Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

'Türkiye'nin Birinci Sorunu Kürt Sorunu'

Kürt sorunu Türkiye’nin temel gündemlerinden biri olmaya devam ediyor. Dünyayı saran ekonomik kriz ve krizin Türkiye’de yarattığı derin tahribatın çarpıcı etkileri bile, Kürt sorununu gölgeleyebilmiş değil. Operasyonların sürdüğü, çatışmaların yaşandığı, Kürt ve Türk gençlerinin çatışmalarda hayatını kaybettiği, acı ve gözyaşının tüm toplumsal kesimleri derinden etkilediği Kürt sorunu, krizin yarattığı işsizlik, açlık ve sefaletle büyüyen yakıcı bir sorun olarak önümüzde duruyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül son dönemlerde üst üste yaptığı açıklamalardan birinde, bu durumu; İster terör, ister Güneydoğu, ister Kürt meselesi deyin, bu Türkiye’nin birinci sorunudur. Halledilmesi lazım.” diyerek dile getirdi. Mardin Bilge köyünde korucular tarafından gerçekleştirilen büyük katliamda olduğu gibi, ülkedeki birçok gelişme de Kürt sorunu ile ilişkilendirilerek tartışılmakta ve konuşulmaktadır.

İçeride ve dışarıda, Türkiye söz konusu olduğunda ilk akla gelen sorun olarak, Kürt sorunu, son bir iki aylık süreç boyunca gündemi belirleyen, ancak ‘farklı’ tartışma ve değerlendirmelere konu olan bir sorun. “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır”, “Kürt sorunu yoktur, geri kalmışlık sorunu vardır”, “dış güçlerin kışkırtması ve desteğiyle süren terör sorunu” gibi söylemler devam etmekle birlikte, ‘farklı’ değerlendirme ve yaklaşımlar da gündeme girmiş bulunuyor. PKK’yi bölmek de dahil olmak üzere, PKK’ye karşı tutum alan bir muhatap arayışı hâlâ devam etmektedir. DTP’ye yönelik olarak gerçekleştirilen operasyonun “DTP içindeki PKK’liler”e yönelik bir operasyon olarak lanse edilmesi ve bazı köşe yazarları ve yorumcular tarafından “DTP’nin ılımlı kanadı bu operasyondan memnun” yönlü değerlendirmelerin yapılması da, bu yönlü amaçları açığa çıkarmaktadır. TRT-6’in yayına açılmasından sonra gündeme getirilen üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerinin açılmasına yönelik hazırlıkların ardından, ‘PKK’nin tasfiyesi’ amaçlı olmak üzere, ‘dağdakilerin indirilmesi’, ‘bir genel affın çıkarılması’ gibi konular gündemden düşmeden tartışılmaya devam ediliyor.

Kürt sorununun şiddetten arındırılarak çözüme kavuşturulması konusunda birçok açıklama yapıldı, demeç verildi ve tartışma yürütüldü. Logosu “Türkiye Türklerindir” ibaresiyle tamamlanan Hürriyet gazetesinin yayın yönetmeni E. Özkök’ün bile “oldukça makul’ yazılar yazıp mesajlar verdiği böylesi bir sürecin etki ve beklenti yaratması oldukça ‘doğal’.

29 Mart 2009 yerel seçimleriyle Bölge’de ortaya çıkan halk iradesi ve AKP’nin yaşadığı hezimet önemli bir gösterge oldu. Ortaya çıkan tablo, Kürt halkının demokratik çözüm yolundaki ısrarlı mücadelesi ve barış amaçlı toplumsal baskı, inkarcı ve asimilasyoncu cepheyi yeni ve farklı arayışlara itmiş bulunuyor. PKK’siz bir çözüm üzerinde çalışan, bunun için tüm kurumlarıyla uyum içinde hareket eden ve seferber olan,  Irak, Suriye, İran başta olmak üzere bölge ülkeleriyle ilişkiler ve diyalog geliştiren, ABD ve AB ile uyum halinde hareket eden bir süreç işletilmektedir.

Hakkında açılan kapatma davası süren DTP’ye yönelik başlatılan operasyon ve yüzlerce yönetici ve üyenin seçimden hemen sonra tutuklanması, DTP’li milletvekillerinin haklarında açılan davalardan dolayı ifade vermeye zorlanmaları, son olarak KESK içinde örgütlü ‘yurtsever emekçiler’ bahane edilerek gerçekleştirilen operasyon ve gözaltılar, Kürt sorununun nasıl ‘halledilmek’ istendiğini gösteren önemli veriler sunmaktadır.

Ancak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Bağdat ziyareti esnasında gazetecilere yaptığı açıklamalar gündemi belirleyen bir etki yarattı. Doğal olarak, barış ve diyalog yolunun açılmasına yönelik toplumsal özlem, bu tür açıklamalara fazlasıyla ilgi gösterilmesine neden olmaktadır. 25 yıldan bu yana süren ve giderek tüm kesimlerce “yeneni ve yenileni olmayan, ancak acıları arttırarak devam eden bu soruna bir çare bulmak gerekiyor” değerlendirmelerine neden olan Kürt sorunu hakkında, devletin en üst merciinde bulunan Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamalar, temkinli yaklaşımla birlikte ilgi bulmakta, beklenti yaratmaktadır. Cumhurbaşkanı’nın daha sonra gerçekleştirdiği dış geziler boyunca benzer açıklamalar yapması ise, Gül söylediklerinin arkasında duruyor yorumlarına neden olmaktadır. Tartışmalar hâlâ farklı boyutlarıyla ve birçok yönüyle devam ediyor.

Burada belirtilmesi gereken diğer önemli bir gelişme ise, birçok açıklama, demeç, röportaj, tutum ve yaklaşımın aynı dönemde yapılması ve bir birini destekler mahiyette gelişmiş olmasıdır. Obama’nın Türkiye ziyareti esnasında yaptığı açıklamalar, Kürdistan Bölgesel Hükümeti ve Irak Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti’nin geliştirdiği yeni ilişkiler ve girilen diyalog süreci, AKP’nin Kürt milletvekillerinden bazılarının PKK de muhatap alınabilir yönlü ‘ılımlı’ açıklamaları, Ergenekon soruşturması kapsamında Bölge’deki kayıp ailelerinin ve avukatlarının başvuru ve ısrarlarından sonra ‘Asit Kuyuları’ ve başkaca yerlerin kazılması, PKK’nin ‘çatışmasızlık’ kararı açıklaması ve bunu 1 Haziran’a kadar uzatmış olması, DTP’nin barışçı çözüm ve diyalog yolunun açılması için yoğun bir çaba içine girmiş olması, Cumhurbaşkanı Gül’ün Irak ziyareti, Talabani’nin Türkiye ziyareti ve Kürt sorununa ilişkin bir çok ‘ılımlı’ açıklama, Başbakan Erdoğan’ın uzun süreden sonra DTP milletvekillerine randevu vereceği izlenimi yaratması, Cumhurbaşkanı Gül’ün DTP Eş Başkanı Ahmet Türk’ü kabul etmesi, ‘sözde vatandaş’ yakıştırmasından yıllar sonra yeni Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un, PKK’lileri kast ederek ‘Terörist de insandır’ açıklamasında bulunması, ‘Türkiyelilik’ kavramını tartışmaya açması ve daha bir dizi gelişme, ‘Kürt sorununda iyi şeyler olacak’ beklentisine neden olmaktadır.

Yine gazeteci-yazar Hasan Cemal’in bu tartışmaların başladığı bir zamanda Kandil’e giderek KCK Başkanlık Konseyi üyeleri ile görüşmesi, Murat Karayılan’ın barış ve diyalog yolunun açılması halinde adım atacaklarını açıklaması, çözüm yoluna ilişkin açıklamalarda bulunması, bu röportajın Milliyet Gazetesi’nde yayınlanması ve açıklamaların hemen her kesim tarafından ‘makul’ görülmesi ve ‘makul’ ölçüler içinde değerlendirme ve eleştirilere tabi tutulması ve daha birçok olay ve gelişme, Kürt sorunu eksenli ‘çözüm’ tartışmalarını daha da alevlendirdi.

Eski Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın bir süre önce, “TSK’nın tümünü de seferber etseniz, Kandil Dağı’nda başarılı olması mümkün değil” açıklamasında bulunması, hemen tüm yazılı ve görsel medyada ‘Kürt sorunu ve yeni dönem’ kapsamlı tartışmaların yapılmış olması, ‘Kürt sorunu çözülüyor’  yorum ve değerlendirmelerinin yoğunlaşması, İskoç modeli gibi farklı çözüm modelleri tartışmalarının yapılması, ayrıca Cumhurbaşkanı Gül’ün tüm bu gelişmeleri özetler mahiyette olanDevletin tüm kurumları olarak ahenk içinde hareket ediyoruz mealindeki açıklaması, Irak ile Türkiye arasında geliştirilen diploması ve özel görevlendirmelerin yapılması, MİT, TSK, Hükümet cenahındaki açıklamalar, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın dün ile kıyaslandığında ‘ılımlı’ olarak değerlendirilen/değerlendirilebilecek olan ‘Kürtçe dilekçe hakkı, ‘Kürtçe tercüman hakkı’ gibi açıklamalarda bulunması, hatta olası bir “af”a ilişkin söyledikleri, hükümetin, Suriye-Türkiye sınırındaki mayınların temizlenmesi ve toprakların 44 yıllığına İsrail destekli şirketlere peşkeş çekilmesini gündeme getirmesiyle oluşan tepki vesilesiyle Baykal’ın Bölge’ye gitmesi, Adıyaman ve Mardin’de açıklamalarda bulunması, mayınların devlet tarafından temizlenmesi ve toprakların halk tarafından kullanılmasını savunması ve burada hükümeti eleştirerek, hangi çözümden söz ediyorlar, açıklasınlar bilelim şeklinde açıklamalarda bulunması ve daha ‘yumuşak’ mesajlar vermesi, tüm bu gelişmelerden, -henüz umut verici hiçbir pratik adım atılmamış olmasına rağmen- bazı şeylerin çıkabileceği, Kürt sorununda şiddet döneminin son bulmasına yönelik adımların atılabileceği beklentilerini arttırmış bulunuyor.

Tartışmaların boyutu ve içeriğinin bazı özgünlükler gösterdiği ve beklentiler yarattığı bir gerçek. ABD Devlet Başkanı Barack Obama’nın “PKK terör örgütüdür ve ortak düşmanımızdır” açıklamasıyla birlikte beş dakika ile sınırlı da olsa DTP Eş Başkanı Ahmet Türk ile görüşmesi, Amerikan tarihindeki katliamlardan örnekler sunarak, ‘Biz geçmişimizle hesaplaştık, siz de hesaplaşmalısınız’ içerikli sözler söylemesi de kaydedilmelidir. Yine, Başbakan Erdoğan’ın “faşizan baskılar” olarak nitelediği, farklı inanç ve kültürlerden halklara reva görülen uygulamalardan söz etmesi, bu tür açıklama ve demeçlerin devam edeceğini, Kürt sorununda, henüz adım atılmamış olsa da, ‘çözümden yana bir cumhurbaşkanı ve hükümet’ görüntüsü yaratılmak istendiğini göstermektedir.

ULUSAL DİRENİŞİN SİLAHTAN ARINDIRILMASINA ENDEKSLENMİŞ BİR HAZIRLIK SÜRECİ

Dikkatle bakılırsa görülebileceği gibi, ABD’nin, AB’nin, TC’nin, Irak Devleti’nin, Kürdistan Bölge Hükümeti’nin ve giderek İran ve diğer bölge ülkelerinin üzerinde mutabakata vardıkları temel konu, PKK’nin etkisiz kılınması, ulusal silahlı direnişin bitirilmesi ve Kürt sorununda bireysel özgürlükler ve kültürel haklar kapsamında ‘bazı adımlar’ın atılması yönündedir. Kürt sorunu artık inkar sorunu olmaktan çıkmıştır ve asimilasyonla çözülemeyeceği anlaşılan bir aşamada bulunuyor. Türkiye egemen sınıfları, artık “Kürt sorunu vardır” noktasına gelmişlerdir. Ancak sorunu bir ulusal tam hak eşitliği sorunu olarak görmek istememektedirler. Kürt ulusal direniş hareketinin, ayrı devlet kurma hakkından vazgeçtiğini, mevcut sınırlar içinde demokratik bir çözüm için adım atmaya hazır olduğunu açıklaması, yine Kürt ulusal burjuva güçlerin, Kürdistan Bölge Hükümeti’ni de dayanak edinerek bir nefes alma sürecine ihtiyaç duyduklarını ve PKK’yi ya tasfiye ya da denetim altına almak istediklerini çeşitli vesilelerle dile getirmeleri, önümüzdeki süreçte, bu tür tartışmaların daha da yoğunlaşacağını ve birçok gelişmenin olabileceğini de göstermektedir. Cumhurbaşkanı Gül’üan yaptığı onca açıklamadan sonra, sorulan bir soru üzerine, terör örgütü ile pazarlık yapılmaz” demesi, ancak, ‘Meclisteki bütün partilere görev düşüyor yanıtını vermesi, bir kez daha bu gerçeğe işaret etmektedir. Murat Karayılan’ın, muhataplar olarak, Öcalan’ı, PKK’yi, olmazsa, DTP’yi, daha olmazsa, “akil adamlar topluluğu”nu önermesine rağmen, bu alanda bir gelişme sağlanmış değil. DTP’nin, yerel yönetim temsilcilerinin ya da Kürt halkı tarafından takdir edilecek muhatap ya da muhatapların kabulü yönlü bir gelişme de görülmemektedir.

Tüm bu tartışmalar yapılırken, hiçbir çevreden, Kürt halkının tam hak eşitliği, eşit haklara dayalı birlikte yaşam gibi açılımlardan söz edilmemektedir. Akan kanın durması, çatışmaların son bulması yönlü beklenti ve toplumsal özlemler, yuvarlanmış laflar edilerek dile getiriliyor. Kürt halkının temel demokratik hakları ve ulusal özgürlük talepleri ezilmek ve ötelenmek istenmektedir.

Sözünü ettiğimiz beklentiler, barış ve demokratikleşmeye duyulan özlem, akan kanın durması, barış ve diyalog yolunun açılması arzusu içindeki milyonlarca halkın duygusudur. Bu, haklı ve yerinde bir beklentidir. Gerçekten barış ve demokratik açılım yönlü bir gelişmeden söz edecek isek, artık inkar, asimilasyon ve şiddetten vazgeçildiğine inanmamız isteniyorsa, bunun yolu, pratik adımların atılmasından geçiyor.

Her şeyden önce, çatışma sürecine karşılıklı olarak ara verecek bir gelişmenin yaşanması lazım. Devletin herhangi bir biriminden PKK’ye yapılacak bu yönlü bir çağrı ya da çatışmasızlık sürecinin uzatılması açıklaması fazlasıyla etki yaratacaktır. Operasyonlara ara verileceğinin açıklanması da aynı derece etki yaratacak ve taraflar arasında güven ve diyalog yolunu açacaktır. Operasyonların sürdüğü, PKK’lilerin görüldüğü yerde çatışmaya girildiği ve öldürüldükleri bir ortamda, “onlar neden mayın döşüyor?” sorusunun yanıtı bulunamamaktadır. Operasyonlara ara verildiğinin açıklanması halinde, bu tür, mayın patlatarak asker öldürmelerin yaşanması halinde ortaya çıkacak tartışmanın boyutu da değişecektir.

O halde, yapılması gereken, öncelikle, operasyonların durması ve PKK’nin çatışmasızlık süreci ya da ateşkes kararını uzatmasını istemektir. Bunun için devletin işaret edeceği çeşitli kurumlar ve şahsiyetler de görev alabilirler. Bazı emek ve meslek örgütlerinin, aydın ve akademisyenlerin, Türkiye Barış Meclisi’nin bu yönlü girişimleri desteklenir ve muhatap kabul edilirse, yine bu yolu açmak mümkün olacaktır.

Demokratik ve halkçı bir anayasanın düzenlenmesi için tarafların mutabakatına dayalı bir hazırlığın yapılması gerekiyor. Ayrıca, tüm bu gelişmelerin ve söylenen sözlerin bir lütuf değil, Kürt halkının uzun yıllardan bu yana tüm saldırılara, yıkım ve şiddete rağmen sürdürdüğü kararlı mücadelenin ürünü olduğunu da kaydetmek gerek.

Önümüzdeki süreç, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da Kürt sorununun en çok tartışıldığı bir süreç olacaktır. Ancak çözümü yakınlaştıracak ve giderek gerçekleştirecek olan, başta Kürt halkı olmak üzere, barış ve demokrasi güçlerinin mücadelesi olacaktır. Bir yandan çatışmalar, operasyonlar sürerken, bir yandan da ‘çözüm’ kapsamında tartışmalar devam edecektir. Hemen her politik çevrenin çeşitli hamleleriyle karşılaşacağımızı söylemek mümkün. Egemen güçlerin farklı klikleri çeşitli hamleler deneyecektir. Bu, egemen sınıfların çözümden yana olmalarından değil, sorunun yakıcı ve dayatıcı olmasından dolayı böyledir. 25 yıldan bu yana devam eden ve artık herkesi yoran bu sorunun bir çözüme kavuşturulması yönlü toplumsal baskı daha da artacaktır.  Böylesi karmaşık süreçte, rotayı kaybetmeden ilerlemenin yolu ise, halka bağlanmaktan, Kürt halkının ulusal demokratik haklarına kavuşması başta olmak üzere, iş, ekmek, özgürlük ve barış mücadelesine sıkıcı sarılmaktan geçiyor.