Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Bölgesel Aktörler, Bölgesel Hesaplar

Türkiye’nin de içersinde bulunduğu coğrafyanın bilinen tarihini çok soyut biçimde özetlemek gerekirse, bölgenin tipik özgeçmişini; kan ve savaşlar.. gelenler gidenler.. iktidarlar ve devrilenler biçiminde ifade etmek mümkündür. Elbette diğer faktörlerin yanı sıra, bunda, bölgenin bir geçiş yolu üzerinde bulunmasının önemi büyüktür ve bu yüzden de gelen gideni eksik olmamaktadır. Dün egemen olan yarın yeniktir, dün zaferler kazanan yarın kaçan orduların başındadır! Dün bereketli topraklar, ipek yolları, stratejik konumlanmalar, baharat savaşları.. bugün enerji hegemonyaları, enerji savaşları… Savaşlar hep sürmektedir. Oysa dün için “ilkel”, “bağnaz”, “barbar”; bugün içinse “modern” denmektedir!

Yüzyıllar, kavimler, kabileler, beylikler, imparatorluklar gelip geçmiştir, bugünse emperyalist (ve yayılmacı bölgesel) güçler işgal arabalarını bölgenin üzerinde bir kez daha kanla, barutla, “modern teknolojik silahlar”la gezdirmekte, her gün yeni hesaplar, enerjiye egemen olma stratejisine bağlı yeni taktiksel karmaşık planlarla bölge daha kaotik çukurların içinde yuvarlanmaktadır.

Bölgede herkesin bir hesabı vardır. Kağıt üzerinde bakınca, herkesin hesabı, planı kendisi için mükemmeldir! Ancak sadece şu geride kalan üç beş yıllık süreçte bile öylesine açık ve net görülmüştür ki, kağıt üzerindeki hesapların genel olarak yaşamda tam anlamıyla uygulanma şansı olmamakta, her uygulanamayandan sonra yeni planlar yapılmaktadır. Buna, Amerika da dahildir. Doğal olarak bölgesel müttefiklerinin de hesapları şaşmakta, bu “kahraman” müttefikler kendilerini bazen o plan tavası içersinde kavrulurken bulmakta, bazen kendi pozisyonlarının sallantıya girdiğini görünce yan çizmekte, bazen arka taraftan dolanıp plana çomak sokmaktadırlar! Dün ABD’nin gözünde “bir numara” olanlar, sonra arkaya düşmekte, kendilerini kurban edilme korkusu sarmaktadır!

Ama altını kalınca çizerek söylemek gerekirse, hani o eskiden sıkça söylenen “ABD planı yapar, herkes ona mutlak uyar… ABD ne derse o olur” laflarının gerçek yaşamla tam da örtüşmediği, bu kez daha açık biçimde yaşamın kendisi tarafından kanıtlanmakta, böylece güya “karşı teori yapacağım” diyerek ABD’ye neredeyse tanrısal yenilmez güçler vehmedenlerin yarı ilahi teorileri toz dumana karışmaktadır.

Elbette ABD hâlâ en büyük emperyalist güçtür ve elbette hesapları büyüktür. Ama tüm bunlar, onun her istediğinin yerine geleceği, her istediğini kolayca, engelsizce başaracağı anlamına gelmemektedir. Tersine, Irak işgalinden bu yana sayısız plan ve proje ortaya çıkmıştır. Bunun nedeni, bir önceki projelerin bölgesel güçler, dengeler, çıkarsal beklentiler nedeniyle tam uygulanamaması, sakatlanmasıdır. Ama yine de tüm bunlar, ABD’yi geri döndürmeyecektir. Çünkü emperyalist olmanın objektif koşulları, dünya egemenliği peşinde koşmanın onu sürüklediği şartlar ve bölgesel çıkarlar, bölgeye egemen olma zorunluluğu, onun planları kadar vazgeçilmez ve büyüktür.

İşte bu yüzden de; yani bölgedeki sürekli değişen planlar, ittifaklar, bölgesel aktörlerin güç pozisyonları nedeniyle, bölge hakkında analiz yapmanın eskime, güncelliğini kaybetme riskleri fazlasıyla mevcuttur. Çünkü aktörler her gün değişik adımlar atmakta, üç gün önce Azeri mebuslara “provokatör” diyen Tayip Erdoğan’ın, üç gün sonra Azerbaycan’a koşup, kan kardeşiyiz mealinde nutuklar atması gibi değişken tutumlar sergilenmektedir! Ve bu tablodan sonra, Erdoğan ve adamlarının yarın başka yerde ne diyeceğini, mesela Ermenistan’a koşup, düzeltme yapmayacağını kim bilebilir?

Ya da, bir kaç yıl öncesine kadar Kuzey Irak’a savaş ilan edecek duruma gelenlerin, bugün “Tarihi Fırsatlar”dan bahsetmesi mesela!

Ya da Sadr’ın Türkiye’de ortaya çıkması!

Veya Kafkasları kuşatmaya yönelik Amerikan planı çerçevesinde NATO tatbikatının bölge ülkelerin rağbet etmemesi nedeni ile fiyaskoya dönüşmesi!

Bu yüzdendir ki, bölgesel gelişmeler hakkında en güncel yazılar bile son noktası konduğunda eskimiş kalabilmektedir.

Ama her şeye karşın, son görünen resme ışığı tuttuğumuzda, bölge hakkında önümüzdeki sürece ilişkin gerçekten karanlık renklerin hakim olduğu bir kompozisyon ortaya çıkmaktadır. Irak işgaliyle bölgeye huzur geleceğini söyleyenler, şimdi bölgeyi de kapsayan biçimde, ama Kafkasları kuşatıp Pakistan üzerinden Uzak Asya’nın üzerine doğru alçalan karanlık bulutlara bakıp, “barış şimdi de uzak Asya’ya geliyor” mu diyeceklerdir?

TÜRKİYE, IRAK VE KÜRTLER

En kestirmeden işaret edilecek olura, Türkiye’deki “Kürt açılımı”nın, “tarihi fırsat”ın tam da ABD’nin Irak’tan çekilme hazırlıklarına giriştiği, bunun için uygun ortamı yaratmak peşine düştüğü dönemde yoğunlaşması ve öncesindeki temizlik operasyonları, işin ipuçlarını görebilmek için yeterlidir aslında.

Herkes bir açılımdan bahsetmektedir. Ancak kimin ne tarafa açıldığıdır önemli olan! Ve meselenin gerçekten ne biçimde çözüleceğinin yönünü, bu açılımın özü belirleyecektir. Türkiye’nin Kürt açılımı, esas olarak Kuzey Irak’a yönelik ve ona bağlı bir açılım olarak şekillenmektedir. Hatta bu stratejide, Kuzey Irak Kürt idaresinin yedeklenerek, Türkiye Kürt temsilcilerinin kuşatılması, kıstırılması, verilecek incik boncuklarla yetinmelerini sağlayıp, karşılığında koşulsuz şartsız bir teslimiyet düşünülmektedir! Elbette bu kadar bir açılım olmasında bile, ya da başka bir ifade ile “kart-kurt” edebiyatından bugünlere gelinmesinde temel neden, bölgede yıllardır verilen mücadele ile inkar edilen gerçekliğin inkar edilemez hale gelmesi, her türlü karşı yöntemin denenmesine rağmen, konunun ateşinin, söneceğine, giderek daha da harlanmasıdır. Yoksa eğer mesele bastırabilmiş olsaydı, şimdi bu konuların hiçbiri konuşuluyor olmayabilecek, belki Kuzey Irak meselesinde, egemenler, Amerika’nın taleplerine daha kolay “evet” deyip adapte olabileceklerdi.

Ayak sürtülmesinde neden, Amerikan çıkarları ile yerli çıkarların karşı karşıya gelmesi, bir taraf için iyi olanın diğer taraf için sakıncalı olmasıdır. Yoksa ucu kendilerine dokunmasa, Türk egemenleri açısından, Irak parçalanmış, bölünmüş, Kürt devleti kurulmuş – o kadar da anlamı olmayacaktır. Hele bir de “pastadan pay kapma” işin içersine girince, her yol mubahtır. Üstelik güçlü bir tek ülke yerine parçalara ayrılmış küçük küçük komşu ülkeler, gayet cazip bir tercih nedenidir! Ancak söz konusu olan, Kuzey Irak Kürt oluşumun içeriye yansımasının getireceği sonuçlardır! Ve nereden bakarsanız bakın, sadece Türk egemenleri açısından değil, bölgedeki ülkeler açısından sakıncalı ve nerede duracağı belli olmayan bir süreçtir bu. Bölünmeler bir kez başlayınca, dalgaların nerelere kadar yayılıp, hangi kıyıları dövüp, hangi kayaları sarsıp eriteceğinin, nerelerde duracağının hiçbir garantisi yoktur! Çünkü bölgenin demografik yapısı her ülkeye göre çeşitli biçimde dağılmış durumdadır. Bu dağılım, bazen etniksel, bazen dinsel mezhepsel bir dağılmadır ve herkesin kendi içinde çalkalanan, kaşınan derdi ve endişeleri bulunmaktadır!

Ancak Kuzey Irak’taki bir oluşumun ülkeye yansıması sendromu, Türkiye ile Amerikan çıkarlarını karşı karşıya getirmekte, sorunlar çıkmaktadır. Oysa ABD, Irak’ta düzenlemeyi yapıp, kendisine sapına kadar bağlı yönetimleri oluşturup çekilmeyi istemektedir. Elbette bu, “ben gideyim de, haklar kendi kaderlerini istekleri gibi tayin etsinler, bağımsız olsunlar”dan kaynaklı bir istek değil, bölgesel yeni harekatlara, yeni işgal ve cephelere duyulan gereksinimden kaynaklanan bir zorunlu çekiliştir!

Kaldı ki, hiçbir ülke bir başka ülkeyi sonsuza değin askeri işgal altında tutamaz. Askeri işgalin varlığı, yerel halkların öfkesinin kontroldan çıkması için yeterli bir nedendir. Hiçbir halk sonsuza değin askeri işgal altında tutulamaz, kuşatma zinciri bir yerinden mutlaka patlar. Öte yandan, ateşi maşa ile tutmak varken elle tutmaya kalkmak da aptallık olacaktır. Kaldı ki, yeni sömürgecilik tam da buna dayanır.

ABD, Irak işgali ile sadece Irak’ta değil, tüm bölge ülkelerindeki etkisini sağlamlaştırmış, diğer rakiplerini bölgeden püskürtmüş, enerjide “tek tabanca” kalmayı başarmıştır. Elbette İran hâlâ onun dışındadır ve dolayısıyla hedefindedir. Ancak, bölgedeki en köklü ve sağlam temellere dayanan ülkelerden birisi olan İran, öyle kolay yutulacak lokma değildir. Hele Irak işgali ile dünyada en sevilmeyen ülke durumuna gelmişken, ABD’nin, şu sıralar İran’a direkt askeri bir çıkartma yapması zor görünmektedir.

Ancak bu görüntü, ABD için sonsuza değin katlanılacak bir durum değildir. Kaldı ki, İran halkının ana kesitini oluşturan Şiiler, bölgede önemli bir dağılım göstermektedir. 69 milyon civarındaki İran’ın 68.7 milyonu, yani  %90’u Şii’dir;  61.8 milyon. Pakistan halkının yüzde %20’si, Afganistan’ın yüzde 19’u, Suudi Arabistan’ın yüzde 10-15’i, yani yaklaşık 3 milyon kadar insan Şii’dir ve bunlar ülkenin petrol bölgesinde yaşamakta ve genel olarak petrol üretim tesislerinde işçi olarak çalışmaktadırlar. Nitekim Suudi Arabistan’daki ilk grev bu bölgede yaşanmış, işçiler daha iyi iş koşulları talebi ile ilk direnişi gerçekleştirmişlerdir. Suudi krallarının canını sıkan ve onları sürekli diken üstünde oturtan bölgedir burası. Bu yüzdendir ki, Irak’ta bir bölünmenin kendisine değişik biçimde yansımasından endişe eden ülkelerin başında gelmektedir, Suudi Arabistan. Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması isteğinin altında da bu yatmaktadır.

Yine Kuveyt’in yüzde 30’u, Bahreyn’in yüzde 75’i, BEA’nın yüzde 62’si, Katar’ın yüzde 16’sı, Umman’ın yüzde 1’i Şii’dir. Tıpkı Suudi Kralları gibi, bu ülkelerin yönetimleri de Irak’ın bölünmesine karşıdırlar, çünkü böyle bir bölünmede bölgede dengelerin tamamen değişebileceği endişesini taşımaktadırlar. Böyle bir olasılıkta bölgede dengelerin İran lehine bozulacağı korkusu, hem ABD, hem İsrail, hem de onlara yandaş bölge kralları, prensleri için ürkütücü ve asla düşünülemeyecek bir tablodur.

Elbette mezhepsel anlamda bir bölgesel etkinliğin öyle kolayca sağlanamayacağı ortadadır. Öyle olsaydı, Irak-İran savaşında Iraklı Şiilerin Saddam’a karşı İran’ın yanında durmaları ve ayaklanmaları gerekirdi. Ama hiç de öyle olmadı!

Ya da başka bir örnekle, Avrupalı Hıristiyanların tek vücut olmaları gerekirdi, ancak dünya savaşlarının kendi aralarında başladığı açıktır! Ama yine de bölgedeki mezhepsel oluşumlar, İran’ın etkinliği açısından, bölge ülkelerini ve ABD’yi düşündüren önemli bir faktördür.

Irak’a gelince; toplam nüfusun %70-75’si Arap, %10-15'ü Kürt, %13’ü Türkmendir ve geri kalanlar Asuri ve diğer etnik gruplara mensuptur. %97’si Müslüman olan halkın geri kalanı, diğer dinlere mensuptur. Müslümanların %65’i Şii, %35’i Sünni’dir.

Irak’ta merkezi bir kukla hükümet kurulmuştur. Ancak hâlâ tam anlamıyla etkin değildir ve itibarı yoktur. Üstelik hükümet içinde temsili kuvvetler arasında derin çatlaklar, anlaşmazlıklar ve birbirlerini “sallamama” durumları mevcuttur.

Çünkü ABD işgalinin yarattığı en önemli ve keskinleşen sorunlardan birisi, Irak’ı oluşturan halkların gerek etnik, gerek dinsel, mezhepsel düzeyde birbirlerine karşı biriken ve büyüyen öfkeleridir. Elbette halkların birbirine karşı güvensizliği, rekabeti, husumeti, bir anda ortaya çıkmış değildir. Tarihten gelen, özellikle Saddam ve önceki yönetimlerin uygulamalarının biriktirdiği sorunlardır. Ancak ABD işgal döneminde bu çatlakları bilinçli biçimde büyütmüş, kendisine karşı birleşik halk muhalefetinin yerine halkların birbirlerini yemesinin kendi yönetimi için kolaylık olacağını varsaymış, bizzat provokatif eylem ve kışkırtmalarla bu işi örgütlemiştir!

Öyle ya, halkların birbirleri ile kıyasıya rekabet etmeleri, ruhen ve bedenen bölünmeleri, birbirlerine rakip olmalarının ABD için hiçbir sakıncası yoktur. Tersine, bu tabloyu bilinçli olarak oluşturan, bizzat ABD’nin kendisidir. Kendisi karşı birleşmiş halk güçleri yerine birbirlerini yiyen halk güçleri, ABD için güzel ve son derece “modern” bir tablodur!

Elbette bu, sadece Irak sınırları için geçerli bir tercih değildir. Misal, Türkiye ile Kuzey Irak’ı, Kuzey Irak Kürt oluşumu ile Türkiye’yi korkutmak, hizaya getirmek, bunu bir koz olarak sürekli elinde tutmak ABD için önemli bir silahtır ve bugüne kadar bu kozu yeri geldiğince kullanmış ve kullanabileceğini göstermiştir.

Bugün ABD için ihtiyaç, uygun biçimde Irak’tan çekilmektir. Ancak yukarıda da belirtildiği üzere, bunun alt yapısını hazırlamak şarttır. Bu alt yapı için ABD’ye en lazım ülke de Türkiye’dir. Çünkü Irak’taki son tablo, halkların birbirlerine düşmanca tutum aldıkları ve meydan boş kaldığında, her an ortalığın savaş meydanına dönüşebileceği görüntüsü vermektedir. Araplar, Kürtler, Şiiler, Sünniler birbirlerine karşı hiç de iyimser tutum içinde değildir. Oysa, ABD’nin çekilebilmesi için, en azından kendine bağlı hükümeti sağlama alması, belli oranda da olsa, otoritesini sağlaması gereklidir. Bunu, en çok da, Kuzey Irak bölgesi için yapmalıdır. Çünkü enerjinin etkin olduğu ve gelecekte kendisine dayanak olarak yararlanabileceğini varsaydığı bölge burasıdır ve ülkedeki guruplar arasında enerjin paylaşımı üzerinde hâlâ bir konsensüs sağlanabilmiş değildir. Tersine, hükümet ve Kürt temsilcileri arasında ipler gerilmektedir.

Kürtler bölgelerindeki enerji gelirinin aslan payını kendileri almak istemektedirler. Irak’taki diğer oluşumlar ise, esas olarak Sünniler, buna şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Ne de olsa enerji kaynaklarının çoğu Kürtler ve Şiilerdedir ve Sünnilere bir şey kalmamaktadır.  Enerji gittikten sonra, Kuzey Irak dışındaki bölgelerin ekonomik çıkmaza düşeceği ortadadır.

Kuzey Irak Kürt Yönetimi, kendi bölgesinde yer alan enerji kaynakları ile ilgili her türlü tasarruf ve karar alma hakkının kendisinde olduğunu söylemekte, bu sözlere diğer gruplar tarafından şiddetle karşı çıkılmaktaydı. Öyle ki, bazen bu tam bir gerileme neden olmaktaydı.

Örneğin…

Irak Petrol Bakanı Hüseyin El Şehristani, Barzani’ye Irak petrolünün tüm Iraklılara ait olduğunu söylerken, Kuzey Irak Özerk Kürt Bölgesi Enerji Bakanı Hawrami, “Irak Petrol Bakanı Hüseyin Şehristani’nin Kürdistan Bölgesi’nde yapılanlar üzerinde kontrolünün olmadığını” dile getirerek bir nevi meydan okudu.

Bunun üzerine, El Şehristani acele Erbil’e koştu, Kürt bölgesel yönetimin yetkilisi Neçirvan Barzani ile Erbil’deki toplantının ardından düzenlediği basın toplantısında, “Irak petrolü tüm Iraklılarındır. Petrol boru hatlarının birleştirilmesini kararlaştırdık. Biz bu toplantıda petrol kuyularının geliştirilmesini ve güçlendirilmesini konuştuk. Bütün Irak’ın petrolünü birbirine bağlamayı ve dışarıya çıkan petrolün tek bir yerden kontrol edileceğine dair konuştuk ve anlaştık. Bu konudaki teknik konuları Bağdat’ta yapacağımız toplantılarda belirleyeceğiz” diye açıklamada bulunarak, kendince son noktayı koydu. Ancak gelişen süreçte yaşanan gelişmeler son noktanın bu olmadığını, anlaşamazlıkların sürdüğünü, çünkü herkesin beklentisinin farklı olduğunu ortaya serdi.

Daha sonra Kuzey Irak Enerji bakanı Hawrami şöyle diyordu:

İki petrol anlaşması imzalamaya hazırız. Şu anda 20 yabancı petrol şirketi Kürdistan Bölgesinde iş yapıyor. 20 şirket daha gelecek yılda anlaşma yapmak için yolda.

Buna, Irak Yönetiminin yanıtı sert oldu: Irak hükümeti kuzeydeki bölgesel yönetimin yabancı şirketler ile imzaladığı sözleşmelerin ‘yasadışı ve geçersiz’ olduğunu açıkladı.

Buna karşın, yine Kürt Bölgesi Enerji Bakanı Hawrami, Türkiye’ye yönelik mesajında şöyle diyordu:

Eğer Türkiye bizimle ilişki kurarsa, kendisinin daha fazla çıkarına olur. Irak'ın kuzeyinde petrol arama ve üretim için Bağdat’a gitmesi sonuç vermez. Çünkü Bağdat muhatap değil, bize ulaşmak için bir aracı olabilir. Oysa bu konuda bizimle doğrudan ilişki kurabilir. Bağdat, petrol arama ve üretim sözleşmesi yapamaz. Aynı şekilde, bizi de herhangi bir sözleşme yapmaya zorlayamaz. Bağdat’ın rolü, sadece bizim yaptığımız sözleşmelerin sözleşme şartlarına uyup uymadığını denetlemek ve onaylamaktan ibaret.

Böylece Hawrami, hem merkezi hükümete rest çekiyor, hem de Türkiye egemenlerine para dolusu selamlar gönderiyordu!

Elbette bu durum, Türkiye egemenlerinin ağzını sulandırıyor!

Şüphesiz Hawrami’nin de bizzat yazıcısı olduğu Irak petrol yasası bazı şeylerin altını çiziyor, ancak otoritenin tam olmadığı, aradaki güvensizliklerin had safhaya ulaştığı bir yerde, kanunların belirlenmesi ve uygulanmasında, kitap ne yazarsa yazsın, esas olarak güç ilişkileri ve dengeleri egemen oluveriyor.

Peki, bu koşullarda ABD Irak’tan nasıl çekilecekti? Bunun için temel dayanaklara ihtiyacı vardı ve bunların başında Türkiye geliyordu, doğal olarak.

Bir kere, en başta, Kuzey Irak’ın komşusu Türkiye idi ve aradaki husumetlerin giderilmesi gerekiyordu. Çünkü bir tarafta Türkiye, diğer tarafta Irak’ın diğer halklarının düşmanlığı ile kuşatılmış bir Kuzey Irak oluşumunun çok uzun vadeli bir geleceği olmayacağı, en azından komşusal ve çevresel sıkıştırmalarla bunaltılan bu oluşumun uzun vadede çok da hayır getirmeyeceği ortadaydı. Nitekim durumun farkında olan Kuzey Irak Kürdistan Bölge Yönetimi Başbakanı Yardımcısı Ömer Fettah, ABD askerlerinin Kürt bölgesinde uzun süreli olarak kalması için Washington’la anlaşma yapmak istediklerini söyledi. Bu bile, Irak’taki tablonun nasıl karışık ve riskler içerdiğini, ortalığın güllük gülistanlık olmadığını göstermektedir.

Üstelik düşmanlıklarla kuşatılmış Kuzey Irak’ın esas anlamda batıya açılma yolu Türkiye üzerinden olabilirdi. Öte yandan, Kafkaslar içlerinde de yoğun biçimde çalışan hem oradaki enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak, hem de rakibi Rusya’yı sıkıştırmak ve zayıflatmak isteyen ABD için, Kafkaslar, Türkiye, Irak üzerinden İsrail’e uzanacak bir hat kurulması, hem kendisi, hem de en yakın müttefiki İsrail için son derece önemliydi.

Türkiye ile Kuzey Irak’ın arasının bulunması, belli noktalarda uzlaşı sağlanması, bu bakımlardan son derece önemliydi. Türkiye ile belli oranlarda anlaşmış bir Kuzey Irak, en başta Türkiye’nin sıkıştırmasından kurtuluyordu. Daha da ötesinde, arkasına Türkiye’yi almış bir Kuzey Irak oluşumunun, ülkede kendisine husumetle bakan etniksel, mezhepsel gruplara karşı daha güvenli hareket edebilme şansı vardı. En azından, sıkışmış pozisyonu belli oranlarda rahatlayacaktı.

Kuzey Irak’ın, coğrafi durum itibari ile denize çıkışı yoktu, daha ziyade iç kesimlerde sıkışıktı ve bir dışa açılım kapısının olması gerekiyordu. Türkiye, bu iş için uygundu. Öte yandan, Kuzey Irak, yeni imara girişilen ve bu yeni yapılanma çerçevesinde, enerjiden gelen para ile de büyük işlerin ve paraların dönmeye başladığı bir yerleşim bölgesi olarak, gerek müteahhitlik, gerekse ticari açıdan yeni bir pazar özelliği taşıyor, bu da Türk burjuvazisinin ağzını sulandırıyordu. Şimdiden Kuzey Irak ile küçümsenmeyecek ticari bağlantılara girmiş pek çok patron bulunuyordu. Öyleyse karşılıklı çıkar ilişkileri yoluyla bu mesele halledilebilirdi!

Böyle bir çözümle bölgede etkin ve güçlü konuma sahip olan İran’ın da eli zayıflatılmış olacaktı. Ki, bu nokta, ABD açısından son derece önemliydi. Yukarıda sıraladığımız bölgedeki demografik dağılım göz önüne alındığında, İran’ın geniş bir kapsama alanında etkin olduğu ve olabileceği riski zaten vardı. Üstelik, bölgedeki krallar, prensler, emirler, yani yönetimler tarafından sevilmeyen İran’ın, halklar üzerinde büyük bir prestiji vardı. Kısaca söylemek gerekirse, ABD ve İsrail için en çetin rakipti. Kuzey Irak, Türkiye yakınlaşması ile İran’ın burası üzerindeki eli zayıflatılmakta idi.

Bu başlıca nedenlerden dolayı, Türkiye ile Kuzey Irak Yönetimi arasında yakınlaşma sağlanmalıydı.

AÇILIMIN ÖN AÇILIMI

Ancak bunun için Türk egemenlerinin hem Kuzey Irak Kürt Devleti’nin Türkiye’ye yansımalarının getireceği olası sorunlar için güvence almaları, kendilerini rahat hissetmeleri gerekiyordu. Diğer yandan da, ülkedeki Kürt sorunu, artık salt “Kürtlerin sorunu” olmaktan çıkıp ülke sorunu haline gelmişti. Dolayısıyla içte de bir takım açılımların yapılması elzemdi.

Elbette bu açılım, söylemler ve girişimler yeni değildi. Bu işin böyle yürümeyeceği, yıllardır süren pratik tarafından ispatlanmıştı. “Bir avuç çapulcu terörist”, “bir avuç dış güçlerin maşası” hikayeleri kesmiyordu artık. Karşıda giderek büyüyen ve halklaşan bir güç vardı.

Açılım söylemleri ve denemelerine Özal’dan başlanarak, Mesut Yılmaz döneminde ve daha sonrasında Tayyip Erdoğan tarafından girişilmişti; ama bu girişimler, her seferinde değişik propaganda ve onu destekleyen provokatif eylemler ve iç gıcıklayıcı, bol göz yaşlı gösteriler yoluyla savaş ve kan yanlısı iç odaklar tarafından püskürtülmüştü.

Hafızalar biraz yoklanınca anımsanacaktır, ne zaman barışa doğru biraz yaklaşılsa, barış konusu gündeme gelse, ateşkese yaklaşılsa, birleri bir kanlı eylem yapıyor, bombalar patlıyor ve medyanın büyük katkısıyla ortalık doz dumana karışıp, yumuşayan hava püskürtülüyordu.

Ayrıca tıpkı Kuzey Irak Kürt devleti ile olduğu gibi, ABD, Türkiye’nin Ermenistan ile de arasının düzelmesini istiyordu. Böylece Rusya’nın sıkıştırmasından kurtulacak Ermenistan, kendi yanında daha rahat biçimde saf tutabilecekti! Yani, bu kez Rusya’ya karşı bir ittifak zincirinin parçası olabilecekti. Tüm girişimler her seferinde püskürtülüyordu.

Peki, püskürtenler kimlerdi?

Devlete dayanmış bir avuç çapulcu mu?

Elbette hayır.

Bunu yapabilmek, hem devlette, hem medyada, hem askeri anlamda güçlü olan ve politikalar belirleyen bir gücü, dev bir örgütlülüğü gerektirirdi.

Nitekim öyleydi. Bu, tam da şimdilerde içeri alınan, belli oranlarda tasfiyesi yapılan kontr örgütlenmenin, ya da Gladyo’nun kendisiydi.

Şimdi yeniden tekrarlamaya gerek yok. Bu örgüt, kısaca NATO tarafından kurulan bir örgüttü ve o günkü koşullarda stratejisi, birincil dereceli düşman olarak tespit edilen  “komünizme” yani Sovyet’lere karşı halkı kışkırtmak, ABD’nin, NATO’nun, büyük sermayenin çıkarlarını savunmak ve ileri karakolluğunu yapmaktı. O zaman milliyetçiliğe gerek vardı. Yalan yanlış propagandalar, kışkırtıcılıklar, suikastlar, bozkurt karşı komando kampının örgütlenmesi ve demokrasi güçlerinin üzerine paramiliter kuvvetler olarak salınması, toplu katliamlar, 1 Mayıs Taksimler, Maraşlar, Çorumlar vb. tam da Gladyo’nun kitabına göre örgütlenmiş eylemlerdi. Ve nihayetinde 12 Eylül geldi. Sonrasında da, devletin büyük ve etkin gücü idi, bu kez Kürtlere karşı konumlanmıştı.

Peki, neden Kuzey Irak Kürt oluşumunu kendisine müttefik sayan ABD, burada farklı davranıyordu? Hemen başından belirtelim ki, önceleri Talabaniler Sovyetlere yakındı ve en büyük desteği oradan alıyordu. Sovyetler çökünce saflaşmalar değişti. Unutulmamalı ki, Halepçe katliamında kullanılan gazları, kimyasal silahları Irak’a veren ABD idi ve bu katliam karşısında ABD özel bir tepki göstermemişti! Daha önceki dönemlerde de İngilizler, Kürtleri ortada bırakıvermişlerdi. Demek ki, emperyalist politikalarda, müttefikler, farklı zaman ve koşullarda farklı ilişkiler kurulabilmektedir. Ya da daha doğru biçimde ifade etmek gerekirse, emperyalistlere dayanarak güvenli bir gelecek inşa etmek mümkün değildir.

Türkiye Kürt hareketi ile ABD’nin kalıcı anlamda müttefiksel ilişkisi olmadı. Türkiye Kürt hareketi, hiçbir dönemde ABD’nin uzantısı gibi davranmadı, bu da, ABD’nin hiçbir zaman hoşuna gitmedi. Hiç şüphesiz bunda bölgedeki dengelerin, uluslararası ilişkilerin, Türkiye ile ABD yakınlığının, Kürt hareketini oluşturan temel güçlerin Türkiye sosyalist hareketinden etkilenmiş ve yoksul kesimlerden olmalarının önemli rolü vardı. Bundandır ki, yani, ABD’nin Türkiye Kürt hareketine hakim olamamasından, bölgede asıl olarak Barzani-Talabani’yi öne çıkarmasından ve Kürtleri bu eksen etrafında toparlamayı istemesinden dolayıdır ki,  Öcalan bizzat ABD tarafından yakalanıp Türkiye’ye teslim edildi. Böylece bölgede Barzani-Talabani liderliği öne çıkartılacak, PKK’nın etkisi zayıflatılacak, sıkıştırılarak ve başka bir yol olmadığı gösterilerek, ABD’nin yanında yer almaları sağlanacak, Kürtlere, sizin liderleriniz Barzani-Talabini’dir  mesajı verilecekti!

Nitekim bu kadarla da kalmadı, ABD, PKK içinde kendi hizip ve ya hiziplerini yaratmaya kalktı. Belli sayıda unsurlar bu faaliyetten etkilense ve hareketten kopsa da, etkisi çok küçük çaplı olabildi. Aslında böylece bir kere daha kağıt üzerindeki parlak projeler, pratik tarafından geçersiz kılındı.

ABD ve tüm emperyalist güçlerin en çok yararlanmaya çalıştıkları şey, halklar arasındaki rekabetler, anlaşmazlıklar, tarihsel kuşku ve ön yargılardır. Emperyalist siyaset bunlardan yaralanmakla kalmaz, bizzat bunların öne çıkması için örgütleyici görev yapar. Ancak, Türkiye’deki Kürt meselesinin dış güçlerin bir oyunu olduğunu söylemek ne kadar da yalan ve aptalcadır! Kürt halkını emperyalistler yaratmamış, uzaydan getirip gıcık olsun diye Türkiye ve bölgeye koymamıştır! Böyle bir sorun vardır, çözüme kavuşturulmadığı için de, ABD ve diğer emperyalistler, çözümlenmemiş bir meseleyi ellerine koz olarak almışlardır. Öyleyse yerel egemenlerin, çözmedikleri bir mesele için yaygara yapmaya hakları yoktur. Üstelik yaygarayı kopartanlar, daha da vahimini yapmışlar, meselenin çözümünü, bu meseleyi imal ettiklerini söyledikleri ABD’ye, emperyalistlere havale etmişlerdir! Ne kadar da trajikomik!

ABD ve diğer emperyalistler de ikramı ret etmeyerek, bu meseleden hem Türkiye’yi hizaya getirmek için faydalanmışlar, hem de PKK’yı kendi saflarını çekmek için yollar denemişlerdir.

SON OPERASYONLARIN KÜRT MESELESİ VE BÖLGE İLE İLGİSİ

“Komünizme karşı” mevzilenen ve o konsept dahilinde örgütlenip eğitilen kontrgerilla, yeni süreçte ihtiyaca yanıt vermediği gibi, zarar da veriyordu.

Şimdi buraya bir parantez açıp, kısaca vurgulayalım: “ABD, NATO’nun kurduğu bir örgüt neden onlara ters düşsün? ABD ve NATO tasfiye ediyor, o zaman tasfiye edilenler, ABD ve NATO’ya karşı, belli oranlarda millici, antiemperyalist güçlerdir” demek, dünyadaki bu tür oluşum ve sonuçları hakkında en küçük bir fikir sahibi olmamak demektir. Unutulmamalıdır ki, ABD’nin de bizzat devlet içinde değişik klikleri, güç sahipleri vardır ve bunlar zaman zaman çatışır, birbirlerini tasfiye ederler. Bu, tasfiye edilenin ABD karşıtı olduğu anlamına mı gelir?

Bir dönemin ihtiyaçları ve konseptine göre örgütlenilip eğitilen örgüt, uzun yıllar sonra kemikleşmiş, aynı zamanda kendi başına büyük bir merkez olmuştur. Artık ellerinde muazzam bir güç, yetkiler, olanaklar vardır ve üstelik iktidar kendiliğinden bırakılamayacak kadar tatlıdır. Onların elinde üniversitelerden medyaya, mafyadan kaçakçılara, İsrail’den Kafkaslara kadar muazzam derin bir güç ve ilişkiler toplanmıştır artık. Üstelik ellerinden gelip geçen sermaye dudaklar uçuklatacak kadar büyümüştür. Kapitalizmde ise, para belirleyici güçtür, satma, satın alma aracıdır. Bir zamanlar kontrgerillanın finansmanı için yapılan uyuşturucu işinin gelirleri, artık o örgütlenmede yer alanların kişisel sermayelerine eklenmiş, haraçlar gasplar sıradan günlük işler haline gelmiştir. Vurmakta, kırmakta, bir el işaretiyle insanlar yok edilip çukurlara atılmakta, bombalamakta, kimseye tek bir kelimelik hesap vermemekte, “vatansever medya aracılığıyla” “kamuoyuna” istedikleri gibi yön vermektedirler. Üstelik bunu vatan-millet adına yapmaktadırlar!

Uyuşturucu, katliamlar, provokasyonlar, kanlı mafyalar, haraç mezatlar, kardeş savaşlarını örgütlemeler –  Ne göz yaşartıcı bir vatan savunması!

Oysa “vatan-millet savunması” adına ortalığı kana bularken, aslında halkı birbirine düşürüp düşmanlaştırarak, “dış güçlere” en iyi biçimde hizmet ediyorlardı! İstikrarsızlık, halklar arasında düşmanlık, güvensizlik, artan önyargılar, rekabet, şovenizm… “Dış güçler” için o dönemde bundan daha iyi ne olabilirdi? Üstelik düne kadar birlikte Maraş, Sivas, 1 Mayıs Taksim katliamlarını örgütleyip ortalığı kana bulayan, Kafkas içlerine dalış operasyonları yapanlar, Çeçenleri örgütleyip kontrgerilla timleri oluşturanlar, İran içlerine yönelik Azeri Kurtuluş Orduları kuranlara yardım yataklık edenler, İsrail’le silah anlaşmaları yapanlar, NATO, ABD kamplarında özel harp eğitimi alanlar, şimdi patronlarını “dış güç” ilan ediveriyorlardı!

Üstelik barış demek, bu kanlı örgüt için pozisyonlarının değişmesi, geri planlara itilmeleri ve işsizlik demekti! Savaşsız ve rantsız bir dünya! İkinci sınıf bir kontr eskisi muamelesi! Elden giden güç! Katlanılması ne kadar da zordu!

Oysa ABD ve NATO için konsept değişmiştir artık. O Ortadoğu ve Kafkaslarda tek güç olmak istemekte, kendine uygun yeni dizaynlara girişmektedir. Ilımlı İslam konsepti gündemdedir. Örnek ülke olarak Türkiye seçilmiş, buna uygun yapılanmaya gidilip yeni iktidar işbaşına getirilmiştir!

Ilımlı İslam konsepti, ABD’ye karşı, emperyalist yağma ve talana karşı ılımlı ülkeler ve halklar demektir kısaca! ABD’nin sadık kölesi olma ve bunu ilahi adalet, tanrısal buyruklar adına yapma!

Radikalizm kullanılabildiği ölçüde ABD için her zaman el altında olması gereken yedek güçtür. Ancak radikalizm bazen denetimden çıkmakta, terse dönmekte, düşünsel radikalizmi de doğurabilmektedir!

Radikalizm nedir ABD için denirse; mesela İsrail’e karşı Filistin’inin yanında yer almak, katlanılması zor bir radikalizmdir! Ya da enerji kaynaklarının yerel halkların çıkarına kullanılmasının istenmesi! Emperyalist yağmaya karşı çıkılması… Yine mesela özelleştirmeler yolu ile yerel kaynakların yabancı sermayenin yemliğine geçmesine karşı durulması… Oooo! Ne kadar da feci bir radikalizmdir!

Yine örneğin, Fethullah Gülen hazretleri ABD’nin Irak işgalini destekler, işgale karşı çıkan ve mücadele eden halkı tanrı adına lanetlerken ne kadar da ılımlıdır!

Kontrgerilla’nın bir bölümün tasfiyesi, mevcut Ilımlı İslam iktidarının önünün açılması, elinin rahatlatılması ile ABD’nin yeni planları çakışınca, yani çıkarlar üst üste oturup, diğerleri ise ellerindeki gücü terk etmek istemeyince, yani bir anlamda iktidarsal erk çatışması ortaya çıkınca, gündeme geldi.

Yine hatırlanmalıdır, ABD’nin gerek Azerbaycan üzerinden İran’a yönelik faaliyetlerinde, gerekse Latin Amerika’daki kontr örgütlenmelerde en önemli isimlerden ve örgütleyicilerinden olan Albay North da Amerikan “yüce adaleti” önüne çıkarılmış, Kongre tarafından sorgulanmış ve emekliye ayrılmıştı. Ama kimse onun için, Amerikan karşıtı olduğu için bu hallere düştü demedi!

Böylece mevcut iktidarın ve dolayısıyla ABD’nin bölgesel yeni konseptine ayak uyduramayanların, ellerindeki muazzam gücü bırakmak istemeyenlerin tasfiye zamanı geldi. Bu, aynı zamanda bölgesel yeni açılımın ön hazırlıklarından birisiydi. Ama aynı zamanda ABD’nin “benim ayaklarım bana karşı çıkamaz, yoksa sonu böyle olur” mesajının başka versiyonuydu!

AKP’nin bir başka hesabıysa, Türkiye’deki Kürtlerin din sayesinde birliğini sağlayarak desteğini almaktı ve bunda da iddialıydılar. Ancak bu hesap tutmadı, özellikle son yerel seçimlerde herkes dersini aldı. Ve dehşetli planlar bir kez daha bozuldu.

Eğer AKP düşlediği oyu alabilseydi, şimdi belki de başka şeyler konuşuluyor olacak, açılım ilanı, “tarihi fırsatlar” bu denli söz konusu olamayacaktı. Öyle ya, AKP fazla oy olarak açılımın nasıl olacağını göstermiş olacak, “tarihi fırsat” olarak da önümüze Kürt açılımı değil, İslami açılım konacaktı!

Diğer yandan, Kuzey Irak’ta bir Kürt konferansı gündemdeydi. Ama yerel seçim sonuçları sadece buradakini değil, bölgesel planları da bozdu. Bu konferansta ABD, PKK’sız bir konferans düşünüyordu. Ya da ehilleştirilmiş ve yola getirilmiş bir PKK… Yani bu yollarla, baskılarla, kuşatmalarla kendi yörüngesine çekilmiş, bir PKK… AKP’nin ve Türk egemenlerinin gönlünden geçeni söylemeye gerek bile yok!

AKP’nin Kürt açılımından anladığı, esas anlamıyla buydu; her şeyi ABD’ye havale eden bir anlayış! Kendi ülkesinin sorununun çözümünü bile başkalarına bırakarak, aslında inisiyatif ve karar sürecini başkalarının eline terk ediyorsun! En büyük sorun dediğin şeyi başkalarının eline koz olarak veriyor ve o sorun üzerinden diz çöktürülüyorsun!

Mantık da bir harikadır! Onlar “bölücü örgütü muhatap alamazlar!” Ama ABD’yi muhatap alırlar! Ne kadar da komik!

Fakat seçim sonuçları, bir kez daha kağıt üzerindeki parlak planları boşa çıkardı. Konferans yapılamadı!

Şimdi Kürt açılımı bir kez daha gündemdedir. Bu kez engellerden bir bölümü tasfiye edilmiş ve yol nispeten daha rahat gibidir. Ancak, buradan tüm farklı kliklerin tasfiye edildiği sonucu çıkmamalıdır. Ama yine de şahin kanadının bir bölümü şimdilik operasyonu yemiş, kolu kanadı budanmıştır. Ancak kökten tasfiye öyle kolay değildir. Baksanıza şunun şurasında on beş yirmi yıllık korucuların tasfiyesi bile olamamaktadır! Hal böyleyken, onlarca yıldır hem de ABD ve NATO tarafından kurulan ve belli bir güce ve yaygınlığa sahip bir örgütün tasfiyesi öyle birkaç harekette mümkün olmayacaktır.

Ayrıca tasfiye edenler, bu örgütün ne kadarını tasfiye etmek istemektedirler ki? Burası da ayrı bir sorudur. Var olan bir örgütü kökten yıkıp yeniden kurmak mı, yoksa uç unsurları tasfiye edip, var olan örgütü yeni konsepte uygun hale getirip yeni mevzilenmelere gitmek mi? İhtiyaçları olduğu ve olacağı, kontrgerillasız edemeyecekleriyse kesindir.

Ama şöyle ya da böyle, Türkiye için açılım önemli bir fırsattır ve bu ülkenin yıllardır süren gerginlik ve kışkırtmalardan sonra soluklanmaya, barışa ihtiyacı vardır. Şüphesiz gerçek anlamda yakınlaşma ve kardeşleşmenin ABD eli ile olmayacağı, böyle bir çözüm sürecinin eninde sonunda farklı zamanlarda yeniden karışıklık dönemine döneceği aşikardır. Ancak böyle bir açılım yoluna girmek bile ilerisi için bazı adımların düzeltilebileceği umudunu beraberinde getirmektedir. Her şeye rağmen ilerleme ilerlemedir ve kanlı, kışkırtıcı, düşmanlaştırıcı ortamdan çok daha iyidir!

Diğer yanda Kafkaslar giderek daha fazla ısınmakta, ABD, AB, Rusya bölgeyi kontrol altında tutabilmek için her gün satranca benzer hamleler yapmakta, birbirlerini kollamakta, yoklamakta, ittifaklar yaratıp kendi geleceklerini nispeten sağlama alırken, rakiplerini püskürtmek istemektedirler.

Uzak Asya ise, her gün daha fazla altında kazanlar kaynayan ve gelecekteki çatışmaların merkezi olma adayı bölgedir. ABD için ne Çin, ne de Hindistan kendi başına bırakılacak küçük ülkeler değildir. Üstelik bu bölge, mali açıdan da en hızlı büyüyen bölgedir.

Çevresinde bu kadar gelişmeler varken ve hepsinin içinde ve başrol oyuncusuyken, ABD’nin Irak’tan yavaş yavaş çekilip yeni mevzilere yönelmesinde şaşılacak bir yan yoktur.

Ancak sorun şuradadır: nasıl çekilinecek, geride nasıl bir tablo kalacaktır?

Nasıl çekilinecek sorusu, askeri kuvvetlerin hangi yollardan nasıl çekileceğine ilişkin değildir. Nasıl çekilinecek sorusundaki püf noktası, geride kendi açısından nasıl güvenli ve kendisine bağlı yapı oluşturulacağıdır.

TÜRKİYE’YE BİÇİLEN ROL

Türkiye gerek stratejik, gerek tarihsel geçmişi bakımdan bölgede belli bir etki gücüne sahiptir. Her şeye rağmen kabul edilmeli ki, bölgedeki halkların da izlediği bir ülkedir. Hiç şüphesiz bunda, Körfez bölgesindeki ülke kralları, prensleri ve şeyhlerinin Amerikan kuzusu rolünde olmalarının getirdiği itibarsızlık ve güvenilmezliklerinin payı çoktur.

Aslında ABD karşıtı olarak ve İsrail ile uzlaşmayarak, halklar nezdinde bölgede en çok prestije sahip olan ülke İran’dır.

Zaten bunun da etkisiyle ve elbette yukarıda sıralan diğer faktörlerin katkısıyla, Ilımlı İslam operasyonu yapılıp, projeye uygun iktidar işbaşına getirilerek, Türkiye, bir alternatif ve İran’ı izole edici bir rolle öne sürülmüştür! Türkiye, yine aynı nedenlerle, –bugün, artık başarıyla uygulanamamış ve eskimiş– Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin “Eş Başkanı” olmuştu!

Belli ölçülerde önü temizlenen AKP, bölgede lider olma iddiasıyla çıkmıştır. Türkiye, eskiye göre daha aktif bir bölge siyasetine yönelmiş, klasik akmaz bulaşmaz dış politikasını geri bırakmıştır. Elbette bunun başlangıcı onlara ait değildir; Özal öncü hocalarıdır!

Anımsanacaktır; Özal’ın bölgesel hayali, Kürdistan üzerinden bölgede lider ülke olmaktı. Bu hayali, gerçek olamayacak kadar afakiydi. Ama Özal, böyle bir şeyi ihtimal dahilinde görüyor ve Amerikan gazıyla da buna uygun bir yapılanmaya gidebilmek için çalışıp, Talabani Barzani ile görüşmeler sürdürüyor, Kandil’e elçiler gönderiliyordu.

Son gelişmelere bakınca, akla gelen sorulardan birisi de budur. AKP de aynı hayalin peşinde midir? Üstelik, Kuzey Irak’la yakınlaşma çerçevesinde bazı çevreler tarafından “Osmanlılık”a göndermeler yapılıp, bu hayaller canlı tutulmaya, “bölgesel lider” gazları verilmeye çalışılmaktadır.

Kaldı ki, Türkiye egemenlerinde yayılmacı/emperyal hevesler er zaman diri olmuş, bazen bu yönde kalkışmalara girişilmiş, ya da bu hevesler ABD ve AB tarafından önce kullanılıp, sonra başlara çuval geçirilerek, ‘bu işi ciddi sandınız galiba’ mesajları verilmiş, kimsenin haddini aşmaması gerektiği uygun biçimlerde bildirilmiştir!

Örneğin, Kafkaslarda, ABD, bölgedeki ilişkilerini bildiği Türkiye’den çok yararlanmış, şimdi operasyona uğrayan derin örgüt tepe tepe kullanmış, yol açıldıktan sonra Türkiye’ye kapı gösterilmiştir!

Benzer roller, şimdi AKP eli ile bölgede devreye sokulmaktadır. Hamas’la görüşmeler, esas olarak, onları uslu çocuklar olmaya davet ve teşvik biçiminde görülmektedir. Ya da Sadr’ın Türkiye’ye gelmesi, çok açık biçimde anlaşılmıştır ki, ABD’nin rızası ile olmuştur. Böylece, hem Kuzey Irak’a, Kürtlere de ince mesaj verilmiştir!

Ama yine de biçilen ısmarlama elbise her bedene uymamaktadır. İsrail’in Filistin saldırısında olduğu gibi, AKP’nin arabulucu olma isteğini sallayan olmamıştır. Gerçi arabulucu rolündeki Mısır’ın bölge halkları üstündeki itibarı sıfır bile değil, eksidir!

Yine İran, AKP’nin arabulucu edalı girişimlerine, “herkes işine baksın” yanıtını vermiştir.

Başka bir örnek de, Rusya ile Gürcistan arasındaki savaşta yaşanmış; AKP anında öne atılarak bütün dünyaya diplomasi dersi vermeye kalkışmış, ama her iki taraftan da muhatap bile bulamamıştı.

Tüm bunlar, sözle pratik arasında büyük farklar olduğunu, “büyük bölge lideri” olmanın, gazetelerde propaganda yapmak gibi olmadığını göstermiş ve AKP’nin dış politika “mucizeleri” etrafta gülüşmelere neden olmuştu! Demek ki, aktif “büyük dış politika”nın sadece ABD ve emperyalizmin izin verdiği ve biçtiği rol kadar bir hükmü vardı!

Nitekim büyük “bölge lideri” dış politikanın tam da ABD’nin isteklerine göre şekillendiği, ya da şekillendirilmeye çalışıldığı görülüyor. Ermenistan girişimi buna uygun bir yönelimdir, amaç da Ermeni kardeşliği falan değil, Ermenistan’ın Rusya’nın etkisinden alınıp, yeni bir cephe açılmasıdır. Şüphesiz halklar arasındaki düşmanlıklar zayıflasın, bu istenir şeydir, ama böyle bir projenin amacı bu değil, uzun vadede sinsi hesaplarla bölgesel dengelerin değişimi ve daha fazla farklı halkları etkileyecek bir karışıklıktır.

Ama ne olmuştur? Ermenistan’la yakınlaşacağım derken, Azerbaycan ile kafa kafaya gelinmiştir! Vay Türki, İslami politikaların haline! Bu kez, Azerbaycan Rusya’ya daha fazla yakınlaşmıştır! Demek kurgulu “lider ülke” olmanın bedeli, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamamaktır! Ya da Ermenistan’la yakınlaşınca ABD memnun oluyor, ama bu kez başka ülkeleri kaybediyorsun. Onları gözetsen, bu kez büyük patron bozuluyor! İçerdeki pozisyonlar sarsılıyor!

O zaman da, şu “lider ülke” meselesi sorgulanıyor: İsrail Filistin işinde arabulucu olma laflarına yüz verilmiyor. İran sana kendi işine bakmanı tavsiye ediyor, Gürcistan, Rusya muhatap bile almıyor. Dolayısıyla bu nasıl bir liderlik oluyor? Komik ama gerçek!

Öyleyse şu gerçek ortaya çıkıyor; AKP, Türkiye’nin ihtiyacından çok, Amerikan ihtiyaçlarına göre dış politika adımları atıyor! Ama bu adımları içerdeki dengeler de belirliyor. Yani bu politik yönlenmeler, “olanaklar” dahilinde yerine getirilmeye çalışılıyor. Bu çerçevede de Amerika’nın Irak çekilişini kolaylaştırıcı politikalar gündeme geliyor. Çevre ülkelere ve gruplara bu yönde örnek olunmaya çalışılıyor ve uyarılar yapılıp “ılımlı” olmaya davet ediliyor!

ABD ise, bir yandan Irak’tan çekilmeye hazırlanırken, Orta ve Uzak Asya’ya dümen kırıyor. Şimdilerde hedefte Pakistan var gibi görünüyor. Bilindiği gibi, ABD ile Pakistan arasında sorunlar var gibi yansıyor. Neden olarak da, Pakistan’daki “sert” İslam’ın yükselmesi gösteriliyor. Ancak ABD’nin meselelere yaklaşım ve çözüm yöntemleri işin içine katılarak olaya yaklaşıldığında, dikkat çekilen konuları, noktaları değil, gölgede bırakılan planları kurcalamak gerekiyor. Mesele, tek başına Pakistan mıdır, yoksa Pakistan üzerinden bölgeye yönelik daha kapsamlı stratejik yerleşme senaryoları mıdır? Çünkü oldukça uzun zamandan beri, ABD’nin, genel olarak Uzak Asya, özel olarak da Çin’in yükselişinden rahatsız olduğu biliniyor. Pakistan operasyonu ile başka kuşlar da vurulmuş oluyor. Rusya daha da sıkıştırılarak, Çin ve Uzak Asya bağlantıları denetime alınıyor. Öte yandan, ABD’nin Ortadoğu’daki en büyük hedeflerinden biri olan İran da bu senaryodan nasibini alıyor. Çünkü bölgede yükselen akım olarak Şiilik, İran Pakistan hattında yoğundur. Her ne kadar Afganistan ile İran sorunlu görünse de, bu durum, söz konusu bölgede Şiiliğin güçlü olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. ABD’nin Pakistan’a yönelik sertleşmesine, bu ayrıntılar işin içine katılarak yaklaşmak gerekmektedir.

Bilindiği üzere, kısa bir zaman önce Svat Vadisi krizi yaşanmıştı. ABD Svat vadisini bombalamış ve Pakistan’ı suçlamıştı. Oysa biraz geçmişe gidilince Svat vadisini bu hale getirenin ABD olduğu çok iyi bilinmektedir. Afganistan işgali sırasında Rusya’ya karşı Afganistan genelinde ve özel olarak da burada Taliban’ı örgütleyip Rusya’nın önüne diken ABD’nin ta kendisidir. Üstelik Pakistan Devlet Başkanı Asaf Ali Zerdari, Taliban’ın CIA tarafından kurulduğunu, 2001’de Usame Bin Ladin’i yakalayıp ABD’ye teslim ettiklerini, ancak Amerika’nın serbest bıraktığını açıkladı. Bu açıklama, konuyla az çok ilgisi olan kimseyi şaşırtmadı. Çünkü geride kalan yıllarda, Usame Bin Ladin’in Arabistan’da böbrek tedavisi gördüğü ve CIA yetkililerinin kendisini ziyaret edip sağlığı ile yakından ilgilendikleri biliniyordu.

Afganistan’da ve Svat vadisinde Taliban’ı örgütleyen bizzat Amerika’nın kendisi idi ve sonra, önce Ruslara karşı kullandığı bu örgütlenmeyi bahane ederek, Afganistan’ı işgal etmişti. Yani etinden, sütünden, derisinden, kılından tüyünden faydalanmak tam da buna denirdi işte! Şimdi o Amerika, “Taliban’ı engellemediği için” Svat vadisini bombalıyor, Pakistan’ı tehdit ediyordu. “Barışçıl Obama”, Pakistan’da savaşmak için, Kongre’den 400 milyar dolar ödenek talep etmişti.

Peki, bu işin ucu Türkiye’ye dokunur mu?

Bir süre sonra, ABD, Pakistan’daki “insanlık dramı” için Türkiye’den askeri destek talep ederse kimse için şaşırtıcı olmaz! Belki de bunlar çoktan konuşulmuştur! Öyle ya, her şey insaniyet içindir!

HERKESİN HESABI KENDİNE

Savaş tanrılarının genişleyip büyüyen tablolarına bakınca, okların Orta ve Uzak Asya’ya çevrildiği görülüyor. Böylece ABD’nin Irak’tan çekilme isteğinin altındaki nedenler, şimdi daha iyi anlaşılabiliyor.

Ortada ürkütücü bir tablo görünüyor, kırmızı noktalı hatlar genişliyor. Petrol bölgesi bombalarla sarsılıyor, Kafkaslarda ilişkiler giderek gerginleşirken, yerel ölçekli savaşlar çıkıyor, tehditler havada uçuşuyor. Bu kadarla da kalmıyor, şimdi Orta ve Uzak Asya da savaş tanrılarının kapsama alanına giriyor.

Peki, ama ABD bu kadar çok cephede nasıl mücadele edecek, nasıl başa çıkacak? Ne de olsa her şey planlardaki gibi yürümüyor. Örneğin son olarak, NATO’nun Rusya’ya yönelik düzenlemek istediği tatbikat fiyasko ile sonuçlandı!

Örneğin bir süre öncesine kadar NATO’ya gireceği konuşulan Azerbaycan, bu düşüncesinden vazgeçiyor, tersine son Ermenistan meselesi ile Rusya’ya yakınlaşıyor.

Buna karşın, yine de ABD cepheyi genişletiyor, Rusya’yı daha fazla ve yakından kuşatmaya çabalıyor; Afganistan işgali derken, Pakistan üzerinden Çin’i kıstırmaya yönelik hamlelere hız veriyor.

Aslında dünyadaki gelişmeleri az çok takip edenler, önümüzdeki dönem çatışmaların merkezinin Uzak Asya olacağı noktasında birleşiyorlardı. Çünkü dünyadaki ekonomik gelişmelerin merkezi giderek bu bölge oluyor, örneğin Çin, devasa nüfusuna karşın, hızlı gelişimi ve sürekli büyümesi ile ABD başta olmak üzere diğer emperyalistlerin dikkatlerini üzerinden eksik etmiyordu. Afganistan işgali, Rusya ve bu bölgeye yönelik bir hamle idi. Şimdi gündeme gelen Pakistan operasyonları, ABD’nin bölgede artık çok daha fazla etkin olmak isteğini ortaya koyuyor.

Buna karşın, Çin ve Rusya’nın yakın ilişkisi ve henüz çok kemikleşmiş olmasa da esas olarak geleceğe yönelik Şanghay İşbirliği Örgütü var. En son olarak da, Çin ve Rusya, ABD doları yerine yerel ve bölgesel bir paradan söz ettiler. Şüphesiz böyle bir şeyin gerçekleşmesi hemen mümkün değildir, ancak daha önceleri kimse böyle şeylerden söz edemezdi. Ama böyle bir gelişmenin hayat bulması, başlı başına bir kesişme noktası olur ve ortalık tam karışır.

Bu açıklamalar, en azından geleceğe ilişkin niyetleri ortaya koyuyor, önümüzdeki süreçte havaların nasıl ısınacağının işaretlerini somut biçimde veriyor.

Ekonomiler daralıyor. Dünya emperyalistler için küçülüyor, yeni yağma alanları, yeni pazarlar isteniyor. İşler kızışıyor. Ve savaş tamtamlarının sesi daha geniş alanda duyuluyor. Emperyalistler, savaş lordları, haritaların başında daha fazla zaman geçiriyor, askeri kırmızı oklar daha fazla yöne açılıyor. Hal böyle olunca, emperyalist işbirlikçisi ülke yönetimleri de arada sıkışıyor; bir yanda efendiler, diğer yanda halklar. Efendileri dinlemeye kalktığında karşısına halklar çıkıyor; halkların baskısı, işbirlikçileri, emperyalist efendiler karşısında fena sıkıştırıyor.

Türkiye ise, bir yanda ABD talepleri, öte yanda AB istekleri, üstte Rusya, burada Irak, orada İsrail… grift ilişkilerde yol almaya çalışıyor. “Bölgesel lider ülke”, “aktif dış politika”, en küçük bir ezber dışı durumlarda çuvallıyor.

Önümüzdeki dönem dünya açısından her açıdan zor ve sıkıntılı geçeceğe benziyor!