Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Krizin Yükünü Reddetme Mücadelesi ve İmkanları

Krizin etkileri derinleştikçe, sermayenin saldırganlığı da artıyor. Bu saldırganlık, kendisini, işçileri yığınlar halinde sokağa atmak ve derinleşen yoksulluk olarak ortaya koyarken; öte yandan da, ücretlerin düşürülmesi, çalışan işçilerin hakların gaspı, keyfi uygumlalar ve görülmemiş bir baskıyla işçileri sindirme biçiminde kendisini ortaya koyuyor. Saldırganlık, kendisini, imzalanmış toplu sözleşmeleri uygulamamaya kadar varmıştır.

Ama öte yandan da işçilerin direnişleri sürüyor; hatta yer yer işçilerin, sendikaların grevlere başvurmaya cesaret ettiklerine de tanık oluyoruz. Kapitalistler ve hükümet arasında da, krizin karakteri, etkisinin boyutları ve krizden nasıl çıkılabileceğine dair çeşitli konularda fikir ayrılıkları sürse de, sonuçta krizin yükünü işçilere yıkma konusunda aralarında ciddi bir fark olmadığı için, alınan önlemler konusunda bir fikir birliği giderek daha “ileri”den bir biçimde oluşuyor.

SERMAYE GÜÇLERİNİN ANLAŞAMADIKLARI VE ANLAŞTIKLARI

Krizin, artık herkes tarafından dünya ölçüsünde bir ekonomik kriz olduğunu anlaşılmasının tarihi olan Eylül 2008’den beri olanlara ve yapılanlara bakıldığında; ABD ve Avrupa’da trilyonlarca dolarlık bir meblağ, piyasalara fonlanmış olmasına karşın, henüz, “krizden şöyle bir zaman içinde ve şu yılla çıkabiliriz” diyen bir yol bulunmuş değildir. Kapitalist en gelişmiş 20 ülkenin zirvesinde (G-20) varılan uzlaşma, vardıkları en ileri noktadır. Burada da, bu 20 ülkenin önümüzdeki bir-bir buçuk yıl içinde 5 trilyon dolarlık bir fonla krize müdahale etmesi gerektiğine vurgu yapılması ve IMF’nin 1 trilyon dolarlık bir fonla geri kalmış ülkeleri derleyip toplaması dileği dışında bir karar alınamamıştır. Ancak çoğu zaman, böyle zamanlarda olduğu gibi, bu büyük meblağların nasıl toplanıp nasıl kimler tarafından kullanılacağı vb. belirsiz kaldığı için; G-20 sonrasında, “nihayete krize güçlü bir müdahale yapılacak” diyenleri haklı çıkaracak hiçbir adım ortaya çıkmamıştır.[1]

Ne var ki; G-20 Zirvesi’nden krize müdahalede etkin bir ortak tutum çıkamasa da, kapitalist ülke hükümetlerinin krize müdahale felsefesi ve krizden çıkmak için baş vuracakları yolun doğrultusu belli olmuştur.

Bu felsefe, kapitalist grupların ve firmaların kurtarılmasıdır ve bunu için gerekli altı trilyon doların sağlamasıdır!

Bu altı trilyon doların hangi kaynaktan sağlanacağı G-20 Zirvesi’nde açıkça söylenmemiştir, ama; yaklaşımdan, bu kaynağın ne olacağı bellidir. Bu kaynağın, kapitalist firmaların kârları ve mülkiyetlerinde olan kaynaklar olmadığı bellidir. Çünkü zaten kurtarılacak olan onlardır. O zaman geriye; hazine kaynakları (vergiler, ülkenin kamu elinde olan yeraltı ve yerüstü kaynakları), emekçilerin çeşitli türden birikimleri (sosyal güvenlik fonu, işsizlik ve sağlık fonları, kıdem tazminatı vb. gibi) ve canlı emek sömürüsünü artırma kalmaktadır.

1980’lerden itibaren, küreselleşme stratejisi doğrultusunda kapitalizmin yeniden inşası; nasıl ki; özelleştirmeler, hazine kaynakları; hisse senetlerinin borsa ve öteki piyasa yollarında 3-6 defa satılmasına kadar “saadet zincirleri” üstünden finanse edilmişse, (şimdi piyasa oyunları üstünden orta sınıflar üstünde gerçekleştirilen soygun kriz vesilesiyle yeniden hazine üstünden emekçilere fatura edilmektedir), kapitalizmin yeniden inşasında da masraflar emekçilere yıkılacaktır. Bu sefer özelleştirme ile de çok bir şey kazanılamayacağı bilindiğinden (bu kaynak küreselleşme için harcanmıştır ve şimdi özelleştirme artık eskisine göre çok küçük bir kaynaktır.), geriye, hazine üstünden emekçilerden alınan vergilerin kapitalist firmalara aktarılması; işsizlik fonu, kıdem tazminatı, sosyal güvenlik, sağlık fonları gibi fonlar ile canlı emek sömürüsü kalmaktadır. Bunun anlamı ise, G-20’nin sözünü ettiği 6 trilyon doların bu kaynaklardan sağlanacağıdır.

Burada firmaların en başta yapacağı; işçilik maliyetlerini mümkün olan en alt seviyeye düşürürken; işçilerin kazanılmış haklarını tümüyle kaldırmak; düzenli ve yasalarla belirlenmiş bir işgününü ortadan kaldırarak, cep telefonun başında iş bekleyen, haftada sadece patronun ihtiyacı kadar çalışıp o kadar ücret alan bir işçi tipolojisine dönmektir. Bu, aynı zamanda, sosyal güvenlik, sağlık ve öteki sosyal harcamaları da en aza indirmeyi beraberinde getirecektir.

Evet, tablo karanlıktır; hiçbir ışık sızdırır tarafı yoktur!

Ama sürece işçi sınıfı ve emekçiler müdahale etmezse, patronlar, krizden hareketle, işçilerin kanının son damlasına kadar çalışıp, günde birkaç dolara, “günü kurtardım diye sevineceği bir dünyayı kuracaklardır. Bundan şüphe duymak için bir neden yoktur.

Bu yüzdendir ki, hükümetlerin krizden çıkma tartışmalarını seyretmek, kimi sendikaların ve sendikacıların yaptığı gibi, onların bir an önce gereken önlemleri almasını istemek, sadece kapitalistlerin değirmenine su taşmak, onların emeğin haklarını ortadan kaldırdıkları bir yeni düzen kurmalarına “olur” vermektir. Bugün gerek uluslararası sendikacılık merkezleri, gerekse örneğin bizim sendikacılarımızın pek büyük bir çoğunluğu, büyük ölçüde bunu yapıyorlar.

Kriz, krizden çıkış ve krizin yükünün işçi sınıfı ve emekçilere yıkılması girişimleri açısından uluslararası planda yapılanlara bakıldığında şunları söyleyebiliriz:

1-) En gelmiş ülkelerde korumacılık eğilimi: Kapitalist ülkelerin hükümetleri ve tekelci firmalar; aralarında anlaşmalar ve uzlaşmalar yapıyor görünürken, gerçekte herkes kendisini kurtarmak için uğraşmaktadır. Örneğin krizin etkilerine karşı “birleşmekten” en çok söz eden ABD, kendisi, firmalarının hazine yardımından yararlanma koşulu olarak, ABD yapımı malzeme kullanmayı şart koşacak kadar ileri giden bir “yerli malcılığa” sarılmıştır.

2-) Krizin yükünü emekçiye yıkmada ortaklık: Kapitalist ülkeler ve firmalar aralarında mücadele ederken, bir noktada, krizin yükünü uluslararası planda geri ülkelerin, ülke içlerinde ise işçi sınıfı ve emekçilerin üstüne yıkma konusunda anlaşmaktadırlar. Bu konuda aralarında herhangi bir itilaf yoktur.

3-) Geri ülkelere liberalizasyon dayatması: Gelişmiş kapitalist ülkeler; krizin etkisini hafifletmek için, kimi Keynesyen önlemler almaktadır ve artık “kontrolsüz bir piyasacılık” yerine “kontrollü bir piyasacılığı” geçirerek, önceki “serbest piyasacı dönem”e göre daha devletçi ve devletçiliğin etkin olacağı bir kapitalizme yönelmenin adımlarını atmaktadırlar. Aksi halde, pek çok finans kurumu ve kapitalist grup çöküp gidecektir. Ancak bu ülkeler; geri ülkelere serbest piyasacılık ve piyasaya müdahale etmemeyi; sermaye giriş çıkışlarında liberalizasyonu; kamu yatırımları kısıtlanarak borç ödemeleri için daha çok tasarrufu öğütlemeye devam etmektedirler. Bu da, yeni dönemde de gelişmiş ülkelerin kendileri korumacı önlemler alırken, geri ülkeleri liberalizasyona zorlamaya devam edecekleri anlamına gelmektedir.

4-) Sendikalar, işçileri kapitalist önlemlere ikna etme rolünü üstlenmiştir: Sendikalar; olup bitenleri büyük bir aymazlık içinde seyretmekte; kapitalistlerin aldıkları ve alacakları önlemlere işçileri ikna etmek için uğraşmaktadırlar. Ve nihayet Mayıs 2009 ortasında ETUC’un Avrupa çapında “eylemlerine” tanık olduk. Güçsüz, mecalsiz ve isteksiz; majestelerinin sendikalarının eylemleriydi, bunlar. Bazı ülkelerde kimi daha ileri girişimler varsa da; bunlar yerel olmayı aşamamaktadır.

TÜRKİYE’DE KRİZDEN BERİ NE OLUYOR?

2008 Eylül’ünde başlayan (öyle varsayabiliriz) krizden bu yana, Türkiye’deki krizin etkisini azaltılması ve krizin yüküne karşı emek cephesinden gelen girişimler için ise şunları söyleyebiliriz:

1-) AKP Hükümeti elindeki her imkanı patronlara aktarıyor: Patronlar ve hükümetleri, ABD ve AB hükümetleri kadar bile, halkın, işçi sınıfının yükünü hafifletme kaygısı gütmeden, ellerindeki her imkanla; bankaları ve büyük firmaları kurtarmayı öne alan bir uygulama içindedirler. Şimdiye kadar krizin etkisini azaltmak için çıkarılan beş paketle firmalara 54 miyar TL’lik bir destek sağlanmıştır.

2-) Patronlar krizi fırsata dönüştürüyor: Buna karşın en büyük patronlar hükümetin aldığı önlemleri yetersiz saymakta; bir yandan krizin yükünü kendilerinin çektiğini öne sürerek, hükümeti umursamazlıkla suçlayıp bir kayıkçı kavgası çıkararak, öte yandan da, hükümeti yeni önlemler zorlayan baskılar oluşturma amaçlı hamleler yapmaktadırlar. Burada, IMF ile bir anlaşma yapılması ve anlaşmanın IMF’nin dayattığı, kamu harcamalarının kısıtlanması ve ekonominin direksiyona IMF’nin geçtiği bir içerikle bağıtlanması için hükümeti zorlamaktadırlar. Hükümet ise, 2011’deki seçimleri de düşünerek, iplerin tümüyle IMF’nin elinde olmasından kaçınmaktadır. Patronlar, bugün, genelde krizi bir fırsat olarak değerlendirmektedirler. Bir yandan kendi aralarında kıyasıya rekabete girip krizden yara alacakları parçalamak için kavga ederken, öte yandan da, işçilere karşı ellerdeki her olanakla sömürüyü artıracak bir hat izlemektedirler. Bir yandan “kriz var” gerekçesiyle hazineden destek alan patronlar, aynı zamanda işten çıkarmalar, işçilerin haklarını gasp etme, ücretleri düşürme, esnek çalışma uygulamaları gibi her yolla işçileri örgütsüz, savunmasız ve çaresiz duruma getirmeye çalışmaktadırlar.

3-) Sendikaların sözü başka yaptığı başka: Sendikalar ve emek örgütleri, daha krizin başından itibaren; “Krizin yükünü kabul etmeyeceğiz”, “Faturayı krizi çıkaranlar ödesin” gibi radikal bir çizgiden hareket ediyor göründüler. Ama gerçekte, her sendika (en ileri gidenler bile) “kendi üyelerinin az zarar görmesi” ve “işçi çıkarmayı önlemek için her tavizi verme” taktiği izledi. Elbette burada birkaç sendikanın daha ileriden çağrılar yapıp; ortak bir mücadele girişimleri yaptığını eklemeliyiz. Ancak bunlardan bir sonuç alındığı da söylenemez. Zaten bu sendikaların da, çağrılarının gerektirdiği ileri tutumu almada yeterince kararlı davrandığını söyleyemeyiz. Bu konuda işçiye daha yakın durması beklenen yerel sendikal platformlar da, krizin yarattığı baskı karşısında ciddi ve tabandan tepeyi etkileyecek bir baskı yaratabilmiş değillerdir.

a-) İşçiler boyun eğmemekte ısrar ediyor: Öte yandan kriz, daha çok da “kriz var” gerekçesiyle oluşturulan baskıya rağmen ….. ...... gibi yerlerde grevler sürmektedir. Dahası patronların yeni uygulamaları ya da sendika-patron işbirliğine karşı işçi eylemlerine de tanık olmaya devam ediyoruz.

b-) TİS’lerin bir an önce yapılması talebi, krizin yüklerini reddetme mücadelesine dönüşme eğilimi taşıyor: 320 bin dolayında kamu işçisinin toplu sözleşme görüşmeleri devam etmektedir ve hükümet henüz bir ücret teklifinde bile bulunmamıştır. İşçiler yer yer yaptıkları eylemlerle, kamuda TİS’lerin bir an önce bitirilmesini istemektedirler. Mayıs’ın ikinci yarısından itibaren, Türk-iş’e bağlı sendikaların şubeleri, yaptıkları eylemlerde, Türk-İş üst yönetimiyle patronları aynı yere koyan açıklamalarla son derece sert uyarılar yapmaya yönelmişlerdir.

c-) Sendika ve TİS yasaları Meclis’te: Meclis’te sendikalar, Grev ve TİS yasaları değişiklikleri beklemektedir. Ve bazı küçük düzenlemeler yapılmış olsa da; ana yaklaşımı itibariyle AB karşısında “Bakın sendikalar alanında reform yapıyoruz” görüntüsü vermeyi aşmayan, gerçekte ise; sendikalaşmayı zorlaştıran, yetkide, bakanlığın ve bürokrasinin son kararı verdiği mekanizmalar aynen korunmaktadır.

4-) Sendikasız işyerlerinde huzursuzluklar yayılıyor: Sendikasız işyerlerindeki işçiler, krizin en dolaysız ve acımasız biçimde vurduğu işçilerdir. Buralarda patronlar, ya tümden işyerini kapatarak işçilerin ücret ve mesai alacaklarını da ödemeden kapı önüne koymakta ya da krizi fırsat bilerek, işçilerin alacaklarını ödememe, daha uzun zaman, daha düşük ücret ve daha ağır koşullarda çalıştırmak, … gibi yeni koşullar dayatmaktadır. Ama sendikasız işyerlerinden her gün bir yerde bir direniş; bir mücadele haberi eksik olmamaktadır.

KRİZİN YÜKÜNÜ REDDETME MÜCADELESİ

Kriz, etkisini en açık biçimde; işsizlik olarak ortaya koymuştur.

Kriz öncesinde yüzde 9-10 düzeyinde seyreden işsizlik; Ocak 2009’da 15.5, Şubat 2009’da ise yüzde 16.1’i bulmuştur. Yani resmi olarak 3.8 milyon işsiz vardır. Gizli işsizlerle bu sayının 6 milyonu bulduğu belirtiliyor.

Tarım dışta tutulduğunda (sanayideki) işsizlik ise, yüzde 18’dir. Genç işsizlerin oranı genelde yüzde 25, üniversite mezunlarındaysa yüzde 30’a dayanmıştır. Bir işsizin iş bulma süresi ise, şimdiden bir yılı aşmıştır.

Öte yandan, ekonominin en temel sektörü olan otomotiv ve demir çeliği de kapsayan metal işkolunda; işten çıkarmaların yanı sıra en köklü ve örgütlü işyerlerinde, ücretlerin, yarı zamanlı çalışma ve izinlerle yüzde 35-50 düzeyinde düşürülmesi, aynı zamanda yoksullaşmanın hızını ve derinliğini de göstermektedir. En büyük, en örgütlü ve köklü işyerlerinde böyle olunca, başka pek çok işyerinde patronların çalıştırdığı işçinin ücretini, fazla mesaisini ödemeyi artık bir lüks görmeye başlaması da normal karşılanmaktadır.

Kısacası, Hükümet ve patronların “kriz önlemleri”, patronlar cephesinde “kayıkçı kavgası” eşliğinde hoşnutlukla karşılanıp, “krizi fırsata çevirelim” girişimlerini güçlendirirken, işçiler ve emekçiler cephesinde işsizlik ve yoksulluğu görülmemiş biçimde artırmaktadır.

Hükümetin firmaları kurtarmayı, krizin yükünü işçilere, emekçilere yıkmayı esas alan politikalar izlemesi; halkı kredi kartı mağduru durumuna doğru sürüklemiştir. Bu da, yakın gelecekte büyük bir kredi kartı batağı ile krizin bankacılık sektörünü de içine çekeceği anlamına gelmektedir.

Söylenenlerin daha anlaşılır olması için, emek ve sermaye cephesinden krizin yükünü karşı tarafa yükleme girişimlerinin nasıl olduğuna daha yakından bakmak gerekir.

Sendikaların nicel bakımdan sınıfın yüzde 8-10’unun örgütleri olması ve örgütlü oldukları kadarıyla bile krize karşı emekçileri koruyan ve krizin emekçiler üstündeki etkisini azaltacak politikalar için mücadele eden bir pozisyonda olmamaları; krizin emekçiler üstündeki etkisi karşısında başlıca üç tür mücadele yöntemini gündeme getirmiş görünmektedir.

Bunları basitçe şöyle sıralayabiliriz:

1-) Krizin yükünü reddetmek için yapılan bireysel girişimler: Bu türden bireysel olarak krizin etkisinden kurtulma yöntemleri; işten çıkarılırken aldığı tazminatla küçük bir dükkân açmaya girişmekten, köye dönüp (ya da ailesini köye gönderme; yiyecek içeceğini köyden getirerek asgari bir harcamayla idare etme, evleri birleştirme gibi yollarla birleşmektedir) orada krizin etkisinin azalmasını beklemeye, çocukları okuldan almaktan ara işleri yapmaya soyunmaya kadar uzanmaktadır. Ama burada, bireysel olarak çıkış yolu arama yöntemlerinin en yaygın olanı, zaten önceki yıllardan beri yaygınlaşmış olan, ama krizin böylesi derinleşmediği durumda az çok idare ederlik sağlayan banka kredi kartlardır.[2] Bireysel çıkış yolları arayanların bir diğer yöntemi ise; kayıt dışı işlerde çalışma ve giderek daha çok yasadışı bir biçimde geçimin sağlanmak zorunda kalınmasıdır. Ki, bu bireysel çıkışlar, giderek banka, PTT şubesi, market soyma gibi adi suçlara kadar uzanmaktadır. Bu bireysel kurtuluş yolları içinde çözüm bulamayanlar ise, intihara kadar varan yollarla dünyanın dertlerinden (krizin yükünden) kurtulmayı denemektedirler.

2-) Krizden çıkışın kapitalist yolu ya da firmaları kurtararak krizden kurtulma yolu: Krizin etkilerine karşı mücadelede diğer bir yol da patronlar ve hükümetleri tarafından uygulamaya sokulmuştur. Bunlara göre, krizden asıl kurtarılacak olan firmalardır. Çünkü firmalar ayakta duramazsa, üretim olmaz, işçiler işsiz kalır; böylece de kriz sadece firmaları değil, üretimi, işçileri, diğer emekçileri de vurur. Onun için; hükümet elindeki tüm imkânlarla firmaları ayakta tutmalıdır ki; ekonomik mekanizmalar işleyebilsin; üretimin yeniden yapılabilmesi mümkün olabilsin! Eğer işçiler, emekçiler krizin yükünü reddedecek bir mücadele sürdüremiyorlarsa; bu yol çok makul görünmektedir.

Hatta, “başka bir yol yok” diye bile savunulabilir!

Öte yandan, krizin başından beri, sendikalar, çeşitli adlar altındaki emek örgütleri, ilerici çevreler; “Krizin yükünü kabul etmeyeceğiz”, “Bu bizim krizimiz değil”, “Krizin yükün krizi çıkaranlar ödesin!” gibi sloganlarla krizin yükünü kabul etmeyeceklerin her vesileyle ilan etmişlerdir ve halen de bunu söylemektedirler. Ancak bugün hareketin en önünde olması gereken ve işçi sınıfının en örgütlü kesiminin örgütleri olan sendikalar; her vesileyle bu sloganlarla ifade edilen görüşleri yinelemelerine karşın; gerçekte, tersten yürüyerek; patronlarla aynı görüşü savunur duruma gelmektedirler.

Şöyle ki, sendikalarda genel yaklaşım; krizin yükü konusunda, krizin, sadece kendi üyesini mümkün olduğu kadar az etkilenmesini esas alan bir “mücadele”yi benimsemektir. Bu durumda da, başka yerde ne yapılırsa yapılsın, hükümet hangi önlemleri alırsa alsın onunla pek ilgilenmeyerek; ancak kendi üyesi olan işletmelerde bir önlem alınmaya yönelindiğinde; ona karşı çıkmakta, az çok bir mücadeleyi gündeme getirmektedirler. Daha çok da işçilerin mücadeleye girişmesiyle sahneye çıkan sendikacılar, patronlarla oturup üç aşağı beş yukarı bir pazarlıkla, işçilerin bazı haklarının kaybedilmesinin kabullenilmesi karşılığında işçi atılmasını önlemiş olmayı “zafer” saymaktadırlar. Ya da “aslında 500 işçi atılacaktı; biz mücadele ile bunu 100’e indirdik; 400 arkadaşımızın işin koruduk” türünden söylemlerle ihaneti zafer gibi göstermektedirler.[3]

İlk bakışta, “Ne yapsın sendikacılar, başak çare mi var?” denebilir.

Elbette vardır; ama bakış açılarını değiştirmeleri durumunda. Olanlara sınıfın gözünden, işçi sınıfının ve emekçilerin çıkarlarını esas alan bir mücadele çizgisinden bakarlarsa, başka bir çözüm yolu; krizin yükünü reddetme yolu olduğunu göreceklerdir. Bu yola bir sonraki bölümde değineceğiz. Ama burada şuna dikkat çekmekte yarar var. Sendikacıların sadece kendi üyelerini kurtaracak yol, doğrusu, onların krizden daha az etkilenmesini sağlama yolu ya da işçilerin haklarından kimi taviz vererek “işlerini güvenceye alma” gibi mazeretler arkasında düşülen yol; kapitalistlerin işletmeleri kurtararak, krizin etkisini azaltma yoludur. Çünkü sendikacıların da “üyelerimizin haklarını koruyoruz” gerekçesinden çıkarak geldikleri yer aynı yerdir. Sendikacılar, emekçiler, bu “yol” ve “yer”de bulundukları sürece de; “krizin yükünü reddedeceğiz”, “krizin faturasını patronlar ödesin” iddiası bir edebiyattan öteye gitmemekte, işçileri oyalayan, sonuçları acı olan bir “tatlı yalan”a dönüşmektedir. Kısacası bu yol; hükümetin ve patronların yoludur ve buradan varılacak yer; işletmenin ayakta durmasını öne alan, dolayısıyla da genel sınıf çıkarları perspektifinden; emekçilerin krizin etkilerine karşı mücadele ve onların kapitalizme, kapitalist sisteme karşı mücadelesinde bir yere oturmayan bir anlayıştan kaynaklanmaktadır.

Dolayısıyla bu yer; sendikanın “üyesinin çıkarı” adına, patronun ve hükümetin de “firmanın ve sistemin çıkarı” adına hareketle buluştuğu aynı yerdir. Çünkü mantık aynı kapitalist mantıktır. Sistemi ayakta tutmak için “herkesin fedakârlık etmesi” mantığıdır, ama burada patronlar, devlet ve hükümeti de ellerinde tuttukları için, fedakârlık sadece işçiye düşmektedir. Sendikacıların; patronlar “işçi atacağız” deyince ya da bu lafı çıkarınca yeldir yepelek patronun ayaklarına kapanıp; “aman işçi atmayın biz ücretimizden, haklarımızdan şu kadar daha fedakârlık yapalım” diye ortalığa düşmeleri, bu kapitalist anlayışın uzağında olmalarındandır. Kapitalizmi krizden çıkarmak, krizden nasıl çıkılacağına kafa yormak, işçilerin, sendikaların yükümlülüğü değildir. Onların yükümlülüğü, işçi sınıfının, emeğin çıkarlarını korumak; bunu yaparken de emekçileri sisteme karşı mücadeleye çekmektir.

Söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, krizin yükünden kurtulmak için girilen bu iki yol da gerçek bir kurtuluş yolu olmaktan çok uzak olduğu gibi; bu iki yol da, krizin yükünün emekçilerin üstüne yıkılmasına meşruiyet sağlamaktadır.

3-) Krizin yükünü reddetmenin yolu var:

Krizden gerçekçi ve işçi sınıfı ve emekçi yığınların çıkarlarına uygun bir çıkış yolu vardır; bu yol, emekçilerin “krizin yükünü kabul etmeme” talepleri etrafında birleşmesine dayanır. Elbette ki; böyle bir yola girilmesi için; sendikaların, emek örgütlerinin, sınıfın ileri unsurlarının bireysel ya da “üyesini kurtarma” yollarından vazgeçerek; sınıfı, tüm emekçileri krizin yüklerini yüklenmekten koruyacak talepleri öne çıkarak; tüm emekçileri bu talepler etrafında birleşmesi için bir mücadele cephesini açmalarını zorunlu kılmaktadır.

Nedir bu talepler?

Aslında bu taleplerin ne olduğunu herkes biliyor. Nitekim krizin ilk haftalarında Petrol-İş, Birleşik Metal, KESK ve bağlı sendikalar üç aşağı beş yukarı bu talepleri öne sürdüler. Bu talepler, Özgürlük Dünyası’nda ve Evrensel’de de çeşitli vesilelerle gündeme getirildi. Krizin yükünün neden ve nasıl reddedilmesi gerektiğine dair tartışmalar yapıldı. Hatta İstanbul’da krizin yükün reddetme mitinginde on binlerce işçi ve emekçi bu talepleri haykırdı; pankartlarına yazdı.

Belki unutulmuştur diye bir kez daha bu talepleri burada yazalım:

* İşten çıkarmaların yasaklanması,

* Çalışma saatlerinin, ücretlerde düşürülme yapılmadan düşürülmesi (Altı saat ve ihtiyaca göre daha da aşağı düşürülebilir)

* Özelleştirmelere, taşeronlaştırılmalara son verilmesi,

* Esnek çalışma uygulamalarının yasaklanması,

* İşten çıkarılan herkesin işsizlik fonundan yararlandırılması ve işsizlik ücretinin asgari ücretin üstüne çıkarılması,

* Yoksulların ve işten çıkarılanların kira, elektrik, su, yakacak gibi temel ihtiyaç maddelerinin faturalarının merkezi ya da yerel yönetimler tarafından karşılanması,

* Yoksul ailelerin ve işten çıkarılanların çocuklarının eğitim, ulaşım ve sağlık masraflarının yerel yönetimler ve bakanlıklar tarafından karşılanması,

* Merkezi bütçeden ve öteki kaynaklardan sağlanan paraların patronlara değil, yoksulların ve işsizlerin yaşamların iyileştirilmesi için harcanması,

* Küçük üreticilerin, zanaatkârların ve esnafın banklara borçları ertelenmesi; üstlerindeki faiz ve vergi yüklerinin kaldırılması; işletmeleri ayakta tutacak yeterlikte faizsiz kredi imkânı sağlanması,

* IMF ile stand by yapılmaması,

* Ekonominin ülkenin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi.

Böyle durumlarda patronlar ve hükümetlerden gelen yanıt; “Canım kaynak nerede; olsa biz vatandaşa para vermeyi bilmiyor muyuz?” şeklindedir. Ama gerçek böyle değildir.

Elbette, Türkiye gibi dünyanın 17. büyük ekonomisi olmakla övünülen bir ülkenin kaynakları yağmalatılıp, iç ve dış büyük sermayeye peşkeş çekilmezse; tüm yoksulları insanca yaşatabilir bir sosyal yardım gerçekleştirilebilir. Oysa, krizin başından beri 54 milyar TL’nin firmalara aktarıldığını hükümet söylüyor. Daha da milyarlarca TL aktaracaklar. Yukarıda sözünü ettiğimiz yoksullara yardım ise; işsizlik fonundaki 40 milyar TL’yi aşkın birikimle ve patronlara verilmek istenen milyarlar düşünüldüğünde haydi haydi karşılanabilirdir.

Krizin bir “aşırı üretim” ya da başka türlü ve emekçilerin alım güçlerinin yine “eksik”, yani insanca geçimini sağlamaktan uzak olduğu olağan dönemlerle karşılaştırıldığında tamamen eksik olması anlamıyla tersinden söylenirse, “eksik tüketim” krizi olduğu düşünüldüğünde, hükümetin elindeki kaynakları halka, işsizlere ve yoksullara aktararak “piyasayı canlandırması” iktisadi bakımından da bir zorunluluktur. Yoksa patronların ve onların eteğine yapışmış sendikacıların; vatandaşa yönelik olarak “Evinde oturma, çarşıya çık para harca!” kampanyası açması ya vatandaşla dalga geçmek içindir; ya da “Bu nekes millette para var, ama yastık altında saklıyor; harcamıyor!” düşüncesinde olduklarını göstermektedir. Çünkü içinden geçilen krizde sorun üretememek değildir. Eğer sorun üretememek olsaydı; firmalara yardım mantıklı olurdu. Ama sorun tüketememektedir! İstemediğinden değil, yokluktan, satın alma gücünün düşüklüğünden tüketememektedir. Yani; halkta para olmadığı için ihtiyacı olan maddeleri alamamasındadır. Kapitalistler ve hükümetleri, bu gerçek ortadayken; ha bire işçileri sokağa atarak, onların ücretlerini düşürerek, kısmi çalışmaya yönelerek, “krizden çıkacaklarını” öne sürmektedirler. Oysa bu olanaksızdır ve bu bir “fasit çember”dir. “Mallarımı satamıyorum” diye işçi çıkarmak, “kârım azalmasın” diye işçi çıkarmak, ücretleri düşürmek, piyasaya girecek parayı daha da azaltmaktır. Onu içindir ki; kapitalistlerin krizden çıkma yolu diye önerdikleri; gerçekte krizden çıkış yolu değil; “krizi fırsata çevirme”, “sömürüyü artırma”, kamu adına birikmiş kaynakları yağmalamanın yoludur. Ya da üzerinde konuşulan ve önlemleri ileri sürülen; krizden çıkmak değil, “krizin yükünü emekçilerin sırtına yıkmak”tır. Kaldı ki; kapitalizmin bu uluslararası krizinden Türkiye’nin kendi alacağı önlemlerle çıkması da olanaklı değildir. “Krizden şöyle çıkarız, böyle çıkarız” tartışması da halkı aldatmak içindir. Yoksa kapitalistler de, ABD, Avrupa, Japonya krizden çıkmadan Türkiye’nin de çıkamayacağını biliyorlar. Ve gerçekte sürdürülen tartışma; şu önlemin mi bu önlemin mi alınacağı tartışması olarak; krizin hangi kesime yıkılacağı; “halka, işçi sınıfı ve emekçilere mi, yoksa, rantiyeye, büyük sermaye sahiplerine mi?” tartışmasıdır.

Krizin nispeten hafifletilmesi, hiç olmazsa iç piyasayı bir nebze hareketlendirerek ekonominin az çok üretim yapılarak az çok canlandırılmasının koşulu bile; emekçilerin krizin yükünü reddetme taleplerinin az çok hayata geçmesidir.

Elbette sendikalar ve emek örgütleri; sınıf partisi, emekçilerin ileri kesimleri için bu taleplerin anlamı; krizin etkisini azaltmanın ötesinde bir öneme sahiptir. Çünkü bu talepler için mücadele içinde emekçiler sermaye güçlerine, onların hükümetlerine karşı birleşmeye; kendi güçlerinin farkına varmaya, sermaye ve hükümetlerinin, sermaye partilerini gerçek niyet ve karakterlerini öğrenmeye başlarlar. Bunun içindir ki; sendikalar ve emek örgütleri; sadece kendi üyelerini değil, tüm sınıfı düşünüp, tüm emekçileri krizin yükünden koruma stratejisini benimseyerek, birer sınıf örgütü gibi davrandıkları ölçüde, taleplerin elde edilmesi mücadelesinin gerekli etkiyi uyandırması mümkün olacaktır.

Elbette yığınlar eylemlerinde ya da olağan zamanlarda talepleri sürekli tekrar ederek yaygınlaştırırlar ve bunun için de talepler her vesileyle yinelenecektir. Ancak sınıf partisi, sınıftan yana sendikacılar, sendikalar ve emek örgütleri talepleri tekrar etmekle yetinemezler. Onların asıl işi, bu taleplerin elde edilmesi için mücadelenin örgütlenmesi; sınıfın örgütlü kesimlerinin bu mücadelenin başına geçmesi için gerekli girişimleri yapmak; imkanları gerçeğe çevirmek için gerekli inisiyatif, yaratıcılık ve bilgiyi kullanarak mücadele stratejisini ete kemiğe büründürmektir. Onun içidir ki; sınıfın ileri kesimleri ve sınıftan yana sendikacılar için sorun, kapitalist sistemin krizden çıkması sorunu değildir; emekçilerin krizin yükünü reddetme mücadelesinin, sistem karşı mücadeleye, emekçilerin kendi dünyalarını kurma mücadelesine dönüşmesinin yolunu açmaktır.

Yoksa, “canım işçiler de kıpırdamıyor”, “Herkes kendini kurtarmak istiyor”, “İşçiler sindi, sendikalar ne yapsın” gibi görünüşte haklılık ifade eden şikayetlerle, dünyanın en doğru talepleri, en haklı istekleri bile bir anlam ifade etmez hale gelir.

Bu açıdan sendikaların ve emek örgütlerinin 1990’lar ve 2000’in başlarındaki mücadeleden ders çıkarmaları gerekir. Ki, bu derslerin en başında; kimsenin (kişi, çevre, sendika, herhangi bir emekçi kesiminin) kendi başına kurtulamayacağı; kimsenin sadece sendikalı işçilerin hakkını savunarak bir yere gidemeyeceği; kimsenin hükümetlerden ve patronlardan insaniyet ve vicdanlı davranışlar beklemeyeceği gerçeği vardır. Çünkü emekçilerin güçlerini birleştirip sermayeye karşı direnecek bir güç oluşturmaları açısından, söz söyleme haklarının olduğunu, bunun için muhtaç oldukları gücün kendi kollarında olduğunu anlamları belirleyicidir. 1 Mayıs’taki “Taksim tartışması”nın arkasında da bu temel anlayış vardır.

İKİ ODAKLI BİR MÜCAEDELE STRATEJİSİ

Dünya Bankası gibi uluslararası sermaye merkezlerinin sözcüleri başta olmak üzere, artık herkes kabul etmektedir ki; kriz, kendisini, işsizlik ve emekçilerin hızla yoksullaşması olarak ortaya koymaktadır.

Yine kapitalistler, krizi bir fırsata çevirip; canlı emek sömürüsünü artırmak için, işçi sınıfının tüm kazanımlarını gasp etmek için her yola başvurmaktadırlar.

Dolayısıyla, krizin yükünün reddedilmesi stratejisinin, iki başlıca odağı olan bir strateji olması gerekir. Bu odaklardan birisi işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele; ötekisi de, işçilerin hak gasplarının önlenmesi, kapitalistlerin krizden yararlanarak çalışma koşullarını kötüleştirme dayatmalarına karşı mücadele temelindeki talepler etrafında mücadeledir.

1-) İşsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele: Bu mücadelenin de iki bileşeni olduğu açıktır. Bunlardan birisi, işten atılan işçi yığınlarının talepleri etrafındaki mücadeledir. Ve bu kesimin en başta gelen talebi; işsizlik fonundan her işten atılanın yararlanması ve fondan ödenen işsizlik ödeneğinin işsiz işçinin insanca yaşayacağı düzeye çıkarılmasıdır. Dahası, işten atılan işçinin sağlık ve sosyal güvenlik primlerinin devlet tarafından karşılanmasının yanı sıra, elektrik, su, yakacak, kira, ulaşım gibi zorunlu harcamalarının yerel ve merkezi yönetimler tarafından karşılanmasıdır. İşsiz işçinin, iş bulmasını kolaylaştırmak üzere meslek edindirme kursları düzenlenmesi ve bu kurslara katılan işçilerin asgari masraflarının yine kursu düzenleyen kurumlar tarafından karşılanması gibi talepler bu mücadelede önemlidir.

Yoksulluğa karşı mücadele ise; Özgürlük Dünyası’nda çeşitli vesilelerle gündeme getirilen, “emekçi ailesinin korunması” ile ilgili talepler etrafında bir mücadele olarak anlamlanabilir bir mücadeledir. Çünkü yoksulluk en başta emekçi ailesini vurmakta; derinleşen yoksulluktan emekçi kadınlar, çocuklar ve gençler en büyük zararı görmektedir. Özellikle gençler ve çocuklar sağlıklı bir biçimde büyümek ve gerekli eğitimden uzak[4] kalmaktadır. Eğitimsizlikle birleşen işsizlik, emekçi ailelerinin parçalanmasının yanı sıra gençleri, hırsızlık, çeteleşme, kumar, fuhuş gibi yasadışı ve ahlak dışı tehditlerin hedefi haline getirmektedir. Bu yüzden yoksulluğa karşı mücadelede; gençler, kadın ve çocukların ihtiyaçlarına ilişkin talepler de önem kazanmaktadır. Kadınların çalışmasının kolaylaştırılması için kreş ve meslek kursların açılması (ki, yerel seçimlerde hemen tüm adaylar ve partiler bu tür merkezlerin kurulması sözü vermişlerdir); yaşlıların bakımı için imkânların genişletilmesi; gençler için meslek kurslarının açılması taleplerinin yanı sara eğitim-kültür talepleri, sağlık hizmetlerin parsız olması talebi belirleyici önemde olacaktır. Ancak bu talepler uğruna bir mücadele; hükümet ve tarikatların “iane”, sadaka”, “rüşvet” türü yardımlarının yerine “gerçek bir soysal yardım”ın geçmesinin yolunu açabilir.

Yine bu çerçevede; emekçi semtlerinde gençlik, spor ve kültür-eğitim merkezleri, kadın eğitim ve kültür merkezleri gibi kurumların açılması, emekçi ailesinin gençlerinin ve çocukların sağlıklı bir biçimde yetişmesinin imkânlarını genişletecektir.

Aslolan, mücadele içinde işsiz ve yoksul yığınların; kadınıyla erkeği ile genciyle yaşlısıyla emekçi yığınların bilinç ve örgütlenme düzeylerinin ilerlemesidir. Ancak bu mücadele içinde, onlar, gücün kendi kollarında olduğunu fark ederek, sermaye ve hükümetin merkezi ve yerel yönetimdeki gücü karşısında durabilecek; sermaye partilerinin yedeklemesinden kurtulabilecektir. Bu güç oluştuğu ölçüde taleplerin bir programa evrilmesi; mücadelenin, emekten yana bir düzen kurulması mücadelesine dönüşmesi de olanaklı olacaktır.

2-) Çalışan işçilerin krizin yükünü reddetme mücadelesi: Kuşkusuz ki; çalışan işçiler için en önemli talepler; “işten çıkarmaların yasaklanması ve işçilerin hak gasplarının önüne geçilmesi”dir. Bu mücadele, aynı zamanda sendikal mücadelenin önündeki engellerin kaldırılması, esnek çalışma uygulamalarının engellenmesi, çalışma sürelerinin, ücretlerin düşürülmesi yoluna gidilmeden kısaltılması (altı saat ve ihtiyaca göre daha aşağılara çekilmesi), toplu iş sözlemlerinin mutlaka uygulanması, patronların “krizi fırsata dönüştürmelerinin önlenmesi” için gerekli denetimin sağlanması, bu denetimde işyerindeki işçilerin ve sendikaların da rol alması gibi talepleri kapsamak durumundadır.

Elbette, burada, sendikalara son derece önemli görevler düşmektedir. Çünkü sendikalı işçiler, sınıfın en örgütlü kesimi olarak, bu mücadelenin başında olmakla yükümlüdürler ve sendikalar da, sınıf örgütleri olarak; sadece üyesi işçilerin değil, tüm işçilerin, kamu emekçilerinin ve tüm emekçilerin haklarını savunma merkezleri olarak örgütlenmek durumundadır. Bu, sadece üyesinin çıkarını düşünen ve üyesi dışındaki işçilerin, emekçilerin ve ailelerinin nasıl örgütlendiklerini, hangi sorunlarla mücadele ettiklerini, hangi kültürün ve siyasi baskıların altında olduklarını umursamayan sendikacılığın artık bugün bir işleve sahip olmadığı ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de, şimdi sendikaların içinde hızla yapısal ve ideolojik bir dönüşüm için mücadele edilmesi aciliyet kazanmıştır. Bu dönüşümün dinamiği; kriz koşullarında patronlarla ve hükümetleriyle yukarıdaki talepler uğruna girişilecek mücadelededir.

Bu yüzden de, kapitalistler tarafından fırsat olarak değerlendirilmesinin tam karşıtı olarak, krizi bir fırsat olarak değerlendirmek; işçilerin ileri kesimlerinin, sınıftan yana sendikacıların ve sendikalarda örgütlenmek için mücadele içinde olan, en azından bunun özlemi içindeki milyonlarca genç işçinin umududur.

Krizin derinleşmesi, kuşkusuz ki; işçilerde örgütlenme ve sendikalaşma ihtiyacını daha derinden hissettirecektir. Burada, bu ihtiyacın eyleme dönüşmesinin koşulu ise, sendikaların bu ihtiyaca inandırıcı bir biçimde yanıt vermesi, örgütlenme ihtiyacı olan işçiye sendikada örgütlenirse güç olacağını hissettirmesidir. Bunun için de, her şeyden önce, sendikaların, bugünkü, üyesi olan işçiyi önemseyip geri kalanı kendinden saymama tutumunu değiştirmesi zorunludur. Aksi halde, orada işçiler sendika diye mücadele ederken; buradaki sendikaya girmekte tereddütlü davranacaktır. Bugüne kadar yaşanan budur.

Bu, elbette, bir anda var olan sendikaların durumlarını değiştirip sınıf sendikaları haline geleceği demek değildir. Ama bunun için adım atma kararlılığını hissettiren sendikalar; genç işçi kuşaklarıyla birleştikleri ölçüde bir değişim ve dönüşüm sürecine de gireceklerdir. Kriz, bu ihtiyacı duyururken, dönüşümün imkânlarını da görülebilir biçimde ortaya koyacaktır. Şimdiden koymaya başlamıştır. Son günlerde Türk-İş’e, hükümete yönelik sendikal alandan, şubelerden gelen tepkilerdeki üslup, bu dönüşüm ihtiyacını hisseden bir rengin olduğunu göstermektedir.

İKİ BİLEŞENLİ MÜCADELENİN ORTAKLAŞMASI

Yukarıdan beri sözü edilen; semtlerde işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele ve bu mücadelenin başlıca alanı olarak öne çıkarılan “emekçi ailesinin desteklenmesi”ne ilişkin taleplerle yürütülen mücadele, elbette bir fabrika merkezli mücadeleden farklı özellikler taşır. Başka bir söyleyişle, bu mücadelenin, elbette kendine has yanları, kendi özgünlükleri olacaktır.

Yine işyerlerinde (fabrika, atölye, hizmet kurumlarında) sendikal talepler eksenli mücadelenin de, semtlerdeki mücadelelerden farklı yanları olacağı herkesçe bilenen bir gerçektir. Ancak bu iki mücadelenin, bugünkü koşullarda birbiriyle bağlanmadan yürütülmesi, kaçınılmaz olarak başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Çünkü bu iki mücadele; ancak birbirini besler, semtlerdeki mücadele işletmelerde ve hizmet kurumlarındaki besleyip desteklerken, işletmeler ve hizmet kurumlarındaki mücadelenin de, yoksulluk ve işsizliğe ilişkin talepleri kendi taleplerinin içine alarak, semtlerdeki mücadeleyi kapsaması ve onunla bağlanması hayati bir önem sahiptir. Hele sendikaların bugün, sadece üyeleriyle ilgilenmeye sıkışmışlığı, işçi ailesi ve sınıfın tümünün çıkarlarını gözetmeyen bir bencillikle malul olduğu göz önüne alındığında, sendikal mücadelenin semtlerdeki mücadeleyle birleşmesinin bir zorunluluk olduğu açıkça görülür.

Dolayısıyla; bu iki alanda kendi özgünlükleri de olan mücadelelerin ortak bir amaçta; sisteme karşı mücadele amacında birleştirilmesi; sermayeye karşı emek cephesinin gücü olarak hareket etme stratejisinde birleşmesi, günün en önemli görevi olarak ortaya çıkmaktadır.

Bunu kim yapacaktır?

Elbette; bu özgün alanlarda mücadelenin karakterini kim belirliyorsa; bu stratejiyi kim oluşturuyorsa, bu iki özgün alandaki mücadelenin birleştirilmesi sorumluluğu da ona aittir. En başta sınıf partisinin sorumluluğudur bu. Ama sınıf partisi derken, çevresinden soyutlanmış bir parti ve onu üyeleri değildir, kast edilen. Tersine, sınıfın ileri kesimleri, semtlerdeki ilerici demokrat birikim, sınıfın ileri kesimi, sınıftan yana sendikacılarla birlikte bu işlev yerine getirilebilir. Daha doğrusu parti, bütün bu birikimi kendi çizgisine kazandığı ölçüde sorumluluklarının üstesinden gelecek gücü biriktirmiş olabilir. Ve elbette bu mücadele süreci, bir kazanma ve ilerleme, ilerledikçe daha geniş ve bir önceki dönemde kazanamadıklarını da kazanıp ilerleme süreci olarak anlaşılmalıdır. Ve sendikalar, emek örgütleri sürece ne etkinlikte katılırlarsa kendi dönüşümleri o ölçüde ilerleyeceği gibi, mücadele de o ölçüde etkin olacaktır.

YAPARAK ÖĞRENECEĞİZ ÖĞRENDİKÇE YAPACAĞIZ

Elbette ki; bu tartışma ve burada sözü edilen örgütlenmede her adımda yeniden yeniden eleştirilip ilerlenecek; kazanımlar korunup, mücadeleyi geriye çeken ne varsa geride bırakılarak ilerlenecektir. Bu yüzden de; bu mücadelenin nasıl yürüyeceği; halkın çeşitli kesimlerinin mücadele içinde nasıl ve hangi biçimlerde yer alacağı gibi konular, mücadele ilerledikçe çözümlenecek işler olarak ele alındığı ölçüde gelişme sağlıklı olacaktır.

Elbette ki; sınıflar mücadelesinin uluslararası birikimi ve bizim kendi mücadelemizin birikimlerinden gelen önemli dayanaklara sahibiz. Ve bu birikimin yol göstericiliğinde ilerliyoruz. Bunları var sayarak şunu söylemeliyiz ki; buradan daha ileri gitmemizin ilkesi; yaparak öğrenmek, öğrendikçe yapmaktır!

Aksi halde biçimler tartışması gerçeği boğabilir. Bunun örnekleri geçmişte vardır.



[1] Burada, “Ne yani, kapitalist ülkeler krize müdahale konusunda G-20’de aldıkları kararları (temennileri) şimdi devreyle sokmuş olsalardı daha iyi mi olacaktı?” sorusu gündeme gelebilir. Elbette onların krize, G-20 kararları çerçevesinde müdahalesi demek; krizin faturasını çok yolla işçi sınıfının ve emekçilerin sırtına yıkmaları için adım atmaları demektir. Bu yüzden de, karar alamamaları, alsalar bile uygulayamamaları, emekçiler açısından daha tercih edilirdir. Ama burada tartıştığımız, kriz karşısında sermaye güçlerinin henüz üstünde birleştikleri bir plana sahip olmadıkları; hatta görünüşteki uzlaşma ve anlaşmalara karşın farklı yönlerde hareket etmeye devam ettikleridir ki; bu, emekçiler açısından elbette, gidişata kendi açılarından müdahale için fırsatlar yaratmaktadır.

[2] Hükümet ve sermaye sözcüleri Türkiye’nin bankacılık sektörünün çok sağlam olduğunu; 2001 krizinde bankalar içindeki çürükleri temizlediklerini iddia etmektedirler. Bunlar bir bakıma doğrudur. Ama sadece bir bakıma! Çünkü, 2001’de kendi bankalarını soyan banka sahipliği tasfiye edilmiştir, ama, bankaların kredi kartı üstünden vatandaşı soyması için rast gele, adeta zorla dağıtılan banka kartlarının sorunu bir kartopu gibi büyümektedir. İşsizlik ve yoksulluğun derinleşmesi ve yaygınlaşmasıyla, milyonlarca emekçi kredi kartını kullanmaktadır ve görünüşteki krizin “teğet geçmesi”nde en önemli etkenlerden birisi de, krizin, banka kartları aracılığı ile ertelenmeye devam etmesidir. Bu da, sonuçta ABD’deki hisse senetleri ve öteki “kıymetli kağıtlar”ın üç beş kez satılması üstünden kurulan “saadet zinciri” gibi kopacaktır ve bunu için ne kadar zaman kaldığını söylemek zorsa da, yakında olduğu kesindir. Başbakan, kredi kartı sorununu, vatandaşın kötü niyetliliğine bağlayıp, bu konuda bir önlem almayı reddetmekte, bankalara, “bildiğinizi yapın” demektedir. Ki, bu da başbakanın halkın geçimi konusunda var olduğu iddia edilen duyarlılığını artık tümüyle yitirdiğinin de işaretidir.

[3] Krizin ilk günlerinde TOFAŞ, Renault, Bosch gibi büyük otomotiv fabrikalarında işçi atılacağının duyulması üzerine binlerce işçi fabrikayı terk etmeme eylemi başlatınca. Türk Metal sendikası yöneticileri; önce işçileri yatıştırıp eyleme son verdirmiş, sonra da gidip patronla; işçi atılmaması karşılığında yarı ücretli izin, ücretlerde yüzde 26 düşüş gibi koşullarla işçi atımını önlediğini iddia etmiştir. Ama bu anlaşmadan sonra da, patron tüm bu işletmelerde ve Ford gibi büyük otomotiv fabrikalarında tedricen işçi atmayı sürdürmüştür. Yine Türk Metal ve Çelik-İş, ERDEMİR ve İSDEMİR’de “patron işçi atacak” bahanesiyle ücretlerin 16 ay süreyle yüzde 35 aşağı çekilmesini kabul etmiştir. Lastik fabrikalarında patronun işçi atacağı duyulması üzerine eylem geçip fabrikaya kapanan işçileri sendika eylemden vazgeçirmiş; buna karşılık, patronla işbirliği içinde, sendikaya muhalefet eden işçileri kapsayan bir işçi atımını organize ederek, bir taşla iki kuş vurmak istemiştir. Ve Lastik-İş yöneticileri iki fabrikadan 80-60 işçi atılmasını bir başarı olarak göstermiş; sendikanın baskısıyla az sayıda işçinin atıldığını iddia etmiştir. Cam’da yine işletme bazında uzlaşma ve esnek çalışma uygulaması kabul edilmiştir. Tekstil’de, gıda da sendikaların pek çok işçi hakkının gasp etmesini kabul etiği bilinmektedir. Yine pek çok işletmede, esnek çalışma uygulaması yaygınlaştırılmış; yıllardır patronların istediği esnek çalışma, bu krizin baskısıyla fiilen uygulanmaya başlanmıştır.

[4] Sağlık ve eğitim sorununun çözümüne ilişkin talepler, elbette emekçi ailesinin, onun fertlerinin en önemli taleplerindendir. Ama bunları öyle basitçe söylenip geçilecek talepler olarak görmemek gerekir. Tersine sağlık talebi; çocukların sağlıklı büyümesi için gıda yardımından tüm sağlık hizmetinin, muayene, tedavi ve ilaçların parasız olmasına kadar geniş bir çerçeveyi kapsamalıdır. Eğitim ise, daha da karmaşıktır. Ve “parasız eğitim” talebi, sadece eğitme katkı payının alınmaması ve okul masraflarının devlet tarafından karşılanması değil, kitap, defter vb. masraflarından ulaşım masraflarına kadar tüm masrafların devlet tarafından karşılanmasını kapsarken, aynı zamanda, dershane sisteminin kaldırılmasıyla, bugünkü ayırımcı ve parası olanlara ayrıcalık tanıyan sınav sisteminin kaldırılması da parasız eğitim talebinin merkezine çekilmelidir. Ve bu talepler, eğitimci-öğrenci-aile işbirliğinin yanı sıra tüm emek örgütlerinin ve sendikaların talebi olarak da öne sürülüp uğruna mücadele edilen talepler olduğu ölçüde anlamlanacaktır.