“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

AB'nin Bitmeyen Krizleri

Yüzyıllar boyunca Avrupa kıtasının tek hakimi olabilmek için birbiriyle kanlı savaşlara girişen Avrupa’nın egemen güçleri, son yarım yüzyıldır “tek çatı”,

hatta “tek devlet” şemsiyesi altında bir araya gelmenin siyasetini yapıyorlar. İnsanlık tarihinin yaşadığı en büyük savaşlardan biri olan 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra, sosyalizmin kapitalizm karşısında dünyanın beşte birine hakim olması, Avrupa’nın kapitalist devletlerini ABD’nin şemsiyesi altında bir araya getirdi. Öncesinden farklı olarak, artık bir de sosyalizmin yayılması ve yeni ülkelerde zafer kazanmasını engelleme hedefi bulunan Avrupa Birliği, bugün elbette, 1957’deki kuruluş anlayış ve fikrini de aşan tarzda yapılanmaya devam ediyor. Günümüzde, asıl olarak, bir taraftan ABD’nin şemsiyesi ve denetiminden kurtulmak, diğer taraftan ise dünya çapında güçlü bir emperyalist aktör olmak istiyor. Bugün, Avrupa Birliği’nin önemli ülkeleri olarak kabul edilen Almanya ve Fransa, dünya ölçeğinde tek başına yapamadıklarını ya da gerçekleştirme ihtimali zayıf olan politikaları, AB adına sürdürüyor ve gerçekleştirmeye çalışıyorlar.

1957 yılında Roma Anlaşması ile “Avrupa Topluluğu” adı altında bir araya gelen İtalya, Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’un başlattığı bu sürecin üzerinden 51 yıl geçti. Bu 51 yıllık süre zarfında, değişik evrelerden geçerek bugün “Avrupa Birliği” adını alan oluşum, bugüne kadar pek çok kez “derin krizler” yaşadı ve önemli sarsıntılar geçirdi. Ancak, AB tarihinin en derin ve sarsıcı krizi, 2005 yılında Fransa ve Hollanda’da Avrupa Anayasası konusunda yapılan referandumlardan çıkan “hayır” sonuçlarıyla yaşandı. Birbirine esnek bir şekilde bağlanmış, daha da önemlisi karar mekanizmasında büyükler ile küçükler arasında “oy birliği esası” üzerinden (halen sürmekte olan) sözde “eşitlik” temelinde yürüyen birlik, artık günümüzün ihtiyaçlarına yanıt vermez duruma geldiği için, büyük ülkeler, AB’nin dünya siyasetinde etkili ve güçlü bir “emperyalist aktör” olabilmesini sağlamak için yeni adımların atılması konusunda görüş birliğine varmışlardı. AB’nin karar ve icra yapısında önemli değişikler içeren Avrupa Anayasası, bu bakımdan, geleceğin Avrupa Devletler Birliği ya da Avrupa Federe Devletleri’nin kurulmasında önemli bir dönemeci ifade ediyordu. AB’nin gelecekteki yapısını yeniden belirlemek ve devletler arasındaki bağları daha da güçlendirmek, küçük devletleri hukuken de büyük devletlerin denetimi altına alabilmek için, 2001 yılında Belçika-Leaken’de toplanan AB Zirvesi’nde kurulan Avrupa Konvansiyonu, bu temel üzerinden AB Anayasası’nı uzun tartışmalar ve pazarlıklardan sonra hazırladı. AB ülkelerinin “ortak hukuk ve bağlayıcılık konusunda asgari uzlaşma metni” denilebilecek “Avrupa Anayasası”, asıl olarak birliğin emperyalist bir güç olarak dünya sahnesinde daha etkin hareket etmesini öngörüyordu.

Uzun süre kamuoyunda tartışmalara yol açan ve Fransa ve Hollanda’da 2005 yılında yapılan referandumlarla reddedilen Avrupa Anayasası, halklar için büyük bir tehlike ve tehdit anlamına da gelen şu temel unsurları içeriyordu:

a- Avrupa Anayasası, üye ülkelerin dış ve savunma politikasının tek elde toplanılmasını dayatıyordu. Anayasa’nın Birinci Bölümü’nün 41. Maddesi’nin 1. paragrafında (Madde I-41, Parg.1) , “AB’nin güvenliği askeri operasyonlarla korunur” denildikten sonra, III-312. Maddesi’nde “Üye ülkeler arasında sürekli ortak bir askeri yapılanmaya gidilmesi” şartı getiriliyordu. Buna, “Üye ülkeler askeri gücünü kademeli olarak iyileştirmekle yükümlüdürler (I-41, Parg.3) gibi bağlayıcı maddeler eşlik ediyordu. Yine, “Savunma yeteneğinin geliştirilmesi, araştırma, geliştirme ve silahlanma” konusunda üye ülkelerin denetlenmesi amacıyla bir ajansın/dairenin kurulması isteniyordu. Bu daire, AB Anayasası’nın yürürlüğe girmesi beklenmeden hayata geçirildi. AB Anayasası’ndaki bu madde, AB’nin anayasa gibi bağlayıcı bir “ortak anlaşma” ile militaristleştirildiğinin açık göstergesiydi.

b- Birliğin hedefi, “Tam çalışma ve sosyal ilerleme için, yüksek derecede rekabete açık sosyal piyasa ekonomisini yaratma, çevre koruması ve çevre kalitesini yükseltme” (Madde I-3) olarak tanımlanıyordu. “İstihdam politikası ekonomi/sermaye politikasına göre düzenlenecek (III-207, 179), “Vergi politikaları dolaylı olarak aynılaştırılacak”tı. (III-171) Avrupa Anayasası, piyasa ekonomisi ve serbest rekabetin yüceltilmesi prensipleri üzerinden şekillendirilmişti.

c- Anayasada, AB düzeyinde devam eden sosyal eşitsizliklerin giderilmesi için hiçbir açıklama getirilmiyordu. Pek çok yerde sosyal ve demokratik temel haklardan söz edilmekle birlikte, bu hakların anayasa ile teminat altına alındığına dair bir madde yoktu. Birçok konu ulusal anayasalara ve fiili duruma bırakılmıştı. Örneğin, bugün pek çok ülkede yasalarda politik grev hakkı yasak iken, AB çapında bir Grev Yasası ya da sınır ötesi grevleri düzenleyen bir yasadan, bu anayasada söz edilmiyordu.

d- Avrupa Anayasası, AB Konseyi ve Bakanlar Kurulu’nda kararları büyük ülkelerin lehine düzenliyordu. Bu durum, en fazla nüfusa sahip Almanya'nın işine yarıyordu. Bununla, bugüne kadar sözde de olsa geçerli sayılan “bütün üye ülkelerin eşitliği” prensibi tarihe karışıyordu. Karar verme mekanizması yeniden düzenleniyordu. Buna göre, üye ülkelerin yüzde 55’i ve bütün nüfusun yüzde 65’ine denk gelecek “çifte çoğunluk” prensibine göre kararlar alınacaktı. Bu durumda, örneğin Almanya'nın oy ağırlığı yüzde 9'dan yüzde 18.2'e çıkıyordu. Fransa, İngiltere, İtalya, İspanya ve Polonya gibi ülkeler oy ağırlığını artırırken, diğer bütün ülkelerin oy ağırlığı yüzde 0.5 ila 1.5 arasında azalıyordu. Ancak “çifte çoğunluk” ile alınacak kararlar bütün ülkeler için bağlayıcı olacaktı.

İçeriği bu şekilde belirlenen Avrupa Anayasası, Avrupa halkları arasında geniş tartışmalara ve tepkilere yol açtı. AB’nin emperyalist-militarist bir birlik olarak büyük devletlerin lehine biçimlendirilmesinin temel belgesi anlamına gelen Anayasa, pek çok ülkenin halkı tarafından tepkiyle karşılandı. 500 milyon insanın geleceğini ilgilendiren, ancak masa başında teknokratlar ve politikacılar tarafından hazırlanan bu Anayasa’nın halkın oyuna sunulmasına pek çok ülke yönetimi yanaşmadı. “Demokrasinin beşiği” olarak ilan edilen Avrupa’nın “en ileri demokrasileri” halktan korktuklarını böylece bir kez daha göstermiş oldular. Birçok ülke yönetimi halkı ilgilendiren bu Anayasa’yı referanduma götürmeye yanaşmazken, Fransa ve Hollanda başta olmak üzere bazı ülkelerde, kendi anayasalarının zorunlu kılması nedeniyle, referandumlara gidildi.

Fransa ve Hollanda’da 2005’in ilk yarısında yapılan referandumlarda, sendikalar ve ilerici örgütlerin desteklediği “hayır” cephesi kazanınca, AB Anayasası’nın 1 Ocak 2007’den itibaren yürürlüğe girmesi mümkün olmadı. Fransa ve Hollanda referandumları, elinde bulundurdukları devasa olanakları kullanarak milyonlarca insanı peşinden sürükleyen egemen sınıflar ve partilerinin her zaman kazanmayacağını da dünya halklarına göstermiş oldular.[1] Fransa ve Hollanda’da yapılan referandumlarda “Non” ve “Nee” kararı çıktıktan sonra, hukuksal olarak bakıldığında Avrupa Anayasası’nın tamamen gündemden kalkması gerekiyordu. Çünkü AB’nin karar biçimindeki “oy birliği” esasına göre, bir ülke tarafından kabul edilmeyen bir kararın hayata geçirilmesi mümkün değildi. Bu iki ülkedeki referandum sonuçlarına resmi ağızlardan “saygı duyulur”ken, asıl olarak görmezden gelinmeye çalışılıyordu. Her iki referandumdan sonra toplanan AB Zirvesi’nde “Anayasa’nın öldüğü, ancak Anayasa’da yer alan fikirlerin yaşadığı” belirtilerek, Avrupa’nın çıkarının bunları hayata geçirmekten geçtiği ileri sürüldü ve militarizmin ve neoliberalizmin AB’nin gündeminde kalmaya devam edeceğinin mesajı verildi. AB’nin büyük emperyalist devletlerinin çıkarları uyarınca Avrupa Anayasası üzerinde sağlanan uzlaşmanın bir biçimde yürürlüğe girmesi hayati önem taşıyordu. Bunun isminin ne olacağı ise, artık pek önemli değildi.

Ve bu anlayışla hareket eden AB ülkeleri, Almanya’nın öncülüğünde, 2007’nin ilk yarısında, Avrupa Anayasası’nda yer alan önemli maddelerinin tümünü, bu kez de “Lizbon Sözleşmesi” adı altında toplayarak, yeniden Avrupa halklarına dayattılar.

 

LİZBON SÖZLEŞMESİ İRLANDA DUVARINA ÇARPTI

Yukarıda belirtilen dört ana noktada Avrupa Anayasası’nda yer alan maddelerin aynen kopyalandığı Lizbon Sözleşmesi, Fransa ve Hollanda halkları başta olmak üzere, birçok ülkede emekçilerden kaçırılarak, parlamentolar ve senatolar tarafından onaylandı. Ancak anlaşma ve sözleşme, bu kez de İrlanda halkının ret duvarına çarpmıştı. 1 Ocak 2009’da yürürlüğe girmesi planlanan Lizbon Sözleşmesi için, 27 AB ülkesi arasında bir tek İrlanda, Anayasa gereğince referanduma gitti. 12 Haziran’da sandık başına giden seçmenlerin yüzde 53’ü “Hayır” oyu kullandı. Böylece, sözleşmenin önümüzdeki yılın başında yürürlüğe girmesi tartışmalı hale geldi. Bu karar, birliğin, 2005’deki referandumlardan sonra yeniden derin bir kriz ile karşı karşıya kaldığının da ilanıydı.

Aslına bakılırsa, AB bu türden “krizler”e alışık sayılırdı. Aynı İrlanda, Mayıs 2001’de Niş Anlaşması’nı da referandum yoluyla reddetmiş, ancak bir yıl sonra anlaşma tehdit, şantaj ve baskıyla kabul ettirilmişti. AB’nin yerküre üzerinde daha etkili bir emperyalist güç olabilmesi için tüm üye ülkelere silahlanma zorunluluğu getiren, ortak dış ve savunma politikası dayatan ve neoliberal planların hayat bulmasını sağlayan Lizbon Sözleşmesi, bu ana maddeleri, Avrupa Anayasası’ndan olduğu gibi devraldı. Eğer Avrupa’nın egemen güçlerinin halkın iradesine gerçek anlamda saygı gösterme diye bir derdi olmuş olsaydı, reddedilen anayasayı, “Lizbon Sözleşmesi” kılıfıyla yeniden hayata geçirmeye çalışmazdı. Böyle olmadığı açık şekilde ortaya kondu. İrlanda halkının ikinci kez referanduma giderek bu kez zorla “evet” demesi için baskılar yoğunlaştırıldı. Avrupa sermayesi, istediği sonucun çıkması için, 12 Haziran’da yapılan referandumun tekrarlanmasını istiyor. Bu, önceki sonucun -halk iradesi- tanınmaması anlamına geliyor. Bunu gizleme gereği de duymuyorlar. Gerekçeleri, “500 milyonluk AB’nin kaderinin referandum sırasında kullanılan 860 bin ‘Hayır’ oyu tarafından değiştirilemeyeceği”dir. Sorunun özü çarpıtılarak, “rakamlar çelişkisiyle” İrlanda halkının kararı “yok” sayılıyor. AB Dönem Başkanı Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, açık bir şekilde bu yıl içerisinde ikinci bir referandumun yapılması çağrısında bulundu. Bu arada ikinci bir referandumdan da “Evet” oyunun çıkmaması durumunda, İrlanda’nın AB’nin dışında kalması gerektiğini savunanların sayısı da az değil. Bu yüzden de, AB’nin bütün sermaye güçleri, bu yılın sonuna kadar İrlanda’dan bir “Evet”in çıkması için baskıyı sürdürecekler. Ancak, öyle görünmektedir ki, 1 Ocak 2009’da yürürlüğe girmesi planlanan Lizbon Sözleşmesi, planlandığı gibi yürürlüğe giremeyecektir. Burada, İrlanda referandumunun, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ndeki karar aşamalarını da etkilediğini belirmekte yarar var. Her iki ülkenin yöneticileri, Lizbon Sözleşmesi’ni hemen imzalamayacaklarını ilan ettiler.

Ne var ki, AB egemenleri, Avrupa Anayasası ve Lizbon Sözleşmesi’nde yer alan ve ‘üzerinde asgari uzlaşmanın sağlandığı’ hedeflerden kolayca vazgeçmeyeceklerdir. AB Anayasası’nın ateşli savunucularından Almanya Dışişleri eski Bakanı Joschka Fischer, Lizbon Sözleşmesi’nin bu sefer hayata geçirilmemesi durumunda yeniden canlanmasının mümkün olmadığına dikkat çekerek şunları söylüyordu: İrlanda’da referandumun tekrarlanması elbette güzel bir şey değil, ancak mecburidir. Bir ülkeden bir daha Hayır kararı gelirse bu sözleşmenin öldüğü anlamına gelecektir.” (Süddeutsche Zeitung, 23.06.2008) diyor. Aynı Fischer, Lizbon Sözleşmesi’nin yürürlüğe girmemesinin AB açısından yaratacağı sonuçları şu şekilde değerlendiriyordu: “Dramatik sonuçlar olacaktır. Her şeyden önce Avrupa partnerleri ABD, Rusya, Çin ve Hindistan karşısında tek bir dış politika ile konuşamaz ise önemli ölçüde zayıflayacaktır. Çünkü sözleşme, AB’nin dış politikada tek bir sesle konuşması için Yüksek Komiserliğinin kurulmasını öngörüyor.

 

KÜÇÜK VE MİLİTARİST AB’YE DOĞRU

Fransa, Hollanda referandumlarından sonra “çözüm” olarak gösterilen “Çekirdek Avrupa”, İrlanda referandumu sonrasında yine yüksek sesle ifade edildi. Daha doğrusu, her önemli kriz sırasında “Çekirdek Avrupa” dillendiriliyor. 1990’lı yılların birinci yarısında Almanya ve Fransa tarafından ortaklaşa ilan edilen “Çekirdek Avrupa” modeli, tam entegrasyonu isteyen ülkelerin zaman geçirmeden politik, ekonomik ve askeri alanlarda birleşmesini içeriyor. Modelin merkezinde Almanya, Fransa, Belçika, Luxemburg ve Hollanda bulunuyor. Daha sonra fikri bakımdan “Çekirdek Avrupa” ile aynı olan “İki vitesli Avrupa” ve “Avangard Grubu” modelleri ortaya atıldı. Bütün bu isimlendirmelere bakıldığında, AB’nin mevcut yapısı ve sayısı ile politik, ekonomik ve askeri anlamda “tam entegrasyon”a gidemeyeceğini, Avrupa burjuvazisi de kabullenmiş durumda. Bu nedenle, AB’nin, yakın dönemde, tam entegrasyonu “hemen isteyenler” ve “istemeyenler” olarak ikiye bölünmesi büyük bir olasılık olarak görünüyor. Buna, bir de, ABD’nin “sadık müttefiki” İngiltere ve ona yakın duranların aykırı duruşunu eklediğimizde, üçe bölünmesi bile söz konusu.

Böylece, “genişleme stratejisi” ile yerküre üzerinde büyük bir güç olarak hareket etme niyetinde olan AB egemenleri, en azından bazı hedeflere varma konusunda küçülmeyi göze almak zorunda kalacaklardır. Bu siyasetin merkezinde ise, Almanya ve Fransa bulunuyor. Tek tek emperyalist paylaşım sürecinde fazla etkili olamayacağının bilincinde olan bu iki ülke, bazı ülkeleri de yanlarına alarak, “amaç birliği” yapmayı kaçınılmaz görüyor.

Ancak bu, aralarında çelişkiler ve farklı hesapların olmadığı ya da olmayacağı anlamına gelmiyor. Tam tersine, her iki ülke de, bu süreç içerisinde kendi egemenlik alanını geliştirme, etkili olma konusunda ayrı siyasetler izlemeye devam edecektir. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin ilan ettiği “Akdeniz İçin Birlik” projesi bunun son örneklerinden birisi olarak gösterilebilir. . Sarkozy’nin, tek başına Fransa’nın Kuzey Afrika ve Ortadoğu üzerinde etkili olması için ortaya attığı proje, Almanya’nın karşı çıkması üzerine, getirilip, “Barcolena Süreci”nin devamına dönüştürülmüştü.

Yani; 13 Temmuz 2008’de kurulan “Akdeniz Birliği” ile Sarkozy’nin ilk telaffuz ettiği Akdeniz Birliği arasında önemli farklılıklar bulunuyor. Ama bu, Fransa’nın tam olarak baştaki emellerinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor.

21. YÜZYILIN AVRUPASI?

Avrupa 21. yüzyıl yolunda” başlığıyla sunulan Lizbon Sözleşmesi, hiç şüphesiz içinde bulunduğumuz yüzyılda AB’nin her açıdan günümüzün uluslararası ilişkilerine bağlı olarak yeniden şekillendirilmesi ve pazar kavgasında daha güçlü olarak mevzilenmesi açısından büyük bir önem taşıyor. “AB kurumlarının modernleştirilmesi ve çalışma metotlarının optimalleştirilmesi”nin hedeflendiği sözleşmede, Avrupa’nın, ancak bu durumda, küreselleşme, iklimsel dönüşüm, demografik farklılık, güvenlik ve enerji ihtiyacı gibi sorunlarla baş edebileceği ileri sürülüyor. Aynı sunumda, “Lizbon Sözleşmesi ile AB’de demokrasinin işlerliğinin yurttaşların lehine güçlendirilmesinden” söz ediliyor. Ama, “Demokrasinin işlerliğini güçlendirme”nin giriş bölümüne yazıldığı bu sözleşme dolayısıyla, İrlanda halkının iradesi hiçe sayılarak, demokrasinin ayaklar altına alınmak istendiği de bir gerçek. Lizbon Sözleşmesi ile ayrıca Niş Anlaşması’nda yer alan karar biçimi tamamen değiştiriliyor. Sözleşmeye göre, 2014 yılından itibaren, karar alma biçimi “çifte çoğunluk” esasına göre olacak. Yani, alınan kararların en az üye ülkelerin yüzde 55’i ve bu ülkelerin nüfusunun AB nüfusunun yüzde 65’ine denk düşmesi gerekiyor. “Oy birliği” esasının kaldırılması ve yerine “çifte çoğunluğun” getirilmesiyle, aynı zamanda, küçük ülkelerin karar alma sürecinde etkisinin olmayacağı daha önce belirtilmişti.

“Genişleme stratejisi”yle dünya siyasetinde bir aktör olmayı hedefleyen AB, bugün 27 üyesi ile eskiye göre iç pazar ve ekonomik açıdan ‘dünyanın en önemli emperyalist bloklarından biri’ haline geldi. Ancak bu ekonomik gücün kendisini siyasi ve askeri alanda aynı ağırlıkta ifade edememesi, geçmişte olduğu gibi, bugün de en önemli sorunların başında sıralanıyor. Lizbon Sözleşmesi, asıl olarak, birliğin, dünya ölçeğinde siyasi ve askeri anlamda bir güç olduğunu göstermesinden başka bir şey değildir.

AB’nin diğer emperyalist bloklara karşı siyasi bir birliğe dönüşmesini isteyen güçler, uzun zamandan beri ortak dış ve askeri politikanın belirlenmesinde ısrar ettiler, etmeye de devam ediyorlar.

Avrupa Anayasayı ve Lizbon Sözleşmesi, birlik içerisinde dış, askeri ve ekonomik politikalar konusunda siyasi disiplinin, otoritenin sağlanmasında temel dayanaklardan biri olarak kabul edilebilir. Bu, aynı zamanda asgari temelde üzerine anlaşmaya varılan ortak bir gelecek vizyonudur. Bu asgari uzlaşmanın hayata geçirilmesi için ise, yakın ve orta vadede yeni üyelerin alınması pek beklenmiyor.

İki yıl önce Brüksel’te toplanan AB Zirvesi’nde, bu çerçevede “3C” formülü konusunda görüş birliğine varılmıştı. “Consolidation” (Güçlendirme), Conditionality (Prensiplere Bağlılık) ve Comminication (İletişim) olarak ifade edilen “3 C” formülü, “genişleme stratejisi”nin bir süreliğine de olsa askıya alınması anlamına geliyordu. “Consolidation” ile eski döneme göre yapılanan AB kurumlarının acil olarak reformdan geçirilmesi amaçlanıyordu. Bunun içine, AB’nin yeni üyeleri “hazmetmesi”, yeni üyelerin de birliğe “uyum göstermesi” şartı konmuştu. AB kendi içinde yeniden yapılanacak, yeni sorunları beraberinde getirecek ülkelerin birliğe dahil edilmesi engellenecekti. “Conditionality” prensibi de bunu tamamlıyordu. Genişleme adına bugüne kadar pek çok ülkenin belirlenen kriterleri yerine getirmediği halde birliğe alındığı belirtilerek, bundan böyle üye olmak isteyen ülkelerden bütün kriterleri eksiksiz yerine getirmeleri isteniyor ve üyelik için önceden bir tarih verilmeyeceği açıklanıyordu. AB, kısa vadede, genişlemeden çok kendi iç sorunlarını “çözme” ve bunları belli bir rotaya oturmayı başlıca hedef haline getirmişti. Comminication (İletişim) burada devreye giriyordu. AB liderlerinin çoğu, AB Anayasası’na karşı tepkinin yüksek oluşunu, hem AB’nin hedefleri hem de Anayasa’nın kendisinin halka fazla anlatılmamasına bağlıyorlardı. Türkiye açısından, bu, 2014 yılında birliğe üye olabileceği yönündeki açıklamaların ve hesapların geçersiz olduğu anlamına geliyor. Önceden bir tarih verilmediği için, üye olacak ülkenin son durumu, birliğin içinde bulunduğu süreç üyelik için asıl belirleyici olacak. Türkiye’nin AB üyeliğinin tahmin edilenden de uzun bir sürece yayıldığı anlaşılıyor.

“3C” ile ifade edilen bu sorunların da ötesinde, AB’nin büyükleri, Almanya, Fransa ve İngiltere arasındaki çelişki ve çatışmalar, “politik entegrasyon süreci” yakınlaştıkça daha da artıyor. İngiltere, Lizbon Sözleşmesi’ne, “ortak dış ve askeri politika” konusundaki maddelerinin kendisini bağlamayacağı şartıyla onay verdi. Bu, içinde bulunduğumuz yüzyıl içerisinde, İngiltere’nin, pek çok açıdan “Çekirdek Avrupa” olarak nitelendirilen Almanya, Fransa ve Benelux ülkelerinden ayrı davranmaya devam edeceği anlamına geliyor.

Bu durum, aynı zamanda, İngiltere ile “Çekirdek Avrupa” arasında gelecek vizyonu konusundaki “felsefe farkı”nı da ortaya koyuyor. Alman-Fransız ekseni, başta dış ve askeri politikalar olmak üzere, bütün alanlarda, üye ülkelerin birbirine daha sıkı bir şekilde bağlanarak, politik birliğin derinleşmesini isterken, İngiltere buna karşı çıkıyor ve ülkelerin birbirine esnek bağlanmasını istiyor. Yine Almanya-Fransa ekseni, bundan böyle, “iç disiplin”i sağladıktan, birleşme sürecini derinleştirildikten sonra yeni üyelerin alınmasını istiyor. Ama İngiltere, genişleme sürecinin bugüne kadar olduğu gibi devam etmesini savunuyor. İngiltere, ayrıca, AB’yi politik bir birlikten ziyade, “büyük bir iç pazar” olarak görme arzusunda.

Almanya-Fransa ekseninin istediği “Avrupa Federal/Birleşik Devletleri”nin şimdiki süper güç ABD’ye önemli bir rakip olacağı açıktır.

Bu bakımdan, AB’nin tam uyum içinde olmasını istemeyen emperyalistlerin başında ABD geliyor. Yıllardır AB içinde “ABD’nin Truva atı” olarak bilinen İngiltere’nin gelecek üzerine başlattığı tartışma, kendisine hangi misyonun verildiğini bir kez daha gösteriyor.

Bu “felsefe farkı”nın kendisi bile, bu yüzyıl içerisinde AB’de “politik entegrasyonun” bütün üyeler açısından mümkün olamayacağını gösteriyor. Bunun, “politik entegrasyon” yanlısı ülkelerin kendileri de farkında. Bu yüzden, AB tarihinde ilk kez bir sözleşmeye (Lizbon), isteyen ülkelerin birlikten gönüllü bir şekilde ayrılabileceği maddesi konuldu.

Bütün bunlar, genişleme döneminden “duraklama devrine” giren AB’de, iç çelişki ve çatışmaların, önümüzdeki süreçte, önceki döneme göre çok daha açık ve keskin bir hal alacağı anlamına geliyor. Genel süreç, AB’nin politik krizi ve buna bağlı olarak ortaya çıkacak iç çelişkiler, başta Avrupa olmak üzere, büyük hayallerle yönünü Avrupa’ya dönmüş ülkelerde AB’nin parlatılan yıldızlarının söneceği anlamına geliyor. Bu durum, Türkiye’nin “üyelik süreci”ni de etkileyecektir.

Gelişmeler, AB’nin hızla karmaşık ve çatışmalı bir sürece girdiğini gösteriyor. AB şu anda “çifte kriz” ile karşı karşıya. Birinci krizi AB’nin yurttaşlarıyla olan ilişkisi, ikinci krizi üye ülkelerin kendi aralarındaki ilişkiler oluşturuyor. Bu krizlerin kısa zamanda çözülmesi de beklenmiyor.

 

HALKSIZ AB’NİN KRİZİ

İrlanda referandumundan sonra, başta Almanya olmak üzere, Avrupa basınının çoğunda AB’nin derin bir kriz ile karşı karşıya olduğu çeşitli biçimlerde yazıldı. Burjuva yazarlarıyla politikacılarının sözünü ettikleri “kriz”, elbette Lizbon Sözleşmesi’nin öngörülen süre içerisinde yürürlüğe girmemesinin yaratacağı sorunlarla ilişkili. Avrupa sermayesi açısından belirlenen hedefe ulaşma konusunda ortaya çıkan sorunlar bir yavaşlamayı ve gecikmeyi beraberinde getiriyor. Ancak bu, AB’nin büyük ülkeler ve tekeller lehine yeniden biçimlendirilmesi anlamına gelen yasalar ve sözleşmelerin geri çekilmesi anlamına gelmiyor. Onlar, planları reddedildiğinde, halka karşı daha fazla pervasızlaşıyor ve sözünü ettikleri burjuva demokrasisinin kurallarına bile tahammül etmiyorlar. Kendi koydukları kural ve yasaları “yeni dönemin ihtiyaçları”na göre değiştirmek istiyorlar. AB’nin büyük ülkelerinin yöneticilerinin, Fransa, Hollanda ve İrlanda referandumlarından sonra, belirlenen hedefe ulaşmak için halkın iradesini hiçe sayma yönündeki ısrarları bunu gösteriyor.

Belirlenen hedeflere ulaşma konusunda çeşitli engellerle karşılaşan AB ülkeleri yönetimleri için en önemli sorunlardan biri de, bu sorunların halk arasında yarattığı tepki ve güvensizliktir. Yarım asırdır, sermayenin Avrupasını yaratma adına atılan adımların çoğu, “Avrupa halkları arasında sınırların kalktığı” söylemi üzerine kurulmuştu. Bugün Avrupa Birliği ülkeleri arasında tek para birimi, serbest dolaşım, ortak kurumlar gibi yapılanmalar, ulus devletlerin, ulusal sınırların aşılmakta olduğu gibi gösterilmeye çalışılsa da, “birleşik Avrupa”ya hangi ulus devletin damgasını vuracağının mücadelesi devam ediyor.

“Sınırların kalkması”, “serbest dolaşımın sağlanması”,  “halkların Avrupa’sının kurulması” gibi söylemlerin çoğu kulağa hoş gelmekte birlikte, asıl hedefin, Avrupalı kapitalistlerin en güçlülerinin çıkarlarını savunma ve yerküre üzerinde daha etkili şekilde pratiğe geçirmek olduğu, bugün önceki döneme göre daha fazla açıklık kazanmış bulunuyor. Brüksel’de hazırlanan ve tek tek ülkelere dayatılan özelleştirme, taşeronlaştırma, düşük ücretlerle çalıştırma... gibi ekonomik haklar ile demokratik hakların kısıtlanmasını içeren pek çok yeni düzenlemenin emekçilerin yararına olmadığı, “sınırları kaldırma” adı altında emek-sermaye uçurumunun daha da derinleştirilmek istendiği daha iyi görülüyor. Bu da, son yıllarda, Brüksel’den dayatılan ve ‘kıta çapında’ uygulanan politikalara karşı mücadelenin halk arasında daha fazla ilgi görmesini sağlamakta, bu politikaları sürdüren parti ve örgütler giderek güç kazanmaktadırlar. 2004 yılında yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde AB’ye eleştirel bakanların önemli oranda oy topladığı görülmüştü. Benzer bir tablonun, önümüzdeki yıl yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yeniden ortaya çıkması bekleniyor. Bugün de, pek çok ülkede, başta ortak para birimi olan Euro’nun neden olduğu hayat pahalılığı olmak üzere, pek çok alanda Brüksel politikalarına karşı çıkan emekçilerin sayısında önemli bir artış var. Keza, son yıllarda Brüksel ya da başka başkentlerde sendikalar ve sosyal hareketler tarafından AB’nin dayattığı politikalara karşı düzenlenen gösterilere on binlerce insanın katıldığı da bir gerçek.

Bütün bunlar, Brüksel bürokratları ve büyük ülkelerin mali sermaye temsilcileri tarafından yeniden şekillendirilmek istenen AB’nin, Avrupa halklarının iradesine ve isteğine aykırı bir yönde yapılandırıldığını, halkların da buna sessiz kalmadığını gösteriyor. AB Anayasası’ndan sonra hazırlanan Lizbon Sözleşmesi’nin de referandumla reddedilmesi, halkın, AB’nin büyük güçlerinin çıkarlarına bağlı olarak daha fazla militaristleştirilmesi karşı olduğunu açık olarak gösteriyor. Avrupa’nın birçok ülkesinde, AB’nin emperyalist bir birlik halinde yeniden örgütlenerek, dünyanın paylaşım sürecine militarist bir güç olarak dahil edilmesine karşı önemli bir toplumsal muhalefet bulunuyor. “Hayır” oyunu kullananların ezici bir bölümünün işçiler, köylüler ve düşük gelire sahip emekçiler, kampanyaları sürdürenlerin sendikalar, solcu-ilerici örgütlerin olması dikkate değer. Günümüzde AB’nin şekillenmesinde önemli olan faktörlerin başında bu toplumsal muhalefet bulunuyor. AB’nin biçimlendirilmesinde halkı devre dışında tutarak yasalar ve sözleşmeler hazırlayanlar, her referandum sonrasında, masa başında üretilenlerin gerçek hayata uymadığını bir kez daha görmüş olmalılar.

 

AB’DEKİ GELİŞMELERİN TÜRKİYE’YE YANSIMASI

Avrupa’nın egemen güçlerinin AB’yi yerküre üzerinde askeri bir birliğe dönüştürmek için yapmış oldukları planlar, “aday ülke” statüsündeki Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Türkiye, her şeyden önce yapılanma sürecinde söz sahibi olmadığı bir birliğin içerisine, AB’nin büyük güçlerinin kurallarını peşinen kabul ederek girmek zorunda kalacaktır. Bu durum, dünyanın yeniden paylaşılmasında her açıdan militaristleşmeyi önüne koyan bir AB’ye üye olmasının Türkiye haklarına neyi kazandıracağı, neyi kaybettireceği sorununun açıklık kazanması açısından önem taşıyor. Ayrıca, AB tarafından Avrupa emekçilerine dayatılan neoliberal politikalara karşı Avrupa çapında tepki giderek artarken, aday bir ülkede tam üyelik durumunda halkın başına nelerin geleceği daha iyi ve denebilir ki daha kolay görülebilir. Bu bakımdan, Türkiye-AB ilişkilerine ve üyelik sürecine, parça-bütün ilişkisi içerisinde bakmak, parçanın bütüne eklenip eklenmeyeceği sorunundan çok, bütünün kendisinin problemli olduğunu görmekte yarar var. “Demokrasi”, “sosyal eşitlik”, “özgürlük”, “askeriyeden arınmış sivil siyaset” gibi bundan bir kaç yıl önce AB “ölçeği”nde moda haline getirilen kavramların esasen gerçeği ifade etmediği, bugün çok daha yalın ve net görülebilir. AB’nin, farklı kültürler ve uluslardan insanların sınırsız bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları bir birlikten çok, Avrupa’nın en güçlü devletleri ve tekellerinin dünya üzerindeki egemenlik mücadelesinin bir ürünü olduğu görülebilir. 50 küsur yıllık AB’nin temelinde halkların gönüllü bir şekilde bir araya gelerek sınırları kaldırma, barış içerisinde bir arada yaşama vb. özleminden çok, sermayenin geleceğe dair planları yatıyor. Buna ek olarak, bugün tıpkı Fransa, Hollanda ve İrlanda referandumları sonrasında yaşandığı gibi, en temel demokratik haklar ve halkların iradesinin çiğnenmesi, bu “birlik”in en önemli özellikleri arasında yer alıyor.

 

SONUÇ OLARAK

Son bir kaç yıl içinde AB cephesinden olup bitenlere baktığımızda, şu temel özellikler ortaya çıkmaktadır:

1-     AB sermayesinin, AB Anayasası ve Lizbon Sözleşmesi özgülünde geliştirmek istediği ekonomik, politik ve askeri birliği derinleştirerek, dünya ölçeğinde güçlü bir emperyalist mihrak olduğunu gösterme doğrultusunda izlediği siyaset, milyonlarca emekçi tarafından reddedilmektedir. Fransa, Hollanda ve İrlanda referandumlarının sonuçları bunun ifadesidir.

2-        Avrupa egemenleri ile Brüksel bürokratları, yukarıdaki referandumlarda ortaya çıkan sonuçları tanımayarak, en temel demokratik işleyişe saygılı olmadıklarını göstermişlerdir. Bunun bilincinde olan sermaye kesimleri, artık AB için alınan kararların halkoyuna sunulmaması için yeni düzenlemelere başvuracaklardır. İrlanda’da olduğu gibi Anayasası’nda AB ile ilgili yasaların halk oyuna sunulmasının zorunlu olduğu ülkelere, Anayasa değişikliği yapmaları dayatılacaktır. Böylece, kararlar halka sunulmadan hayata geçirilmek istenecektir.

3-        AB sermayesi ve egemen ülkeleri, bütün “hayır”lara rağmen, AB Anlaşması ve Lizbon Sözleşmesinde ifadesini bulan “politik entegrasyon” sürecini en az zararla hayata geçirmek için sonuna kadar çaba harcayacaklardır. Bu bakımdan, Lizbon Sözleşmesi önümüzdeki yılın başında yürürlüğe girmediği taktirde, aynı talep ve istemlerin sıralandığı yeni bir sözleşmenin halkın önüne konulması sürpriz olmayacaktır.

4-        Gelişmeler, AB’nin hızla militarist ve neoliberal bir birliğe dönüşmekte olduğunu ya böyle olmasının onun büyük güçlerinin hedefi olduğunu gösteriyor. Önümüzdeki dönemde “tam entegrasyonu” isteyen ülkelerin “Çekirdek Avrupa” olarak kendilerini ifade etmeye başlamaları büyük bir olasılık olmakla birlikte, “Entegrasyonu sürecine” karşı olan ya da ekonomik-politik konumu buna uygun olmayanların itirazları da devam edebilecektir. Bu durum, “itirazcılar”ın durumunu tartışmalı hale getirebilecektir.

5-        Bu, aynı zamanda, AB içinde çelişki ve çatışmaların derinleşmesi, her ülkenin kendi çıkarını korumak için alabildiğince çalışacağı anlamına geliyor. Buna, bir de, ABD’nin dışarıdan bölme politikaları eklendiğinde, çok üyeli, bütünlüklü ve uyumlu bir AB’nin oluşmasının mümkün olmadığı görülüyor.

6-        Halklar için tüm bunlar, AB’nin emperyalist politikalarına ve bu politikanın tek tek ülkelerdeki yansımasına karşı mücadelenin tereddütsüzce geliştirilmesi zorunluluğunu ifade etmektedir.



[1] Sınırlı olanaklara sahip, ama uğruna mücadele ettiği davanın doğruluğuna inanan ve bunun için gecesini gündüzüne katan, sokak sokak dolaşarak bildiri dağıtan, afiş asan, bilgilendirme toplantıları düzenleyenlerin başarı kazanabileceği de böylece bir kez daha kanıtlanmıştı.