılmasına dair analizlerde, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nden itibaren uygulamaya koyulan kapitalizmin yeniden inşasına yönelik politikalara değinilmedi. Partilerin büyük çoğunluğu tarafından yayınlanan makalelere bakılırsa, ne olmuş nasıl olmuşsa koca devlet iki yıl içinde (1989–1991) yıkılmıştı!

Ekim Devrimi’nin 90. yılı dolayısıyla düzenlenen etkinliklerden biri de, 3–5 Kasım 2007 tarihleri arasında, Beyaz Rusya’nın başkenti Minsk’te yapıldı. Minsk, faşist Alman ordusu tarafından neredeyse tamamen yakılıp yıkılmış bir şehir. Ama bu yıkım, “her işte bir hayır vardır” sözünü de akla getiriyor. Çünkü Nazi Almanya’sının yenilgiye uğratılmasından sonra ve Sovyetler Birliği tarafından yeniden inşa edilen Minsk, bir şehrin nasıl kurulması gerektiği konusunda muazzam bir örnek ortaya çıkarmış. Minsk, yeşil alanlarıyla, insan odaklı kent planıyla, sosyalist üretim modelinin izlerini taşıyan tarım kolektifleriyle ve Ekim Devrimi’nin yıldönümü olan 7 Kasım’ın resmi tatil olarak kutlandığı tek başkent olmasıyla, sosyalist mirasın en fazla korunduğu şehirlerden biri olsa gerek.

SSCB, SOSYALİZM VE ÇİN

58 ülkeden 71 partinin katıldığı toplantıda sunulan tebliğler, çeşitli “komünist” partilerin SSCB’ye ve sosyalizme bakış açılarına dair fikir edinmek açısından faydalıydı. Toplantıya katılan partilerin büyük çoğunluğu, SSCB’yi kuruluşundan yıkılışına kadar bir bütün olarak değerlendirirken, benzer bir yaklaşımın sonucu olarak; Çin, Vietnam, Kuzey Kore ve Küba gibi ülkeleri de bugünün sosyalist ülkeleri olarak kabul ettiklerini açıkladılar.

Toplantıya sunulan tebliğlerin hemen hemen tamamında yer alan ortak noktalardan biri, SSCB’nin tarihsel rolüydü. Sosyalizmin ve işçi sınıfı iktidarının ilk pratik uygulaması olan Sovyetler Birliği’nin insanlık tarihi açısından önemi ve yeni devrimler ihtiyacına vurgu yapıldı. Ekim Devrimi’nin bir rastlantı olmadığına, Bolşevik Parti’nin devrimdeki rolüne değinilirken, Lenin ve Stalin’in uygulamalarından, birkaç parti dışında, genellikle övgüyle bahsedildi. Sovyetler’in önderliğinde toplanan Enternasyonal’in diğer ülkelerdeki komünist partilerin güçlenmesinde ve yeni partilerin kurulmasındaki etkinliğine dikkat çeken bazı partiler ise, bugün benzer bir gücün olmamasının komünist hareket açısından bir dezavantaj olduğunu ifade ettiler. Partilerin büyük bir kısmı, komünist partiler arasındaki ilişki ve dayanışmanın artırılması ve yeni bir Enternasyonal kurulması için çalışmalara başlanması gerektiğini söylediler.

Ancak bir yandan Çin, Vietnam, Küba ve Kuzey Kore gibi ülkeler sosyalist ülkeler olarak değerlendirilirken, diğer yandan SSCB’nin ardından dünyada sosyalist bir ülkenin bulunmaması nedeniyle komünist hareketin zor durumda kalmasından yakınılması, bu partilerin çelişkilerinden birini oluşturuyordu.

Rusya Federasyonu Komünist Partisi (RFKP) adına konuşan parti başkanı Gennady Zyuganov, dünya nüfusunun yüzde 40’ının komünist partilerin iktidarda ya da hükümet ortağı olduğu ülkelerde yaşadığını iddia etti. Zyuganov’a göre, bu sayının önemli bir kısmını Çin Komünist Partisi (ÇKP)’nin iktidarda olduğu “sosyalist Çin” oluşturuyordu. Gerek toplantıya sunulan tebliğlere, gerekse toplantı esnasında Çin Komünist Partisi’ni temsil eden heyete verilen öneme bakıldığında, Çin’in, birçok parti tarafından sosyalist ya da en azından “sosyalizme giden yolda ilerleyen bir ülke” olarak değerlendirildiği açıkça ortadaydı.

Toplantıda konuşan ÇKP temsilcisi ise, Ekim ayında gerçekleştirdikleri son parti kongresinde yeni bir yönetim belirlediklerini, Çin’de hayat standardını artıran ve gelir dağılımındaki dengesizliği azaltan yeni reformların hazırlığı içinde olduklarını, sosyalist ekonomi kurallarıyla pazar ekonomisini birleştirdiklerini söyledi. Hele kapitalist küreselleşmenin bunca vurguyla ve başlıca pazar ekonomisi (piyasa) yüceltisiyle tek seçenek olarak ilan edildiği günümüzde, tarihsel olarak önce Buharin ve sonra Mao’nun “kapitalizmle sosyalizmin bütünleşmesi” tezine dayanan “sosyalizmle pazar ekonomisinin birliği” ne demekse... Öte yandan geçtiğimiz Ekim ayında 17. Ulusal Kongresi’ni toplayan ÇKP’nin Parti Tüzüğü’nde yaptığı değişiklikler ise, ülkenin sosyalizme doğru değil, aksine hızla kapitalist bir ülke olarak gelişip ilerlediğini kanıtlıyor. ÇKP Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı Hu Jintao tarafından Kongre’ye sunulan raporda ele alınan temel başlıklardan bazıları şunlardı:

“Kalkınmaya bilimsel yaklaşım, reformların ve dışa açılmanın devamı, artan gelir eşitsizliğini düzeltme, parti içi demokrasinin artırılması ve yöneticilik görevlerinde komünist olmayanlara daha fazla yer verilmesi”.

“HATA”DA ISRAR ETMEK

Halen 3 milyon “işadamı” (burjuva) üyesi olan ÇKP’nin hem bu sayının hem de parti yönetiminde komünist olmayanların sayısının artması yönündeki kararını “sosyalizme giden yol”da atılan bir adım olarak değerlendirmek pek de inandırıcı görünmüyor. SSCB 20. Kongresi’nin ardından, devlet mülkiyeti ve merkezi planlama yerine grup mülkiyeti ve giderek piyasanın belirlediği planlama dönemine geçilmesini eleştirmeyerek, SSCB’nin çözülüp yıkılışını 89–91 arasına sıkıştıranlar, aynı “hatayı”, bu kez de hem de daha “ileriden” Çin için yapıyor gibiler. Çin’de kapitalizmin inşasına dair Sovyetler’dekine benzeyen ama çok daha büyük boyutlu olan adımları “sosyalizmden geriye dönüş” olarak değil, aksine, “sosyalizme giden yol” olarak değerlendirenler, Çin’in “resmen” kapitalizmi ilan etmesiyle birlikte, 91’dekinden daha küçük ölçekli olsa da benzer bir “şok”la karşı karşıya kalacaklar. Ölçek “küçüklüğü”, bir “ilk”in gerçekleşmiyor oluşu ile ilgili olduğu kadar, zaten hiçbir zaman sosyalist inşaya girişmemiş olan Çin’in, ekonomisinin uluslararası tekellerle içli dışlılığı, borsası, Dünya Ticaret Örgütü üyeliğiyle ve bir avuç pirinç lapasına çalıştırılmaya varan işçi sınıfı üzerindeki yoğun sömürüyle sahip olduğu kapitalist iktisadın, bizzat onu “sosyalizme giden yol”da değerlendirenler de dahil, herkes tarafından - söylenenler ne olursa olsun - bilinip algılanıyor olmasıdır. Çin’in bir gün komünizmi suçlayarak parti ve devletin adını değiştirmesi, kesin ki, kimseyi SSCB’nin çöküp dağılması kadar şaşırtmayacak!

Bugün yaşanan olayları analiz etmeden, sadece ismindeki ve bazı söylemlerindeki “komünist, sosyalist” gibi ifadelere aldananların elinden, bu durum oluştuğunda, “ne oldu da koskoca ülke iki yıl içinde yıkılıp gitti” diye görünüşte bir yakınmaktan başka bir şey gelmeyecektir. SSCB’nin ardından Çin’in de “yıkılması” ise, komünizm karşıtı propagandacıların eline belki bir miktar koz daha verecektir. Kimi “komünist” partiler tarafından bile sosyalist bir ülke olarak nitelenen Çin’in yıkılması, “Sosyalizmin hayatta kalması mümkün değil. Bu iş artık bitti.” mealindeki saldırıların daha fazla –en azından bu iddiada olanların saflarında– yaygınlaşmasına da dayanak oluşturacaktır. Öte yandan benzer yaklaşımlar, az ya da çok, Küba, Kuzey Kore ve Vietnam için de söylenebilir kuşkusuz. Ama bu ülkeler hakkında yapılan değerlendirmeleri burada bırakarak, SSCB üzerine Minsk’te söylenenlere geri dönelim.

KAPİTALİST YENİDEN İNŞA SÜRECİNE BAKIŞ

“Kalkınmaya bilimsel yaklaşım” ya da “sosyalist ekonomi kurallarıyla pazar ekonomisinin birleştirilmesi” gibi isimler altında ekonomiyi kapitalizme teslim eden Çin’i hala sosyalist olarak değerlendiren partilerin benzer bakış açısını, SSCB tarihine bakışlarında da görebiliyoruz.

Minsk’te yapılan toplantıya sunulan tebliğlerde, SSCB 20. Kongresi sonrasında başlayan kapitalizmin yeniden inşasına dönük derinlikli analizlerin yapılmadığını söylemiştik. Bu konuda Vietnam Komünist Partisi tarafından sunulan tebliğ ise, hem sosyalizme hem de SSCB’ye bakışlarını yansıtması açısından anlamlıydı: “Bize göre, perestroyka [Gorbaçov tarafından başlatılan “reform” programı] ve reformlar kaçınılmazdı, ancak çöküş kaçınılmaz değildi. Bu, sadece belirli bir modelin uzun ve kısa süreli, iç ve dış nedenlerden –ki bunların arasında en önemlisi, politik ilkelerle yönetici partinin ideoloji ve örgütlenmesindeki hatalardı– dolayı çöküşüydü. Düşman güçler tarafından alelacele ortaya atılanın aksine, bu durum ‘komünizmin ölüm fermanını vermek’ anlamına gelmez.”

Bu alıntının ilk cümlesinde açıkça görüldüğü gibi, “reform” olarak adlandırılan kapitalizmin yeniden inşası girişimlerini kaçınılmaz olarak değerlendiren zihniyetin, bugünkü Çin’i sosyalist olarak nitelendirmesinden daha doğal bir şey olamaz. Bu noktada, Lenin’in “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı adlı eserinde yaptığı uyarılar, hem 20. Kongre sonrası Sovyetler Birliği, hem de Çin üzerine yapılan değerlendirmelere ışık tutuyor: “Proletarya diktatörlüğü, yeni sınıfın kendisinden daha güçlü olan bir düşmana karşı, devrilmesiyle (bu devrilme tek bir ülkede olsa da) direnme gücü on misline çıkan burjuvaziye karşı, en kahramanca ve en acımasız savaşıdır. Burjuvazi gücünü sadece uluslararası sermayenin gücünden, burjuvazinin uluslararası bağlarının kuvvet ve sağlamlığından almaz; burjuvazi gücünü, aynı zamanda alışkanlıklardan, küçük üretimden alır; çünkü ne yazık ki, dünyamızda hala pek, pek çok büyük miktarda küçük üretim vardır; oysa küçük üretim durmadan, her gün, her saat, kendiliğinden ve geniş ölçülerde, kapitalizmi ve burjuvaziyi doğurur. Bütün bu nedenlerden ötürü, proletarya diktatörlüğü zorunludur ve uzun bir savaşı, kıyasıya, amansız bir savaşı, kendine hakimiyeti, disiplini, sağlamlığı, tek ve yenilmez bir iradeyi gerektiren bir ölüm-kalım savaşını göze almadan, burjuvaziyi yenmek mümkün değildir.”

Lenin’in ısrarla üzerinde durmasına rağmen, “özel mülkiyetin ortadan kaldırılması” ve “proletarya diktatörlüğü”nün kurulması yönünde bir çaba göstermeyen, aksine atılan adımlardan da geri dönen SSCB ve ÇKP yönetimlerinin ne “sosyalizmle” ne de “sosyalizme giden yol”la alakalı oldukları apaçık ortadadır.

PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ, DEMOKRASİ VE STALİN

Proletarya diktatörlüğü, sosyalizmde demokrasi ve Stalin’in uygulamaları ise, Minsk’teki konferansta ele alınan diğer konuların arasında yer alıyordu. Bu konular hakkında yapılan değerlendirmelerde genel olarak, “proletarya diktatörlüğü ve Stalin’in uygulamalarını eleştirmek” adına yürütülen anti-sosyalist akımın aldığı tutum eleştirildi. Toplantı boyunca Stalin aleyhine tek konuşma Moldova Komünist Partisi’nden geldi. Stalin döneminde Moldova’da kurulan yönetimin demokratik olmadığını, üstten belirlendiğini, bu yüzden de halkın desteğini alamadığını söyleyen, Stalin dönemindeki “hatalar”dan söz eden ve “demokratik sosyalizm” isteyen Moldovalı “komüniste” yanıt ise, Stalin’in kendi topraklarından çıkmasından gurur duyduğunu söyleyen Gürcistan Birleşik Komünist Partisi temsilcisinden geldi. Gürcü temsilci, Stalin’den yaptığı alıntılarla proletarya diktatörlüğünün gerekliliğini işaret ederken, SSCB’nin dağılmasının da Stalin’in ölümüyle başladığını sözlerine ekledi. Yine Bulgaristan Komünist Partisi adına söz alan temsilci de, Leninist parti modeline karşı yaratılmaya çalışan “alternatif” parti modellerini hedefine aldığı konuşmasında, bu akımlara örnek olarak anarşizm ve Troçkizm’i gösterdi.

Son yıllarda kurulan halkçı hükümetler ve “21. yy sosyalizmi” tartışmalarıyla gündeme gelen Güney Amerika ülkelerinden gelen temsilcilerden Bolivya Komünist Partisi temsilcisi, “Stalin, sosyalizmin yükselmesinde önemli bir rol oynadı. Ne yazık ki, yeniden inşa adı altında Stalin karşıtlığı yükseltildi” derken; Brezilya Komünist Partisi temsilcisi ise, “Her ülkenin komünist partisi kendi ülkelerine özgü taktik ve program belirleyebilir, ama sosyalizm enternasyonaldir.” diyerek, sosyalizmin temel ilkelerinin yüzyıla ya da ülkeye göre değişmeyeceğinin altını çizdi.

SONUÇ

Minsk’te toplanan “Komünist ve İşçi Partileri Konferansı” için bir sonuçtan bahsetmek pek mümkün değil aslında. Daha önceki yıllarda “sonuç deklarasyonu”nda yer alacak kavramlar üzerinden yükselen tartışmaların bir “sonuca” bağlanamaması, bu toplantıların herhangi bir sonuç deklarasyonu yayınlamadan sonuçlanmasına yol açmış durumda.

Toplantının Ekim Devrimi’nin yıldönümüne denk gelmesi ve bu nedenle de sunulan tebliğlerin tek bir konu üzerinde yoğunlaşmış olması, partilerin görüşlerinin –temel hatlarıyla da olsa– ortaya çıkması bakımından önemliydi. Kuşkusuz bu tür toplantılarda her partinin kendi görüşlerini söyleyip yerine oturması ve hiçbir partinin diğer partinin konuşması hakkında olumlu ya da olumsuz bir görüş belirtmemesi, toplantının “sonuçsuz” kalmasının nedenlerinden birini oluşturuyor. Ancak, “özgürlükçü sosyalizm”, “21. yy sosyalizmi” ve “dünya sosyalizmi” gibi kavramlara genel olarak eleştirel bir dille yaklaşılması, belki de bu topluluk açısından umut verici bir gelişme olarak değerlendirilebilir.