Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kriz, Güç Politikaları, AB'nin Durumu ve Sermaye Devleti

İngiliz Sunday Times gazetesinin yıllık periyotlarla yayımladığı “İngiltere’nin en zengin bin kişisi” listesinin sonuncusu (2009 yılı ilk çeyreği) hayli ilginçti. Listede yer alan en zenginlerin en zenginlerinin servetinde, son 21 yıllık süreçteki en büyük kayıp/düşüş görülüyordu. İlk sıradaki Çelik kralı Lakshimi Mittal’in bir önceki yıl 19.88 milyar sterlin olan serveti, 16.9 milyar sterline; ikinci sıradaki Roman Abromoviçh’in serveti ise, 4.7 milyar kayıpla, 7 milyar sterlin’e gerilemişti. Üçüncü sıradaki (Kraliçe’nin kuzeni) Westminister Dükü’nün serveti de, 6.5 milyar sterlin’e gerilemişti. İlk bin zenginin 2008’deki 413 milyar sterlinlik toplam servetinin 258 milyar sterline gerilediği belirtiliyordu. Sterlin milyarderlerinin sayısında da düşme (75’ten 43’e) vardı. Forbes dergisi, dünyada dolar milyardarleri sayısının üçte bir azalma gösterdiğini; toplam servetlerinin, %50 düşüşle, 2.4 trilyon dolara gerilediğini; Rusya’nın ‘yeni yetme’ oligarklarının sayısı ve servetinin de düştüğünü yazdı. Kapitalist rekabetin kriz koşullarında daha sert yaşanması, servet düşüşlerinin yanında servet artışını da kaçınılmaz kılmaktaydı.

ABD ve Avrupa’nın en önemli ve büyük otomotiv işletmeleri büyük zorluklarla yüz yüze gelmişlerdi. “Dev dünya işletmeleri” olarak değerlendirilen General Motors, Chrysler ve bağlı otomotiv şirketleri, devlet yardımı olmaksızın üretimi sürdüremeyeceklerini ilan ederek, “ya iflas ya da devletin daha fazla yardımı” diye dayatıyorlardı. GM 17, Chrysler 21 milyar dolarlık devlet yardımına rağmen, işçi atmaya ve “zorunlu izin” uygulamalarına baş vurdular. Ortalama olarak öngörülen yıllık 70 milyon otomobil tüketiminin en fazla 50 milyon olarak gerçekleşebileceği ortaya çıkmıştı ve 20-25 milyon fazlalık, ‘uçsuz-bucaksız otomobil sıraları’nın oluşmasına yol açmıştı. Pontiac üretimini durduran GM tekeli,  21 bin işçisini mecburi izne çıkardı. Bu da yetmedi, tekel yönetimi iflas için başvuruda bulunacağını, devletin şirketi almasını isteyeceğini açıkladı. On binlerce otomotiv sektörü işçisi (toplamı yüz binleri bulabilirdi) işten atılma tehdidiyle karşı karşıya idi. Merkezi bütçelerden ve merkez bankalarının kaynaklarından aktarılan toplam yüz milyar dolar civarındaki ‘yardım’ bu şirketlerin “kurtarılması”na yetmedi! General Motors’un Almanya ve birkaç öteki Avrupa ülkesinde üretim yapan bağlı şirketi Opel’in “akıbeti” üzerine, ABD, Alman, İtalyan ve Avusturya hükümetlerinin de devrede oldukları pazarlıklar bitmek bilmiyor; Alman Hükümeti, tekel yönetiminin yardım talebini, paranın ve kârın Almanya’da tutulması şartıyla cevaplıyor ve “ucuza kapatma” politikası izliyordu. İtalyan otomobil tekeli Fiat’ın Opel’i satın almasına ise, Opel’in kendi durumunun da “kritik olduğu” gerekçesiyle karşı çıkılıyordu. Şirketin geleceğinin belirlenmesinde esas söz sahibi ABD olmakla birlikte, Alman Hükümeti Opel’i kurtarma ya da iflasa gitmesine seyirci kalma konusunda, oyalamacı bir “kararsızlık” gösterdi. Otomotiv yan sanayisinde, araç üretimi ve satışının gerilemesiyle birlikte (Almanya’da 2009’un ilk çeyreğinde bu sektördeki satışlar %35 geriledi) iflasların artacağı açıklandı. Alman Otomobil Üreticileri Birliği (VDA) yetkililerine göre, Amerikan otomotiv yan sektöründe faaliyet gösteren en büyük otuz şirketten yarısı iflasın eşiğine gelmişti ve yaklaşık dört bin toplam işletmeden 500 kadarı iflasla yüz yüze idi.

Peki, sorun neydi, milyarderlerin sayısının azalmasının ya da artmasının, servetlerinin büyümesi ya da küçülmesinin nedeni, örneğin işçi sınıfının –ve emekçi kitlelerin– üretimden daha fazla pay almaları, işçi ücreti ve emek değerinin artışı, sosyal haklardaki genişlemenin kapitalistlere getirdiği “yük”ün artışı mıydı?

Böyle olmadığını, kapitalistler ve temsilcileri de, işçi ve emekçiler de biliyorlar. Emek-sermaye ilişkilerinin son on yıllardaki seyri çok belirgin ve çarpıcı biçimde işçi-emekçi haklarının budanması, kapitalist sınıf yararına ve kâr artışını sağlayacak uygulamalar, politik ekonomiye damgasını vurdu. 1980 sonrası 27 yıllık sürecin en önemli özelliklerinden biri, özelleştirme, çalışma koşullarının esnekleştirilmesi, sosyal hakların kısıtlanması ve giderek ortadan kaldırılması, sendikal ve politik emekçi örgütlenmesinin zayıflatılarak etkisizleştirilmesini getirecek taşeronlaştırma vb. ekonomi politikaların yoğunluk kazanmasıydı. Bu ekonomi politika, “küreselleşme” gerekçeli ve bağımlı ülkeler ekonomilerinin emperyalist devlet ve uluslararası tekellere tümüyle açılmasını getiren uygulamalarla beslendi/takviye edildi. Bağımlı ülkelerde ortaya çıkan ve önemli oranda emperyalist ekonomilerin baskısıyla belirlenen krizler gerekçe gösterilerek öne çıkarılan “ihracata yönelik sanayileşme” politikasıyla, içerde halk kitlelerinin satın alma güçlerinin düşürülerek ve çalışma koşulları ağırlaştırılarak, ucuz maliyetli meta üretiminin artırılmasını ve iç tüketimin kısılmasıyla dışarıya mal satışını büyüterek döviz getirisini artırma, bunu da sözüm ona yatırıma yöneltme iddiasıyla hareket edildi. Buna, bu ülkelere uluslararası tekellerin ve mali sermaye girişinin özendirilmesi iddiasına dayandırılan ‘yabancı sermayeyi teşvik tedbirleri’ adı altında, bağımlı ülkeler ekonomisinin emperyalist tekellere tümüyle açılması eşlik etti. Bağımlı “sanayileşme”, uluslararası alanda ve “küreselleşme koşulları”nda kaçınılmaz gösteriliyor, “karşılıklı bağımlılık”ın zorunlu sonucu olduğu ileri sürülerek, “ulusal karakterdeki her şeyin imkansızlaştığı” savıyla, bu ‘yeni durum’un kabullenilmesi isteniyordu.

İşsizlik, yoksullaşma ve açlık arttı. Açların sayısının 1 milyarın üzerine çıktığı BM tarafından açıklandı. 2.8 milyar insanın yoksulluk koşullarında yaşam mücadelesi verdiği, yine uluslararası araştırma kuruluşları tarafından ortaya kondu. 200 milyon işçinin işsiz olduğunu açıklayanlar da, burjuva hükümetlerinin kendileriydi. İşçi ücretleri düşürüldü, sosyal haklar kısıtlandı, emekçi örgütlülüğü dağıtılıp güçsüzleştirildi. Kâr kütlesini artırıcı yöntemler hızla ve yoğun olarak uygulamaya geçirildi.

Ancak “bahar” kısa sürdü: ABD gibi dünya kapitalizminin ‘merkezi’nde duran bir ülkede ve konut-inşaat alanı gibi metal-demir çelik ve diğer önemli sanayi dallarıyla dolaysız ilişkili bir sektörde patlak verip, oradan, banka-kredi kurumları ve mali sisteme ve kısa süre içinde de tüm ekonomi dallarını kapsayarak, uluslararası alana yayılma gösteren kriz, kapitalizmin tüm temel çözümsüzlüklerini bir kez daha ortaya koydu. Bunu, burjuvazinin uluslararası vaveylası izledi: “Önlem alın, batıyoruz!” Burjuvazi yararına yoğunlaştırılmış bu iktisadi politikalara rağmen neden krize girildiği sorusunun cevabı, kapitalizmin niteliksel özellikleriyle dolaysız olarak bağlı bulunuyor.

KAPİTALİST META ÜRETİMİ KRİZ ÜRETİR; KAPİTALİZM KRİZLERLE MALUL BİR SİSTEMDİR

Ücretli emek ile sermaye arasındaki ilişki “kapitalist üretim biçiminin tüm karakterini” belirler. Kapitalist üretimin kâr için üretim olması, artı-değer sömürüsünün emek-gücünün ucuza getirilmesi yoluyla artırılmasını, kapitalistin başlıca hedefi haline getirir. Kapitalist, yatırdığı paradan daha fazlasını ancak iş-gücünü belli bir ücret karşılığı satın alarak ve ondan, ona ödediğinden daha fazla bir değer sağlayarak elde edebilir. Emek-gücünü mümkün olabildiğince ucuza getirmek ve üretim maliyetini düşürmek için artı-emek zamanını ve artı-emeği büyütmek, toplumsal bakımdan gerekli emek zamanını ve buna bağlı olarak işçiye yapılan ödemeyi kısmak, kapitalist üretimin de, kapitalist rekabetin de en temel “gerekliliği”dir. Emek-gücü ne kadar ucuza getirilirse, kâr o kadar artacaktır. Kapitalist rekabet, daha ucuza daha fazla üretmeyi ve pazarda rakipleri geri bırakarak üstünlük sağlamayı gerektirir. Kapitalist “sermaye birikimi”, daha büyük kâr kütlesini zorunlu kılar. İş ve üretim örgütlenmesiyle bilim ve tekniğin kullanımı, bu amaçla bağlanmıştır.

Artı-değer üretmeyen emek yararsızdır ve yararsız emeğin kapitalist için bir değeri yoktur. Başka bir deyişle, kapitalist üretimin dolaysız hedefi, artı-değer üretimidir. Kapitalist üretimin bu niteliği, sistemi yıkıma götüren çelişkileri ve güçleri üretir ve kapitalizmi aşırı üretim krizlerine mahkum kılar. Birbirleriyle kıyasıya rekabet içindeki tekeller, emperyalist ülkeler ve kapitalist işletmeler, daha fazla kâr için daha ucuza ve daha fazla üretmeyi hedeflerler ve bu durum, aşırı meta üretimiyle, yığınların satın alma gücü sınırlılıklarını kaçınılmazlıklar olarak doğurur. Kapitalizm, çünkü üretimin bireysel ihtiyaç ve tüketim gözetilerek değil, daha çok kâr için daha ucuza ve daha fazla meta üreterek pazarda en fazla paya sahip olma ve servetini artırmayı esas alan bir üretim sistemidir. Kapitalistlerin azami kâr için üretimi genişletmeleri ve sermayenin genişleyen yeniden üretimi, tekniğin mükemmelleştirilmesi ve makinelerin teknik yenilenmesinin yardımıyla üretimin ve üretim verimliliğinin artırılması, çalışma süresinin uzatılması (daha fazla artı-değer üretme) ve toplumsal bakımdan gerekli emek zamanının kısılması, kapitalist krizlerin ortaya çıkmasına doğru gelişir. Her bir fabrikadaki üretim, kapitalist işletmecinin iradesi altında planlanmış ve örgütlenmiş olmakla birlikte, üretimin sonuçlarının (üretilmiş metaların) ve üretim araçlarının özel kapitalist mal edinilmesi, üretimin dengesiz, plansız ve anarşik karakterde gerçekleştirilmesine ve aşırı üretime neden olur ve ekonomi krize saplanır.

Pazar olanaklarının sınırlanması ve ürünlerin satılamaması, ticaretin sınırlanmasına, işletmelerin nakit sıkıntısına girmesine, kredi-borç ilişkilerinin bozulmasına, “devlet kağıtları” ve hisse senetleri fiyatlarının düşmesine, borsa ve banka sisteminin “çökmesi”ne ve sanayi işletmelerinin durgunluğa ve iflasa sürüklenmesine yol açar. Üretim araçları ve ürün fazlalığı bir yanda, en temel gereksinmelerini karşılayamayacak durumdaki işgücü “fazlalığı” öte yandadır. Kriz dönemleri, işçi ve emekçilerin en temel gereksinmelerini karşılamada daha fazla sıkıntıya düştükleri dönemlerdir. On milyonlarca insan “çok fazla” gıda maddesi üretildiğinden aç kalır, “çok fazla” kömür, petrol, gaz üretildiğinden soğuktan donar. “Çok fazla” otomobil üretilmiş olması, emekçilerin otomobil sahibi olmalarını kolaylaştırmaz; demir ve çeliğin, çimento, kiremit ve dayanıklı tuğlanın “fazla” üretimi, emekçileri ev sahibi yapmaz; aksine geçim araçlarının bolca üretilmiş olması, bollukta yoksulluk çekilmesinin; işçinin kendi üretimine ve ürettiği nesnelere, onlar aracıyla kendine yabancılaşmasının da nedeni olur. Kitlesel işsizlik, yoksulluk, umutsuzluk, tembellik, bunalım ve yıkımın sosyal psikolojik karakteriyle de derinleşmesine; toplumsal çözülme, dağılma ve “ahlaki” çürüme ve çöküşün artmasına yol açar. Umutsuzluk ve gelecek güvencesizlik duygu ve düşüncesi bireysel yıkımların hızla büyümesine, intiharlara, sokakta yaşayanların artışına; lümpen yaşamın ve çeteleşmenin, yağma ve talanın artmasına neden olur. İşçi ve emekçiler, kapitalizmin, insanca yaşam olanaklarını sağlayamayacağını, bu sistem koşullarında baskı ve sömürü olmadan yaşanamayacağını daha bariz şekilde görebilecekleri toplumsal iktisadi ve sosyal koşullar tarafından yıpratıcı ve kahredici şekilde çevrilirler. Sömürü ve baskıdan kurtuluşun yolunun kapitalizmi yıkmaktan geçtiği, üretim araçlarının kolektif mülkiyetinin ve sömürüsüz bir toplumsal sistemin inşasının gerekliliği ve kaçınamazlığı düşüncesinin işçi kitleleri içinde giderek artan oranda taraftar bulması için koşullar daha fazla olgunlaşır ve sınıf mücadelesi daha da keskinleşir.

Krizin temel nedeninin aşırı üretim olması, büyüyen açlık, yoksulluk ve işsizliğe karşın, muazzam meta stoklarının bir kesiminin hurdaya çıkarılmasını, makinelerin, fabrika bölümlerinin ve teknik aksamın bir bölümünün kapatılması ya da tahrip edilmesini, sonuçlardan biri olarak doğurur. Metaların değeri düşer, makinelerin ve işletmelerin bir kesimi kapanır/kapatılır, toplumsal üretici güçler; makineler ve fabrika donatımlarının bir kısmı tahrip olurlar. Kapitalistler yeni bir “atılım” için emek-gücü sömürüsünü artıran yöntemleri geliştirir, ücretleri düşürür, daha az işçiyle üretimi sürdürmeye koyulur, sosyal giderleri kısıtlar, değişmeyen sermayenin (fabrika-makine teçhizatı vb.) yenilenmesi ve üretimin yeniden artırılması için teknik yenilenme ve kâr getirici savaş sanayisi araçları üretimine yönelirler. Bu ise, emperyalistler arası paylaşım kavgalarının sertleşmesi ve çatışmaya doğru keskinleşmesi politikalarını besleyip güçlendirir ve bir süreç içinde yeni ve daha tahrip edici krizlerin koşullarını olgunlaştırır.

KRİZ VE “BÜTÜNLEŞME” MASALINDAN GERÇEĞİN DUVARINA

1929 büyük bunalımı, kapitalistlerin sömürü ilişkilerini “yenileyerek” sürdürme kavgasında yeni fikirlerin geliştirilmesi ve teknolojik yenilenmeyle “kârı maksimize etme” arayışlarına ivme kazandırmanın yanı sıra, çelişkilerin sertleşmesine bağlı olarak, “ortak zirve kararları” ve “önlem paketleri”nin de akim (geçersiz-sonuçsuz) kalmasına yol açmış, büyük güçler arasındaki rekabeti keskinleştirmişti. 2007-2008 krizi benzer bir ‘manzara’yı; güçler ilişkisinde değişimleri ve uygulanacak iktisadi politikalarla sağlanacak “yenilenme”yi, bir ihtiyaç ve zorunluluk olarak ortaya çıkardı. “Krizden daha az kayıpla çıkış” amaçlı “ortak kararlar” için düzenlenen birçok uluslararası “zirve”den, işçi sınıfı, emekçi kitleler ve bağımlı ülkelerin halkları aleyhine ortak saldırı kararlarıyla birlikte rekabetin sertleşmesi politikası çıktı. Emperyalist büyük güçlerle işbirlikçileri, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’nü bağımlı ülkelerin ekonomilerini daha sıkı denetime almaya; bu amaçla IMF bütçesini 750 milyar dolara çıkarmaya karar verdiler. “Korumacılık yapılmayacak”, ekonomiler tekellere daha fazla açılacaktı.

2007-2008 krizi, emperyalist güçler arası ilişkilerin eskisi gibi yürütülemeyeceğini ve ABD’nin dünya kapitalizminin jandarmalığı işlevinin yara alacağını ortaya koydu. Bunu en açık ve kesin şekilde, Alman sermaye temsilcileriyle politikacılarının, krizin henüz ‘başları’ sayılabilecek dönemde yaptıkları, “Hiç kimse hayalci olmasın: dünya yeniden kriz öncesinde olduğu gibi olmayacak” açıklaması ortaya koydu. Steinbrück, “Kriz dünya finans sistemini kapsamlı bir şekilde alt üst edecek. Hiç kimse şaşırmasın: Dünya yeniden kriz öncesinde olduğu gibi olmayacak. Önümüzdeki dönem daha küçük büyüme vadelerine ve -zamansal olarak biraz ertelenmiş olarak- iş piyasalarında daha olumsuz gelişmelere hazırlanmalıyız” diyordu. Alman sermaye temsilcileri, ABD’nin, dünya finans piyasalarının “süper gücü olma konumunu kaybedeceği” ve “çok kutupluluk”un ortaya çıkacağı gerçeğine uygun olarak, kendi konumlarını güçlendirme ve etkinlik kavgasını buradan sürdürme hazırlığını yoğunlaştıracaklarının işaretini veriyorlardı. “Yeni dünya finans piyasalarında Asya ve Ortadoğu menşeli devlet fonları ve ticaret bankaları”yla birlikte “evrensel banka modeliyle, Avrupalı bankalar da” olacaklardı ve paylaşım kavgasında etkin güçler olarak rol alacaklardı!

Alman politikacı ve sermayedarlarına göre, “sorunların kaynağı ve ağırlıklı noktası ABD’de yatıyor”du ve Amerikan hükümetinin başlattığı acil yardım planı da rekabeti kızıştıracaktı. Alman Maliye Bakanı, bu rekabetin Alman sermayesinin aleyhine olmasından duydukları endişeyi dışa vuruyor, Amerikan Hükümeti’nin desteğiyle Amerikan şirketlerinin krizden güçlenmiş olarak çıkabilme ihtimaline karşı, Alman Hükümeti’nin de elinden geleni ardına koymayacağını belirtiyordu.

Alman yönetiminin politikası, krizin ağırlaşması, tüm iktisadi dallara yayılarak genişlemesiyle birlikte giderek sertleşti. Rekabet keskin, çelişkiler sertti. “Krizin merkezinin aynı zamanda krizin nedenlerinin de merkezi olduğu” yönündeki Alman görüşü, keskin rekabete işaret etmenin yanı sıra krizin kapitalist temelini örtme kurnazlığını da içeriyordu. Kriz, evet, ABD gibi dünya kapitalizminin “merkezi” konumundaki bir büyük ve etkin ekonomide patlak vermişti, ama onun tüm kapitalist sistemin krizi olmasının netlik kazanması, başkalarıyla birlikte Alman sermaye sözcülerinin de işine gelmiyordu. Ancak onları, yine de gerçekçi saymalıydık: “Finans krizi” lafazanlığındaki ısrarlarına karşın, bunun on yıllar sonrasının en büyük krizi olduğunu kabulleniyor ve Maliye Bakanlarının ağzından, “Bu dünyanın hiçbir iktisatçısı, hiçbir maliye bakanı ve hiçbir merkez bankanın şefi kesin olarak bu krizin ne kadar devam edeceğini veya sarsıntının etkileriyle daha ne kadar yaşamak zorunda kalacağımız söyleyemez” diyerek bu gerçeği itiraf ediyorlardı.

Kriz, emperyalist büyük güçler ve tekeller arası rekabet ve çelişkileri sertleştirip kızıştırırken, oluşumu hakkında ve üzerine çok uzun zamandır tartışılan AB’nin “ulusal ekonomileri ve nedenledikleri rekabeti aşmış” olduğu yönündeki rivayetleri de, “Birlik”in iç ilişkilerini gün yüzüne getirerek geçersizleştirdi. ‘Avrupa Birliği’ne atfedilen özellikler ile kapitalizmin “evrensel refah sistemi olduğu” iddiası, birbirini güçlendirmek üzere sürekli gündemde tutulmaktaydı. ‘AB’, refahın ve barışın, kapitalizm koşullarında ve burjuvazi tarafından, ulusal sınırlar aşılarak ve her türlü darlaştırıcı özelliğinin ‘geçersizleştirilerek’  uluslararası alanda ve birlikte gerçekleştirilebileceğinin somut göstergesiydi, ve bu “birlik”in kapitalist karakteri de, kapitalizmin barış, refah, mutluluk, bolluk ve güven içinde yaşama olanağını ortaya koyuyordu! Kapitalist emperyalizmin başlıca ve temel çelişmeleri bu sistem içinde ve bu “birlik” izlenerek geliştirilebilecek yoldan çözüm bulabilirdi ve bu da başka arayışları geçersiz kılardı! “Ulusal devlet”ler önemsizleşiyor; AB ve onun ‘üst parlamento’, ortak para birimi, iç nüfus hareketi kolaylığı vb. ile kat ettiği yol, “ulusüstü birleşik devlet” koşullarında çelişkisiz bir toplumsal düzenin olanaklı olabildiğini gösteriyordu! Daha uygar, daha varlıklı ve mutlu yaşamak için buradan ilerlenebilirdi vb.! İddia, içerdiği ‘rüyasal öz’ ile  böyleydi. Gerçeğin ne olduğunu ise, kapitalist gelişme ve emperyalist güçlerin krizle birlikte sürdürdükleri politikalar bir kez daha ortaya koydu. Kapitalizm koşullarında, devletler, tekel işletmeleri ve kapitalistler arası ilişkilerin “çelişkisizlik” karakteri kazanmasının olanaksızlığı görüldü. Rekabet kızıştı, çelişkiler keskinleşti, ‘AB’nin en etkin ülkeleri “birlik”i değil, kendilerini güçlendirecek araç, yol ve yöntemleri öne çıkardılar. Her tekel ya da tekel birliği, her emperyalist büyük güç, tüm kapitalist işletmeler, pazarda esas söz sahibi olmak için rakiplerine üstün gelecek yol, yöntem ve araç arayışına girdiler. AB üyesi ülkelerin hükümet ve sermaye grupları, “birliğin ortak çıkarları” üzerine propagandayı elden bırakmadılar, ama pratiklerine her birinin kendi çıkarlarını esas alması yön verdi.

Kriz derinleşip başlıca kapitalist ülkelerde durgunluk ve düşüş eğilimi belirginlik kazandıkça ve aralarında çok sayıda banka ve kredi kurumuyla ABD merkezli General Motors, Ford, Chrysler; Alman BMW, Audi, Fransız Citroen-Peugout gibi otomotiv “devleri”nin de bulunduğu ağır sanayi şirketlerinin Hazine ve Merkez Bankası kaynakları aktarılmazsa iflas ve kapanma tehlikesi yaşayacaklarını açıklamaları birbirini izledikçe, bu ülkelerin yöneticilerinin “milliyetçi” iktisadi politikalarla rekabette öne geçme ve krizden en az kayıpla, hatta olanaklı olduğunca kazançlı çıkma çabaları yoğunluk kazandı.

Alınacak önlemler konusunda Batılı emperyalist hükümet ve devlet şeflerinin anlaşmazlıklarının kaynağında kendi çıkarlarını önde tutma ve krizden güçlenerek çıkma politikası duruyordu. Sistemin çıkarlarını ve sürdürülmesini ortak kaygı ve hareket noktası olarak alan kapitalistlerle temsilcileri, kendi çıkarlarını öne çıkararak, birbirleriyle didişmekten de kaçınmıyorlardı. Birçok uluslararası platformda bir araya gelen emperyalist ülke yöneticilerinin “ortak bir proje üzerinde anlaşma”yı “başaramamaları”; Almanya’da faaliyet yürüten Opel’in yardım talebinin, Alman Başbakanı’nın “vereceğimiz paranın ana şirkete aktarılmayacağından emin olmamız gerekir” açıklaması, Fransız devlet başkanının “bizim istediğimiz kapitalizm bu değil” diye açıklamalarda bulunması ve onun Alman yöneticiler tarafından eleştirilmesi, bu çelişik durumun sonuçları olarak ortaya çıktı.

Kriz, tüm kapitalist ülkeleri ve pazarları vurarak, kapitalizmin dünya krizi özelliği kazandığında, önce “bizi etkilemez”, “bizim ekonomimiz güçlüdür” türünden söylemlerle ‘yetinen’ Alman-Fransız yöneticiler, ardından, başkalarının “göz yaşlarına bakmadan”, krizden güçlenerek çıkmaya hizmet edecek politikaları, “her koyun kendi bacağından asılır” gerekçesine sığınarak, uygulamaya koydular. ‘Kendi’ tekellerinin konumunu güçlendirmek ve iflastan kurtarmak için, “Birlik” ülkelerinin en güçlüleri, yüzlerce milyar Euro ve Sterlin ayırdılar. Almanya’nın kriz “yönetimi” politikalarına, ‘başkalarının çökertilmesi üzerinden güçlenme’ ve krizden çıkış koşullarına rakiplerinden daha güçlü ve hazırlıklı ulaşma anlayışı yön verdi. Almanya, “ortak çıkarlar” adına kimseye yardım etme ‘niyeti’nde değildi. Krizden kârlı çıkmak için her yola baş vuruyor, krizi kendi çıkarları yönünde değerlendirmeye çalışıyordu. Alman politikası, en güçlü rakiplerinin kaybını sağlamanın yanı sıra, Doğu Avrupalıların ekonomik olarak daha fazla bağımlı olmalarını sağlama üzerine kuruluydu. Alman hükümeti, Alman tekellerinin ve finans kuruluşlarının yabancı sermaye tarafından yutulmasını engellemek için özel yasa çıkarmayı gündeme getirdi. Başbakan Angela Merkel, “CDU yönetim kurulu, sonbahara kadar yabancı yatırımcıların Alman şirketleriyle olan ilişkilerini düzenlemek için yasa taslağı hazırlayacak” diyordu. Alman sermaye sözcülerine göre, özellikle Çin ve Rusya menşeli yatırım fonları Alman tekellerini uluslararası borsalardaki hisse senetleri üzerinden “rahatlıkla yutabilecekler”di ve buna karşı önlem almak zorunluydu. Çin ve Rusya’da yatırım yapmanın zorlaştırıldığını ileri süren Alman Maliye Bakanı Peer Steinbrück, kendilerinin de, bu ülkelerin yatırım fonlarına ve tekellerine sınırlama getireceklerini açıkladı. Bunlara göre, Çin ve Rusya menşeli yatırım fonları devlet tarafından yönlendiriliyorlardı ve bu da, onlara karşı benzer bir önlemi zorunlu hale getiriyordu. Bunun için söz konusu yabancı fonun veya tekelin merkezinin bulunduğu ülkenin yatırım amacının ticaretle sınırlı olup olmadığına bakılacak ve “hileli yöntemler”e karşı önlem alınacaktı! Alman politikasına göre, bu, “Alman iç pazarını dış yatırımcılara kapatma” anlamına gelmiyordu, ama kendileri de dünyayı pembe gözlüklerle izleyecek kadar naif değillerdi ve kimi devletlerin politik amaçlarla yatırım fonları kurmaları karşısında hareketsiz kalmayacaklardı. Merkel, Almanya’nın, AB içinde de, dünyada da, uluslararası gelişmelere uygun hareket edeceğini söylüyordu. Almanya’nın, özellikle AB içinde büyük tekellerin kurulmasından ve geliştirilmesinden yana olduğunu söyleyen Merkel, “AB içinden değişik alanlarda dünya şampiyonları çıkabilir” diyordu. Ona göre, “Küresel ölçekte rol oynayabilmek için Avrupa’nın işin içinde olması” kaçınılmazdı ve “bundan başka şans yok”tu! Almanya silah ve buna bağlı endüstrisini özel olarak korumaya aldı ve Almanya’da askeri alanda üretim yapan firmalara yabancı şirketlerin katılma payının yüzde 25’i aşmasını özel izne bağladı. Krize karşı alınacak önlemler ve bankalara yapılacak yardımlar konusunda devletlerin önceden bilgi vermesi istendi vb.

Alman Toptancılar ve Dış Ticaret Birliği (BGA) Başkanı Anton Börner, alınan önlemleri desteklediklerini belirtirken, “Ama gerçekten bu konuda çok dikkatli olmamız gerekiyor. Önlem almaya çalışırken yatırımcıları ürkütmemek gerekiyor, Almanya’da yatırımcı düşmanı yasalar olduğu izlenimi çıkmamalı” diyordu. Alman Endüstri ve Ticaret Odaları Birliği (DIHK) Başkanı Ludwig Georg Braun, “Hassas endüstri birimleri gözden geçirilerek önlem alınmasını akılcı bir girişim olarak değerlendiriyoruz. Ancak bu konuda devletin de özel mülkiyet konusunda hassasiyetini korumasını bekliyoruz. Ulusal çıkarlar ileri sürülerek özgürlükçü ekonomik düzen ve özel mülkiyet hakları sorgulanmamalı” açıklamasıyla, kapitalist devletin bir başka hassasiyetine dikkat çekiyordu. Alman tekellerinin ‘yabancı sermayeye karşı korunması’ tartışmalarına Alman Sendikalar Birliği DGB adına katılan DGB Yürütme Kurulu üyesi Claus Matecki, “Yabancı yatırım fonlarının ve tekellerinin Almanya’ya yönelik yatırımlarının denetlenmesi için federal düzeyde bir ‘denetleme dairesi’ kurulması” ve “bu dairede hükümet ve işveren temsilcilerinin yanı sıra işçilerin temsilcileri olarak sendikaların da yer alması”nı önerdi.

AB üyesi üç ülkenin ekonomik iflasa gitmek üzere olduklarını açıklayarak yardım talebinde bulunmaları, Almanya, Fransa ve İngiltere’yi “alakadar etmedi”!  Krizin rekabeti keskinleştirme ve “kendi çıkarları için başkalarının batışını sağlama” işlevine uygun olarak, kötü duruma düşen ve “ülkedeki bütün ulusal bankaları devlet denetimine alma” kararı alan başbakanı Haarde’nin ağzından, ülkenin iflasla karşı karşıya olduğu ilan edilen İzlanda’ya karşı, AB’nin başlıca ülkelerinin tutumu, “kendi paralarını kurtarmak” oldu. İzlanda Hükümeti’nin, “ülkemiz iflasın eşiğinde” açıklaması üzerine, Hollanda, ülkesindeki İzlanda bankalarının mal varlığına el koydu. İngiltere Hükümeti ise, “İngiliz vatandaşlarının İzlanda bankalarındaki paralarının güvenceye alınması” gerekçesiyle İzlanda’ya karşı mahkeme tehditlerine başvurdu. Avrupa’nın büyük güçlerinin İzlanda’yı iflasla yüz yüze bırakmaları üzerine Rusya devreye girdi ve “İzlanda’nın yok olmasına göz yumamazdık. Kredi talebine derhal olumlu yanıt verildi” diyerek, ilk etapta dört yıl vadeli dört milyar Euro krediyi İzlanda Ulusal Bankası’na havale etti.

Oysa, 2000 yılında imzalanan “Lizbon Stratejileri” anlaşmasının gerekleri de, önceki anlaşmaların iddialarından biri de, “Birlik”i, dünyanın rekabet gücü en yüksek bölgesi haline getirmekti. AB’ne üye büyük güçler (Almanya, Fransa, İngiltere), kendi bankalarıyla büyük sermaye şirketlerinin emrine yüz milyarlarca Euro-Sterlin verirlerken (Almanya 500, Fransa 400, Avusturya 200, İspanya 100 milyar Euro, İngiltere 200 milyar Sterlin’i finans ve sanayi şirketlerini kurtarmak için piyasaya sürdüler), AB’nin daha geriden gelen, daha az güçlü ya da ekonomileri daha zayıf ülkelerinin ortak paket önerilerini “gereksiz” görüyorlardı. İrlanda hükümetinin 400 milyar Euro’luk bir “teminat paketi” açıklaması ve İrlanda merkezli ve hisseleri İrlandalılara ait olan en büyük altı bankadaki her türlü mevduat ve tasarrufa, iki yıl süreyle yüzde yüz devlet güvencesi verdiğini” açıklaması, büyük tepkiyle karşılandı. İngiltere Maliye Bakanı ve İngiliz Bankacılar Birliği Başkanı, İrlanda hükümetini “haksız rekabet ortamı yaratmak” konusunda uyardılar! İrlandalı yöneticiler ise, buna, İngiliz yönetiminin, Northern Rock ve Bradford and Bingley bankalarını kamulaştırma ve HBOS'u büyük bir bankaya devretmesine dikkat çekerek ve “bankacılık piyasasında rekabet kurallarını çiğneme”ye daha önce İngiltere’nin başladığını belirterek karşılık verdiler. “Krizin olası etkilerine karşı önlemler paketi” açıklayan bir diğer hükümet, Yunanistan hükümetiydi. Maliye Bakanı Georgios Alogoskoufis, “Ülkemizdeki bütün bankalar ve bankacılık sistemi güvence altındadır. Hiçbir vatandaşımızın parasını kaybedecek diye bir korkusu olmamalı” diyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, İrlanda ve Yunanistan’ın ulusal girişimleri kimseye örnek olmamalı diyerek, bu durumu eleştiriyordu. İngiliz gazeteleri, “ulusal girişimlerin kimseye faydası olmayacağı” yönünde yayını yoğunlaştırdılar.

Krizin derinleşmesi ve yıkıcı etkilerinin daha fazla açıklık kazanması, AB ülkeleri yöneticilerini “zirve” üzerine “zirve” toplamaya zorladı. Ancak, emperyalist çıkar farklılıkları ve çatışması, tümünün üzerinde anlaşabilecekleri “ortak bir plan”ın ortaya çıkmasını her seferinde engelledi. Krizin yükünü halk kitlelerine ve bağımlı-geri ülkelere yıkmakta karar ortaklığı içindeydiler, ancak kendi aralarında da, her birinin kendi çıkarlarını öne çıkardığı bir dalaşı sürdürüyorlardı. 2009 Nisan başlarında 20 devlet yöneticisinin katıldığı Londra zirvesi, emperyalistler arası çıkar kavgasının, “her koyun kendi bacağından asılır” mantığıyla daha keskin biçimde sürdürüldüğünü gösterdi. İngiltere, Fransa, İspanya, Hollanda, İtalya, Lüxembourg ve Çek Cumhuriyeti devlet ve hükümet başkanlarının “krize karşı daha etkili mücadele” adına ve “AB’nin ortak paketi” olarak sunmayı planladıkları “önlemler bütünü”, “birlik içi çelişkileri giderme” yerine, farklı çıkarların daha net olarak ortaya konmasının zirvesi oldu. Çelişkiler yumuşamıyor, aksine sertleşiyordu. Büyük güçlerden her birinin “çözümün uluslararası önemi” üzerine söylemleri, başkalarının zararı üzerinden kendi yararını öne çıkarmayı esas alıyordu.

Paris’te düzenlenen “zirve”den ortak karar çıkmadı. Fransa’nın, AB sınırları içinde zora giren sermaye kuruluşlarını kurtarmak üzere 300 milyar Euro’luk bir ortak fon oluşturulması önerisinin Almanya tarafından tepkiyle karşılanması ve ardından Hollanda’nın 380 milyar Euro’luk fon teklifiyle ortaya çıkması üzerine gerginlik daha da arttı. İtalya ise, öneriyi “çok olumlu bir teklif” olarak görüyor ve miktarın 700 milyar Euro’ya çıkartılabileceğini söylüyordu. Ancak Almanya’nın “ortak fon”a karşı kesin tutumu ve İngiltere’nin de benzer bir tutum alması, bu öneriyi boşa çıkardı. Alman, Fransız, İngiliz ve İtalyan yöneticiler, “kriz zirvesi”nden anlaşamadan ayrıldılar.

Paris’te düzenlenen “AB Avro Bölgesi ülkeleri” zirvesinde tartışılan “ortak eylem planı”nın Almanya’nın politikası nedeniyle akamete uğraması, diğer AB ülkeleri yöneticilerinin tepkisini artırdı. Almanya’nın ısrarı, “komşuların aleyhine” idi! Avusturya, Hollanda ve Britanya Hükümetleri, Almanya’nın ulusal bankalarına verdiği güvenceler nedeniyle birçok AB ülkesinin “istemeden benzeri kararlar almak zorunda kaldığı”nı ileri sürüyorlardı. Almanya’nın mevduat hesaplarına devlet güvencesi vermesinin ardından Almanya’ya para akışının artışı, özellikle Fransa ve İngiltere gibi ülkelerin yöneticilerini rahatsız etti. Brown, “Hükümetimiz ülkedeki mevduat hesapları için 500 milyar Pound’luk paket hazırlıyor” açıklaması yaptı.

Fransa’nın “AB kurtarma fonu” oluşturma önerisinin Almanya tarafından reddedilmesi iki ülke ilişkilerini gerginleştirirken, Sarkozy, Almanya’nın “krizde herkesin kendi başının çaresine bakması” önerisini, “Ne kadar Avrupalı oldukları ortaya çıktı” diyerek, Alman yöneticileri “Avrupa konusunda İngilizlerden de beter” davranmakla suçladı. Sarkozy’e göre, kendi çağrısıyla Paris’te düzenlenen “AB üyesi G-8 Ülkeleri Zirvesi”nin başarısız sonuçlanmasının sorumluluğu da, Almanya’ya (ve Merkel’e) aitti. Çıkar dalaşı gerildikçe, tartışma söylemi de sertleşti. Sarkozy, Alman Hükümeti’nin Hypo Real Estate bankasını kurtarmak için devlet kaynaklarını harekete geçirmesi üzerine (130 milyar Euro ayrıldı), “herkesin kendi pisliğini temizlemesi” şeklinde ifade edilebilecek Alman politikasını anımsatarak, Merkel’i bir kez daha suçladı.

Fransa’nın, AB’ne üye ülkelerin “ulusal çözümler” yerine, “ortak plan ve strateji izlemeleri” ısrarı uzun sürmedi. O da, kendisinden zayıfların durumundan yararlanma olasılığını hesaplayarak, “batan batsın” politikası izlemeye koyuldu. Bütçe açığı ve devlet borçlanması kriterlerinin “değişmez kurallar olmadığını” belirten Sarkozy, “Eli kolu bağlı bekleyemeyiz, bir şeyler yapmak zorundayız” diyor ve AB’nin bazı temel ilkelerinin “gözden geçirilmesi”ni istiyordu.

Sarkozy, “yeni bir kapitalizm” söylemi ve sözüm ona “ortak politika” adına, Alman yöneticilerini, kendi çıkarlarını fazlaca öne aldıkları için eleştiriyor, ama kendi tekellerinin emrine yüzlerce milyar Euro’luk kaynaklar vermekten de geri durmuyordu. AB üyesi “geri Doğu ülkeleri” ise, “dayanışma eksikliği”nden ve kendilerine “AB’nin zenginlerinin yeterli destek vermemeleri”nden yakınıp durdular. AB üyesi ülkelerin Londra’da yaptıkları zirve öncesinde Polonya’nın girişimiyle Brüksel’de bir araya gelen 9 Doğu Avrupa ülkesinin yöneticileri, AB “kasası”ndan daha fazla yardım alma taleplerini dile getirdiler. Macar yöneticiler, 190 milyar Euro hacminde “Doğu Avrupa Yardım Fonu” oluşturulmasını istediler. Gerekçeleri de hayli “dramatik” idi: “Avrupa, sosyalizmin yıkılmasından 20 yıl sonra en zor dönemden geçmektedir. Avrupa’yı ikiye bölecek yeni bir demir perdeye izin vermemeliyiz” diyorlardı. Buna karşın, Alman ve Fransız yöneticiler, Macar Başbakan Ferenc Gyurcsany’i ileri gittiği için eleştirdiler! Macaristan, önce, IMF’den aldığı parayı doğru kullanmasını bilmeliydi! Alman Başbakanı Merkel, AB üyelerinin “ev ödevlerini” yapmaları gerektiğini söyledi ve “isteyenin kullanımına sunulacak ortak bir fon olamayacağını belirterek, “önlerini kesme” tutumunu ortaya koydu. Krizden daha fazla etkilenen Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya’nın benzer talepleri karşısındaki tutumu da aynı oldu. “Ortak fon”, “yardım” gibi önerilere karşı, iki büyük AB üyesinin yaptığı, öğüt vermekti: Gereksiz kamu harcamaları gözden geçirilmeli, bütçe açıklarının kapatılması için önlem  alınmalıydı… vb.. vb.

Krizin yıkıcı etkilerinin daha kapsamlı, daha geniş; “kıtasal” ve dünyasal özellikler kazanması, emperyalist şefleri, “ortak hareket etme”, “ortak kurtarma paketleri hazırlama”; “Euro bölgesi ülkelerinin aldığı önlemlerin Avrupa Birliği kararı haline gelmesi”, dünya çapında geçerli” yeni düzenlemelerin hayata geçirilmesi, G-8 ülkeleri ile Hindistan, Çin, Brezilya gibi “yeni sanayileşmekte olan ülkeler”in sorunu en kısa zamanda birlikte ele almaları söylemini yoğunlaştırmaya; birbiri ardına yeni zirve toplantıları düzenlemeye yöneltmesine karşın, kendi çıkarları politikasını başlıca hareket noktası almaları ve bu temelde birbirleriyle çıkar kavgasını sürdürmeleri şeklindeki temel yaklaşımlarını değiştirmedi. Avrupa Birliği (AB) maliye bakanlarının “acil önlemler” için Lüksemburg toplantısından çıkan sonuç, “Avrupa’nın finans sistemi açısından önemli olan hiçbir kurumun batmasına izin vermeme konusunda mutabakat” idi. Ama, kimin ne kadar kaynak ayıracağı üzerinden ve menşei kendilerine ait tekel gruplarının diğerlerine karşı güçlenmesini sağlayacak politikalar onları karşı karşıya getiriyordu. Lüksemburglu bakan Juncker, “devlet müdahalesini gerektiren bir durum olduğunda bunun zamanında ve geçici olarak yapılması konusunda görüş birliğine vardık”larını ve “olumsuz gelişmelere karşı hazır olmak için sürekli irtibat halinde” olacaklarını söylüyordu.

KRİZ POLİTİKALARI VE BURJUVA DEVLETİN İKTİSADİ-POLİTİK SINIF KİMLİĞİ

Eylül 2008’de, ABD’nin en büyük iki yatırım bankasından biri olan Lehman Brothers iflas başvurusunda bulundu ve rakibi Merrill Lynch, Bank of America tarafından yutuldu. 19 Eylül’de, ABD hükümeti, “merkezi ABD’de bulunan” bütün mali sermaye kuruluşlarının yararlanacakları iddiasıyla 700 milyar dolarlık (toplam 850 milyar dolar) “kurtarma paketi” ilan etti. Bu, devletin, “kapitalistlerin kolektif örgütü” olarak, sermayenin çıkarlarını korumak üzere merkezi araç ve birikimleri, hazine ve merkez bankası kaynaklarını harekete geçirmesinin başlangıç gongu idi. ABD yönetimi, önce toplam olarak 850 milyar dolar ve ardından Obama yönetiminde 1 trilyon dolarlık “kurtarma paketleri”ni uygulamaya koydu. ABD’nin inşaat-konut piyasasında başlayıp tüm kapitalist dünya ekonomisine yayılan krizi tetikleyici işlev gören 3 trilyon 200 milyar dolarlık ipotek kredisinin önemli bir kesiminden vazgeçildi. FED’in (Amerikan Merkez Bankası’nın) raporuna göre, inşaat ve emlak sektöründe ödenmesi gereken kredi hacmi 8 trilyon 200 milyar doları aşmıştı! ABD Hazine Bakanlığı, Chrysler’ın 6,9 milyar dolar tutarındaki borcunun silinmesi için, alacaklı şirketlere 2.250 milyar dolar ödemeyi teklif etmiş ve Chrysler ile General Motors’un yardım taleplerini onlarca milyar dolar ile karşılamışlardı.

Avrupa’nın büyük güçlerini yönetenler, önce mızmızlanıp, bunun doğru bir yol olmadığını söylediler. Ancak, bu mızmızlanma kısa sürdü, bir süre sonra “etekleri tutuşmaya” başlayıp, alevler başa doğru yükselmeye başlayınca, aynı yolun yolcuları olduklarını göstermekte gecikmediler. Amerikan Merkez Bankası FED’in, “dünya finans sisteminde büyük bir çöküşün önünü almak” gerekçesiyle yatırım bankası Bear Stearns'i kurtarma ve Citigroup gibi Amerikan piyasasının en önemli gruplarından birini korumaya alma gibi ‘devletçi uygulamaları’nı sözüm ona yadırgayanların hemen tümü, bir süre sonra “acil yardım paketleri”ni birbiri ardına ilan edip, devlet kaynaklarını tekeller için harekete geçirdiler. “Ekonomiyi canlandırma” programları (konjonktür paketleri), devlet kaynaklarının sermayenin emrine verilmesini esas aldı. Devlet ve hükümetlerin desteğindeki General Motors, Chrysler, Daimler (Mercedes), Opel, BMW, Audi, VW,  on milyarlarca dolar “devlet yardımı”na karşın, işçi çıkarma, çalışma sürelerini-ücretleri düşürerek azaltma, sosyal yardımları kaldırma vb. “önlemler”le saldırıları yoğunlaştırdılar. Otomotiv yan sanayisi, çelik fabrikaları, kimya sektörü, inşaat ve tekstil gibi en önemli sektörlerde, toplamı on milyonları bulacak işten atmalar, sermayenin “önlem paketleri” kapsamında yürürlüğe girdi. Alman Hükümeti, bankaların ve tekellerin emrine vermek üzere 480 milyar Euro’luk bir fon (SoFin) oluşturdu, “sistem için çok önemli” dediği “Hypo Real Estate”yi kurtarmak için devlet kasalarını seferber etti ve 130 milyar Euro’yu bankanın hizmetine verdi. Commerzbank’a 18 milyar Euro verildi. ‘Hurda ikramiyesi’ne ayrılan paranın 1.5 milyar Euro’dan 5 milyara çıkarılması gündeme getirildi. Kapitalistlerin “sosyal ödenti”den kurtarılmaları için yeni yasal düzenleme hazırlıklarına girişildi. Alman sermaye kuruluşlarının sözcülerine göre, ekonomiyi zordan kurtarmak için 430 ila 600 milyar dolar arasında bir miktar ‘gözden çıkarılabilir’di!  Çalışma Bakanı, “kısa çalışma süresi”nin 18 aydan 24 aya uzatılması ve sosyal sigorta primlerinin işveren payının işletmelere geri verilmesi için çalışmalar başlattığını açıkladı.

Almanya’nın en büyük bankası Deutsche Bank’ın şefi Josef Ackermann’ın, Alman Hükümeti’nin piyasalara acil müdahale etmesi talebi ve devlet merkezli “yoğunlaştırılmış eylem” planları hazırlanması önerisi üzerine, Alman Maliye Bakanı Steinbrück, bankanın batmasına seyirci kalmayacaklarını açıklayarak, banka ‘zararları’nın kitlelere bölüştürüleceğini ilan etti. “Normal koşullarda” piyasaların kendi sorunlarını kendilerinin çözdüğünü iddia eden Ackermann’a göre, bu kez durum farklıydı ve “bu krizde piyasa kendini iyileştirecek konumda değil”di! Devlet adına konuşan ve “Krizin Alman ekonomisini etkilemesinin önüne geçilemeyeceğini” belirten Alman Maliye Bakanı Steinbrück, “son on yılların en büyük mali krizi”yle karşı karşıya geldiklerini belirterek, “Piyasaları sakinleştirmek ve krizi aşmak için bütün aktörlerin, Hükümet, Merkez Bankası ve bankaların omuz omuza vermesi” gerekir diyordu.

Mesele, benim liberal olup olmamam, Keynes’i keşfetmem ve Friedman’ı terketmem meselesi değildir. Şimdi hiç karşılaşmadığımız ekonomik bir bunalım karşısında pragmatik olma zamanıdır” diyen Sarkozy, Fransa’nın sanayi ülkesi olarak kalabilmesi için, krizden en çok zarar görenlerin yardımına koşmanın zorunlu olduğunu söylüyordu. Fransız Hükümeti, tekellerin hizmetine 360 milyar Euro sundu, sermaye artırımına gitmeleri için birkaç bankaya 40 milyar Euro aktardı.

Gordon Brown Hükümeti, Hazine ve Merkez Bankası kasalarını banka ve sanayi şirketlerinin emrine açtı. Ülkenin önemli emlak bankalarından Bradford & Bingley (B&B)’nin “çürük kredileri” devralınarak, ‘ilk etap’ta 50 milyar Pound (63 milyar Euro – 91 milyar dolar) aktarıldı. Brown Hükümeti, daha önce de, Northern Rock bankasını kurtarmak üzere 34 milyar Pound’luk fonu harekete geçirmişti. Gerekçe, öteki tüm emperyalist-kapitalist hükümetlerin öne sürdükleriyle aynı idi: Bu politika ile “ülke ekonomisinin istikrarını korumuş” olacaklardı![1]

Belçika, Hollanda ve Lüksemburg (Benelüks ülkeleri), Avrupa’nın 20 önemli bankası arasında yer alan Fortis’i kurtarmak üzere 11 milyar Euro aktarılmasını karar altına aldılar ve Fortis Bank’ı devletleştirdiler.

Devletinçürük kredileri üstlenip krizin büyümesini engellemesi gerektiği”ni ve piyasaların daha iyi denetlenmesi için özel önlemlerin alınmasını söyleyenlerin büyük çoğunluğu, “küreselleşme”nin ekonomiye devlet müdahalesini gereksiz ve zararlı hale getirdiği üzerine on yıllarca sürdürdükleri propagandayı “bir anda” geri almaktan kaçınmadılar.

Kapitalist piyasaya devlet müdahalesi açıktan ilan ediliyordu. Oysa, özellikle son yirmi-otuz yılın kapitalist propagandası, “devletin ekonomiden elini çektiği müdahalesiz serbest piyasa ekonomisi” vaazını esas alıyordu. Sermaye devletinin burjuva sınıf muhtevasını ve devletin egemen burjuvazi adına ekonomiye, üretim dolaşım ve “bölüşüm” sürecine ve sınıf ilişkilerine açık-gizli müdahalesini gizlemeyi esas alan “serbest piyasa ekonomisi” ve “kuralları” üzerine propagandanın kofluğu, böylece, krizdeki burjuvaziyle temsilcileri tarafından ilan ediliyordu. “Devletin ekonomik alana müdahalesi kabullenilemez, devlet ellerini ekonomiden çeksin, piyasa kendi serbest kurallarıyla işlesin” propagandasının silahşörleri, devlet müdahale etmezse ekonominin tümüyle batma tehlikesi göstereceğini söylüyorlardı. “Yeniden Keynesyen önlemlere baş vurulmalı”; zordaki banka ve şirketlerin borçları devlet tarafından üstlenilmeli, şirketlerin rekabet gücü ve pazar payları arttırılmalı; sosyal kesintiler ve vergiler azaltılmalı ve kaldırılmalı; büyük ve orta büyüklükteki şirketlere özel destek verilmeli, vergi affı getirilmeliydi.. vb. Burjuva devletinin “kapitalistlerin ortak komitesi” karakterine bir vurgu, işlevini en kesin biçimde yerine getirmesine çağrıydı, bu. Kapitalist örgütlerin sözcüleriyle burjuva ideologları, hükümetleri geç davranmakla suçluyor, daha fazla kaynak aktarılmasını ve şirketlerin batmasını önlemek için devletleştirilmelerini istiyorlardı. Burjuva devletinin “sınıflar üstü”lüğü iddiası bir yana atılmıştı! “Küreselleşmenin refah toplumunu yaratarak sorunları çözdüğü” safsatası duyulmaz oluyordu. Burjuvazi adına konuşanlar, “daha kötü günlerin gelmekte olduğu” söylemiyle, daha kapsamlı önlemler alınmazsa, kimi devlet ve ülkelerin batacağını ‘haber veriyorlar’dı! Tekellerin egemenliği ve hakimiyet dayatması gerçeğine göz yumarak, sözüm ona serbest rekabet vaazıyla ekonomiye devlet müdahalesine “karşı çıkan” burjuva liberal ideolog ve politikacılar, artık, devletin ve hükümetlerin ekonominin batmasına seyirci kalamayacağını belirterek, şirketlerin, bankaların ve genel olarak kapitalist “piyasa”nın iflastan kurtarılması için merkezi müdahalenin en etkin tarzda yapılmasını istiyorlardı. Burjuva sınıfın bir aygıtı olarak devletin, sermaye sistemini ve burjuvazinin sınıf çıkarlarını teminat altına almak, korumak ve sürdürmek için “olağan koşullar”da da ekonominin içinde olup ekonomik ilişkilere müdahale ettiği gerçeği, böylece burjuvazinin kendi ideologlarınca itiraf ediliyordu.

Kriz, burjuva egemenlik aygıtı olarak devletin iktisadi ilişkilere ve “ekonomik gidişe” müdahalesinin örtüsünü kaldırdı, müdahalenin en belirgin ve kesin biçimlerle gerçekleşmesini sağlayarak, onun sınıf  karakterini ve işlevini açığa çıkardı. Devletin işlevini ve politikalarındaki değişimi belirleyen burjuva sınıf çıkarı ve tekelci sermayenin ihtiyaçlarıydı. Kapitalistler ve hükümetleri, krizden çıkış ve sermayenin genişleyen yeniden hareketinin kapitalist kâr artırımıyla sürdürülmesi için, emek-gücü değerini daha fazla düşürme, daha az işçiyle üretimi sürdürme, sosyal hakları tümüyle budama, stokları eritmek için üretimi durdurma, meta fiyatlarını ucuzlatma ya da ürünlerle üretim araçlarının bir bölümünü tahrip etme gibi yöntemleri devreye koydular. Burjuvazinin kapitalizm çerçevesi içinde bunalımlara sözüm ona bulduğu bu çare, oysa bunalımların ortaya çıkmasının da nedeniydi.



[1] Bu yazıda kullanılan veriler Evrensel Avrupa ve dünya sayfalarından ve arkadaşımız S. Derventli’nin makalelerinden yararlanılarak derlendi.