“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Boğazlar, kars ve Ardahan Üzerine ABD-Türk Dezenformasyonu

Türkiye’de Türk-Sovyet ilişkileri gündeme geldiğinde bazı ‘aydın’ların ilk anımsadığı konu, “Stalin Rusyası’nın ikinci dünya savaşı sonrasında Kars-Ardahan’ı ve Boğazları istediği ve bu nedenle Türkiye’nin NATO’ya girmek zorunda kaldığı” yalanıdır. Tarihi egemenlerin merceğinden okuyan birçok resmi tarihçi de halen bu kanıdadır. Geçtiğimiz yılın sonlarında, bu “soğuk savaş” yalanı, bir kez daha, “ABD Dışişleri Bakanlığı’nın döneme ilişkin gizli belgelerinin açıklanması üzerinden gündeme getirildi. Bu dezenformasyon, Putin Rusya’sının emelleri söz konusu olduğunda ya da Stalin karalanmak istendiğinde, sürekli olarak yineleniyor. Bu yazıda, bu dezenformasyonu Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyet Rusya ilişkilerinin tarihsel gelişimi üzerinden ele almaya çalışacağız.

Geçtiğimiz yılın sonu ve bu yılın ilk dönemlerinde, bu konu üzerine haberler burjuva basınında daha yoğun olarak yer aldı. İddia edilen şuydu:

Moskova Konferansı sırasında, İngiliz ve Sovyet heyeti arasında 19 Aralık 1945 tarihinde Kremlin’de bir görüşme yapılıyor. Stalin, beraberinde Dışişleri Bakanı Molotov olduğu halde, İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin’i kabul ediyor. İngiltere heyeti bu görüşmenin tutanaklarını ertesi gün Amerikan heyetine veriyor. Stalin-Bevin görüşmesinin tutanaklarının, ABD diplomatik belgeler 1945, Genel politik ve ekonomik sorunlar Cilt 2 (1945), 688 ve 691. sayfalarında yer aldığı iddia ediliyor. Bu belgelere göre, Bevin, Stalin’e, “Türkiye ile ilgili sorun nedir .. Terim yanlış anlaşılabilir, ama bir ‘sinir savaşı’nın sürdüğünü gösteren belirtiler var … Biz Türkiye’nin müttefikiyiz, sorunu önlemek istiyoruz” diyor. Stalin de iddiaya göre, “Birincisinin Boğazlar olduğunu, ikinci olarak ise, Kars ve Ardahan’ı Sovyet sınırları içerisine katmak istediklerini… buraların Türkiye’nin ele geçirdiği topraklar olduğunu, 1921 öncesi sınırlara dönülmesini . .Boğazlardan üs isteklerinin sürdüğünü” söylüyor.

Elbette soğuk savaş yalanları bunlarla sınırlı değildi. Daha beteri de vardı. Stalin’in işgal etmeyi planladığı Türkiye topraklarına yerleştirilmek üzere ve işgale gerekçe olarak kullanabilmek için, dünyanın çeşitli yerlerindeki Ermenileri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra SSCB’ne getirttiği ve hukuksal zemin olarak da onlara Sovyet topraklarına ayak bastıkları andan itibaren Sovyet yurttaşlığı statüsü” tanıdığı veonları oyuncak olarak kullandıktan, planların devri geçtikten sonra da Sibirya’ya yolladığı” ileri sürülüyordu. Son dönem yeniden keşefedilen(! ), ABD kaynaklarına dayandırılarak yinelenen bu soğuk savaş yalanı; daha sonra ele alacağımız gibi,1945 Sarper-Molotov görüşmesinin sonuçlarını Ankara’ya bildiren Sarper’in telgraf metni temel dayanak alınarak sürdürülürken, bu yalanı yalanlayan onlarca diplomatik kaynak ve belge ise görmezden geliniyordu. Bu durumda, 1945’teki bu görüşmeye ve “kırılma noktasına” gelmeden önce iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihsel gelişimine dönüp bakmamız gerekiyor.

TÜRK-SOVYET DOSTLUK İLİŞKİLERİNİN GELİŞMESİ VE BOZULMASI

Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilişkileri, Cumhuriyet’ten daha eski dönemlere, Osmanlı dönemine uzanmaktadır. Karadeniz ve Boğazlar, Çarlık Rusyası döneminde de Rusya’nın güvenliği, Çarlık Rusyası’nın sıcak denizlere ulaşma emelleri ve rakiplerinin onu kuşatma stratejileri nedeniyle hep önemli oldu. 1. Dünya savaşı öncesi bloklaşmada, “hasta adam” Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması ve Osmanlı devletinin İttihat Terakki yönetimi altında Almanya mihverinde savaşa itilmesinde de (Alman savaş gemilerinin Osmanlı bandırası altında Boğazlardan geçerek Kırımı’ı bombalaması hatırlansın), Boğazlar önemli bir role sahip oldu. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra ise, Sovyet Kızıl Ordusu Doğu Anadolu’dan kendiliğinden çekilmişti. Rus Çarlığının, İngiltere ve Fransa ile yaptığı Osmanlı topraklarının paylaşımını karara bağlayan gizli Sykes-Picot Antlaşması; Ekim Devrimi sonrasında Sovyet Rusya tarafından deşifre edilerek feshedilmiş ve bu durum Lenin tarafından tüm dünyaya açıklanmıştı.

Türkiye ile SSCB arasındaki ilişkileri düzenleyen en sağlam temel, bu dönemde, 18 Mart 1921 tarihli, Moskova’da imzalanan Türk-Sovyet dostluk Antlaşması’yla atılmıştı. Bu antlaşmaya göre, Sovyet Rusya Sevr antlaşmasını reddediyor, yeni Türk devletinin Misak-ı Milli sınırlarını tanıyarak, Türk-Sovyet sınırlarını kesin olarak saptıyordu. Yine 17 Aralık 1925’te, Paris’te iki ülke arasında bir ‘dostluk ve tarafsızlık antlaşması imzalanmıştı. Bu antlaşmanın en göze çarpan maddesi ise, “Taraflardan herhangi biri saldırıya uğradığında diğerinin tarafsız kalacağı şeklindeydi. İki ülkenin imzaladığı bu ilk saldırmazlık ve tarafsızlık antlaşması, 9 Eylül 1926’da yapılan bir ek protokolle, sınırların arazi üzerinde de netleştirilmesiyle genişletilmişti. 11 Mart 1927 tarihinde de, Ankara’da imzalanan Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması ile iki ülkenin ticari temsilcilikleri diplomatik düzeye çıkarılmıştı. Ayrıca Türkiye ile Sovyetler Birliği,1928’de, saldırı savaşlarını yasaklayan Kellog-Briand Paktı’nı ortak olarak imzalamışlardı. 17 Aralık 1929’da, 1925 tarihli Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması, Ankara’da yapılan bir protokolle iki yıllığına uzatılmıştı. 7 Mart 1931’de ise, ek bir protokolle antlaşma yürürlüğe giriyor, 30 Ekim 1931’de yeni bir protokolle antlaşma 5 yıllığına daha uzatılıyordu. Yine 1935’te, son defa olmak üzere 10 yıllığına uzatılmıştı. İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar, ilişkilerde dostluk egemendi.

1930’larda, Başbakan İnönü Moskova’yı ziyaret ediyor ve bu ziyaret sonucunda, SSCB tarafından Türkiye’ye 8 milyon dolarlık kredi açılıyor, yardım protokolü de 21 Ocak 1934’te Ankara’da imzalanıyordu. 1933 yılında ise, İnönü’nün Moskova ziyaretine karşılık olarak, Cumhuriyet’in kuruluşunun 10. yılı vesilesiyle, Mareşal Voroşilov başkanlığında bir Sovyet heyeti Türkiye’ye geliyordu.

M. Kemal’in –henüz hayatta olduğu bu süreçte–, Sovyetlerle olan dostluk ilişkilerinin bozulmadan sürmesi konusunda gösterdiği itina ve Boğazların geleceğine dair öngörüsü, –savaş sonrası Batı’nın Boğazlar üzerindeki hesap ve planları düşünüldüğünde– özellikle kaydedilmelidir. M. Kemal, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında Sovyetler Birliği’nin rolü ve fiili yardımının büyük öneminin farkındaydı.

Türkiye, ulusal kurtuluş savaşı boyunca, Sovyetler Birliği’nin yakın desteğini görmüş, Anadolu’ya silah, para ve altın akmıştır. Resmi Sovyet verilerine göre, 1920-1922 yıllarında 9.000 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 63 milyon fişek, 147.000 top mermisi ile doğu sınırlarından eski Rus Ordusunun bıraktığı askeri malzeme sevkedilmiştir. “Jivoy” ve “Jutkiy” adlı iki avcı botu hibe edilmiştir. Sovyet Hükümeti, Ankara’daki iki barut fabrikasının kurulmasında yardımcı olmuş, fişek fabrikası için gerekli teçhizat ve hammaddeyi sağlamıştır. Sovyet diplomatik misyonu 200 kilo külçe altını ve iki parti halinde toplam 10 milyon altın Ruble’yi Türk Hükümeti’ne teslim etmiştir. (Kaynak: Rusya Federasyonu Türkiye Büyükelçiliği)

Mustafa Kemal, cumhuriyet kurulduktan sonra, Kurtuluş Savaşı’ndaki yardımları nedeniyle Sovyetler Birliği’ne olan vefa borcunu sözleriyle dile getirdiği gibi, Taksim Meydanı’na dikilen Cumhuriyet anıtına Kızılordu kurucularından General Frunze ve Sovyetler Birliği Türkiye Büyükelçisi S. İ. Aralov’un figürlerinin de eklenmesi için direktif vermişti. İlk tekstil fabrikalarının kuruluşunda, Sovyet Planlamasının ve parasal desteğinin önemi bilinmektedir. Sovyetler Birliği, 1932-1938 yılları arasında ilk Beş Yıllık Kalkınma planının hazırlanmasına ve finansmanına da destek verdi. Sovyet tarım uzmanları Çukurova’da pamuk tarımı konusunda inceleme yaptılar, Sovyetler Birliği’nden gelen makine ve teknisyenlerle, Kayseri ve Nazilli’de ilk basma fabrikalarını kurdular.

Sovyet arşivlerinde araştırma görevlisi olarak çalışan Mehmet Perinçek de; “M. Kemal’in Ankara’daTevfik Rüştü Aras başkanlığında resmi komünist Partisi kurdurup Sovyetlerle iyi ilişkiler geliştirmeye başladıktan sonra, Sovyet heyetinin vagonlarla Erzurum’a geldiğini, Kurtuluş Savaşı’na yardım için gelen altınların hastanenin kantarında tartıldığını, ama altın ve cephane sevkiyatının daha çok Karadeniz üzerinden yapıldığını, o dönem yardımların önündeki en büyük engel olarak Taşnak Ermenistan’ının görüldüğünü, Taşnakların “topraklarımızdan geçemezsiniz” dediğini, Türk ordusunun da Kızıl Ordu ile ortak operasyon yaparak, Taşnak Ermenistan’ını ortadan kaldırma nedeninin, sevkiyat yolunu açmak olduğunu, Sovyetlerin bu dostane desteğinin 1930’lara kadar devam ettiğini” saptamaktadır.

1921 tarihinde, Sovyetler Hükümeti’nin Ankara Hükümeti’ni tanıması ile başlayan, Kurtuluş Savaşı’na Sovyetlerin yardım ve katkısı ile gelişen Türkiye-Sovyet Rusya dostluk ilişkileri; 1925 yılında Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık antlaşmasının imzalanmasıyla doruk noktasına çıkmıştı.

İlişkilerin bozulması, esas olarak 2. Dünya Savaşı sırası ve sonrası koşullarda başladı. Özellikle de Hitler’in iktidara gelmesiyle dünya konjonktüründeki değişmelere bağlı olarak Türkiye burjuvazisinin tutumunda da değişme giderek belirginleşti.

Oysa savaş öncesinde dünya ülkelerinin savaş hazırlıkları ve savunma önlemleri, Boğazların önemini artırmış ve bu alanda yeni bir düzenleme yapılması ihtiyacını dayatmıştı. Bu amaçla, Boğazlar’ın geleceğini belirlemek için Türkiye’nin talebiyle Montrö’de düzenlenen Konferans’ta, SSCB ve Türkiye’nin çıkarlarının paralellik göstermesi üzerine; Montrö antlaşması, 20 Temmuz 1936’da pürüzsüz olarak imzalanmıştı.

Savaşın sonuna doğruysa, Türk burjuvazisi ve hükümetlerinin savaş dönemindeki tutum değişikliklerinin sonucu olarak, Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov, Sovyet Hükümetinin Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında 17 Aralık 1925 ’te imzalanan ve süresi 1945’te bitecek olan Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşmasının 2. Dünya Savaşı sırasında meydana gelen değişikliklerden dolayı feshi arzusunu, 19 Mart 1945’te, Türkiye’nin Moskova büyükelçisi Selim Sarper’e bildiriyor, Türkiye böyle bir kararı beklediği için telaş göstermiyor, ardından da başbakan Hasan Saka ile Molotov arasında San Fransisco’da bu konuda görüşmeler yapılıyordu.

İlişkilerdeki sorunlar ise, esas olarak, 7 Haziran 1945’te Moskova’da yapılan Molotov-Sarper görüşmesiyle başlıyordu. Üstelik bu görüşme talebi Türkiye tarafından iletilmişti. Amerikan ve Türk kaynakları da bunu doğruluyor. Selim Sarper’in bildirdiğine göre, Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov, 1921 antlaşmasının Sovyetlerin zayıf olduğu bir anda aktedilmiş olduğunu, önce bu meseleyi halletmek gerektiğini söylüyor. Sarper buna, “Türkiye’de hiçbir hükümet bunu kabul etmez, ben de bunu Türk Hükümeti’ne iletemem, kaldı ki, Sovyetlerin ne bu araziye ne de buradaki birkaç milyon nüfusa ihtiyacı vardır şeklinde yanıt verdiğini ileri sürüyor. Molotov, “Bu konuyu görüşmeyelim ama sorunları halletmiş olmayız, konuşmaya devam edelim” yanıtını veriyor. İddialara göre, Sovyetlerin talepleri şunlardır:

1) 1921 tarihli Moskova Antlaşması ile tespit edilen Türk-Sovyet sınırında Sovyetler Birliği lehine düzeltmeler yapılması,

2) Boğazların TC ile Sovyetler Birliği tarafından ortaklaşa savunulması,

3) Montrö Sözleşmesi’ndeki değişiklikler konusunda Türkiye ile Sovyet hükümetlerinin antlaşması.

Bu görüşmenin “belgesi”, Selim Sarper’in Ankara’ya çekmiş olduğu uzun telgraftır.

“BOĞAZLAR’IN, KARS VE ARDAHAN’IN İSTENMESİ” YALANININ ARDINDAKİ GERÇEK

Türkiye Üzerine Tezler 2” adlı kitabında, Yalçın Küçük, döneme ilişkin en tartışmasız belge kabul edilen, ABD’nin resmi yayını olan “Foreign Relations of US - Diplomatic Papers”ı ( ABD’nin Dış İlişkileri- Diplomatik Yazışmalar) dikkatle inceledikten sonra şu sonuçlara ulaşmıştır:

- Türk elçisine ulaşan bilgilerin kaynağı belli değildir. (Dezenfermasyondur)

- Sarper’in Mart sonunda Molotov’la biraraya gelmesinin izlenimlerini aktaran ABD elçisi Harriman, “Sarper’in Molotov’un davranışını tutarlı, dostça ve samimi bulduğunu, hareketlerinde bir kötü niyet ya da Türkiye üzerinde bir baskı yaratma eğilimi yansıtan en küçük bir iz bulmadığını” Washington’a bildiriyor.

- Ankara’daki ABD elçisi Steinhard ise: “Sovyetler’in yaptığı gecikmiş bir rahatsızlığı ifade etmekten ibarettir. SB toprak istemiyor.” diyor. Ankara’daki ABD işgüderi Porter de, 28 Nisan tarihinde Dışişleri Bakanının Sarper’le yaptığı görüşmeden sonra Washington’a gönderdiği raporda, “Sarper’in Moskova’nın bir toprak isteği öne sürmeye niyeti olduğuna inanmadığını, kendisinin (Moskova’nın) Montrö Sözleşmesi’nin revizyonu için baskı yapacağına ihtimal verdiğini” belirtiyor.

- Sovyet Hükümetinin Türkiye’nin doğusu üzerinde herhangi bir talebi olmamıştır, ama iki Gürcü profesör, 20 Aralık 1945’te bir Tiflis Gazetesi’nde yayımlanan mektuplarında‚ Karadeniz sahilinin Gürcistan’a ait olduğunu ve Sovyetler’e iade edilmesi gerektiğini” ileri sürmüşlerdi. Mektup Sovyet basınında da yer almıştı. Gürcü profesörlerin yazdıkları Sovyetleri bağlamaz, ama, Soğuk Savaşı yaratmak isteyenler bu malzemeyi kullanarak, “SB, Stalin’in pençesi altındaydı, totaliter bir sistem egemendi, her şeyden haberi olan Stalin’in bu olaydan da haberi olmaması mümkün değildi.” diyorlar.

Aslında, Batı-Sovyet ilişkilerindeki bozulmaya paralel olarak, Türk-Sovyet ilişkilerinin de bozulduğu görülmektedir. 5 Mart 1946’da Churchill, Truman’ın seçim bölgesi olan Missouri eyaletinin Fulton kasabasında, Truman ve Dışişleri Bakanı Brynes’in önünde, ünlü ‘Demirperde’ konuşmasını yapar. Türk-Sovyet ilişkilerindeki bozulma noktası, 15 Ağustos 1946 tarihli ABD Momosu’dur.

1946, ABD-İngiltere / Rus ilişkilerinin bozulduğu yıllardır. ABD’de ölen Türk elçisi Münir Ertegün’ün (aslında iki yıl önce öldüğü ve ABD’de defnedildiği de söyleniyor) cenazesini İstanbul’a getirtme bahanesi arkasına gizlenerek Moskova’ya gözdağı vermek amacı taşıyan Missouri Zırhlısı’nın 5 Nisan 1946 tarihli ziyaretinin siyasal mesajını okuyan Sovyet Hükümeti, olayı ABD ile ortaklaşa tezgahlayan TC hükümetine protesto olarak, Ankara’daki elçisini 1946 Temmuzu’nda geri çekiyordu.

1946 TARİHLİ SOVYET NOTASI NELERİ İÇERİYORDU?

Bu notada, Sovyetler Birliği, savaş sırasında meydana gelen olayları ve Montrö Sözleşmesi ile kurulan rejimin yetersiz kalışını örneklerle belirttikten sonra, yeni bir düzenleme önermektedir. Buna göre:

1) Boğazlar tüm ticaret gemilerinin geçişine sürekli açık olmalıdır.

2) Boğazlar Karadeniz devletlerinin savaş gemilerinin geçişine sürekli açık olmalıdır.

3) Karadeniz’de sahili bulunmayan devletlere ait savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi özel olarak belirtilen durumlar dışında yasaktır.

4) Boğazlar rejiminin tesisi, Türkiye’nin ve Karadeniz sahil devletlerinin yetkisinde olmalıdır.

5) Boğazlarda ticaret seyrüsefer serbestliğini ve Boğazların güvenliğini sağlama bakımından en fazla ilgili ve bunu uygulamaya muktedir olma sıfatıyla Türkiye ve Sovyetler Birliği Boğazların savunmasını ortak araçlarla temin etmelidirler.

6) Sovyetler Birliği, notanın birer örneğini ABD ve İngiltere’ye verir.

ABD kendisine de verilen bu notanın, ilk üç maddesine itiraz etmez. 4. şıkka (Sadece Karadeniz’de kıyısı olan ülkeler rejimi düzenlesin ) ve 5. Şıkka (Boğazların güvenliği Sovyetler Birliği ve Türkiye tarafından sağlansın) itiraz eder ve şunları belirtir:

‘Boğazlar rejimi’ sadece Karadeniz devletlerini değil, ABD dahil tüm ülkeleri ilgilendiren bir sorundur. Türkiye, Boğazlar savunmasının başlıca sorumlusu kalmayı sürdürmelidir. Bir saldırı durumunda BM Güvenlik Konseyi harekete geçer.

ABD notasında görülen, Boğazlar tartışmasının Sovyet inisiyatifinden çıkarılarak o günlerde adı “Hür Dünya” olan, bugünse “uluslararası toplum” denilen emperyalist kapitalist egemenlik alanına çekme ve oldu bittilere zemin hazırlama çabasıdır.

Türk Hükümeti ise, Sovyetler’in notasına 22 Ağustos 1946’da cevap verir. “Kimi savaşan ülke gemilerinin savaş sırasında Montrö Sözleşmesi’ne aykırı olarak Boğazlardan geçirildiği” iddiasını reddederken, “dengeli bir belge olan Montrö Sözleşmesi’nin ortadan kaldırılması için bir neden görmediğini” belirtir. Bununla birlikte, “gemilerin tanımı, nitelikleri ve tonajları gibi kimi teknik konularda sözleşmenin günün koşullarına uydurulmasının gerekliliğini” kabullenir.

Stalin’in ölümünden kısa bir süre sonra, 30 Mayıs 1953’te, Dışişleri Bakanı Molotov, Türk elçisine sözlü bir açıklama yaptıktan sonra, yazılı bir metin verir. Bu metinde, “Sovyet Hükümeti’nin eski bakış açısını gözden geçirdiğini’’ belirttikten sonra, “Sovyet Hükümeti’nin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiası olmadığı ve Boğazları savunma isteğinden vazgeçtiği” belirtilir. (Kamuran Gürün’ün anılarından) Bu açıklama, tersinden yorumlanarak, “Sovyetlerin, geçmişte toprak talepleri olduğu”na kanıt olarak kullanılmakta ve Sovyet Hükümeti’nin sorumluluğu Stalin’in üzerine yıkma çabası olarak görülmektedir.

Prof. Seha L. MERAY ise, 30 Mayıs 1953 tarihli Sovyet Deklarasyonu’nda, Sovyet Hükümeti’nin Türkiye’den bir toprak talebi olmadığını bildirdiğini “Documentatition Française”in 16 Temmuz 1953 tarihli belgesine dayandırır. DP iktidarı ise, Molotov’un açıklamasının olumlu yönünü ön plana çıkartır ve “Türkiye Hükümeti, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiasında bulunmadığını beyan eden Sovyet Hükümeti’nin beyanını memnuniyetle kaydeder.” der.

Uluslararası Avrasya Hareketi’nin Başkanı Rus Düşünür G. Dugin; Stalin’in Türkiye üzerindeki talepleri konusundaki iddiaları sorgulayan yazısında Hep,Stalin’in Türkiye’nin Doğu bölgelerini ve Boğazları ele geçirme planları olduğundan söz edildi. Bu planların belgesel bir kanıtı yoktur. Ama bu söylenti, Ankara’yı Atlantikçiliğe çekmek için Amerikalılar tarafından başarıyla kullanılmıştır.” demektedir.

2. Dünya Savaşı arifesinde Türkiye’nin ikili oynaması ve ‘savaş dışı kalma’ manevralarıyla birlikte Alman mihverine yaklaşması ve hatta Alman Savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine göz yumarak Ruslarla iyi komşuluk ilişkilerini zedelemesi; Sovyetler Birliği yöneticilerinin ülkelerinin güvenliği gereği tepki göstermeleri ve ABD-İngiliz ittifakının Hitler faşizminin sosyalizmi boğması için sinsi çabalarını görerek önlem almak istemeleri, bu yalanların nedeni olarak kullanılmıştır.

Mahmut Dikerdem, 12 Eylül 1980 darbesi öncesi dönemde yazdığı bir yazıda konuya ilişkin şunları belirtmişti: “Soğuk savaşın başlangıcını Ankara'da Dışişleri Bakanlığı'nda yaşamış biri olarak, Yalçın Küçük'ün ‘soğuk savaşın çıkışında Türkiye'nin bir rolü olduğu' yolundaki görüşüne tümüyle katılıyorum. Gerçekten de, 2. Dünya Savaşı, İnönü-Saraçoğlu ekibinin korktuğu şekilde, yani Almanya'nın yıkılıp Sovyetler Birliği'nin Avrupa'da en büyük siyasal ve askeri güç olarak meydana çıkmasıyla sonuçlanınca, kuzeydeki komşumuzla ilişkiler sorunu Ankara'da bütün sıcaklığıyla gündeme girmişti. Ortada 1925 yılında imzalanmış yirmi yıl süreli bir Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması vardı. Ancak Sovyetler, günün koşullarına artık cevap vermediği gerekçesiyle bu antlaşmayı yenilemeyeceklerini, savaş biterken Ankara hükümetine resmen bildirmişlerdi. İki ülke arasındaki ilişkiler savaş sırasında iyice soğumaya yüz tutmuş, Atatürk ve Lenin'in kurdukları dostluk, yerini kuşku ve güvensizlik havasına bırakmıştı. Bu sağlıksız durum ancak sabırlı bir çalışma ve iyi niyet gösterileriyle giderilebilirdi, çünkü Stalin, savaş boyunca Türklerin Nazi Almanya’sından çok Sovyetler Birliği'nin güçsüz düşmesini istediklerini ve İngilizlerle Amerikalılara hep bu yönde telkinde bulunduklarını öğrenmişti. Oysa İnönü, tıpkı 1939 Ağustos'unda olduğu gibi, acele davranmak ve Sovyetler'le yeni bir dostluk paktı imzalamak istedi. Bu işi kotarmak için de, kısa bir süre önce Moskova'ya büyükelçi olarak gönderdiği mutemet adamı Selim Rauf Sarper'i seçti. Sarper, İnönü'nün Hariciye'deki gözdelerinden biriydi. Cumhurbaşkanı seçildikten hemen sonra, Dışişleri'nin siyasi dairelerinden birinde şube müdürlüğünde bulunan Selim Sarper'i baremin birinci derecesine yükseltip Matbuat Umum Müdürlüğü'ne getirtmiş, 1944 Ekim'inde de onu Moskova Büyükelçiliği'ne atamıştı. Aradan altı ay geçmeden İnönü Moskova Büyükelçisi'ni Ankara'ya çağırıp Sovyetler'e önermeyi düşündüğü anlaşma üzerinde uzun uzadıya görüştü. (...) 1945 Mayıs'ının sonlarında, Selim Sarper Cumhurbaşkanı İnönü'den aldığı talimatla Moskova'ya döndü ve derhal Sovyet Dışişleri Bakanı Molotof'tan randevu alarak, Türk hükümetinin önerilerini Sovyet hükümetine bildirdi. Türkiye, Sovyetler Birliği ile ‘askeri bir ittifak' antlaşması imzalamak istiyordu! Molotof Türkiye Büyükelçisi'nin önerisine karşılık olarak ‘Türkiye'nin askeri değerini takdir ederiz, ama 200 milyon nüfuslu Sovyetler Birliği devletinin güvenliğini Türkiye'ye teslim edemeyiz. Askeri bir ittifak söz konusu ise, bazı önlemler almamız gerekebilir' demekle yetindi. Bunun üzerine Sarper ‘Yani Boğazlarda üs mü istiyorsunuz?' diye sordu. Motolof, yine açık bir cevap vermeyerek, sözü 1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı devletinin Rusya'nın zayıf durumundan yararlanarak doğu vilayetlerinin sınırlarında bazı değişiklikler yaptığına getirdi ve eğer Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında askeri bir ittifak öngörülüyorsa, Türkiye'nin doğu sınırında bazı düzeltmeler yapılması gerekeceğini söyledi. Molotof ile bu görüşmesini Ankara'ya aktarırken Selim Sarper, Sovyet hükümetinin Boğazlarda üs kurmak ve Kars ile Ardahan illerini topraklarına ilhak etmek istediğini bildirdi. Oysa Sovyetler resmen herhangi bir talepte bulunmamışlardı. Dışişleri Bakanlığımızın arşivlerinde de Sovyetlerin üs ya da toprak talebine ilişkin bir belge yoktur. Kars ve Ardahan üzerindeki iddialar, Gürcistanlı iki Sovyet yazarının yayınladıkları makaleler dışında Sovyet hükümetinin resmi bir talebine konu olmamıştır. (Sosyalist İktidar, Sayı: 5, Şubat 1980, s. 32-33.)

M. Perinçek de, döneme ilişkin, Rusların Boğazlar’ı ve Kars ve Ardahan’ı istediklerine dair, Rus arşivlerinde de bir belge olmadığını söylüyor. O dönemde belge olarak bulunanların, sadece, Moskova’da görev yapan diplomatların aktardıkları “bilgiler” olduğunu söylüyor. M.Perinçek^, ek olarak, “Tam aksi bir belge buldum. 1939’da, Saraçoğlu ile Stalin Moskova’da görüşüyor. Stalin şunu öneriyor; ‘Balkanlar üzerinden Türkiye’ye saldırı olursa askeri ittifak yapabiliriz, savaştan sonra 12 ada sizde kalır’ diyor. Mayıs 1953’te tek bir nota var: Kesinlikle bir toprak talebimiz yoktur. Boğazlarla ilgili talebimizi geri çekiyoruz dediğini’ belirtiyor. Tevfik Rüştü Aras da, anılarında, “Stalin’in toprak talebiyle kesinlikle alakası olmadığını” yazıyor.

Yukarıda özetlenen bu “soğuk savaş” yalanı, Rusya’nın Türkiye’yi tehdit ettiğini, bu nedenle de ABD ve NATO ile ittifak yapılması gerektiğini ileri süren çevrelerin –yani Türkiye’deki ABD uşağı işbirlikçilerin– ve en başta ABD’nin işine yaramıştır.

Türkiye’nin NATO ittifakına sürüklenmesi, Rusların tehdidi ile gerçekleşmemiş, aksine, Türkiye–Rusya ilişkilerinin dostluk ve barış içindeki  gelişim seyri, bu “soğuk savaş” yalanıyla dinamitlenmiş ve Türkiye emperyalist sömürü ağına bağlanmış, ABD’nin kucağına oturtulmuş, NATO’nun ucuz asker deposu olma sürecine girmiş ve halen bu görevini sürdürmektedir. “SSCB’nin Kars, Ardahan ve Boğazları istediği” bir “soğuk savaş” yalanıdır. Tıpkı “Demirperde”yi Stalin’in çektirdiği yalanı gibi…

2 Ağustos 1945 Postdam Konferansı’nda, ABD-İngiltere ve Rusya, Boğazlara ilişkin Montrö Antlaşması’nın günün gerçeklerine uymadığından değiştirilmesi gerektiğini zaten kabul etmişlerdi.

Değişimden kazanç uman taraflarsa, esas olarak ABD ve İngiltere idi. Çünkü, Montrö, Karadeniz’e kıyısı olan ülkeleri yetkilendiriyor, Boğazlardan geçişi ve Karadeniz’e inmeyi denetleme görevini ve özellikle Batılı emperyalistlerin savaş gemilerini engellemeyi, başta Rusya ve Türkiye olmak üzere bölge ülkelerine bir hak olarak tanıyordu. Batılı emperyalistler antlaşmanın değişmesini daha önce de dile getirmişlerdi. SSCB, işte bu konjonktürde, Batılıların oyununu bozmak amacıyla 1946 tarihli yukarıda bahsettiğimiz notayı verdi ve Boğazlarda yeni bir düzenleme istedi. “Stalin’in ‚ ‘Boğazları, Kars ve Ardahan’ı istediği’ yalanı” da, işte bu koşullarda Batılı emperyalistlerce üretildi.

Zaten bu yalanın ardından Türkiye ve Sovyetler Birliği ilişkileri bozuluyor, ardından çok hızlı bir şekilde, –3 Mart 1947’de– Truman Doktrini açıklanıyor ve buna Türkiye’nin de dahil olduğu belirtiliyordu. 1948 Marshall Planı’nda da Türkiye yerini alıyordu. 11 Mart 1947’de Türkiye IMF’ye, 8 Ağustos 1949’da ise Avrupa Konseyi’ne üye yapılıyordu. Ekonomik ve politik kıskaç, askeri alanda da tamamlanmak isteniyordu. Önce Türkiye’nin 25 Temmuz 1950’de başlayan Kore Savaşı’na asker yollaması gerçekleşiyor, Batılılar bu ‘kadir, kıymet bilir, ucuz asker deposu ülkeyi’ 17 Ekim 1951’de bağırlarına basıyor(!), NATO’nun kapılarını açarak üye yapıyordu.

Türkiye’nin, NATO üyeliği sonrasında, Batılı emperyalistlerin “Truva atı’ rolünü oynadığı, ABD’nin Ortadoğu ve Asya’ya sarkmasında bir köprü görevi gördüğü ve sürüklendiği borç batağı içinde debelenerek sömürgeleşme yolunda kat ettiği mesafeler düşünüldüğünde, yalandan kimin kazanç elde ettiği açığa çıkacaktır.

Bu soğuk savaş dezenformasyonun niçin tezgahlandığı, sonraki etkileri, gördüğü işlevler ve ulaştığı hedefler birlikte değerlendirildiğinde, sonuç olarak şunlar söylenebilir:

Tarih elbette eskisi gibi tekerrür etmeyecek, fakat vurgulamak gerekir ki, Amerika’nın Ortadoğu’daki hamleleri, Irak işgali, İran’ı hedefe koyması, SSCB’nin çöküşü sonrasında Asya ve Ortadoğu’ya iyice yerleşme planları, petrol ve enerji hatlarını denetleme isteği, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ve potansiyel düşman olarak gördüğü Rusya ve Çin’i kuşatma stratejileri çerçevesinde, Türkiye, Boğazlar ve Karadeniz, eski önemlerinden pek de kaybetmeden, ABD’nin gündemindeki yerini korumaktadır. Rusya’nın Putin sonrası ekonomik ve politik olarak toparlanması, ABD ile karşılıklı restleşmelere girişmesi ve ABD’nin yayılma hamlelerine karşı ataklarda bulunarak tutumlar geliştirmesi, herkes tarafından görülen olgular. ABD’nin gerek ekonomik gerekse politik olarak bölgeye el atmasından, Karadeniz ülkeleri olan Romanya ve Bulgaristan’daki üslerinden, Kafkasya’da üslenme çabaları ve elde ettiği mevzilerden Rusya’nın duyduğu rahatsızlık; Rusya ve Batılı emperyalistleri Karadeniz ve Boğazlar üzerinde yeni bir hesaplaşmaya sürükleyebilir.

Şu anda Karadeniz ve Boğazlarda statükoyu koruyan, ama ABD planlarına engel görünen Montrö Boğazlar Rejimi üzerinde değişiklik ve rejimi bozma çabalarının olabilirliği bu nedenle uzak bir ihtimal değildir. Aslında ikide bir Stalin ve Boğazlar sorununun gündeme getirilmesi de boşuna değildir ve ABD’nin adını andığımız yeni hesap ve planlarıyla bağlantılı görülmelidir. Çünkü günümüzde de, Montrö’deki düzenin değişmesinden en çok yararlanacak ülkeler, Karadeniz’de kıyısı olmayan dış ve karıştırıcı emperyalist güçler, yani ABD ve İngiltere olacaktır. Bugünden görünen; ABD’nin, geçmişte Türkiye’yi NATO’nun kucağına oturtmasıyla sonuçlanan, soğuk savaş yalan ve tezgahlarının yeni versiyonunu sahneye koymaktan çekinmeyeceğidir. Bunun için de, suyu bulandırarak Türkiye ile Rusya ya da diğer Karadeniz ülkeleri arasında gerginlik yaratıp Montrö Antlaşması’nı işlevsiz hale getirmek, ‘oldu bitti’lerle  Montrö’nün feshine yolaçmak ya da boşluk yaratmak suretiyle, adım adım hedefe ilerlemek; ABD’nin kullanageldiği mevcut ele geçirme ve yutma taktiklerini bilenler açısından, hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.