Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Bir Neoliberalin Tarihsel Anatomisi

bir neoliberalin tarihsel anatomisi

NURAY SANCAR

Geçen yazdan beri basında “Türkiye Solu”nun güncel ihtiyaçlara uygun nasıl şekillenmesi gerektiğine ilişkin bir hayli tartışma yapıldı. Bugün “sol”da durduklarını söyleyenler, geçmişte “solcu” oldukları için birikim ve deneyimlerinin bugüne yararlı olacağı düşünülenler, liberaller, sosyal demokratlar, örgütlü ve örgütsüz solcular, solda görünen kanaat yapıcılar; hemen herkes eteğindeki taşı dökmüş durumda. “Sol” için –meli, –malı kalıbıyla biten önerilerin niteliğine bakılırsa, bütün bu yayınların maksadının aslında “sol”a bir balans ayarı çekmek olduğu anlaşılıyor. Bu konuda ağzını açıp kalemini oynatanların önemli bir kısmının, dağınıklığından yakındıkları sola ilişkin yıllardır biriktirdikleri eleştiriler ve bu eleştirilerden yola çıkarak birleşik bir “sol”un nasıl yaratılacağına ilişkin ileri sürdükleri fikirler, geçmişte “sol”un bir fraksiyonuna dahil olmalarının bütün sorunlarını içeriyor. Bu türden “otoriteler”, zaman içinde kendilerinin bir hayli yol katettiklerini, ama “sol”u, kendileri gibi gelişmeye açık olmayan, değişime direnen ve tarih içinde donup klişeleşmiş ilkelere sahip, bir türlü kendisini çağa uyarlayamayan arkaik fikirlere sahip insanlar kümesi olarak görüyorlar. Bu kendini beğenmiş, her şeyi en iyi kendileri bilen kibirli entelektüeller kimi zaman, üslubunu da eleştirdikleri “dar kafalı” öteki solculara hakaretlerde bulunmayı tartışılmaz hakları olarak görebiliyorlar; çünkü sol kendini dönüştürmeyi “kusurlu geçmiş”i ona ayak bağı olduğu için bir türlü gerçekleştirmedi. Bugünü etkilediği düşünülen geçmişin günahları konusunda herkes kendince önemli olan noktaları öne çıkarıyor; kimisi solun milliyetçiliğini, devletçiliğini, Stalinizmini, kimisi silahlı devrim dışında başka bir yol tanımamasını, kimisi SSCB ya da Çin’in peşinden gitmesini kimisi liberal demokrasiyi küçümsemesini, emperyalizm takıntısını, kimisi yeterince uyanık davranmamasını daha önemli bir neden görüyor. Bugün bir şey söyleyen “solcu” ertesi gün bir başka solcu tarafından solun bütün kötülüklerinin cisimleşmiş ifadesi olarak görüldüğü için fikirleri yerin dibine batırılıyor. Belli ki, kimse kimsenin solculuğunu beğenmiyor.

Kimsenin kimseyle aynı noktada bir türlü duramazmış gibi göründüğü fikir çeşitliliğinin ve söz cangılının içinde sol’un arkadan ittirildiği rota gitgide biraz daha belli oldu: Geçmiş “takıntıları”ndan kurtulmuş, eleştiri konusu olan siyasal fikirlerden arınmış, köşeleri yuvarlaklaşmış bir solun neoliberal politikalara tereddütsüz eklenebilir hale dönüşerek “alternatif yokluğu”nu gidermesi. Neoliberalizmin harika bir mamulü olan AKP’ye alternatif olacak, Tony Blair’in İşçi Partisi’nin geçen on yılda girdiği dönüşümün benzerini gerçekleştirmeye soyunmakta tereddüt etmeyecek, Üçüncü Yol’u üçüncü dünya ülkelerinin diline tercüme edebilecek bir sol; yani Majestelerinin muhalefeti…sonra sonra da muhtemelen majestelerinin iktidarı.

 

***

Özgürlük Dünyası, geçen sayılarının önemli bir bölümünü sol hakkındaki tartışmalara ayırmış; sol’a çekilmek istenen balans ayarını incelemişti. Burada Taraf gazetesindeki köşesinde bir süredir sol, demokrasi ve liberalizm üzerine yazan, bir tarihçi olduğu için de yazılarında bolca tarihsel referanslara yer veren, eski Aydınlıkçı bugünün neoliberal aydını, (liberal olarak etiketlenmekten hoşlanmıyor) akademisyen Halil Bertay’ın yazdıkları ele alınacak.* Ünlü ünsüz solcuların hepsinin konuştuğu bu dönemde Berktay’ın bu sayfalarda özel olarak konu edilmesinin nedeni, sol hakkında öne sürülen belli başlı iddialara sahip olması ve geçmişine atıfta bulunulmadan solun tartışılamadığı bir zaman diliminde Berktay’ın tarihsel olguları değerlendirme biçimindeki özgünlüktür. Berktay E. H. Carr’dan aktardığı gibi tarihin bugünle geçmişin diyalogu olduğu fikrine sıcak bakıyor ve geçmişin aslında o zaman sorulamayacak soruların gündeme geldiği geçmişten sonraki bir zaman boyutunda yeniden yorumlanabileceğini düşünüyor. Dolayısıyla Sol’u tartışan diğerlerinin, üzerine çok kafa yormadan yaptıkları şeyi Berktay tarih yazımının temel hususlarını bilen biri olarak yapıyor. O zaman da tek başına bize hiçbir şey söylemeyen “geçmişte yığılmış belgeler, kanıtlar ve olgular” yığınından bugünkü gözlerle bakarak yaptığımız seçimlerin ve tarihin yeniden yazımının kriterlerinin neler olacağını tartışabilmek için eşsiz bir malzeme sunuyor. Yani tarihi her dönem yeniden yazmak mümkünse bu yazımı belirleyen ihtiyaçlar ve tarih yazıcısının donanımları nelerdir; tarih ve politika arasındaki ilişki nasıl kurulur diye sormak zorundayız? Ve sahiden tarihi yazarken sadece bugünün geçmişle kurduğu diyaloga odaklanmakla yetinmek, geçmişin kendisinden önceki geçmişle kurduğu diyalogu hiç hesaba katmamak mı gerekir? Tarih yazımını, onu, bildiği gibi yazanın öznelliğinden koruyacak olan nedir?

 

SOLUN GÜNAHLARI

Halil Berktay’ın sol’da saptadığı kusurlar ve ona yönelttiği eleştiriler aslında “tarihin sınıflar mücadelesinin ürünü olduğunu”; ister sıradan ve inişsiz çıkışsız, isterse önemli çalkantılı dönemlerinde olsun yaşamın, sınıfların karşılıklı mevzilenmelerinin bütün izlerini taşıdığını hesaba katmayan birinin bakış açısından ifade ediliyor. Böyle bir bakış açısına sahip olmayınca tarih bir süreklilik ve hareket içinde görülmeyebileceği gibi, milliyetçiliğin, liberalizmin, sömürgeciliğin, emperyalizmin (bu kavramlarla uğraşıyor Berktay) sınıfların dünya çapında karşılıklı mevzilenmelerine bağlı olarak farklı özellikler gösterebileceği anlaşılamayabiliyor. O yüzden bazen geçmişin mutlaklaştırılmasından bazen de bugünün kutsanmasından kaçınmak mümkün olamıyor. Tarih yazarı bu durumda son derece öznel bir pozisyona düşebilir. Kendi dünya görüşüne göre istediği geçmiş süreçleri tarihsel ve gelip geçmiş, istediklerini de kalıcı görebilir; kavram kargaşası da yaşanabilir bu durumda, gereksiz ve yanlış genellemeler de yapılabilir. Örneğin İngiltere Kralı 8. Henry’nin görünürde, İspanyol kraliçeden boşanıp aşık olduğu kadınla evlenmesine izin vermiyor diye papayla bozuşması ve İngiltere’de Protestanlık mezhebini geliştirmek için papayla bağlarını koparması o dönem İngiltere’sinde kapitalizmin gelişmesi için hangi fikirlere ihtiyaç duyulduğu göz önünde bulundurulmazsa kralın son derece kişisel bir işiymiş gibi görünür. Halbuki protestanlık, kapitalizmin ilk birikiminin önünü tıkayan bütün fikri engelleri ortadan kaldırarak ona meşru kanallar açacak yegane fikri sistemdi. Tarihi bu öykünün fantezi tarafıyla yazanlar da vardır kuşkusuz; gerçeğin bir kısmını gerçeğin ta kendisiymiş gibi gösterme becerisindeki yazarlarla doludur dünya. Ama böyle bir yöntem olan biteni açıklayamaz; Berktay’ın hiç kullanmadığı bir sözcükle diylektik de olmaz.

Şimdi bakalım: Halil Berktay Sol ve Demokrasi üst başlıklı yazılarında Marksizmin demokrasi anlayışını eleştiriyor. Diyor ki özetle:

Marx ve Egels kendi zamanlarının demokrasisini hemen sadece kusur ve güdüklükleri üzerinden okudular. Yansıttığı kuvvet dengelerini ebedi saydılar. Ona eşlik eden siyasi kültürün özerkliği ve özerk gelişme olanakları üzerinde pek kafa yormadılar. Demokrasinin içinin çok farklı sosyal ilişkiler ve daha ileri bir kültürle doldurulması olasılığını kaale almadılar. Son tahlilde demokrasiyi hor gördüler., Burjuva demokrasisi=burjuvazinin diktatörlüğü dendiği anda, demokrasiyi doyasıya savumak çok zorlaştı komünistler için... Faşizme Karşı Birleşik Cephe stratejisi ancak 1935’te Komintern’in Yedinci Kongresi’nde -Mussolini başbakan olduktan 13 yıl sonra- kabul edildi…Bu faciada demokrasiyi küçümsemenin payı ölçülemez. Bazı solcuların liberalizme duyduğu nefretin… liberalizmin gerçek tarihsel kötülük ve başarısızlıkları yer alıyor. Nelerdir bunlar hatırlayalım: Birincisi ekonomik alanda liberalizm özellikle Laissez- Faire’ci 19. yüzyıl varyantıyla ilk sanayileşmenin doğurduğu insan acılarını hemen hiç umursamadı…İkincisi 19. yüzyılda şekillenen mutlak Laissez-Faire’ci ideolojisi ve zihniyet yapılarının uzantısında kapitalizm 1929-30’da Büyük Bunalım gelip çattığında uzun süre aynı umursamazlığı gösterdi…

Marx ve Engels, dönemlerindeki demokrasiyi pek çok kez masaya yatırmışlardı kuşkusuz. Fransız Devrimi ve Komün’le ilgili kitapları, Köln’de Komünistlerin Yargılanması ile ilgili İfşaat, Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi bu burjuva demokrasisinin “kusurları”nın sergilenmesi ve alternatif demokrasinin tartışılmasını içerir. Bu kitaplar yazıldığında 1789 Fransız Devrimi’nin üzerinden yarım yüzyıldan fazla zaman geçmiştir. Dolayısıyla 1789 ile siyaset sahnesine çıkan yeni sınıfın demokrasisini enine boyuna anlamak, bu demokrasinin sorunlarını ve sınırlarını “okuyabilmek” için o dönem oldukça yeterli bir süredir bu. İnsan Hakları Bildirgesi’ne alt sınıfları dahil etmeyen, eski ayrıcalıkları eleştirmesine karşın mülk sahibi olma esasına göre yeni ayrıcalıklar getiren, kadınları dışlayan bir demokrasidir bu. Kaldı ki Berktay’ın dediği gibi, “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” gibi şatafatlı bir şiarı olan yeni sınıf, sermayenin ilk birikimini gerçekleştirirken insan acılarına umursamaz davranmak bir yana bizzat bu acılara yol açacak politik kararları almıştı. Kapitalist sistemin tarih sahnesine çıkışı hem doğrudan iktisadi hem de iktisadi olamayan yollarla uygulanan zorbalıkla olmuştur.

Ve elbette Berktay’ın şikayet ettiği gibi Marx, iktisadi alt yapı ile siyasi üst yapı arasındaki ilişkiden söz ediyor ve burjuva demokrasisiyle kapitalist üretim ilişkileri arasında bir bağ kuruyordu. Alt sınıflar pahasına inşa edilen, bu sınıfları çoluk- çocuk, kadın- erkek yerlerinden yurtlarından eden, onları emeklerinden başka satabilecek hiçbir şeyleri kalmamacasına topraklarından söküp atan, bunu yaparken de hiçbir sosyal düzenlemeyi akıl etmeyen burjuvazinin demokrasisi de hukuğu da bu sosyal ilişkilerin o dönemdeki statükosunu gözetecekti. Bundan doğal ne olabilir? Ama üst yapının alt yapıdan “birebir yansıma”yla doğduğu fikri Marx’a ait değildir. Ve siyaset biliminde “kuvvet dengeleri”nin kendi tarihsellikleri içinde analiz edilmesi gibi bir gelenek oluşmuşsa kuşkusuz bunda en büyük pay Marx’a aittir. Siyasetin iktisada özerkliği ile ilgili Althusser’in başlattığı post yapısalcıların sürdürdüğü daha “modern” bir analiz yönteminin tarihsel olguları mutlaklaştırmaktan kaçınmak ne kelime, olguları hiç kaale almayarak “dengeleri” de “kuvvetleri”de kendi kafalarında yeniden yapılandırdıklarını biliyoruz. Ne yazık ki günümüzde pek çok tarihçi bu analiz yönteminin etkisi altında. Böyle olunca, ilk birikim dönemindeki kapitalist acımasızlığın zaman içinde ehlileşmesinin nedenlerini sınıfların değil kavramların çatışmasında mümkün olduğunu sanmak işten bile olmayacaktır.

Marx’ın döneminde, liberal demokrasinin, bu demokrasinin patentine sahip sınıfın en büyük vaadi olan eşitlik, özgürlük ve kardeşliğin gerçekleştirilebileceği bir platform olmadığı “somut durumun somut tahlili”nden çok kısa bir sürede anlaşılmıştı. Kendi döneminde bulunduğu yerle “geçmiş arasında diyalog” kurarken Marx, örneğin Komünist Manifesto’da olduğu gibi eski sistemi yıkan güçlerin tarihsel öneminin hakkını coşkuyla verir; ancak onun tarih anlayışı geçmişle diyalog kurmakla sınırlı olmadığından ve bugünkü ilişkilerin gelecekte alacakları biçimi öngörmeyi de içerdiğinden kendi mezar kazıcılarını bağrında taşıyan bu sistemin onu öldürecek çelişkisini de görmüştür. Bu durumda liberal demokrasinin kusurlarını bu sistemi iyileştirmek, düzeltmek amacıyla eleştirmediği için Marx’ı eleştirmek çok akla uygun gelmemeli. Ama Berktay, tarihin şimdi yeni sınıfların mücadelesi ile yazıldığını ve kapitalizmin tarihselliğini, bu sistemin büyük bir hızla geliştiği zamanlarında söyleyen bir kuramcıyı liberal demokrasiyi ihya etmediği için eleştirir. Yazar demokrasiyi sınıflar üstü bir kategori olarak gördüğü için onun kendisini zaman içinde yenileyip geliştirebilme becerisini sınıflardan azade bir içkinlik olarak görür. Burada parantez içinde şunu söyleyebiliriz: Aslında Berktay’ın sorunu, daha ilerde değineceğimiz gibi, demokrasiyi şu veya bu partinin işi olarak görmemek gerekir diyorsa da, AKP’nin demokratlığının destek olunması, teşvik edilmesi veya “küçümsenmemesi” gereken bir şey olduğunu düşünmesi ve solcuların AKP’nin demokrasisini geliştirmekle yükümlü olduklarına inanmalarını istemesidir.

Devam edersek; demokrasi “kuvvet dengeleri”ne göre her gün kurulmak zorundadır. İktidarda olan sınıflarla olmayan sınıflar arasında demokrasinin sınırlarının nereye kadar genişletilebileceğine ilişkin sonsuz bir mücadele vardır. Kimi zaman bu emekçi sınıfların kontrol edebileceği bir mücadeledir kimi zaman da değil. Dünyanın hiçbir yerinde emekçiler ve emek politikalarının sürdürücüsü solcular bu demokrasiyi küçümsememişlerdir. Ama niye demokrasi için mücadele eden emekçi sınıfların, bu mücadelenin sınırlarının aşılması demek olan iktidardaki sınıf olarak örgütlenmeyi hedeflemesi bu demokratik mücadelenin dışında görülebilsin ki. Emekçilerin sonsuza kadar kapitalizmin kötülüklerini ehlileştirmekle uğraşmalarını, ama bu mücadele esnasında veya sonucunda sınıf olarak iktidarda örgütlenme noktasına gelmişlerse buna sırt çevirmelerini beklemek haksızlık olmayacak mıdır? İktidardaki sınıflar oluşturdukları mekanizmalar aracılığıyla zaten bu kritik noktayı sonsuza kadar ertelemek için çalışırlar.

Marx; Berktay’ın önerdiği gibi asla yapmamıştır, alt sınıfların 1848’deki 1871’deki mücadelelerinde ortaya çıkan ve burjuvazinin politik hedeflerinden ayrışmak anlamına gelen bağımsız sınıf tutumunun varabileceği nihai noktayı görmüştür. Başlıbaşına ve ayrı bir devlet teorisi geliştirmemekle birlikte Marx, devletin sınıfsal karakterini ve toplumsal sistemlerle ilişkilerini, toplumsal sistemlerin tarihsel değişimine bağlı olarak sınıf devletlerinin devletsizliğe doğru gidişini Manifesto ve Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisinde ortaya koymuş, devletin temel karakterini de Fransa’da Sınıf savaşları ve Komün Değerlendirmelerinde ele almıştır. Ve Proleter demokrasi kuramı da devletin sınıfsal bir öz taşıdığı gerçeğinin anlaşılmasına dayanır, solcuların demokrasiyi küçümsemesine değil.

Demokrasinin bizzat kapitalizmin iki ana sınıftan oluşmasının ve bu iki sınıfın mücadelelerinin ürünü olduğunu, sınıfların dönemsel mevzilenmelerinin izlerini taşıdığını; bu yüzden aynı anda hiçbir ülkedeki demokrasinin birbirine tıpatıp benzeyemeyeceği gibi, bugünkü demokrasiyle dünkü arasında da farklar olacağını unutur; bu farklılıkların nedeninin işçi sınıfı mücadelesi olduğunu da.

Berktay kapitalizmin doğum lekelerinin anılarının solcuları liberalizmden uzaklaştırdığını yazar. Bu doğum lekelerini kabul eder yazar ama mutlaklaştırılmaması gerektiğini düşünür. Ki ondan sonra uzun bir tarih yaşanmıştır ve o ilk doğum anındaki kötülükler gibisi, yani sosyal sorunlara, insan acılarına karşı böylesi bir vurdumduymazlık görülmemiştir. (Berktay’ın 1929 krizi döneminde de liberalizmin kusurlu olduğunu hatırlattığını hatırlayalım.) -Görülmemiş midir sahiden?- Keynesçi politikaların uygulanmaya başlamasıyla liberal dönemin kötülüklerinin önemli ölçüde giderildiğini düşünenlerin çoğu bu değişimin kendiliğinden veya teknolojik gelişmeye bağlı olan liberal bir olgunlaşmayla gerçekleştiğini sanır. Daha önce akıl edilmeyenleri akıl eden Keynes gibi birinin ortaya çıkası gerekmiştir bunun için. Ama Keynes’in fikirlerinin, onun önerdiği sosyal politikaların uygulanabilir olmasını sağlayan sosyal ilişkilerin sınıfsal doğası çoğu kez bile bile ihmal edilir. 20 yüzyıl’a gelindiğinde Avrupa’da devrimler, kapitalizmin kötülüklerinden bezmiş olan alt sınıfların grevleri, isyanları, uzun süren Chartist ayaklanmalar, çatışmalar yaşanmış; yüzyıl Rusya’daki, Türkiye’deki ve İran’daki devrimlerle açılmıştır. Kapitalizmin sosyal ilişkilerinin eleştirisi ve sorgulanması anlamına gelen bu ayaklanmalar Keynes’e gelinceye kadar zaten sosyal politikalarla ilgili bir fikri olgunlaştırmıştı. Kapitalizm koşullarında demokrasiden söz etmeyi olanaklı kılacak 20. yüzyıl deneyimlerini de bir önceki yüzyılın bu mücadeleleri hazırlamıştır kuşkusuz. Ama asıl neden 1905 Rus Devrimi ile başlayan yeni yüzyılda açıkça işçi-emekçi karakterli devrimlerin birbiri ardı sıra sökün etmesi olmuştur.

Liberal demokrasi Berktay’ın solculara sık sık kendisinden öğrenmeyi salık verdiği John Stuart Mill’in öğretilerinin katıksız olarak hayata geçirilişinin ürünü değildir tek başına. Ya da başka bir deyişle Mill’in Özgürlük Üzerine yazdıklarını birebir hayata geçirdiğimizde ulaşacağımız, vaat edilmiş saf demokrasi durumu olarak da görülemez. Onun bireyi; haklarını ve özgürlüklerini kutsadığı kısmen ütopik demokrasi, görüşlerini temsil ettiği sınıfın yani burjuvazinin düşlerindeki demokrasiye tekabül edebilir; ama içinde yaşadığımız toplum hiçbir kitlesel aidiyeti olmayan, birbiriyle eşit bireylerden oluşmuyor. Nitekim Mill’in görüşlerine en yakın demokrasinin hayata geçtiği tarihsel süreç Batı Avrupa’daki sosyal refah toplumlarında bile bireysel özgürlüklerin varlığının güvencesi sınıfsal “kuvvet dengeleri”yle ilişkiliydi. Eğer 1917’de Sovyet Devrimi gerçekleşmemiş olsaydı, Avrupa ülkelerinde modern işçi sınıfının örgütlü mücadelesi olmasaydı, Avrupa’nın hemen doğusundan uzak Asya’ya kadar uzanan topraklarda demokratik iktidarlar kurulmasaydı, Stalingrad yaşanmasaydı, ulusal kurtuluş mücadeleleri, Berktay’ın takıntı olarak nitelendirdiği emperyalizme karşı mücadeleler ve Latin Amerika devrimi olmasaydı refah toplumlarında burjuvaziye bir hayli pahalıya mal olan bireysel hak ve özgürlükler gerçekleşebilir miydi?

Berktay ise şöyle bir soru soruyor “…Bu olağanüstü birikimi bilmeden tanımadan liberalizme dudak bükmek, kişinin kendi düşünce sığlığından başka neye tanıklık eder? Bu bilgiye artık vahiy ve otorite yoluyla değil, mantık, deney, ve deneyim yoluyla ulaşma ilkesi ve yöntemi olmaksızın; bu eleştirel akıl, bu hürriyetçilik, bu hukuk ve adalet anlayışı olmaksızın; bu birey özgürlüğü ve dokunulmazlığı vurgusu olmaksızın, çağdaş demokrasi olabilir miydi?”

Bir bilim adamının insanlığın, tarihi ve sosyal ilişkileri analiz etmek için mantık deney ve deneyime öncelik tanıyan pozitivizmden daha esaslı ve işe yarar yöntemler bulunduğunu hatırlamayacak kadar “düşünce sığlığı” içinde bulunması düşündürücü kuşkusuz. Ama sorun bu değil; bu düşünce sığlığının insanda demokrasinin, demokrasi hakkında yazılmış baş yapıtlara bakılarak inşa edilebileceği kanısı uyandırması. Aynı tondan sormak gerekirse sendikalarında, partilerinde örgütlenerek bütün sınıf kardeşleri için haklar ve özgürlükler talep eden, kitlesel sosyal güvenlik sistemini hayata geçiren örgütlü bir emekçi sınıfı olmasaydı çağdaş demokrasi olabilir miydi… Halil Berktay’ın, despotluğunun kaynağı olarak Marx’ı gördüğü ve hiç haz etmediği Stalin olmasaydı “birey özgürlüğü ve dokunulmazlığı” gibi soyut bir Mill ilkesinin bir dönem şu veya bu düzeyde hayata geçtiği görülebilir miydi? “Sovyetler Birliği’nin 1930’lardan 1960’lara kadar kazandığı başarıların maliyeti”ni soran Berktay’ın, bu ülkenin Batı Avrupa demokrasisine sağladığı nimetleri hesaba katmıyor oluşu manidardır; Evet Sovyetler ve Stalin pahalıya mal olmuştur bu ülkenin sınırları dışında bulunan ülkelerde ama o ülkelerin halkları için değil; yönetenleri için. Mill’in ilkelerinin herkes için işe yarar dönüşümünü sağladığı için Stalin’e Mill’in kendisinden ve Voltaire’den daha fazla teşekkür etmesi gerekir! Avrupa’nın örgütlü işçi sınıfı ve sosyalizmin gölgesidir burjuvazinin ufkunu genişletip demokratik sınırlarını zorlayan. Bu güç olmasaydı, alt sınıfların kontrol mekanizmaları kurulmasaydı Mill’in bireysel özgürlükleri belki de sadece küçük bir azınlığın özgürlüğünün unsurları olacaktı. Onu bu darlıktan çıkaran; tek tek bireyleri ilgilendirdiği haliyle gerçekleşmesi olanaksız kişi özgürlük ve haklarını kolektif bir kimlik sahibi olarak ve de ancak bu koşulla mümkün kılan da bu güç olmuştur.

Ve tabii, dünya emekçileri için de tarihseldir bu dönem. Refah toplumu döneminde çok önemli demokratik kazanımlar elde edilmiştir Avrupa emekçileri tarafından. Ama bu dönem sona ermiştir artık. Sosyalist ülkelerin yıkıldığı, işçi örgütlerinin dağıldığı ve dolayısıyla sosyal devlet düzeninin çatırdamaya başladığı son birkaç on yıldır o hakikaten çok değerli kişi hak ve özgürlüklerinin de birer birer iptal edilişine tanık oluyoruz. Sosyal devlet koşullarının zirvede olduğu dönemlerde yaşayanlar kapitalizmin ilk yıllarında yaşanan acıların bir daha asla yaşanmayacak olduğunu düşünebilirler ve o dönemin bir sapma olduğunu söyleyebilirlerdi. Her dönem kendi bilincini yaratır; bugün ise bunun olanaksız olduğunu söylemek çok zor. Sınıflar mücadelesiyle biçimlenmeyen, kendinden menkul bir demokrasi olmayacağı için geçmişin barbarlığının dirilip dirilmeyeceği de bu mücadelenin seyrine ve düzeyine kalmıştır.

Kaldı ki ne kapitalizm hiçbir döneminde ne de özel olarak sosyal devlet koşullarında mutlak demokratik bir ortam sağlayamamıştır. Demokrasinin sınırlarına pek çok anti demokratik yöntem dahil olabilmiştir. Demokratik yollardan Nazizmin yükselişi, askeri darbeler, Franco’nun birkaç on yıllık iktidarı, Komünist partilerin baskı altında tutulması mevcut demokrasinin içinde gerçekleşebilmiştir. Böyle bir demokrasi kitleleri faşizmin yıkımlarından koruyacak önlemleri alamamıştır. Çünkü faşizm de burjuva demokrasisi de esasen aynı sınıfın iktidarı altında gelişir. Burjuva demokrasisi, üst sınıf iktidarının korunduğu, alt sınıfların katılım ve temsil olanaklarının sınırlarının, üst sınıfların hakimiyeti baki kalmak üzere her gün yeniden rızayla çizildiği bir yönetme biçimidir; faşizm ise üst sınıfların mutlak hakimiyeti.

 

***

Halil Berktay’ın sıklıkla hatırlattığı ve demokrasinin temel ilkeleri arasında saydığı Voltaire’in “sizin fikirlerinize katılmıyorum ama söylemeniz için canımı veririm” sözünün söylendiği burjuva demokrasisi ortamı, Hobbes’un otoriter fikirlerinin doğuşuna, Carl Schmidt’in faşizan siyaset anlayışının iktidara gelebilmesine rahatlıkla olanak vermiştir. Berktay gibi siyasi değil de ahlaki bir demokrasi tanımını benimseyecek olursak Voltaire’in, Schmidt ve Franco’nun katılmadığı fikirlerini dile getirmeleri için can vermeyi kabul etmesi gerekir; burjuva demokrasisi böyle tuhaf sonuçlar çıkarmaya müsaittir.

Hitler’in, Franco’nun çıkışının liberal demokratik düzenle hiçbir alakasının bulunmadığını düşünmeyi tercih edenler olacaktır. Immanuel Wallerstein’ı andırır biçimde şimdi dünyada üç ana fikri akım olduğunu (sosyalizm, liberalizm ve nasyonalizm -Wallerstein nasyonalizm yerine muhafazakarlığı sayar-) yazan Berktay da kızacaktır buna. (Wallerstein sosyalist ülkeler ile birlikte liberalizmin de çöktüğünü erkenden fark edebilecek kadar uzgörülüdür Berktay’la kıyaslayınca.) Ancak despotizmin kaynakları bizzat Mill’in teorisinde bulunabilir. Demokrasinin düşmanlarına, toplumun genel fikirleriyle uyuşmayan eğilimlere nasıl bir muamele uygulanacağını faşizan bir biçimde kuramlaştıran Schmitt’in sadece Hobbes’ten esinlendiği söylenemez Mill’de de bu kuramın kaynakları vardır. Her ikisi de kuramlarını kapitalizmin sürekliliği, iktidardaki sınıfın mutlaklığı önvarsayımına göre kurmuşlardır.

Burjuva demokrasisi eğer onu koruyacak “kuvvet dengeleri” uygun değilse rahatlıkla faşizme dönüşebilir. Diyalektik bir tarih yazımı liberal demokrasi ile faşizm arasındaki, bu kolay dönüşme olanağını sağlayan sınıf iktidarı gibi temel bağıntıları görmekten sakınmayacaktır. Ama Berktay bu ikisi arasına geçirimsiz duvarlar, mutlak sınırlar koyar. Liberal demokrasinin “kusurları”ndan yola çıkıp “erken” bir öngörüde bulunarak bu demokrasiden farklı bir sınıf demokrasisinin olanaklarını tartışan Marx’ın kuramının proletarya demokrasisine değil de proletarya diktatörlüğüne yol açtığını iddia edenlerin daha entelektüel bir faaliyet olacağı için, liberal demokrasisi ile “nasyonalizmin” (faşizmin diyelim) ortak kaynakları üzerine kafa yorması hayırlı olacaktır aslında. Ama hayır Berktay’ın işi bu değildir; sol cenahın tarihteki kusurlarını bulmak ve bunları güncel günahlarına sebep göstererek mutlaklaştırmakla meşguldür.

Tarihsel olayları kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekir. Bu anlayıştan yoksun olunca politikanın her şeyi dolaysızca belirlediği çok özel koşulları anlamaya çalışırken olayların düzenlenişindeki politik ilkeyi kasıtlı olarak bir kenara atmış olur ve gülünç duruma düşersiniz. 2. Dünya savaşının öncesinde, emperyalist devletler arasındaki çelişkilerin çok keskinleştiği ufuktaki savaşın da bunun ürünü olacağı açıkça görülürken Stalin’in Hitler ile saldırmazlık paktı imzalamasını onaylamayanlar olmuştur. Açıkça Sovyetler Birliği ile emperyalistler arasındaki gerilimin, henüz bir savaşa dönüşmemişken, hepsi SSCB’ye düşman emperyalistlerin kendi aralarındaki paylaşım çatışması olarak –tarihsel koşulların teyid ettiği bir şeyi– açıkça teyid edilmesini politik bir başarı olarak tanımlamaktan kaçınanlar Hitler ordularıyla kanının son damlasına kadar savaşan Sovyet halkının Stalingrad zaferini de anlamazlar; saldırmazlık paktıyla Stalingrad arasındaki tarihsel ilişkiyi doğru yorumlamazlar. Benzer durum Berktay’ın girişte aldığımız alıntısındaki, Dimitrov’un Faşizme Karşı Birleşik Cephe önerisinin hayata geçirilmesindeki “gecikme” tespiti için de geçerlidir. Berktay “gecikmeyi”, komünistlerin burjuva demokrasisi ile faşizmi özdeşleştirmesine bağlar. Burjuva demokrasisi gibi faşizmi de küçümsedikleri için komünistler geniş bir ittifak cephesi oluşturamamışlardır yazara göre. 1935’in Mussolini’nin iktidara gelişinin 13. yılı olduğunu söyler Berktay ama Hitler’in, iktidarının henüz başında olduğunu yazmayı ihmal eder. Mussolini’nin iktidara geldiği koşullar ile Hitler’in koşulları arasındaki farkı görmezlikten gelir. Alman sermayesinin Nazizm biçiminde tezahür eden yayılmacı politikaları ve artık Avrupa’yı ilhak etmek için beklenen düzeye gelmiş militarist gücü ile Mussolini’nin Hitler olamayışını sağlayan koşulları arasındaki farkı yok sayar. Üstelik yok saydığı şeyler arasında, daha Hitler iktidara gelmeden Almanya’da ve faşist-NAZİ hareketin etkilediği diğer ülkelerde, Hitler’in iktidarı sonrasıysa tüm Avrupa’da komünistlerin faşizme karşı mücadele çağrılarının sessizlik duvarına çarpıp geri dönmesi ve burjuva partilerin, özellikle sosyal-demokrasinin, faşizmin yükselişini besleyen, onunla uzlaşma tutumu almaları da vardır. “Gecikme”, aslında, komünistlerin değil, burjuvazinin demokratlığı –hem faşizmin baskısıyla eğilip bükülmesi, hem de onu bir burjuva kurtuluş yolu bilip düzenin bekası için uzlaşmaya yönelmesi nedeniyle– iyice güdükleşmiş parti ve hareketlerinindir. Faşizmi palazlandırmakla meşgullerken, komünistlerden gelecek önerilere değil, ama onlara karşı mücadeleye yatkındılar. Ama Berktay önyargı düzeyine kendi öncellerinin çoktan yükselttiği “komünistlerin hataları”nı dayanak edinip gerçekler ve gerçek nedenlerle ilgilenmemeyi benimser. O zaman tarihi, olgular arasındaki nedensellik ilişkilerini kopararak istediği gibi yazması mümkün olur. Herhangi bir durum karşısındaki politik tutumdan şikayet etmek, mızmızlanmak ve de nedensellik ilişkisini kendi yargılarına uydurmak kolaylaşır. Berktay’ın yöntemi tutarsız değildir; o, tarihi, bugünkü politik görüşlerine uygun olarak yeniden tasnif ettiği için, politik görüşlerinin kendi içindeki tutarlılığını tarih yazımına da taşır. Tarihsel olgular, artık onları yazanın niyetlerine göre şekil almıştır. O zaman da, yazar, bugünden tarihi yazmaz sadece, tarihten bakarak bugünü yazar.

Bugün olan nedir peki?

Bugün Berktay sayesinde şöyle bir soru sorabilir miyiz: “Sol eğer kendi tarihsel kusurlarından arınırsa, sefasını süreceğimiz bir liberal demokratik eşikte mi duruyoruz?”

“Solun tarihsel kusurları” tersten yüceltisi bir yana yine de öyle görünmüyor.

Çünkü liberal kaosu ehlileştirecek, onun denetimsiz güçlerini kontrol altında tutacak sosyal güçler bugün oldukça zayıfladı. Solun kendisini disipline etmesini sağlayacak olan şey, ortaya çıkan boşlukta fütursuzca edilen liberal lafazanlıklar değil de sosyal hareketin ta kendisiyse eğer, Berktay’ın biraz beklemesi gerekecek. Çünkü bu konuda denklem; önce solcular adam olsa, küçümsemeseler de, demokrasi gelse diye tersten kurulamaz. Sosyal hareketin; o, liberallerin de ufkunu açan ve arındıran, saçma sapan denklemler kurmaktan alıkoyabilecek bir sosyal hareketin, daha doğrusu bir sınıf hareketinin güçlenmesi için dua etmesi daha elzemdir. Bu durumda, memleketteki bir avuç solcuya çok yüklenmemiş olur.

Berktay, bu sınıf hareketini hiç kaale almadığı gibi, demokratik düzenleyici olarak piyasayı koyuyor. Fakat piyasa ilişkilerinin denetlenmediği –yanlış anlaşılmasın, Berktay’ın sanabileceği gibi devlet denetimi değil–, yani piyasada karşı karşıya gelen sınıfların ilişkilerini belirli bir denge içinde düzenleyen mekanizmaların kurulmadığı zamanlarda, o “görünmez el”in bir demokrasi inşa ettiği hiç görülmemiştir.

YAŞASIN PİYASA!

Halil Berktay’ın kendi tercihlerine bağlı olarak geçmiş süreçlerin kimilerini tarihsel, kimilerini de kalıcı kategorilere tasnif etme çabası, liberalizm ve demokrasi konusuyla sınırlı değil. O Marksizmi veya genel olarak “sol”u eleştirirken sık sık bu klasörleri kullanmak zorunda kalıyor. Olguları böyle sınıflandırma ihtiyacını neden hissediyor?

Esasen içinde bulunduğumuz dönemin yeni sosyal ilişkiler doğurduğunu, “sol”un bu dönemi anlayamadığını ve kendisini yenileyemediğini düşünüyor belli ki. O yüzden geçmişte izlenen çizgi ve politikalarla kendince tarihsel bir hesaplaşmaya girişiyor. Bu kapsamda emperyalizm, milliyetçilik, demokrasi ve daha birçok konuyla ilgili “solcu” tutumu eleştiriyor. Kısacası, “sol”un bütün geçmişinin olmuş bitmiş, tekerrür etmemesi gereken bir geçmiş olduğunu “sol”a hatırlatmak gibi bir iş edinmiş. Bütün bu miyadı dolmuş “solculuk”un yenilenmesi ise, Halil Berktay için, liberalizmin değerlerinin içselleştirilmesi, emperyalizme karşı milliyetçi içerikte olduğunu düşündüğü karşı çıkışın gözden geçirilmesi, pazarın özgürleştirici gücünün kabul edilmesi; küreselleşme sürecinde devletin sosyal yüklerinin üstünden alınmasına itiraz etmemek anlamına gelmek üzere, “sol”un kadim devletçiliğinden kurtulması! Bunlara başkaları da eklenebilir. Ama kısaca “sol”a balans ayarı çekmek niyetindeki bütün benzerleri gibi, Berktay da, “sol”un neoliberal politikalara kuyrukçuluk edebilecek bir değişime girmesini öngörüyor ilk tahlilde.

Yazarın yaptığı genellemeler, ifrata kaçtığı için, “bu kadar da olmaz” dedirtiyor: “Sol hep devletçi, hep anti-liberal kaldı. Daha doğrusu özel sektör ile özdeşleşmiş bir kapitalizm korkusundan başlayarak derinleşen bir anti liberalizme sürüklenip, her fırsatta devletin kanadı altına girmeye uğraştı. Peki ama devlet kapitalizmi hatta tekelci devlet kapitalizmi neden her koşulda özel kapitalizmden daha iyi daha ileri olsun?.. Faraza KİT’lerin –devlet tekel ve yarı tekellerinin– güçlendirilmesi sonuçta ‘burjuva devletinin’ güçlendirilmesi anlamına gelmiyor mu(ydu)? …Patriyarkal vesayet ve himaye ideolojisi yüzünden habire ‘sınıfsallık’tan söz eden sol, en azından ekonomik alanda bir türlü Türkiye devletini sınıflar üstü görmekten kurtulamadı…

“Hep devletçi bir sol” saptaması ne demektir şimdi? Kimden bahsediyor Halil Berktay ya da ne kastediyor? Kendisini devlete muhalif olarak tanımlayan, bu devleti yıkarak yerine daha adil, daha demokratik bir devlet kurmak isteğini söz ve eylemle beyan eden ve bunun için büyük bedeller ödeyen sayısız solcu ve sol örgüt geldi geçti, geçiyor bu topraklardan. Ama “sol” kategorisine, devletle öyle radikal bir sorunu olmayan sosyal demokratlardan liberal solculara kadar pek çok kesim dahil edilebildiğine göre, Berktay’ın böyle bir genellemeden kaçınması gerekir normal olarak. Ama hayır, geçmiş TKP’den bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün solcular, Berktay’a göre, zımnen devletçi! Devleti savunuyorlar! Bu kadar tuhaf ve yanlış bir saptama yapmak için insanın aklını kaçırması ya da bu ülkede yaşamamış olması gerekiyor. Veya geçmişte ait olduğu, bugün öfke ve nefretle yad ettiği “sol” fraksiyon içinde edinmiş olduğu deneyimlerin etkisini bir kabus gibi üzerinde taşıyor olması. Bunda haklıdır, kimse itiraz edemez, ama dibinde olduğu kuyunun ağzından gördüğü gökyüzünü bütün dünya sanan kurbağa gibi davranmak da neyin nesi ve ne kadar bilimsel?!

Berktay “sol”u devletçilikle yaftaladığı argümanını şöyle kuruyor: “solcular” ona göre, emperyalizm takıntıları yüzünden milliyetçi kalkışmaları ve bunlardan doğan devletleri desteklediler. Emperyalizm eşittir liberalizmdi, pazar ekonomisiydi, “solcular”a göre. Dolayısıyla, devlet mülkiyetini, emperyalizmin ve piyasa ekonomisinin alternatifi olarak görüyorlardı. İkincisi, bugün özelleştirmelere karşı çıkarak, KİT’lerde simgelenen devlet mülkiyetini savunuyorlar. Bunun günahı da Sovyetler’e ait. Çünkü bu aklı oradan aldılar. Halil Berktay’ın devlet savunucusu olarak gördüğü “solcular”, öyleyse sosyal demokratlar değiller; ama Türkiye “sol”unun devletçiliğini kanıtlamaya çalışırken, Kadro hareketinden, CHP’den TKP’den örnekler veriyor. Sapla samanın hepsinin aynı çuvalda bulunması tarihçi için sorun değil.

Doğrudur, sömürge ülkelerdeki halk hareketlerini, dünyanın geri kalan bölgelerindeki halklar desteklediler. Sömürgelikten kurtulan halkları diğerleri örnek aldı. Kuşkusuz bu hareketlerin ideolojik esinlenmelerini, bütün ulusal birlik ve kurtuluş hareketleri gibi, milliyetçilik oluşturuyordu. Milliyetçilik, emperyalizme karşı ülke halkının ihtiyaç duyduğu birliği sağlayan, öz savunma duygusunu güçlendiren ve bu halkların kimliklerini iğdiş eden sömürücü ülkelere karşı yeni bir kimlik inşasını kolaylaştıran bir kitle kurucu ideolojiydi.

Sömürgelik durumundan kurtularak siyasal bağımsızlıklarını kazanan ülkelerin büyük çoğunluğunda da yeni kapitalist devletler kuruldu elbette. Ve bu ülkeler, ne yazık ki, çok kısa bir süre sonra emperyalist ülkeler tarafından “kalkınma politikaları” dikte edilerek, iktisadi bakımdan yeniden sömürgeleştirildiler. IMF ve Dünya Bankası kredileri, bu yoksul ülkeleri her gün biraz daha borçlandırarak, sisteme entegre etti. Sömürgelikten kurtuluştan bir süre sonra, görünürde siyasi bağımsızlığa sahip pek çok ülkenin emperyalist devletlere bağlandıkları görüldü.

Halil Berktay’ın devletçilikle eleştirdiği “sol”, bu milliyetçi halk ayaklanmalarını, anti emperyalist ulusal kurtuluş mücadelelerini destekledi. Ama bugün bu yoksul ülkelerin ulus devletlerinin kısıtlayıcı önlemlerinden şikayet eden ABD de, daha Wilson döneminde, eski sömürgeler İngiliz boyunduruğundan kopabilsin ve boş kalan pazarlara kendisi el koyabilsin diye “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nı bir prosedür olarak yerleştirmeye çalışıyordu. Berktay’ın bugün hiçbir kötülüğü için eleştirmeyip savunduğu neoliberal politikaların müsebbibi ABD’nin o zamanki politikaları arasında yer alır, bu ülkelerde yerel kapitalist devletçiklerin kurulması. Sömürgelik durumundan kurtulmak için mücadele eden halkları destekleyen “sol” ise, bu mücadeleler sonucunda bu ülkelerde kurulan devletlerden desteğini çekmeyi, Halil Berktay’dan çok daha önce akıl etmiştir, Komintern’in 2. Kongre raporlarına bakmak yeterlidir bunun için. Tabii Halil Berktay’ınkinden daha dürüst nedenlerle kesmiştir bu desteği; mevcut devlet prosedürü küresel sermayenin yayılımına engel oluyor, sosyal politikalar ve korunmacı yasalar burjuvaziye pahalıya mal oluyor diye değil; bu devletler, gitgide onu kuran halkçı temelden uzaklaştıkları, burjuvazinin çıkarlarını savunmaya başladıkları için.

Aynı şey, Türkiye için de geçerlidir. Sovyetler Birliği Türkiye halkının kurtuluş savaşını, hatta kurulan burjuva devleti de uzun süre desteklemiştir. Ama Türkiye devletinin sınıflarüstü olarak görüldüğünü hiçbir uluslararası sosyalist literatürde bulmak mümkün değildir. Ancak…Eski TKP’nin yine Komintern’ce eleştirilen Kemalist-devletçi çizgisiyse kast ettiği, Berktay haklıdır. Veya YÖN-Devrim hareketinin kısacık ömründe devletçi Kemalist yayınlar yapılmıştır. Buradan bir genelleme yapmaktan kaçınsaydı ya da olguları yine tarihsel bağlamları içinde görmekten imtina etmeseydi, Türkiye’de, devletin sınıfsal analizinin yapıldığı sonsuz bir külliyat bulacaktır Berktay aradığında. Yoksa şunu sormak gerekiyor: 12 Eylül, “sol” devleti desteklediği için mi yapıldı? Her adımında dayak yiyen, her eyleminde işkence gören bir ülkenin “solcuları”nın devleti sınıflar üstü görecek bir saflıkta olduğunu iddia etmek için insanın gerçekten saf olması gerekiyor.

Ama Berktay mantıksal çıkarımlarına ve genellemelerine devam ediyor. Özelleştirmelere karşı çıktıklarına göre, “solcular”, devlet mülkiyetini savunuyorlar. Kapitalizmin ilk yılları için yazdığı satırlarda insan acılarına duyarsız bir liberalizmden söz etmiş olmasına karşın, iki tarihsel olgu arasında benzer bir insani bağ kurulabileceğini fark etmiyor. Ya da tercih etmiyor. Özelleştirmeye ve devletin sosyal yönünün törpülenerek küçültülmesine karşı çıkanların tam da liberalizmin ilk dönemindeki acılara benzer acıların yaşanmasını istemedikleri için böyle davrandıklarını anlamıyor; ortaya çıkan tablodan insan acılarını dışladığı siyasal denklemler oluşturmaya devam ediyor. Fakat emekçiler için durumun liberallerin denklemlerindekinden farklı tarifi var. Çünkü özelleştirme, sayısız insanın işsizliği, yoksulluğu ve sahip olduğu hakların kaybı demek. Çünkü özelleştirme, iç pazarların kolaylıkla emperyalist tekellere (emperyalizmin bu “takıntı”sı hiç bitmiyor) peşkeş çekilmesi demek. Çünkü özelleştirme, yeniden sömürgeleştirmeye davetiye çıkarmak demek. Ve sonucunda, özelleştirme, liberal demokrasinin demokrasisizliğinin; insan acılarına kulak tıkayan “vahşi kapitalizmin” hortlayışı demek. Yoksa KİT’leri savunmak, piyasa ekonomisine karşı herhangi devlet mülkiyetini kutsamak anlamına gelmiyor.

Her hak talebinde, grevde, sosyal kalkışmada devletten talepte bulunmak, piyasa ekonomisine karşı devlet müdahaleciliğini kutsamak demek de olmuyor. Bu ikilik Berktay’ın kafasında yalnızca, kitlelerin veya “solcular”ın değil. Emekçiler ödedikleri vergilere, ürettikleri artı-değere tamamen sermaye sahibi sınıf tarafından el konulmasını engellemek ve kendi paylarına düşeni artırmak için devletten talepte bulunmakla devletçi oluyorlarsa, bu, sadece, piyasa ekonomisini her derdin devası gören ve artı değerin tümüne el koymak isteyen sermaye sınıfının canını sıkar, bir de yazarın. Önceki yıl Mortgage kredilerinin geri ödenememesiyle başlayan geçtiğimiz ay önce Lehman Brothers gibi güçlü bir finans kurumunu yere seren ardından bütün dünyada finans piyasalarını sallayan, reel sektörü de vurmaya başlayan krizin derinleşmesini önlemek için sigorta şirketlerine, bankalara aktarılan devlet kredilerinin dünya çapında sağlanan artı-değerle ödendiğini de hatırlatmak gerekir, piyasa savunucularına o zaman. “Üçüncü dünya” ülkelerinde korumacı ticari prosedürleri kontrol etmeyi hala sürdüren ulus devletleri ayak bağı gören “küresel” burjuva sınıf, başı sıkıştığında kendi devletine sığınıp merkez bankalarının kapısına çökmedi mi? Ve bu süreçte, bizzat ABD halkı, bankaların, finans kurumlarının yani Wall Street’in değil, halkın, yani “main-street”in desteklenmesi talebinde bulunmadılar mı? Öyle yaptılar, bu gelişmiş ülkenin halkının ilk tepkisi de, Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülke halkının tepkilerine ne kadar da benziyordu. Kuşkusuz “solcular”ının da; ama liberal olmayan “solcular”ının da.

Liberaller, emekçilerin devletten refah talep etmesini küçümsüyorlar. Ama ekonomiye devlet müdahalesini miyadı dolmuş bularak, piyasanın “görünmez eli”nin düzenleyiciliğini yücelttikten sonra tükürdüğünü yalamak bir sorun olmuyor! Çok pişkin dediğim dedikçiler, krizin, aslında piyasanın zaten devlet müdahalesinden kurtulamadığı için gerçekleştiğini iddia edebiliyorlar; fakat finans kurumlarının kurtarılması için vergilerden ve emperyalist sömürüden birikmiş fonların oluk oluk akıtılması, bunları nedense rahatsız etmiyor!

Merkez bankalarının tekellere para saçması normal de, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik meselelerini, tekellerin havale ettiği gibi sivil toplumda çözmek yerine devletten beklemek yüzsüzlük! Çöken tekellerin devlete el açmasına ve kamu hizmetlerinin bu tekellere ihale edilmesine karşı çıkmak da, solcuların devletçiliği demek oluyor!

Kendi devletlerini kurma gücünden yoksun emekçilerin mevcut devletten talepte bulunmasını aşağılayan bir zihniyet, kendi çifte standardıyla da yüzleşmek ahlakını göstermek zorundadır bu durumda. Ama onca evelemenin gevelemenin altında böyle bir nesnellik kaygısı ya da ahlaki niyet bulunamayacaktır hiçbir zaman.

Halil Berktay, sadece kendisine liberal dedikleri için kof ve cahil insanlar olarak andığı, “kazma” sıfatını yakıştırdığı “solcular”ın bir türlü kendisini onaylamamasına sinirli. Voltaire’in yukarıda andığımız sözünün zerresi “solcular”a gösterdiği muamele sırasında Berktay’ın aklına gelmiyor. Katılmasa da, söylenebilmeleri için canını edebileceğini iddia ettiği fikirler arasında “solcular”ınki yer almıyor nedense!.. Ama belki neoliberal ideologların bu ülkedeki makul insanların tepkisini çeken fikirleri olabilir Berktay’ın uğruna ölebileceği. Ama biraz sabırlı olsa, o “kazma” “solcular”ı susturmasa, biraz durup düşünecek, küçümsediklerinden belki biraz tarih öğrenecek. Kendi devletçi geleneğinden aklında kalanların bütün “sol”un bugününe de ait olduğunu düşünmeyecek.

Devam edelim: Berktay, “solcular”ı, Lenin’in yaşadığı ve yazdığı dönemdeki emperyalizmin varlığına inandıkları için eleştiriyor bir de. Şöyle bakıyorlarmış solcular: “Liberalizm eşittir karşı devrim, liberalizm eşittir dışa açılma, liberalizm eşittir emperyalizme teslimiyet.” Lenin’in yaşadığı ve yazdığı dönemden daha berbat bir emperyalizm döneminde yaşadığımız kesin. “Küreselleşme”nin, Lenin’in tarif ve tahlil ettiği emperyalizmin temel özelliklerini taşıdığı; üstelik bu dönemde sermayenin “küresel” dolaşımını kolaylaştıracak siyasal önlemlerin dünya halklarına çok yüksek bedellere mal olacak biçimde hızla alınabildiği de bir gerçek. Sermayenin uluslararası dolaşımının önündeki engeller, mevcut siyasal ve sosyal dengeler sarsılarak ve geride büyük insan trajedileri bırakılarak, dünyanın çok büyük bir nüfusu yoksullaştırılıp mağdur edilerek kaldırılıyor. Ama Berktay, modern insan trajedilerinden hiç söz etmiyor bu noktada. Doğu Bloku ülkelerinde gerçekleşen kapitalist dönüşümün yol açtığı trajediler, Sovyetler çözülürken insanların düştükleri durum bu literatürde yer almıyor. Belki de geçmiş acılardan söz etmek ve bunların tarihsel olduğunu söylemek çok kolay olduğundandır! İki on yılı doldurmayan bir tarih içinde olup bitenler henüz tarih sayılmadığından, yazar, uzak geçmişin anılarından gözlerini alıp yakınlara bakamıyor ya da hâlâ Minerva’nın baykuşunun öteceği alacakaranlığı bekliyor olabilir! Ama kapitalizmin vahşi dönemindeki insan acılarının gelip geçmiş, tarihsel olduğunu söylediğinde, “küreselleşme”nin dünyanın dört bir yanında 1 dolara geçinmek zorunda bıraktığı yoksullar kitlesinin ne anlama geldiği ve yazarın bunu görmeyecek şekilde nasıl bir fildişi kulesinde yaşadığı sorulmak istenecektir kendisinden.

Lenin emperyalizmin özünün siyasal gericilik olduğunu yazmıştı; “küreselleşme”nin siyasal yönelimi söz konusu olduğunda Berktay haklıdır, “solcular” “takıntılı”dır bu konuya: “liberalizm eşittir karşı devrim, liberalizm eşittir dışa açılma, liberalizm eşittir emperyalizme teslimiyet…” Ama eksik yazmış yazar, “takıntılar”ımızı uzatmak mümkün: “liberalizm eşittir demokrasi karşıtlığı, liberalizm eşittir emekçi düşmanlığı, liberalizm eşittir açlık ve yoksulluk, liberalizm eşittir gözyaşı…”

 

EHVENİŞER VE AKP

Bu noktadan sonra, Halil Berktay’ın bunca tarihsel analiz ve “sol” eleştirisi yaparak çıkarsadığı görüşleriyle bir politik adres göstermesi gerekli. Öyle ya, politik tarihle uğraşıyor ve bunu yaparken, geçmişle bugün arasında diyalog kurmaya çalışıyor. Berktay’ın geçmişi, bugünün İşçi Partisi’nin doğduğu Aydınlık geleneğiydi. Bir zamanlar Doğu Perinçek’in kurmaylarındandı. Bugün ise, AKP ile aynı politik platformda bulunuyor. AKP’nin dinsel görüşleri, siyasal İslam yelpazesinde bulunduğu konum elbette onu ilgilendiriyor, ama asıl olarak AKP’nin temsil ettiği neoliberal politikalarla ilgileniyor ve savunduğu görüşlerle AKP’ninkiler arasında uyum görüyor. AKP hakkında muhtemelen çok “derin” görüşleri var ve bu parti, incelendikçe incelenilesi bir derin felsefi konu onun için. Ama mümkünse neoliberal gibi amiyane bir isim takılmasın bu politikalara; bu kadar derin bir konu neoliberalizm gibi ayağa düşmüş bir tanımla açıklanamaz! O yüzden AKP ile ilgili genel geçer yargılara sinirleniyor:

AKP’nin neoliberal olup olmadığı da değil ilginç olan, neoliberalizmin bir çeşit nihai, bitirici bir suçlama olarak görülmesi. Neoliberal dendiği anda AKP’nin ‘maske’sinin düşeceği, herkesin türbana özgürlük ‘sahtekarlığı’ karşısında mevzileneceği sanılıyor.

Öyle ama; her politika bir isimle anılır sonuçta. AKP’ye de en çok yakışanının neoliberal olduğu konusunda herkes hemfikir. Halil Berktay kendisinin ve AKP’nin neoliberal olarak adlandırılmasına karşı çıkıyor, ama AKP’nin ve kendisinin politik görüşleri konusunda henüz bulunmamış bir kelime de yaratmadı henüz. Öyleyse biz, bildiğimiz kategorilerle adlandırmayı sürdürmek zorundayız. AKP Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerin liberalizasyonu için model olarak imal edilmiş bir parti. Kendisini yaratan kaynağa, yani ABD’ye, şimdiye kadar, fazla sorun çıkarmaksızın itaat etti, ediyor. Halil Berktay da, sendikal hakları budayan, türban söz konusu olmazsa kişi hak ve özgürlüklerini ağzına almayan, 1 Mayıs’ta işçileri dövdüren, çiftçilerin ve işçilerin acılarına vurdumduymaz davranan, aydınları aşağılayan AKP iktidarı döneminin demokratik bir dönem olduğuna inanıyor. AKP’nin kapatılma davası ile ilgili yazdığı yazıda şöyle söylüyor:

Bırakalım, bazıları ‘AKP’nin demokrat olup olmadığını’ tartışa dursun. Hattâ şu 2008 yılında, saf, mutlak bir demokrasi tanımı bulmak için Marksizm-Leninizm sözlüğüne bakıp, bin yıllık bir teorik apriorisizm ve tumturaklı edâ içinde, ‘biliyoruz ki demokrasi bir sınıf tahakkümü biçimidir, öyleyse…’ diye devam etsin.

Asıl anlamlı sorular şunlar:: (1)Hükümet [ve biz] ulusalcılığa, Kızılelma cephesine, CHP-MHP’ye, Ergenekona, askerî -bürokratik komplekse ve Yargıtay Başsavcısına göre, daha demokratik bir yerde mi[yiz], değil mi[yiz]? Ya da şöyle diyelim:: en kötüsü ne? Gelinen noktada, AKP’nin bir ‘yargı darbesi’ veya ‘jüristokrasi’ oyunuyla (bkz Ergun Özbudun, Şahin Alpay) kapatılması, memleketin geleneksel efendileri karşısında demokrasinin yenilgisini ifade edecek mi, etmeyecek mi?...

(Not 1 : Ehven-i şer mantığı mı dediniz? Tabii ki ehven-i şer mantığı! Bir de mükemmeliyet mi arayacaktım?... Bütün çok-partili siyaset, iyinin iyisini ararken kötünün kötüsünden kaçınmaktan başka nedir? Demokrasi -evet, formel, biçimsel demokrasi. Kuralları ve kurumları, dokunulmaz hak ve özgürlükleri, kuvvetler ayrılığı, seçimleri, hukuk devleti olan demokrasi. ‘Yaşa ve bırak yaşasın’, ‘benim özgürlüğüm, başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde biter’ ve ‘fikirlerinizin hepsine karşıyım, ama bunları savunma hakkınızı sonuna kadar savunacağım’ gibi, son derece basit mütekabiliyet ve hakkaniyet ilkelerine dayanan demokrasi. Maksimalist, boy ölçüşmeci ve imhacı olmayan demokrasi! Bu demokrasinin kendisi, diğer siyasal rejimlerle, özellikle de şu veya bu ütopyanın cehennemine giden ‘iyi niyet döşenmiş’ yollarla kıyaslandığında, son tahlilde hep kötünün iyisi değil mi?)…

Hayır Halil Berktay, demokrasi, kötünün iyisine razı olmak demek değil. Bu, böyle anlaşılıyorsa eğer, temsil kanallarını emekçilere, azınlıklara, farklılıklara açmayan burjuva demokrasisinin sadece burjuva vasatın iktidarını mümkün kılan mekanizmaları çalıştırmasındandır. “Kuralları ve kurumları”, daima, alt sınıflarda olanların bir adım daha iktidara yakınlaşmalarını önlemek için işlerlik gösterirler. Ve öyle bir demokraside, kendi kimliklerini hatırlamamak pahasına, “birey”ler olarak kendilerini temsil edebilir, istenmeyenler. Bunu yapabilmeleri için de, sunulan seçenekler içinden birini, bir partiyi seçmek zorundadırlar. Bu durumda, ancak, belki onlar için ehveni şerden söz edilebilecektir. Ama demokrasinin bu tanımı mutlak değildir. Vasatın vasat kalmasını sonsuza kadar garanti etmeyen, ezilenlerin yeteneklerinin sınırsız gelişimine özen gösteren, en küçük birimden en üst organlara kadar temsil edilmelerine olanak sağlayan bir demokrasi de vardır kuşkusuz. Berktay’ın kötülediği ve diktatörlükten başka bir şeye dönüşemediğini söylediği “proleter demokrasi”dir bu.

İşçi demokrasisini beğenmeyen Berktay’ın geldiği nokta, AKP gibi geri ve arkaik değerleri neoliberal bir söylemle harmanlayan bir partide “demokratlık” bulmasıdır. Onun, “solcular”da bulduğu pejmürdelikten daha vahim bir noktadır bu.

AKP’nin, Halil Berktay’ın yazılarında sık sık göze soktuğu Mill’in ve Voltaire’in “‘Yaşa ve bırak yaşasın, benim özgürlüğüm, başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde biter ve fikirlerinizin hepsine karşıyım, ama bunları savunma hakkınızı sonuna kadar savunacağım gibi, son derece basit mütekabiliyet ve hakkaniyet ilkelerine dayanan demokrasi… anlayışını savunduğunu söylemek için hakikaten saf olmak gerekiyor ama. Kendisine durumundan yakınanlara “ananı da al git” diyen başbakanın, başkalarının fikirlerini savunma hakkını sonuna kadar savunacağına okurlarını inandırmaya çalışmak içinse, başkalarının kendisinden saf olduğuna inanmayı gerektiriyor. Berktay’ın “demokratlığı”nda bunlar olabiliyor. Kendi deyimiyle “Allah akıllar versin!” demeli. Vermiyorsa eğer, olgular, “realiteye ve topluma sırtını dönüp kendi ‘teori’sinin tabutuna kapanmış” bir neoiberal aydının “mezar taşı gibi” duracaklar.



* Bu yazıda Halil Berktay’ın Taraf gazetesindeki köşesinde 31 Ocak 2008’den 26 Haziran 2008’e kadar “Sol ve Demokrasi” üst başlığıyla yazdığı 13 yazı ve aynı gazetede 28 Şubat 2008’den 14 Ağustos 2008’e kadar yazdığı diğer köşe yazıları esas alınmıştır.