Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Üniversiteler Açılırken

22 Temmuz seçimleri öncesi, cumhurbaşkanlığı seçimi ve yapılan mitingler ile tartışmanın merkezine oturan üniversiteler, yeni eğitim dönemine başlıyor. Üniversiteler içerisinde yürüteceğimiz çalışmayı planlamak, hangi hedeflere, hangi araçları nasıl kullanarak ilerlememiz gerekecek sorularına cevap vermek için, öncelikle, üniversitelerin son birkaç yıl içerisinde geçirdiği değişimi anlamamız, yeni döneme dair plan ve hedeflerimizi bu çerçevede yapmamız gerekiyor.

Üniversite, AKP’nin hükümet olması ile birlikte, uzun yıllar sonra, tekrar siyasi arenada en çok tartışılan kurum haline geldi. AKP ve CHP etrafında şekillendirilen laik-dinci kamplaşması ve YÖK ile beraber üniversite yönetimlerinin bu kamplaşmada taraf (daha çok da kendini “laik” veya “Kemalist” olarak ifade eden kesim olarak) olması, üniversiteleri bu kutuplaşmanın merkezine yerleştirdi.

Bugün var olan laik-şeriatçı kutuplaşma ve çatışmasının, ilk olarak üniversiteler ile hükümet arasında başladığını söylemek abartı olmasa gerek. Hükümetin dört yıl önce üniversiteleri yeniden yapılandırmak için başlattığı YÖK yerine YEK tartışması, belki de, üniversitelerde, uzun yıllar sonra iki farklı kesimi karşı karşıya getirdi. AKP’nin, ilerleyen süreçte, karşıt görüşteki rektörlere yönelik başlattığı “linç” girişimi (100. yıl üniversitesi rektörü Yücel Aşkın’ın tutuklanması, daha sonra 19 Mayıs üniversitesi rektörü hakkında başlatılan inceleme en somut örneklerdir), buna karşı birçok rektör ve öğretim elemanının katılımıyla düzenlenen Anıtkabir yürüyüşü, bu kamplaşmada üniversitelerin konumlandığı noktayı işaret eden olaylardan bazılarıdır. Ancak burada hemen belirtmemiz gerekir ki; YÖK  ve rektörlerin AKP hükümetine karşı bu girişimleri, üniversite öğrencileri ve geniş akademik çevrelerde destek bulamamıştır. Bunun nedeni, YÖK’ün yıllardır üniversiteler üzerinde oluşturduğu baskıcı, statükocu yapı ile birlikte bu kurumun yüksek öğrenim gençliği içerisinde teşhir olmasıdır. Bazı üniversitelerde rektörlerin çağrıları ile mitingler düzenlenmeye çalışılmış, ancak bu girişimler fiyasko ile sonuçlanmıştır.

2006-2007 eğitim dönemi içerisinde bu tabloda büyük değişiklikler meydana geldi. Başlangıçta üniversite yönetimleri ile hükümet arasında gibi yansıyan kutuplaşma, özellikle son bir yıl içerisinde, toplumun tüm kesimlerini olduğu gibi, üniversite gençliğini de kapsadı. Çeşitli metropollerde yapılan Cumhuriyet Mitingleri, üniversitelerin, yaratılan kamplaşma içerisine çekilmesinde en üst düzeye ulaştı. Ülke genelinde oluşturulan gerginlik ortamını kullanarak, öğrencilerle burs ve çeşitli sosyal aktiviteler aracılığıyla bağ kurmuş Çağdaş Yaşam Dernekleri, Atatürkçü Düşünce Dernekleri gibi kurumlar, üniversitelerde daha etkin hale geldiler. Birçok üniversite yönetiminin okullarda pankartlar asarak, otobüsler kaldırarak miting çağrıları yapması, geniş yığınların taraf haline getirilmesinde etkili olan diğer nedenlerden bazılarıdır.

Özetlemek gerekirse, geçen dönem üniversite öğrencileri ülke genelinde yaratılan laik-şeriatçı kamplaşmasına dahil edildi. Elbette bu, sadece Cumhuriyet Mitingleri aracılığıyla gerçekleşmedi. Yukarıda ana hatları ile değindiğimiz sürecin ve bir takım olayların sonucunda olgunlaşan bu eğilim, her kesimde olduğu gibi, üniversitelerde de, mitingler ile doruk noktasına ulaştı.

Şunu söyleyebiliriz ki; bugün üniversite gençliği, laiklik, Batıcılık, ilericilik gibi kılıflarla üstü kapatılmaya çalışılan statükocu, baskıcı, milliyetçi anlayış ile başını hükümette bulunan AKP’nin çektiği neo-liberal İslamcı gericilik arasında bir tercihe zorlanmaktadır. Her iki kesim, üniversiteler içerisinde çeşitli oluşumlarla (bir tarafta Çağdaş Yaşam ve Atatürkçü Düşünce Dernekleri, diğer tarafta ise, özellikle yurtlarda ve öğrenci evleri merkezli örgütlenmeye çalışan Fethullahçı, Süleymancı vb. tarikatçı, Hizbullah vb. örgütlenmeleri) geniş öğrenci yığınları içerisinde etkili olmaya çalışmaktadır.

ANAYASA TARTIŞMALARI VE YARATTIĞI OLANAKLAR

Açık ki, üniversitelerde geniş kesimleri etkilemeyi başaran bu iki akım, liberal İslamcı akım ile statükocu, baskıcı, milliyetçi akım, üniversitede yürüteceğimiz çalışmalarda teşhir edeceğimiz iki ana akım durumundadır. AKP’nin ikinci defa hükümet olmasının hemen ardından başlattığı anayasa tartışması, bu yönü ile birçok olanak sunmaktadır. “Sivil anayasa” iddiası ile ortaya atılan, ancak kapalı kapılar arkasında halktan gizlenerek hazırlanan taslak, AKP’nin bu iddiasının daha işin başında boş bir hayal olduğunu gösteriyor. AKP’nin “bilim kurulu” içinde yer alan üçü-beşi dışında akademisyen ve öğrencilerin tümünün anayasa tartışmasının dışına itilmesi, daha okullar açılmadan bu çevrelerin tepkisini çekmiş durumda. Üniversitelerdeki çalışmamızda, bu tepkiyi temel dayanak yaparak ve güçlendirmeye çalışarak ilerlememiz gerekiyor. Anayasa tartışmalarında üniversiteler, birçok meselede olduğu gibi, yine türban tartışmasına sıkıştırılmaya çalışılarak, üniversite öğrencilerinin yıllarca mücadele ettiği talepler görmezden geliniyor. Başını CHP’nin çektiği statükocu kesimler ise, bildik 80 yıllık nakaratları tekrarlıyor. Kürt sorununa ilişkin her türlü demokratik açılım ihtimaline karşı “bölünmez bütünlük” üzerinde duruyor; geri kalan zamanlarını ise, türban tartışmaları ve şeriat tehlikesine ayırarak, mevcut anayasanın “sosyal, laik, hukuk devleti” maddesinin  dokunulmazlığını tekrarlayıp vuruyorlar.

Anayasa hazırlık döneminin bu özellikleri dikkate alındığında, üniversitelerde yürüteceğimiz çalışmada, öncelikle, kurulduğu günden bugüne bilimsel, özerk ve demokratik üniversite talebi karşısında bir baskı aracı olarak kullanılan YÖK’ün kaldırılması hiçbir kaygıya düşülmeden talep edilmelidir. Sorun, YÖK’ün sadece ismen değiştirilmesi değil, ilerlemenin önünde duran tüm yetkileri ile ortadan kaldırılmasıdır. Her yıl, YÖK’ün kuruluş yıldönümü olan 6 Kasım’da, ülkenin birçok yerinde çeşitli eylemler yapılıyor. Bu eylemlerin her geçen yıl daraldığı, çeşitli fraksiyonlar arası rekabete vesile olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak bu gerçeğin bilinmesi, bundan önceki yıllarda, sorunun giderilmesine, yani 6 Kasım’ın geniş öğrenci yığınları içerisinde tartışılmasına ve öğrenci kitlesinin YÖK karşıtı mücadeleye çekilmesine vesile olamadı. Anayasa tartışmaları bu eksiklikleri gidermek açısından doğru ele alınmalı ve 6 Kasım, akademisyenlerin, öğrencilerin nasıl bir anayasa istediklerini ortaya koyabilecekleri ve tartışmalarını ilerletecek, güçlendirecek bir araç olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca öğrencilerin üniversite yönetimlerine katılmaları, ÖTK’nın bu işlevi yerine getirebilmesi için çeşitli düzenlemelerin (bütçe, iletişim, seçim vs..) yapılması ve bu düzenlemelerin anayasada güvence altına alınması talep edilmelidir. Bu yönlü düşündüğümüzde, “özerk üniversite, demokratik anayasa” talebi çalışmamızın merkezinde yer almalıdır. Anayasa tartışmaları kapsamında, Kürt sorunu başta olmak üzere anayasada çeşitli demokratik açılımlarına, din ve vicdan özgürlüğü gibi ülke halkını yakından ilgilendiren sorunlara ilişkin aydınlatma faaliyeti yürütmemiz ve üniversitelerde geniş kesimleri kapsayan tartışma olanakları yaratmamız gerekir. Örnek vermek gerekirse; üniversitelerde akademisyen ve öğrenciler içerisinde “nasıl bir anayasa istiyoruz ?” içerikli ve bir dizi alt başlıklı anket çalışmaları yapılıp, bu anket sonuçları üzerine çeşitli tartışma toplantıları gerçekleştirebiliriz.

Özetle; anayasa tartışmalarında üniversiteler konusunun türban tartışmasına sıkıştırılarak gözlerden gizlenmesine izin vermeyip, öğrencilerin yıllardır uğruna mücadele ettiği demokratik, özerk, bilimsel üniversite talebinin yanında, ülkenin demokratikleşmesi önündeki engellerin kaldırılmasını ve çeşitli demokratik açılımların gerekliliğini, uygun araçlar ve olanaklar yaratarak, öğrencilerin tamamını kapsayacak şekilde ele almalı ve gündem yapmalıyız. Çalışmalarımızla, akademisyenlerin, ÖTK’ların, kol ve kulüplerin yan yana getirilerek ortak bir tartışma yürütmesi, ortak sonuçlar ve hedefler belirlemesi, hem bu çalışmanın hem de toplam üniversite hareketinin güçlenmesine ciddi katkılar sunacaktır.

PİYASACI, GERİCİ POLİTİKALARIN ÜNİVERSİTELERE ETKİSİ VE BUNA KARŞI MÜCADELE

1980 darbesi, üniversitelere yapılan en kapsamlı müdahale oldu. Ancak belirtelim ki, darbe sonrası oluşturulan YÖK aracılığı ile gerçekleştirilen müdahale, bilimsel üretimi artırmadı. ’80 darbesi ile egemen kılınmaya çalışılan neo-liberal politikalar, birçok kamusal alanda (eğitim, sağlık, sosyal güvenlik vb.) olduğu gibi, üniversitelerde de hayata geçirilmeye çalışıldı. ’80 darbesi ile üniversitelerin sisteme entegre edilişinde ve işleyişinde büyük değişiklikler olsa da, bu, sürecin sonu değil, aslında başlangıcıydı. Daha sonra gelen hükümetler, bu sürecin yürütücüsü oldular. Sermaye ile bağları güçlendirilmiş piyasacı üniversite modeli yaratma hedefi olarak özetleye bileceğimiz bu sürecin mimarları, elbette sadece YÖK ve hükümetler olmadı. TÜSİAD başta olmak üzere, sermaye örgütleri de bu sürecin baş mimarlarından oldular. TÜSİAD’ın ilki 1994 yılında hazırlanan ve daha sonra bir çok defa yenilenen “Türkiye’de ve Dünya’da Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji” isimli raporu, adeta bu sürece ilişkin yol haritası özelliği taşımaktaydı. Özetle, raporda tarif edilen, piyasa koşullarına uygun ve ona hizmet edecek üniversite modeliydi.

Öncesini bir tarafa bırakırsak, AKP, bu 27 yıllık sürecin bugünkü sürdürücüsü ve yürütücüsü konumundadır. Attığı her adımı piyasaları hesaba alarak atan AKP, üniversitelerde de bunu yapmaktadır. Üniversiteler, bu dönem de, mali sorun ve sıkıntılar açısından tamamen sermayenin kucağına itilmiş, öğrenciler ile üniversite arasındaki ilişki kâr temeline dayandırılmıştır. Bu anlayış devlet üniversitelerinde tam olarak hayata geçirilememekle birlikte, son 5 yıl içerisinde, vakıf üniversiteleri sayısı neredeyse ikiye katlanmış durumdadır. Bu artışa paralel olarak, vakıf üniversitelerini tercih yoğunlaşmaktadır. 2007 yılında, vakıf üniversitelerini tercih sayısında 5.000 artış olmuştur. Sermaye temsilcilerinin üniversitelerde yıl içerisinde birçok sempozyuma katılmaları, kariyer günlerinde boy göstermeleri, İstanbul Üniversitesi’nin bazı bölümlerinde dersliklerin şirket isimleri ile adlandırılması, öğretim elemanlarının birçoğunun yine bu şirketlerde görev alan kişilerden oluşması, işleyen sürecin geldiği noktayı göstermektedir.

Yukarıda sayılan özellikleri ile AKP hükümeti, piyasacı politikaları en pervasızca uygulayan hükümet olmasının yanı sıra, “ulusal” ve uluslararası burjuvazinin en gerici güçlerine dayanarak üniversitelere saldırması yönüyle de, önceki hükümetlerden ayrılmaktadır. ABD’nin başını çektiği emperyalist güçlerin ihtiyaçlarına göre şekillenen bu gericilik, yardımına çağırdığı ortaçağ zihniyeti ile aydınlanma döneminin tüm bilimsel ilerlemelerini dahi ret eden bir anlayışı dünya genelinde egemen kılmaya çalışıyor. Bu gerici politikaların ülkemizdeki uygulayıcısı konumundaki AKP, saldırılarını eğitim alanında yoğunlaştırmış durumda. Müfredatlardaki değişiklikler, evrim panellerinin yasaklanması, üniversitelerde kadrolaşma girişimleri vb. saldırılar, bu saldırıların somut adımlarını oluşturuyor.

Üniversitelerin gericileştirilmesi ve piyasa ile uyumlu hale getirilmesi çabalarına paralel olarak, öğrenciler de bu değişim sürecinden paylarına düşeni alıyorlar. İşleyen süreç ile birlikte sayısı her geçen gün artan kariyer günleriyle, çeşitli şirketlerin taşeronu gibi çalışan kulüplerle, öğrenciler de bu sürece dahil ediliyor. Öğrencilere, iş bulmanın koşulu olarak, vizyon sahibi olmak, biri İngilizce olmakla üzere en az iki dil bilmek, liberal değerlere bağlı olmak gibi dayatmalar yerleşik hale gelmiş durumda ve bu dayatmalar, öğrencilerin istenilen kalıba girmesinde etkili oluyor. Kampus yapıları istenilen hedefe uygun olarak yenileniyor; kampuslar büyük market ve banka şubeleri ile donatılarak, adeta kendine yeterli bir kent havası yaratılmaya çalışılıyor. Kampus etrafına serpiştirilen öğrenci kafeleri, barları, lokantaları bu süreci tamamlayan diğer bazı ayrıntılar. Kampusa sıkıştırılmak istenen öğrencilerin toplumun diğer kesimleri ile bağ kurması engellenmek isteniyor. Yaratılmak istenen bireyci, umursamaz öğrenci modeline ulaşmak için kullanılan yöntem ve araçlar elbette bunlarla sınırlı değil.

Sermaye güçlerinin amaç ve politikalarına karşı faaliyet yürüten, onların istediği gibi olmayan her öğrenci potansiyel suçlu olarak görülüyor. Üniversite içerisinde polis yoğunluğu, özel güvenlik, dört bir yana yerleştirilen kameralar ile öğrenciler üzerinde sürekli bir denetim ve baskı oluşturuluyor. Dayatılanın dışına çıkan, en ufak hak arama mücadelesine giren öğrencilere yönelik açılan soruşturmalar ile birçok öğrenci okuldan atılıyor, uzaklaştırılıyor. Okul içerisine konumlandırılmış sivil faşist güçler sık sık devreye sokuluyor.

Ülke genelinde yaşanan değişim ve üniversitelerin bu değişime uyumlu hale getirilmesinde, sermaye güçleri, hiç de azımsanmayacak bir yol aldılar. Üniversitelerin bugün içinde bulunduğu tablo buyken, üniversite içerisinde faaliyet yürüten birçok örgüt ve grubun bu durumu anladığını söyleyemeyiz. Bu çevreler, uygulanan neo-liberal politikalar doğrultusunda üniversitelerde yaşanan değişimi anlamaktan bugün için uzaklar. Çalışmalarında, eylem ve etkinliklerinde, üniversiteleri ’80 öncesi koşullarıyla değerlendiren bir tarz hakim. Üniversitelerin, solcuların, devrimcilerin “kalesi” olduğu varsayımı ile hareket eden bu yapılar, daralmaktan, öğrencilerin gözünde her geçen gün marjinalleşmekten kurtulamıyorlar. Bugün bu dar anlayışın örgütümüz açısından da yer yer etkili olabildiğini görmemiz gerekiyor. Örneğin bazı örgütlerimizin sırf “geleneği devam ettirmek gerekir” açıklamaları ile yapılan dar, “solcu”, yalıtılmış, az-çok öğrenci kitlesini kapsamayan ama adı öğrenci şenliği olan etkinliklerde yer alma ısrarı, üniversitede birçok öğrenciyi etkileyen kol,  kulüp olmasına rağmen, “taşeron” tarzı “kendi kulübümüzü” kurmak istememiz veya kurduğumuz kulübü bir yıl işler hale getirmeye çalışmamız ile sınırlı bir çaba, bu anlayışın örgütümüzdeki etkilerinin göstergesidir.

Genel hatları ile üniversitelere yönelik saldırılar ve bu saldırıların etkileri yukarıda aktarılmaya çalışıldı. Niyetimiz, elbette, üniversitelerdeki somut durumdan karamsar bir tablo çıkarmak değil. Tersine, üniversitelerdeki saldırıları, bu saldırıların yol açıp teşvik ettiği çelişkileri, olanakları görerek, bu olanaklardan en iyi şekilde yararlanmayı başardığımız ölçüde üniversite mücadelesinin önünü açabiliriz. Ortaya çıkmış olanakları, bu dönem bu olanakları nasıl kullanmamız gerektiğini şöyle sıralayabiliriz.

·            Üniversiteleri piyasa ile uyumlu hale getirme çabaları ve AKP’nin  gerici müdahaleleri (müfredat değişiklikleri, kadrolaşma çabaları vb.), üniversite içerisinde düne kadar sessiz kalan çeşitli akademik çevrelerden tepki almakta, bu kesimleri huzursuz etmektedir. Yürüteceğimiz faaliyette bu kesimler ile birleşme olanakları artmış durumda. Çalışmalarımızda, bu kesime çağrılar yapma, bu çevrelerle öğrencileri yan yana getirip ortak tartışmalar yürütmelerini sağlayacak girişimlerde bulunabiliriz. Görmemiz gereken bir başka nokta ise, üniversitelerin, özellikle geçen dönem, darbeci, “orducu” bir söylem takınması nedeniyle, kendisini ilerici, demokrat olarak ifade eden kesimlerin AKP’den beklenti içerisine girme tehlikesidir. Anayasa tartışmalarında ordu karşıtı “sivillik” vurgusu, YÖK’ün kaldırılacağı, din dersinin seçmeli hale getirileceği gibi söylemler, bu beklentinin artmasını sağlamaktadır.Yürüteceğimiz aydınlatma faaliyetinde, bu kesimleri kazanmak yönlü özel bir çaba göstermeliyiz.

·           Örgütümüz, uzun zamandır öğrenci kongrelerine dahil olup, müdahale etmeye çalışıyor. Çabalarımızda ilerleme sağladığımızı söyleyebiliriz. Ancak bu çabamızın nedenini ve hedefini tekrar değerlendirip, bu değerlendirme doğrultusunda ilerlememiz gerekiyor. Kongrelere katılım gösteren öğrenciler, kendi alanına en ilgili ve tartışmaya en açık kesimleri oluşturuyor. Amacımız, elbette kongre konusu disipline göre çeşitlilik gösterecektir, ancak kongrelere katılan bileşenlerin bu özelliğini dikkate aldığımızda, tüm kongreler için amacımızı şöyle özetleyebiliriz: Mevcut saldırılara karşı, ilgili kesim içerisinde bir çekim merkezi oluşturabilmek. Kongrelere müdahalelerimizde şimdiye kadar birçok olumlu gelişme (ilişkilerimizin artması, organizasyon yapmayı öğrenme, öğrencilere söz alabilecekleri kürsüler oluşturma vb.) yaşadık, ancak hiçbir kongrede şimdilik öngördüğümüz bileşeni var edemedik. Kongreleri, bu yönlü tartışmalarımızı derinleştirecek yayınları, hem akademisyenler hem de öğrenciler içerisinde bilinir ve meşru oluşumlar sağlama hedefine ulaşmak için kullanmaya özen göstermeliyiz.

·           Ülkede uygulanan politikalar sonucunda, üniversite gençliğinin gelecek kaygısı her geçen gün artıyor. Mezun binlerce öğrencinin  iş bulamaması, öğrencilerin önüne KPSS, yetkin mühendislik, stajyerlik vb. türden birçok engelin çıkarılması, öğrencileri çeşitli mesleki örgütlenmelere teşvik ediyor. Mağdur Eğitimciler Derneği, Mühendis odaları bünyesindeki  öğrenci komisyonları, genç hukukçular gibi oluşumların artışı ve bu oluşumlara ilgi bu eğilimi gösteren birkaç örnek. Bu kurumlar içerisinde yer almak, daha önemlisi çalışmalarımızda bu kurumları yan yana getirmeyi başararak ortak bir mücadele hattında yer almalarını sağlamak, önümüzde duran en önemli sorumluluklardan biridir.

·           Üniversitelere saldırıların AKP merkezli olması, üniversite bileşenleri ile emek hareketinin yan yana gelme olanaklarını her zamankinden daha çok arttırmış durumda.  Üniversitelerde olduğu gibi birçok kamu alanının piyasa koşulları ile uyumlu hale getirilmeye çalışılması, bu birleşme zeminini her geçen gün büyütmektedir.

·           Üniversiteler piyasa ile uyumlu hale getirilmeye çalışıldıkça, öğrencilerin ekonomik ve sosyal taleplerinde de artış oluyor. Son birkaç yıl içerisinde, en kitlesel eylemlerin barınma, ulaşım gibi talepler etrafında örgütlenmesi, bu artışı doğrular niteliktedir.

Sonuç olarak; sermaye ve onun sözcüsü konumundaki hükümetlerin üniversiteleri çekmek istedikleri piyasacı ve gerici çizginin bugüne ve yarına dair somut bir plan olduğunu bilmeliyiz. Egemenler bu planı hayata geçirmeye çalışırken, aralarındaki birçok çelişki derinleşmekte, güçlenmektedir. Derinleşen bu çelişkiler, tam bağımsız demokratik bir ülke,  bilimsel, özerk ve parasız üniversite mücadelesini yürüten güçlerin kullanabileceği birçok olanağı da beraberinde var ediyor. Bu olanakların başında, bugün dağınık ve zayıf olan mücadele dinamiklerinin birleşme yolunun açılması geliyor. Bizlere düşen, üniversitelerdeki çalışmamızda bu çelişkileri gün yüzüne çıkaracak bir aydınlatma faaliyeti yürütmektir. Gençlik mücadelesinin yanında, sınıf mücadelesinin yıllardır biriktirdiği birçok deneyim ve araç (günlük gazete, gençlik dergisi, kültür dergisi vs..) bu hedefe yönelik silahlar olarak kullanıldığında, ilerlemenin de kanalları daha somut olarak açılacaktır. Yine karşı tarafın yıllardır sürdürdüğü, üniversitelerde faaliyet yürüten ilerici, demokrat, devrimci unsurlara yönelik yalnızlaştırma, geniş kitleler gözünde marjinalleştirme çabasının öğrenci yığınları içerisindeki etkisini görmemiz gerekiyor. Bizlere yönelik bu saldırıları bertaraf edecek, kitlelerle bağımızı en güçlü ve yaygın şekilde kurabileceğimiz bir çalışmayı önümüze hedef olarak koymamız, bu yönlü araçları tespit ederek, bu hedef doğrultusunda şaşmadan ilerlememiz gerekiyor. Hiçbir mitinge katılmaz dediğimiz binlerin cumhuriyet mitinglerine katılmaları tekrar göstermiştir ki, öğrenciler her şeyden önce meşruluk aramaktadır. Çalışmalarımızı bu eğilimleri dikkate alarak, dar çevremizi aşıp tüm öğrencileri kapsayacak şekilde yapmamız gerekiyor. Uzun yıllardır tarif edilen ÖTK ve kulüpler, ancak böyle bir çalışma yürüttüğümüzde, tarif edilen şeyler olmaktan çıkıp, somut ilerlemelerin kaydedildiği araçlar haline dönüşeceklerdir.

Üniversitelerdeki çalışmamızın içeriği, biçimi ve önümüzdeki döneme dair yönelimleri elbette bu yazılanlar ile sınırlı olmayacak. Unutmamız gereken, attığımız, atmak istediğimiz her adımın aynı hedefe ulaşmak için ve bütünlüklü olması gerektiğidir. Saldırıların bütünlüklü ama bir o kadar da kapsamlı olması, çalışmamızın da saldırıları göğüsleyebilecek zenginlikte ve kapsayıcılıkta olmasını gerektirmektedir.