Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Ölmüş Atı Kırbaçlamak ya da Emperyalizme Seyislik: Yeni Osmanlıcılık

Türkiye’nin karşılaştığı “yol ayrımları” bitmiyor. Biri bitmeden, birinden birini henüz tercih etmemişken, yol yine çatallanıyor! Birileri, sürekli olarak, içinden geçilen sürecin “en önemli ve belirleyici” süreç olduğunu ileri sürüyor; sürekli olarak yeni fırsatlar, yeni başlangıç noktaları keşfediliyor. Her şey, her zaman olduğundan daha önemli hale geliyor. “Milli birlik ve beraberlik”, bunların başından geliyordu uzun zamandır. “Her zamankinden daha çok ihtiyacımız olan şeyler” listesinin birinci sırasındaki yerini artık fazla korumuyor. Bunun yerine, krizin dalgalarına karşı mücadele, “terör”ün yok edilmesi, küreselleşme sürecindeki rolümüz, AB ve ABD ile ilişkiler, İslam dünyasındaki rolümüz, vs. vs. gelip gidiyor. Hangi konudan söz edilirse edilsin, hepsi “her zamankinden daha önemli” haliyle karşımıza dikiliyor.

Bu bir canlılık mıdır, yoksa can çekişme midir? Nereden baktığımıza, gelecek tasarımımıza bağlı olarak vereceğimiz karar değişebilir. Fakat belirtilerin çoğu, gerçekten son derece hassas ve büyük değişimlerin eşiğinde olduğumuzu gösteriyor. Türkiye, yaklaşık son otuz yıldır (80’lerden bu yana), ekonomiden siyasete, kültürden toplumsal hayata kadar pek çok alanda, günü kurtarmaya çalışıyor. Sosyalistler dışında, uzak gelecek hakkında kimsenin büyük planları yok. Burjuvazi cephesinde en yeni şey, hep en eskilerin arasından derlenip önümüze getirilen tükenmiş çarelerden ibaret kalıyor. Bunların listesini yapmak hayli eğlenceli olabilir...

Biri var ki, adıyla da, yapısıyla da yaşamakta olduğumuz dönemin karakteristiklerini bütün boyutlarıyla düşünebilmemiz için elverişli görünüyor.

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasından sonra, Türkiye’nin geleceği hakkında düşünenler için verimli bir tartışma ortamı açan “stratejik derinlik” kapsamındaki “Yeni Osmanlıcılık” kavramı, yalnızca Türkiye’nin değil, bölgenin ve emperyalizmin geleceğini de içeren planlar ve senaryolar karmaşasını bir ucundan anlamamıza elverişlidir.

Davutoğlu, “çok önemli bir süreç”, “her şeyin her an değiştiği bir dönüm noktası” gibi tasvirlerin en etkili biçimde “fırsat” kavramıyla birleştirebileceği bir “derinlik” arayışı içindedir. Ondan öğreniyoruz ki, “Bugün her şeyden daha çok, ülkenin geleceğine alternatif bakış açıları getirecek stratejik analiz çerçevelerine ihtiyaç vardır.” (Davutoğlu, “Stratejik Derinlik”, önsöz)

Bu ihtiyaç neden bu kadar yakıcı bir biçimde ortaya çıkmıştır? Davutoğlu’nun buna cevabı birçok unsur içeriyor ve tümünü toplasak, sonuçta, içinde yaşadığımız coğrafyanın temel sorunları ve bunlara ilişkin olarak Türkiye’nin önemli bir pozisyon sağlamakla yükümlü olduğu biçiminde, hemen herkesin söyleye geldiği bir kalıp ortaya çıkıyor.

Fakat bugüne kadar “herkesten farklı olarak” Davutoğlu, nelerin nasıl yapılabileceğine dair “açık reçeteler” sunuyor.

Bu “reçeteler”, Türkiye için “emperyal bir güç” olmanın imkânları üzerine tartışmayı da beraberinde getiriyor. Çünkü Davutoğlu, Türkiye için söylediklerini, geçen yüz yıllar içinde benzer koşullar içinde doğduklarını düşündüğü emperyalist ülkelere gönderme yaparak desteklemeye çalışıyor: “Modern Alman gücünü ortaya çıkaran Alman stratejik yönelişinin esaslarının Alman birliğinin sancılı oluşum döneminde belirginleşmesi; istikrarlı ve tutarlı İngiliz stratejik zihniyetinin tohumlarının İngiliz İç Savaşı sonrasında atılması ve bu zihniyetin yükselişini emperyal yayılma döneminde yaşaması; Rus stratejik zihniyetinin bütün parametreleri ile 19. yüzyılın dinamik güç dengeleri içinde şekillenmesi; Amerikan yüzyılını ortaya çıkaracak stratejik birikimin I. ve II. Dünya Savaşları sonrasındaki belirsizlik dönemlerinde temerküz etmesi kesinlikle bir tesadüf değildir.” (“Stratejik Derinlik”…)

Hedef büyük! Peki, bu büyük hedefe ulaşmak için gerekli koşullar var mı? Davutoğlu’nun bütün çabası, bunların var olduğunu, ama harekete geçirilmeleri için “derin bir strateji”nin eksik olduğunu göstermeye adanmıştır... Pek çok şey sayılıyor bunu kanıtlamak için. Jeopolitik, jeokültürel pek çok olanak... Ama unutulan ya da hiç akla gelmeyen çok önemli bir nokta var bu tespitte. Almanya, İngiltere, Rusya Amerika, bütün bu “emperyal yayılma” başarısı göstermiş ülkeler, belli bir stratejik birikimden çok, güçlü ve emperyalist hedeflere varmayı olanaklı hale getirecek bir sermaye birikiminin sahibi idi. Davutoğlu ise, mesleği ve ilgi alanı gereği, bu hedefin gerçekleşebilmesinin “derin strateji” ile mümkün olduğunu düşünüyor ve bu eksikliğin giderilmesi için elinden geleni yapıyor. İş artık üç nalla bir ata kalmıştır.

TEK NALIN PAHA BİÇİLMEZ ÖZELLİKLERİ

Davutoğlu’nun koşturacak bir at ve sağlam üç nal ararken elinde tuttuğu tek nalın özelikleri şunlar:

Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasıdır ve Müslüman dünyasında bölgesel güç olma dinamiklerine haiz bir ülkedir. Fakat ciddi bir problemi vardır: “Türkiye’de yaşanan en temel çelişki bir medeniyet çevresine siyasi merkez olmuş bir toplumun tarihi ve jeokültürel özelliklerinin oluşturduğu siyasi kültür birikimi ile siyasi elit tarafından başka bir medeniyet çevresine iltihak etme iradesi esas alınarak şekillenmiş siyasi sistem arasındaki uyum problemidir ve bu durum hemen hemen sadece Türkiye’ye has bir olgudur.” (“Stratejik Derinlik”, s. 83)

Kısaca, Cumhuriyet’in kuruluşu ve Batılılaşma çabalarının yol açtığı bir çelişkidir bu.

Davutoğlu’nun tezlerine temel teşkil eden bu tespit, temsil ettiği akımın “Yeni Osmanlıcılık” olarak adlandırılmasına da yol açmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti de, eğer Osmanlı İmparatorluğu gibi, bölgesel olanakları ve birikimi bir dünya devleti olmanın aracı olarak kullanabilirse, yalnızca bölgesel bakımdan etkin bir ülke olarak kalmayacak, aynı zamanda “küresel çapta etkin” bir ülkede olacaktır!

Davutoğlu, bölgesel olanakların başında, Osmanlı-İslam medeniyetinin bir zamanlar parçası olmuş ülkelerle coğrafi yakınlığı, komşuluğu görmektedir. Bu ülkeler, üç jeopolitik etki alanı oluşturmaktadır. Bunlardan ilki Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslardan oluşan yakın kara havzası, ikincisi Karadeniz-Adriyatik, Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Körfez ve Hazar denizinden müteşekkil yakın deniz havzası, üçüncüsü ise Avrupa, Kuzey Afrika, Güney Asya, Orta Asya ve Doğu Asya’dan müteşekkil yakın kıta havzasıdır. Davutoğlu’na göre, bu havzalar iç içe geçmiş daireler halinde birbirine bağlıdır ve Türkiye’nin etki alanı bu havzalar üzerine geliştirilecek politikalarla adım adım genişletilmelidir. Ancak bu etkinlik hangi maddi nesnel güçlere dayanacaktır diye sorulursa, Davutoğlu’nun cevabı hazırdır. Örneğin, “Yakın Kara Havzası”nda dayanılacak güç, “Osmanlı bakiyesi Müslüman topluluklardır”. Bu özellikleri taşıyan iki ülke, Bosna ve Arnavutluk’tur. Ne de olsa bizim eski tebaamızdır ikisi de! İkinci havza söz konusu olunca, Davutoğlu’nun gözü ekonomik olanaklara kayıyor: Kafkaslar, Doğu Anadolu ve Körfez-Doğu Akdeniz hattını kapsayan Kuzey Ortadoğu, jeopolitik olarak; Azeri petrolü, Doğu Anadolu’nun su kaynakları ve Kuzey Irak petrolleri de jeoekonomik olarak bir bütünlük arz etmektedirler.” (s.128)

Ortadoğu, bütün strateji için ayağımızı sağlam basmamız gereken bir bölgedir. “...Türkiye bölge ile olan ilişkileri yeniden ve köklü bir şekilde değerlendirmek zorundadır. Özellikle AB ile yaşanan ve üyelik sürecini gittikçe imkânsızlaştıran gerilimli ilişkiler ağı Ortadoğu’ya yönelik kapsamlı bir bölgesel stratejinin geliştirilmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Aynı anda hem Avrupa’dan hem Ortadoğu’dan kopan bir Türkiye’nin bölge ve kıta ölçekli politikalarda başarılı olması söz konusu değildir.

Ancak bütün karmaşık yollar haritasının gelip düğümlendiği bir nokta vardır: Hepsi tamam da, Batı ile (Özellikle ABD ile) ilişkiler ne olacaktır? “Türkiye, NATO üyeliğinden kaynaklanan ve Rusya’nın boşalttığı jeopolitik boşluk alanlarına yönelme imkânı taşıyan konjonktürü dengeli ve rasyonel bir tarzda değerlendirmek zorundadır.” (s. 240)

Yeni “Yeni Osmanlıcılık”, sonunda gelip Son Osmanlıların düştüğü emperyalistlerle işbirliği ve emperyalist politikalar içinde kendi yolunu arama çizgisine dayanmaktadır.

ESKİ “YENİ OSMANLILAR”

Yıl 1865’ti. Ayetullah Bey, elinde Karbonari teşkilatını anlatan bir kitapla Sağır Ahmet Bey’in yalısına geldiğinde, aralarında Namık Kemal’le birlikte, Şinasi, reji Komiseri Nuri, Kayazade Reşat gibi ihtilal heveslisi genç aydınlardan oluşan bir grup onu bekliyordu. “Karbonari teşkilatı”, İtalyan kömür işçilerinin isyancı birliğini temsil etmek üzere kurulmuş, sonradan İtalya’nın birliği mücadelesi sürecinde önemli yer tutmuş efsanevi bir örgüttü. İmparatorluk için bir kurtuluş yolu arayan Osmanlı muhalif aydınları arasında Karbonari önemli bir model olarak değerlendiriliyordu. Özellikle kurtuluşun bir ihtilalden geçtiğini düşünenler, Avrupa’da bir model aradıklarında, buldukları ilk örgüt Karbonari, ilk ihtilalci de yine İtalyan ihtilalci Garibaldi oluyordu.  Jöntürkler’in doğuşu, bu ve benzeri bir dizi toplantıdan sonra gerçekleşti. Jöntürk teşkilatı şekillenmeye başladıktan on yıl sonra, Namık Kemal, “Vatan Yahut Silistre”nin oynandığı tiyatroda tutuklanıp Magosa’ya sürgüne gönderildi. Osmanlı aydınlarının önünde, örgütsel ve siyasi bir etki yaratacak birlik sorunlarının çözümü için henüz çok yol ve yıl vardı. Ne var ki, bu ilk “Yeni Osmanlılar”ın, başlıca sorunlar karşısında aşağı yukarı üzerinde anlaştıkları birkaç temel çözüm önerisi vardı.

Öncelikle, değişik uluslardan halklar arasında güvenli bir birlik sağlanması, Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceği için temel bir sorun olarak görünüyordu. Bu yüzden, Osmanlı devleti uyruğunda bulunan bütün unsurların hakları, hürriyetleri ve eşitlikleri kanun güvencesine alınmalıydı. Bir diğer temel talep, Osmanlı İmparatorluğu’nun meşrutiyetle yönetilmesiydi. Halkları temsil eden bir parlamentonun, halkların ihtiyacı olan adil ve hürriyetçi bir rejimin temeli olacağı, imparatorluğun iç birliğinin böylece sağlanabileceği düşünülüyordu.

Aralarında, Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa gibi bütün ömürlerini “vatanı ve İmparatorluğu kurtarma” yolunda mücadeleye adamış, Avrupa’da gelişen devrimci düşüncelerden, daha sonraları Paris Komünü’nden etkilenmiş yüksek düzeyde aydınlar bulunan eski “Yeni Osmanlılar” İmparatorluk içinde bir ilktiler ve kendilerinden sonra gelişecek yeni devrimci düşüncelerin ve örgütlenmelerin pek çoğunun da başlangıcında bulunuyorlardı. “Yeni Osmanlılar”, bu düşlerinin gerçekleştiğini göremedi. Teşkilat evrildi, önce Jöntürkler’e, oradan İttihat ve Terakki Fırkasına geçildi... Hiçbiri, çökme sürecindeki Osmanlı İmparatorluğu’nun ayağa kalkmasını sağlayamadı. Bütün bu çabalar, aradan geçen yüz yıldan fazla zaman sonra, “ölmüş atı kırbaçlamak” gibi görünüyor. Yaşanan dönemde, her biri mutlak “kurtuluş reçeteleri” olarak heyecan yaratan “çözümler ve açılımlar”ın, canlanmanın değil, can çekişmenin işaretleri oldukları anlaşılıyor.

Eski “Yeni Osmanlılar” hakkındaki bu kısa özet, onların Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecine girdiği artık açıkça görüldüğü koşullarda, “kurtarıcı ödev” duygusuyla ileri atılmış, bir yol arayışında olan aydınlar topluluğu olduklarını anlamamıza yardımcı oluyor.

YENİ “YENİ OSMANLILAR”!

Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturduğunda, elinde, Huntington’un modası geçmiş “Medeniyetler Çatışması” ile kendi kitabı “Stratejik Derinlik” vardı. Birileri ona “Türk Kissinger’i” adını yakıştırmış, o da, bu komplolar üstadı başkanlık danışmanının adıyla anılmaktan rahatsızlık duyduğuna dair herhangi bir işaret vermemişti. Yeni “Yeni Osmanlıcı” ile eski “Yeni Osmanlıcıları” birbirinden ayıran ilk nokta, elde taşınan kitaplarda kendini gösteriyordu. Karbonari Teşkilatı’nı anlatan kitapların karşısına Huntington’un Medeniyetler Çatışması’nın düşmesi, tarihin gizli bir mesajı olarak değerlendirilmeli!

Bununla birlikte, iki Osmanlıcılık akımının ortak yanı, ikisinin de çöküş dönemi “kurtuluş senaryoları” ideolojisi olmalarındadır. Aralarındaki fark ise şuydu: Birinciler rejimi değiştirmeyi, özgürlüklere ve haklara dayanan yeni bir Osmanlılık kavramı ekseninde İmparatorluk sınırları içinde kalan ulusları ve halkları birleştirmeyi ve Batı’nın karşısında böylece durabilmeyi düşünüyordu. Yeni “Yeni Osmanlıcılar” ise, batmış mirasın hayali kalıntıları üzerinde Batı’nın en imtiyazlı yedeği olmanın yollarını arıyor.

Bir an için, yeni “Yeni Osmanlıcılık” akımının niyetleri üzerine tartışmayı bir kenara bırakarak, “miras”ın böyle bir proje için ne kadar elverişli olduğuna bakalım.

Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’nın bir bölümü, aradan geçen zaman içinde, iki büyük savaş yaşamış, siyasi sınırlar defalarca yeniden çizilmiş, göçler, kırımlar dolayısıyla demografik yapı tümüyle değişmişti. Her şeyden önemlisi, bölgede oluşan yeni devletler, faklı siyasi yapılar olarak gelişmiş, farklı ekonomik ve kültürel gelişme yollarında ilerlemişlerdi. Bunun ötesinde, bir zamanlar aynı imparatorluğun parçaları durumunda olan ülkeler, örneğin Mısır ve diyelim Bosna, şimdi bunu aynı biçimde hatırlayabilme ve yine aynı türden bir birliğin parçaları olarak bir araya gelebilme potansiyellerini tümüyle yitirmişlerdi. Üstelik ’80’lerde başlayıp hız kesmeden günümüze kadar gelen emperyalist “kürselleşme” sürecinde, her biri kapitalist zincirin halkaları halinde uluslararası sermayenin denetimine girmişlerdi.

Davutoğlu’nun, Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezini, yeni bir Panislamizm için uygulanabilir gördüğü anlaşılıyor. Çatışmanın öteki tarafında yer alan eski imparatorluk parçalarını (Müslüman halklar ve devletler toplamını) yeniden seferber etmenin yolları üzerine kafa yoruyor. Ama bunu, tıpkı ABD gibi, 11 Eylül (İkiz Kuleler’e ve ABD’nin başlıca güçlerinin diğer simgelerine düzenlenen saldırının tarihi) gününü, bir dönüm noktası olarak düşünerek yapıyor. ABD’nin “derin stratejisiyle” ve başlıca amaçlarıyla onu buluşturan önemli düğüm noktalarından birisi bu. Ancak bunun, Amerika dışında ya da Amerika’ya rağmen bir birlik oluşturamayacağının kanıtı olarak görülmesi, Davutoğlu bakımından mümkün olmuyor. Belki de, “derin strateji”nin en önemli şifresi burada saklı bulunuyor.

“Stratejik Derinlik” adlı kitabın sonu şöyle: “Türkiye tarihi derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafi derinlik içinde hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Mihver bir ülke olarak Türkiye, bunu yapabilmesi durumunda, jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik bütünleşmeyi gerçekleştiren merkez bir ülke konumu kazanacaktır" (s. 563)

Ancak bu son satırlara gelmeden önce, Davutoğlu, bölge ilişkilerinde olduğu gibi, Rusya ve AB ile olan ilişkilerde de, vazgeçilmez bir şart olarak,  ABD ile “stratejik işbirliği”nin korunmasını ve geliştirilmesini öne sürüyor. (s.82)

Geçmişte Almanya’nın, İngiltere’nin, Rusya’nın, ABD’nin kazandığı “emperyal güç” konumunu Türkiye’nin bugün kazanmasının maddi ve nesnel dayanakları Davutoğlu’nu yeterince ikna etmemiş olmalı ki, sonuçta ve belki de başlangıçta, ABD ile kopmaz bir bağımlılık ilişkisi bir temel olarak görülüyor. Davutoğlu’nun bütün sözlerinin gelip dayandığı noktanın bu olması sürpriz değildir. Bir emperyalist olmak için yeterli sermaye gücüne sahip değilseniz, bir emperyalist olma hayaliniz, gerçek bir emperyalistin peşine takılmaktan öte sonuç vermez. Bu bakımdan Davutoğlu, son derece gerçekçidir.

Bu bağlamda, Davutoğlu’nun derin stratejisi, ABD güdümünde, yayılmacı, tüm İslam dünyasını kapsayacak ölçüde hegemonik bir strateji taslağı olmanın ötesine geçemiyor. Yepyeni olarak sunulan şey, yıllardır Amerikan strateji kuruluşlarında pişirilip kotarılmış senaryoların tercümesinden öte bir değer taşımıyor.

Bu bakımdan da, Türkiye kapitalizminin tüm özelliklerini taşıyan bir “strateji” olarak, ayrıca gerçekçi bulunabilir. Emperyalist sermayenin dolaysız bir uzantısı olan Türkiyeli tekelci sermaye grupları, yeni sermaye, pazar ve hammadde ihtiyaçlarını ancak bu yolla giderebilir.

Ortadoğu’da dinsel, Kafkaslarda dinsel ve ırksal, Balkanlar’da tarihi bağlarımız bulunduğu ve bunların bir dış politikanın dayanakları haline getirilebileceği varsayımı ise, bölgesel güç olma yolunda ABD’yi yandaş kılmak ve diğer İslamcı çevreleri ikna etmek için ileri sürülmüş propaganda sloganlarından öte bir anlam taşımıyor. Tabii yerse...

Yeni “Yeni Osmanlıcılık”, kof bir ideoloji, yalnızca ABD desteğiyle ve onun planlarının bir parçası olduğu sürece geçerliliği olacak olan bir siyasi perspektiftir. Bugün yeniden revaçta olmasının tek nedeni, emperyalist sermayenin genel planlarıyla bütünleşme yolunda “elverişli” bir içerik sunmasındandır.

Yoksa Osmanlı İmparatorluğu’nu modern kapitalist ilişkiler içinde canlandırma girişiminin, ölmüş atı kırbaçlamak olduğunu herhalde herkese fark etmektedir.