Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Yaşam Hakkı Olarak “Su”

yaşam hakkı olarak “su”

ERTUĞRUL ÜNLÜTÜRK

 

İnsanlığın temel gereksinimi ve yaşamsal hakkı olan suyun, kapitalizmin dünya halkları üzerindeki terörü nedeniyle insanlığın elinden gasp edilme çabaları yıllardır gündemimizi işgal ediyor. Küresel iklim değişikliği ve onun bir yansıması olan “küresel ısınma” ve kuraklık nedeniyle giderek uluslararası sermayenin tehdit ve baskı aracına dönüşen suyun, kapitalizmin yeni bir paylaşım savaşının temel kaynağı olacağı savı ise, artık kapitalistler tarafından dahi itiraf ediliyor.

Dünya halklarının suyuna göz diken emperyalistler, suya ulaşmada zorluk çeken ülkelere, bu zorluğu beraber aşacakları yönünde parlak vaatler veriyor ve o ülkelerdeki işbirlikçi yönetimler kanalıyla da bu yalanı halklara kabul ettirmeye çalışıyor. Oynanan oyun, petroldeki, madendeki, tarımdaki oyunun aynısıdır; birileri bizi “kalkındırmak”ta ısrarlı görünüyor. Bugüne kadar başkaları tarafından kalkındırılan hiçbir ülke olmadığı gerçeği gözümüzün önündeyken, Dünya Bankası, AB ve diğer sömürü örgütlerinin savunuculuğunu yapan liberaller ise, her konuda olduğu gibi, “biz beceremedik, bari onlar yapsın” söylemine devam ediyorlar.

VARLIK İÇİNDE YOKLUK

Çok fazla sayısal değerlere girip sizleri rakamlara boğmadan önce, bir bohçamızı açalım, neyimiz var, neyimiz yok ortaya koyalım.

Dünya yüzölçümünün büyük bir kısmı suyla kaplı olmasına rağmen, dünyadaki suyun sadece yüzde üçü tatlı sudur; bunun da ancak yüzde biri kullanılabiliyor, çünkü kullanılamayan kısmın çoğu kutuplarda bulunuyor.

Türkiye ise, mevcut kullanılabilir su potansiyeli 112 milyar metreküp olmasına rağmen, bunun ancak yüzde üç buçuğunu, yani 4 milyar metreküpünü kullanabiliyor. Uzmanların bir kısmı, gelişmiş ülkelere kıyasla hayli düşük olan kişi başı yıllık su tüketim miktarına bakarak, ülkemizi su fakiri ya da orta halli olarak sınıflandırıyorsa da, ben bu görüşte değilim, biz varlık içinde yokluk yaşıyoruz, birileri bize bunu yaşatıyor.

Bireyleri ve toplumları bağımlı yapmanın yolu onları yoksullaştırmaktır. Örnek verelim, mevcut siyasi iktidar, halkını önce işsiz bırakıyor, sonra onlara erzak ve kömür dağıtarak kendisine bağlıyor. Yaşanan su kıtlığı da buna benziyor; önce suya ulaşmamız engelleniyor, sonra o uluslararası sömürü örgütleri, gelip, “biz, sizi suya ulaştıralım” vaadinde bulunuyor.

 

SUYUMUZA NE OLDU?

Mevcut kullanılabilir su potansiyelimizi kullanamıyorsak, bunun en büyük nedeni, sağlıklı ve işleyen su ve çevre politikalarımızın olmamasıdır. Osmanlı döneminde başlayan suyun ve su hizmetlerinin özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesi, suya ulaşım yönündeki ulusal teknik birikim ve altyapının oluşturulmaması, her alanda olduğu gibi, bu alanda da, mali ve teknik açıdan dışa bağımlı kalınması, en büyük etkenler.

Örneğin 19. yüzyılda düktil demir su borularını Fransızlar getiriyordu, aradan 100 yıl geçti ve 1990’lı yıllarda, İzmit’in su temin sisteminin borularını yine yurtdışından satın aldık. O zaman da su temin sistemimizi onlar planlıyor, kuruyor ve işletiyordu. Bugün de durum yine aynıdır. Uluslararası su tekellerinin ve onların gerek iktidar, gerekse yerli sermaye içindeki işbirlikçilerinin kurduğu bu çarkın dişlileri arasında kalan su kaynaklarımızın, bir de vahşi kapitalizmin daha fazla kâr amacıyla kasıtlı olarak, yani taammüden yol açtığı çevre kirliliği nedeniyle tahribi, halkın sağlıklı suya ulaşımını iyice engelledi, suyumuza el kondu.

Fabrikalar, atık sularını arıtmak yerine, kuyular açıp yeraltı suyuna pompaladılar, akarsu ve göllerimize deşarj ettiler. Toplam su tüketimimizin yüzde yetmiş beşini oluşturan sulama suyu ise, uygulanan yanlış tarım ve sulama politikaları yüzünden verimli kullanılamıyor, su yolunu buluyor, ama yerini bulamıyor.

 

AMBALAJLI SU

Kapitalizmin halkın elinden zorla aldığı sağlıklı su, kazançlı bir üretim teknolojisiyle çok daha yüksek bedelle yine halka satılmak zorunda, çünkü bu sistem bunu gerektiriyor. Kıtlık yaratıp, kıt olanı ise ambalajlayarak süsleyip açlara satmak, bu sistemin doğasını oluşturuyor. Ambalajlı su, hem evlerde kullanılan damacana suyunu, hem de PET şişelerde paketlenmiş içme sularını kapsar. Ülkemizde ambalajlı su sektörü her yıl %10-15 büyür, reel büyüme gösteren nadir sektörlerden biridir. Bunlar, ülkemizin dört bir tarafında kaynayan doğal kaynak sularının, özel şirketlerin kurduğu dolum tesislerinde ambalajlanması yoluyla üretilir. Bu sistem, yine bir yağma sistemidir ve şöyle işliyor: Kaynak suları nereden çıkarsa çıksın, kullanım hakkı devletindir, halkın değil. Diyelim ki, Anadolu’da bir dağ köyünde sağlıklı ve kaliteli bir doğal kaynak suyu var, devlet hemen bu kaynağı bir şirkete ihaleyle kiralıyor ve şirket o kaynaktan ambalajlı su üretip satıyor. Yöre halkı, onu bırakın, o su fabrikasında çalışan köylü, kendi malı olan ve üretiminde katkısı olduğu suyu cebinden para ödeyerek ancak satın alabiliyor. İşte sosyalist teoride adı sıkça geçen “işçinin üretime yabancılaşması” kuramı burada, bir şişe suda bile kendini gösteriyor, sosyalizmin evrenselliğini ve kalıcılığını kanıtlıyor.

 

HİSSE SENEDİ OLARAK SU

Dünya tekellerinin, dünya halklarının suya ulaşımına koyduğu ipotek, her kapitalist sistem aracı gibi ticari bir araçtır. Arz azalırsa talep çoğalır, fiyat da artar, kâr da artar. Kapitalist sistem içindeki ticari mallar için, örneğin demir-çimento için geçerli olması gereken bu döngüye, insanların temel hakkı, yaşam hakkı olan suyun da girmesi, kavgamızın nedenini oluşturuyor. Su kamunun malıdır, halka devlet tarafından ücretsiz dağıtılmalıdır. Sosyalist ülkelerde halkın sağlıklı suya hem soğuk, hem de sıcak olarak, ücretsiz ve kesintisiz ulaştığı gerçeği dünya halklarının belleğindeyken, yaşam hakkına saldırı niteliğindeki suyun ticarileştirilmesi ve metalaştırılması da kapitalizmin gerçeğini oluşturuyor. Kapitalist düzen yıkılmadıkça, halklar, bu gerçekle ve tehditle yüz yüze yaşayacak, suya ulaşamayacak, eğer ulaşırsa da, fahiş bedelli bir faturayı, ya devlete ya da devletin su hizmetlerini devrettiği özel şirketlere, su tekellerine ödemek zorunda kalacaktır. Kapitalist sistem içinde su, her metreküpü bir adet nominal hisse değeri olabilen bir menkul kıymet olarak yerini alacak, dünya borsalarının dev ekranlarında yeşil ve kırmızı renkli artış/azalış oranları ile hem büyük yatırımcılar, hem de suyun gerçek sahipleri olan küçük yatırımcılar tarafından merakla takip edilecek olan bir yatırım aracına, finans enstrumanına dönüşecektir.

 

SUYUMUZU GERİ ALMALIYIZ

Dünya halklarının sağlıklı suya ulaşması için suyun ticarileştirilmesine karşı etkin bir toplumsal mücadele vermesi gerekiyor. Bu konuda somut örnekler, Bolivya, El Salvador, Arjantin, Meksika, Güney Afrika, Hindistan, Fransa ve İngiltere halkları tarafından kapitalist tekellerin su hakkı gaspına karşı verilen kitlesel mücadelelerdir. Ülkemizde de, mevcut iktidar, kentlerimizin su temin hizmetlerini özelleştiriyor, belediyeler su hizmetlerini halkın soygunu amacıyla kullanıyor. Suyun faturasını kesen ister özel sektör, isterse devlet sektörü olsun, emekçi halk bu faturayı ödememelidir, artık topyekûn direniş zamanıdır.

Merkezi ve yerel ölçeklerde suyun ticarileştirilmesine karşı oluşturulan platformlar ve inisiyatifler kanalıyla, halkımıza, kendi malına sahip çıkma bilincini vermeliyiz. Bu mücadele, sadece suya para ödememe ekseninde değil, suyumuza tümüyle sahip çıkma, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarımızı çevre kirliliğinden koruma, büyük kentlerde %60’lara çıkan kayıp/kaçak oranını azaltma, sağlıklı ve toplumsal bir su politikası oluşturma, tarımsal sulama suyunun halk kooperatiflerince dağıtımı, bilim ve mühendislik temelinde oluşturulacak tarımsal sulama politikası ve bunlar gibi aklın, bilimin ve hukukun ışığında çeşitli kurumlarca, meslek örgütlerince hazırlanarak kamuoyuna açıklanmış projelerin hayata geçirilmesi yönünde yürütülmelidir.

Suyun ticarileştirilmesine karşı oluşumlar, o oluşumların içinde yer alanlar, halkın su hakkının gasp edilmesine “havadan sudan” bir olay gözüyle bakmadıkları ve en azından Bolivya’daki zaferle noktalanan halk direnişini hedefledikleri sürece, bizim suyumuzun yönünün değişmesi olanaklı değil, değiştirmemeliyiz.

Özellikle, Mart 2009’da İstanbul’da yapılacak olan ve suyumuzun uluslararası tekellere pazarlanmasını hedefleyen 5. Dünya Su Forumunu, bu forumun katılımcılarını “ateşli” bir şekilde karşılamamız ve onlar gelmeden önce şu mesajı iletmemiz gerekiyor:

Emperyalistler, işbirlikçiler…Altıncı Filo’yu unutmayın..