“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

İtalya'da Faşizme Karşı Direniş ve Partizan Savaşında Komünistlerin Rolü

İTALYAN DİRENİŞİNİN GENEL KARAKTERİ

İtalya’da [faşizme ve Alman işgaline karşı verilen] direniş ve partizan savaşı, Avrupa’nın diğer ülkelerinde görülen direnişlerden ve partizan savaşlarından farklı bir karaktere sahipti. İtalya, yalnızca yabancı güçler [Almanya] tarafından işgal edilmiş bir ülke değil, aynı zamanda faşist diktatörlüğün hüküm sürdüğü bir ülkeydi. Partizan savaşı, ülkenin bağımsızlığı uğruna verilen bir mücadele ve ulusal bir ayaklanma olmanın yanı sıra –diğer ülkelerde görülenden farklı olarak– aynı zamanda toplumsal ve militan bir mücadeleydi. Bu, özünde, antifaşist; faşizmi doğuran ve ülkeyi yıkıma sürükleyen büyük sermaye gruplarına karşı bir mücadeleydi. İtalya’da verilen kurtuluş savaşı, –onun en ileri taleplerine (özlemlerine) ihanet edilmiş olsa da– proletaryanın ve halk yığınlarının, iktidarı alma, kapitalizmden kurtulma ve İtalyan toplumunu sosyalist bir topluma dönüştürme yolunda edindiği son derece önemli tarihsel bir deneyimdir.

Partizan savaşının ve direnişin baş aktörünün sanayi merkezlerindeki işçi sınıfı olduğu, mücadeleye en büyük katkıyı işçi sınıfı ve emekçilerin öncüsü Komünist Parti’nin yaptığı açıkça görüldü.

Siyasi görüşü ne olursa olsun, partizan örgütlerin tamamı, doğrudan ya da dolaylı olarak işçi sınıfının, köylülerin ve emekçilerin mücadelesinden güç aldılar. Emekçi yığınların –doğrudan ya da dolaylı– desteği, başını komünistlerin çektiği binlerce gösteri ve grev, Cevri kardeşlerin fedakârlığıyla simgelenen köylü yığınların günlük ve doğrudan yardımları olmasaydı, direniş bir ay bile yaşayamazdı.

İtalyan Direnişi, farklı mücadele biçimlerini bir arada yürütme yeteneğiyle öne çıktı: Dağlarda gerilla savaşı, şehirlerde Alman işgalcilerine ve onların faşist işbirlikçilerine karşı küçük silahlı grupların eylemleri, kitlesel grevler ve düşmanın askeri araç-gereç üretiminin sabotajlar yoluyla baltalanması, askerlik hizmetini reddetme, Nazilerin yıkımlarına karşı sanayi kurumlarını ve altyapıyı koruma, siyasi ve ırkçı baskılara karşı protestolar, propaganda ve ajitasyon malzemelerinin (gazete, bildiri, broşür, yeraltı radyosu vb.) hazırlanıp dağıtılması vb.

Direniş, hiç kuşkusuz, Almanlara ve faşistlere karşı mücadele etmek gibi ortak bir amaç etrafında birleşen çeşitli toplumsal sınıflardan farklı siyasi görüşlere sahip erkek ve kadınların içinde yer aldığı büyük bir hareketti. Ne var ki, bu güçlerin hepsinin mücadeleye aynı ölçüde katkıda bulunduğu söylenemez. Direnişe, partizan savaşına ve ulusal ayaklanmaya düşünsel ve örgütsel yönden, verilen can, dökülen kan ve ödenen bedel bakımından en büyük katkıyı İtalyan Komünist Partisi yaptı. Diğer siyasi partilere gelince, onların hepsinin direnişin en ileri amaçlarını paylaştıkları söylenemez; hatta bazıları, bunlara karşı mücadele ediyordu: Liberal Parti ve Hıristiyan Demokratlar, kapitalizmin restore edilmesini ve burjuva devletin temellerine dokunulmayan muhafazakar bir rejime dönüştürülmesini nihai hedef olarak gördüklerinden, Direniş’in bağrında daima onu frenleyici bir rol oynadılar.

Direniş’in en güçlü olduğu Kuzey İtalya’da Ulusal Kurtuluş Komitesi’nin yönetimini ve Özgürlük Tugayları ile belli başlı partizan örgütlerinin komutasını ellerine almayı başaran sol siyasi güçler (komünistler, sosyalistler ve eylemciler) belirleyici bir rol oynadılar. Partizan birlikler oluşturmak için Alta İtalia Ulusal Kurtuluş Komiteleri’ne ve Gönüllü Özgürlük Tugayları’na siyasi komiserler atanmasını kabul ettirmeyi başaranlar, solcu güçler ve en başta da Komünist Parti’ydi. Bu komiserler, yalnızca belli başlı birkaç şehirde değil, tüm eyalet merkezlerinde ve özel bir önem taşıyan her yerel bölgede Ulusal Kurtuluş Komiteleri kuracaklardı. Bu birlik komitelerinin yalnızca parti-içi örgütler değil, aynı zamanda kitlelerin öz yönetim organları, doğrudan demokrasinin araçları olması için mücadele edenler de, herkesten çok komünistlerdi. Fabrikaların içinde ortak ajitasyon komiteleri kurulmasını savunan ve bu öneriyi diğer partilere kabul ettiren de yine komünistlerdi. 1945’teki muzaffer halk ayaklanmasını örgütleyen güçlerin başında da Komünist Parti geliyordu: “Müttefikler gelmeden önce, Nazi faşistlerini yok etmek için ulusal ordunun ve halkın hep birlikte ayağa kalkması, ülkemiz açısından yaşamsal bir önem taşımaktadır. Özellikle Milano, Torino, Cenova vb. gibi kendi özgücümüzle kurtarıp faşistlerden temizleyebileceğimiz büyük şehirlerde, bu, vazgeçilmez bir görevdir.” Milano’daki ayaklanmayı yönetmek için komünistleri temsilen Luigi Longo, sosyalistleri temsilen Sandro Pertini ve eylemcileri temsilen Leo Viliani’den oluşan bir komite kuruldu. Ayaklanmaya karşı çıkan Anglo-Amerikan Müttefikler, Vatikan ve direnişin içindeki muhafazakar güçler, Torino ve Cenova’da olduğu gibi, Milano’da da, ayaklanmayı sabote etmek ve başarısızlığa uğratmak için her yola başvurdular. Komünist Parti’nin, Eylem Partisi’nin [İl Partito d’Azione] ve diğer solcu güçlerin kararlı inisiyatifleri olmasaydı, tıpkı muhafazakar güçlerin baskın geldiği Roma’da olduğu gibi, kuzeyde de, ayaklanma daha başlamadan biterdi.

İtalyan Direnişi, diğer Avrupa ülkelerindeki direnişlerden, Savoia Monarşisinin, Mussolini rejiminin yaptıklarından kendisinin sorumlu tutulamayacağını iddia ettiği gün olan 25 Temmuz 1943’ten ve yenilgiyi kabul eden monarşinin Müttefiklerden ateşkes talep ettiği 8 Eylül’den çok daha önce başladı. İtalya’da, küçük bir azınlık tarafından da olsa yirmi yıldır faşizme karşı çetin bir mücadele veriliyor, işçi sınıfının ve emekçilerin öncüsü olan Komünist Parti, bu mücadelenin başını çekiyordu. (Özel yetkilerle donatılmış faşist Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından mahkum edilen 4671 antifaşistin 4040’ı komünistlerden oluşuyordu. Komünistler, toplam 23000 yıl hapis cezasına çarptırıldılar.)

Daha 1921-22’lerde başlayan direniş, 1943 Eylül’ünden sonra ileri bir silahlı mücadele halini aldı ve 20 ay süren sert ve kahramanca çatışmaların ardından, İtalya’nın kuzey şehirlerindeki muzaffer ulusal ayaklanmayla sona erdi. Kuzeydeki bu ayaklanmanın habercisi, 1944 Ağustosunda Firenze’de baş gösteren isyandı. İlk kez, büyük bir İtalyan şehrinde yerel hükümetin tüm üyeleri, Toscana Ulusal Kurtuluş Komitesi tarafından belirlendi.

Ayaklanma, İtalyan tarihinde halkın tamamen belirleyici olduğu biricik anı temsil eder. Bu yirmi aylık süre, Direniş’in, çeşitli ve karmaşık mücadele biçimlerini yaşama geçirmeyi başardığı bir dönemdir.

GARİBALDİ HÜCUM TUGAYLARI

Bu tugaylar, 1943 Eylül’ünde Milano’da Luigi Longo, Pietro Secchia, Antonio Roasio, Francesco Scotti, Umberto Massola ve diğer komünist yöneticilerin inisiyatifiyle oluşturuldu ve birkaç ay sonra Garibaldi Tugayları Genel Komutanlığı kuruldu. İtalya’nın Alman işgali altında bulunan tüm bölgelerinde aktif mücadele veren 575 Garibaldi Saldırı Tugayı (210 bin savaşçı) vardı. Her tugayın ana birimi, 5-6 savaşçının bulunduğu 4-5 mangadan oluşan müfrezelerdi.

Komünist Parti bu tugaylara en iyi kadrolarını verdi. Bununla birlikte, tugaylarda parti ayrımcılığına yer yoktu. Sorumluluklar verilirken gözetilen tek ölçüt, kişisel yetenek ve fedakarlık ruhuydu. Komutanın görevi, askeri hazırlıkları yürütmek, harekat yapılacak hedefleri belirlemek ve bunların yaşama geçirilmesini sağlamaktı. Siyasi Komiser, tugayın siyasi eğitiminden, savaşçıların moral motivasyonundan ve yeteneklerinin geliştirilmesinden, halkla iyi ilişkiler kurulmasından ve propaganda ve ajitasyondan sorumluydu. Garibaldiciler, boyunlarına kırmızı fularlar takıyor, bazı bölgelerde ayrıca kızıl gömlekler de giyiyorlardı.

Kurtuluş savaşının halkçı karakterinin kavranamaması, başlangıçta partizan savaşına katılan komünist örgütçü ve yöneticiler ile orduda subaylık yapmış kişiler arasından seçilen farklı politik akımlara bağlı yöneticileri karşı karşıya getirdi. Bu ikinciler, mücadeleyi, kraliyet ordusundaki hiyerarşiyi ve disiplin yönetmeliklerini temel alarak yürütebileceklerini sanıyorlardı. Partizan birlikleri içinde siyasi çalışma yapılmasına kesinlikle karşıydılar. Komünist Parti’nin müfrezelerde ve Garibaldi Tugayları’nda görevlendirdiği siyasi komiserler, burjuva partilerin temsilcileri tarafından davetsiz misafirler olarak görülüyordu. Fakat zamanla, diğer partiler tarafından yönetilen partizan birlikleri de, önce “sivil delege” adı altında, ama sonunda Garibaldici siyasi komiser terimini kullanarak, bu kişileri müfrezelere ve tugaylara almaya başladılar.

Garibaldi Hücum Tugayları’nın kurulması, tüm bir İtalyan Direnişi açısından belirleyici önem taşıyan bir dönüm noktası oldu. Tugaylar, disiplinleri ve örgütlenmeleriyle tüm diğer partizan savaş birliklerine model oldular. Yapıları ve operasyon kriterleri örnek alındı. Partizan hareketi, her yerde tugaylar, birlikler ve bölükler halinde örgütlendi. Mücadele geliştikçe, farklı partizan örgütleri arasında daha sıkı, daha organik bir güç ve eylem birliği ihtiyacı doğdu.

1944 İlkbaharında, İtalya Sosyalist Proletaryanın Birliği Partisi yöneticileri, (ismini 1924’te faşistler tarafından katledilen sosyalist milletvekili Giacomo Matteotti’den alan) Giacomo Matteotti Tugayları’nı kurdular. Bu tugaylar, esas olarak, Monferrato, Canovese ve Langhe’yi içine alan Piemonte bölgesinde faaliyet yürüttü. Eylem Partisi [Partito d’Azione] militanları tarafından kurulan “Adalet ve Özgürlük” Tugayları, Val Pellice ile Cuneo ve Ivrea eyaletlerinde etkindi.

Ayrıca, Hıristiyan Demokrat Parti tarafından örgütlenen Bergamo eyaletindeki “Fiamme Verdi” [Yeşil Alevler] ve özellikle Veneto’da faaliyet yürüten Halk Tugayları gibi otonom, liberal, kralcı ve Katolik inançlı oluşumlar da Kurtuluş Savaşına katıldılar.

Ayaklanmanın arifesinde, komünist ve Eylemci partizan birlikleri, toplam partizan birliklerinin %70’ini oluşturuyordu. Bu oran, şehirlerde daha da yüksekti.

GAP’LAR

GAP’lar [Yurtsever Eylem Birlikleri], şehirlerde Alman subaylarına ve faşist yöneticilere, düşman karargahlarına, cephaneliklere, hareket halindeki askeri konvoylara, tren istasyonlarına ve elektrik santrallerine saldırılar düzenleyen küçük birliklerdi. Onların yürüttüğü silahlı mücadele, işgal altındaki şehirlerin tam kalbinde verilebilecek en etkili mücadele biçimiydi; zira, düşmanın estirdiği terörü boşa çıkarmanın tek yolu partizan savaşıydı.

Her GAP, 3 ya da 4 kişiden (1 tim komutanı, 1 yardımcı ve 2 savaşçıdan) oluşuyordu. Bunlar, eylemlerinde ateşli ve kesici silahlarla patlayıcılar kullanıyorlardı. 3 tim bir müfreze meydana getiriyor ve her müfrezenin başında bir komutanla bir siyasi komiser bulunuyordu. GAP’ların kurulmasında inisiyatif alan güç, Komünist Parti’ydi. Komünist militan İlia Barontini’nin komutası altındaki bu birlikler, yalnızca komünistlerden oluşuyordu. İspanya Savaşı sırasında 12. Garibaldi Tugayı’nın başında bulunan Barontini, ayrıca, Franc-Tireurs Partizanları’nın da örgütçüsü ve yöneticisiydi. Daha sonra, Eylem Partisi militanları tarafından da yeni GAP’lar [“Adalet ve Özgürlük”] kuruldu.

GAP’ın ilk iki eylemi, 22 Kasım 1943’te Torino’da gerçekleşti. Bisikletli iki GAP’çı, Porta Nuova tren istasyonunda nöbet tutan iki Alman askerine ateş açtılar. Birkaç dakika sonra Via Niza lokalinde patlama oldu ve yüksek rütbeli faşist bir milis GAP’çıların açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti.

Milano’daki GAP’çıların komutanı, İspanya İç Savaşı sırasında Francoculara karşı Cumhuriyetçilerin safında savaşmış olan Giovanni Pesce’ydi. İlk eylem, 2 Ekim’de gerçekleşti. Havaalanında bulunan bir cephanelik havaya uçuruldu. 3 Kasım’da, Lodi’de, bir Alman konvoyuna saldırı düzenlendi. 7 Kasım’da, Milano Merkez İstasyonu’ndaki SS komutanlığında patlama oldu. En önemli eylem, Milano’nun faşist Kara Gömlekliler birliğinin komutanı Aldo Resega’nın, üç GAP’çı tarafından öldürülmesi oldu.

Komünist Parti’nin Emiglia-Romanya’daki direnişi koordine etmekle görevlendirdiği Ilia Barontini’nin başında bulunduğu GAP’çılar, Aralık ayında Bologna’da eyleme geçtiler. Bolognalı 18 GAP’çı, Villa Spada’daki Alman karargahına bombalı bir saldırı düzenledi. Cenova’da GAP birlikleri, tramvay işçilerinin grevine destek vermek amacıyla tramvay hatlarına sabotajlar düzenlediler; Spezia’da Alman konvoyunu taşıyan trene el bombaları atıldı; Savona’da Nazi faşistlerinin barınağı olan İstasyon lokantası havaya uçuruldu.

Firenze’de çoğunluğu işçilerden oluşan, Alessandra Sinigaglia, Bruno Fanciullacci ve Faliero Pucci komutasındaki GAP’çılar, 1 Aralık’ta faşist ordunun bölge komutanı Albay Gino Gobbi’yi cezalandırdılar. Roma’daki GAP’çıların hemen hepsi üniversite öğrencisiydi: 18 Aralık’ta Barberini Sineması’nın önünde bekleyen çok sayıda Alman ve İtalyan faşist, atılan el bombasıyla öldürüldü. 19 Aralık’ta Rosario Bendivegno ve Carla Capponi, bir Alman karargahı ile bir savaş mahkemesine bomba attılar; aynı gün bisikletli bir GAP’çı, Regina Coeli Hapishanesi’nin önünde bekleyen Alman askerleriyle dolu bir kamyona bombalı saldırı düzenledi.

Ferrara’da, Kasım ayında, faşist elebaşı İgino Ghisellini cezalandırıldı. Faşistlerin misillemesi sert oldu. Padova’dan gelen özel timler, Veronalı bir askeri birimle beraber Ferrara’ya gittiler, on bir tutsağı hapishaneden alıp Castello’nun önünde kurşuna dizdiler.

Kurtuluş Savaşı boyunca Alman işgalcilere ve faşistlere karşı sayısız bombalı saldırı düzenlendi. 7 Ocak 1945’te, Milano’lu GAP birlikleri, Alman askerleriyle ve faşistlerle dolu olan Manetto barını havaya uçurdular: 9 ölü, 14 yaralı. Milano’da, yılbaşı gecesi, GAP’çılar, üç sine-tiyatronun sahnesinde belirip izleyici koltuklarında oturan bir grup faşisti makineli tüfeklerle taradılar.

GAP, ülke çapında büyük yankı uyandıran iki eylem gerçekleştirdi. Bunlardan ilki, faşizmin hüküm sürdüğü yirmi yıl boyunca İtalyan kültürünün yozlaştırılmasında büyük rol oynayan, Roma yürüyüşünden tutun, Solô Cumhuriyeti’ne varıncaya kadar pek çok olayla rejimin suç ortaklığını yapmış olan, Mussolini’nin dalkavuğu ve bakanı filozof Giovanni Gentile’nin, 15 Nisan 1944’te Frenze’de, Bruno Fanciullacci’nin önderlik ettiği bir grup GAP’çı tarafından cezalandırılmasıydı. Diğeri de, 23 Mayıs 1944’te, Via Rosella’da, Romalı GAP’çıların bir Alman taburuna düzenledikleri saldırıydı (30 ölü, onlarca yaralı). Saldırının hemen ardından, Naziler korkunç bir misillemede bulundular. Fosse Ardeatine’deki yeraltı taş ocağında SS’ler tarafından rehin olarak tutulan 335 kişi kurşuna dizildi. Direnişçiler, katliamdan sonra yayınladıkları bildiride, mücadeleyi sonuna kadar sürdürme kararlılığında olduklarını ilan ettiler: “Roma’daki yurtsever partizan savaşçıların eylemleri, başkentimiz Alman işgalcilerden tamamen temizleninceye, Almanlar İtalya’dan sökülüp atılıncaya, faşizm yıkılıp bağımsızlığımıza ve özgürlüğümüze kavuşuncaya kadar sürecek!

SAP’LAR

SAP’lar [Yurtsever Eylem Mangaları], sivil bir yaşam sürmekle birlikte, Nazilerin tarım ürünlerini ve hayvanları yağmalamalarına karşı köylüleri korumak amacıyla, esas olarak kırsal bölgelerde, ama zaman zaman fabrikalarda ve okullarda da örgütlü gerilla eylemleri düzenleyen kişilerin katıldıkları yeraltı örgütleriydi. Şehirlerde lojistik görevlerde bulunuyorlar, silah taşıyabilecek gönüllüleri mangalara alıyorlar, grevlerde ve protesto gösterilerinden ve Nazi faşistlerine karşı halka silahlı koruma sağlıyorlar ve sabotaj eylemleri düzenliyorlardı.

Torino’da, daha 1943’te, kadın ve erkeklerden oluşan SAP birimlerinin sayısı 700’ü geçmişti. 1944 yazında, Garibaldi Tugayları Genel Komutanlığı, halk yığınlarının Kurtuluş Savaşı’na geniş ölçüde katılması için SAP’ların yaygınlaştırılması talimatını verdi. Palmiro Togliatti, aynı yılın ilkbaharında Alta Italia’nın komünist yönetimine sunduğu raporda: “Genel ayaklanma hedefine ulaşmak için küçük grupları ve onların askeri eylemlerini geniş yığınların hareket ve eylemleriyle birleştirin” diyordu. Luigi Longo da, 1944 Ağustos’unda GAP, SAP ve Partizan Tugayları’nın “muzaffer ayaklanmanın dirgenini –üç silahlı ayağını– oluşturmalarının zamanı geldi” diye yazdı. 1944 yazının sonunda, kırk SAP tugayı, yüz yirmi Garibaldi Partizan Tugayı’yla birleşerek, çatışmalara zaman zaman doğrudan katıldı. Ayaklanmanın son aşamasına gelindiği 1945 yılında, bunlar, Milano ve Torino gibi bazı şehirlerde, tugaylar kente girmeden önce, silahlı mücadelenin sürdürülmesinde belirleyici bir rol oynadılar.

1943 MART GREVLERİ VE 1944 GENEL GREVİ

1943 Mart grevleri, faşist rejimin son yılında önemli bir sıçramaya, bir dönem noktasına işaret eder. Torino’daki (Fiat Mirafiori’den Nebisla’ya, Westing House’dan Officine Svagliano’ya kadar) bütün büyük fabrikalarda, işçiler, “ekmek ve barış” şiarıyla toplu halde iş bıraktılar. İşçilerin alanda toplanması için kentin her tarafında binlerce bildiri dağıtan ve erkek yoldaşlarını polisin elinden çekip alan kadınlar önemli bir rol oynadılar. Öfke ve coşku dalga dalga yayılarak, Piemonte’nin tüm sanayi merkezlerini kapladı. Ayın sonuna doğru grev başladı.  Milano’da, Falck, Pirelli ve Monelli işçileri, Piemonteli yoldaşlarıyla eş zamanlı olarak eylemlerde bulundular.

1943 grevleri, faşizmin iktidara gelmesinden sonra, İtalyan işçi sınıfının yürüttüğü uzun antifaşist mücadele deneyiminin ürünüydü. Grevlerin yarattığı öfke ve coşku dalgası ve elde edilen başarı sonucunda, derin bir krize saplanmış olan Mussolini rejimi için ölüm çanları çalmaya başladı. 25 Temmuz 1943’te, Anglo-Amerikan birliklerinin Sicilya’ya yaptığı çıkarmanın ardından faşist rejim yıkıldı. 1926 yılında faşist rejim tarafından yasa dışı ilan edilen Komünist Parti, kadrolarının, işçi sınıfının bağrında gizlilik koşulları altında yürüttüğü uzun ve sabırlı çalışmanın meyvelerini bu grev sırasında topladı.

1 milyondan fazla işçinin katıldığı 1944 Mart grevi, Avrupa’nın Alman işgali altında bulunan topraklarındaki en büyük genel grevdi ve yeni bir döneme işaret ediyordu. Çünkü bu grev, partizanların o yılın ilkbahar ve yaz aylarında başlattıkları saldırı savaşlarının habercisiydi.

Grev, Piemonte, Combardia ve Liguria’daki muzaffer ayaklanmanın önderleri ile, Longo Secchia, Roasio ve Massola’dan oluşan Alto Italia’nın komünist yönetimi tarafından hazırlandı. Adı geçen önderler, Komünist Parti, Sosyalist Parti ve Alto Italia Ulusal Kurtuluş Komitesi arasındaki paktı güçlendirip daha işlevsel kıldılar.

Kuzey ve Orta İtalya’nın büyük fabrikalarında (Piemonte’de Fiat, RIV, Lancia, Snia Viscosa; Lombardia’da Alfa Romeio, Bredo Atölyeleri, Damine; Liguria’da Ilva ve Pioggia; Bologna’da Ducoti) işçiler üretimi durdurdu.

Milano ve Torino, yine başı çeken şehirlerdi. Milano’da, fabrika işçilerinin yanı sıra tramvay işçileri de mücadeleye girerek, şehirde yaşamı felç ettiler. GAP’çılar, kuzeye elektrik sağlayan trafoyu havaya uçurarak, işçilere destek oldu. “Corriera della Sera” işçileri de greve giderek, üç gün boyunca İtalya’nın en etkili burjuva gazetesinin çıkmasını engellediler. Üniversiteler de grevdeydi. Öğrenciler, faşist profesörleri zor kullanarak amfilerden çıkardılar. Ve kadınlar, bir kez daha kararlılıkla mücadeleye katıldılar: Torino’da fabrika kapılarında bildiri dağıttılar; Milano’da Barletti’den çıkan kortejin en önünde yürüdüler ve OLAP fabrikasında teknisyenleri de greve katılmaya zorladılar; Saronno’da bir fabrikanın girip köprüsünü kapatarak faşistlerin geçişlerini engellediler. Almanlar Milano’nun fabrikalarında olağanüstü hal ilan edip, maaşların ödenmesini askıya aldıkları halde, işçilerin direncini kıramadılar.

Torino’da ajitasyon komitesinin yayınladığı bir bildiride şöyle deniyordu: “Keyfi tutuklamalara, baskılara ve sürgünlere son verilmezse çalışılmayacak! Tüm yurtseverler derhal serbest bırakılmalıdır! Tek bir işçimiz, tek bir gencimiz, tek bir makinemiz bile Almanya’ya gönderilmemelidir! Nazi faşistlerinin şiddetine işçiler de şiddetle karşılık verecek: Yaşasın politik grev!

1944 genel grevi önemli bir stratejik hamleydi. Grevin başarısı, faşistlerin tamamen tecrit olduklarını ve Alman uşağı Mussolini’nin demagojik “Sosyal İtalyan Cumhuriyeti” aldatmacasına işçilerin ezici çoğunluğunun itibar etmediğini kanıtladı.

KURTARILMIŞ BÖLGELER VE PARTİZAN CUMHURİYETLERİ

1943 yazı boyunca, giderek daha geniş topraklar partizan güçlerinin denetimi altına girdi. Kendi topraklarını ve köylerini Alman işgalcilerden kurtaran bir halk ordusu vardı artık. Böylece “küçük”lü (Val di Lanzo, Val Maria, Longhe, Piemonte bölgesinde Valsesia, Lombardia bölgesinde Oltrepo, Liguria’da Torriglia Cumhuriyeti, Bologna Alplerinde Mantefiorino Cumhuriyeti vs.) “büyük”lü (Piemonte’de Val d’Ossola ve Alto Monferrato, Cornia ve Frivli gibi) onbeş “Partizan Cumhuriyeti” doğmuş oldu.

Kurtarılmış bölgelerde halk iktidar organları kuruldu. Buralarda yaşayan insanlar, yirmi yıl süren faşist diktatörlükten sonra, yeniden özgürlüklerini kazandılar ve partizanlarla sıkı işbirliği içinde, demokratik bir biçimde kendi kendilerini yönetmeye başladılar. Ulusal Kurtuluş Komiteleri aday listelerini hazırlıyor, ama seçimler genelde meclis üyeleri arasında doğrudan “el kaldırma” yöntemiyle yapılıyordu. Temel gıda maddelerinin fiyatını denetleyen, ekmeğin ve etin dağıtımını yapan, kaçakçılığa ve karaborsaya karşı mücadele eden halk yönetim organları kuruluyordu. Yeni komünal birlikler ve partizan komutanlıkları, vergilerin belirlenme ve toplanma biçimini halk yararına değiştirdiler. Bazı bölgelerde, yeni türde toprak sözleşmeleri yapılıp yaşama geçirildi. Hastaneler, okullar, huzur evleri ve kreşler yapıldı. Her yerde olanaklar ölçüsünde kültürel faaliyetler düzenlendi; görüntülü haberlerle, fotoğraflar ve çizimlerle partizan yaşamından kesitler sunan sergiler hazırlandı. Adalet işlerinin yönetiminde yeni bir tarz benimsendi. Örneğin, Cornia Cumhuriyeti’nde kitle örgütlerinin temsilcileriyle bir partizan temsilcisinden oluşan halk mahkemeleri kuruldu. Garibaldi Tugayları’nın yayın organı “Il Combattende” [Savaşçı] şöyle yazıyordu: “Partizanlar, geçtikleri her yere politik eğitimin silinemez izlerini bırakmalıdır. Partizan köyler, kurtarılmış bölgeler demokratik İtalya devletinin birer modeli olmak zorundadır.

İtalya’da konuşlanan 25 Alman bölüğünün şiddetli saldırılarına karşı koyacak güçte olmadıklarından, partizan cumhuriyetlerinin ömrü nispeten kısa oldu. (Kimisi birkaç hafta, kimisi birkaç ay dayanabildi.) Alman bölükleri, savaş uçakları da dahil olmak üzere, modern bir ordunun savaş gücü yüksek her türlü aracıyla donanmış olduğu halde, İtalyan partizanların ellerinde makineli tüfekler ve el bombalarından başka silah yoktu. (Anglo-Amerikan müttefiklerin defalarca söz verdikleri yardımlar ise, asla ulaşmayacaktı.)

Bu bakımdan, İtalyan Direnişi ile ülkenin önemli bir bölümünü istikrarlı bir biçimde özgürlüğe kavuşturup kurtarıcı Sovyet birlikleri Belgrad’a gelmeden önce bu bölgelerde bir halk hükümeti kurmayı başaran Yugoslav Direnişi arasında oldukça büyük bir fark vardır. Yugoslav partizanlar, önemli sınai merkezlerden yoksun, iletişim olanakları kıt, ülkenin merkezini kuşatan dağlık ve ormanlık bir yapıya sahip olan bölgelerinin bu özelliklerinden yararlandılar. İtalya’da, Komünist Partinin ve diğer direniş güçlerinin, sanayi merkezleri ile büyük şehirleri düşmanın eline bırakmama, şehirlerde grevler örgütleme ve GAP ve SAP birlikleri aracılığıyla partizan savaşını şehirlere taşıma stratejisi doğruydu. İtalya’nın siyasi ve askeri durumu dikkate alındığında, Komünist Parti’nin tüm işçi kitlesini partizan birlikleri aracılığıyla dağlara götürmesi gerektiği şeklindeki eleştirinin hatalı olduğu görülecektir.

Ömürleri kısa olmasına rağmen, direniş sırasında kurulan “Partizan Cumhuriyetleri”, taşıdıkları siyasi önem bakımından, İtalya’nın gelecekteki proleter devrimi için örnek oluşturmaktadır.

SONUÇ

İtalyan Direnişi, Avrupa’nın Hitlerci askeri işgale karşı verdiği direniş ve partizan savaşları arasında yerini aldı. Bu genel direniş hareketinde en önemli rolü, SSCB’nin işgal edilen topraklarında Kızıl Ordu’yla tam bir eylem birliği içinde hareket eden muzaffer Sovyet partizanları oynadı.

Nazi askeri işgali altındaki pek çok Avrupa ülkesinde, komünist partilerin ulusal birlik hükümetlerinde yer almaları, doğru enternasyonal “Antifaşist Halk Cephesi” taktiğinin yaşama geçirilmesiydi. Ne var ki, İtalyan Komünist Partisi’nin –1944’te ve1945’te– önce Badaglio’nun, sonra da Bonomi’nin başkanlık ettiği ulusal birlik hükümetlerine katılması, en başından beri, antifaşist mevzilenmede muhafazakar siyasi görüşlere ve yirmi yıl boyunca faşist diktatörlükle işbirliği yaptıktan sonra çizgi değiştiren İtalyan kapitalist sınıfının çıkarlarına sıkıntı verici bir bağımlılıkla karakterize oldu. Bunu, Togliatti’nin önderliğindeki parti yönetiminin Leninizmle bağdaşmayan revizyonist bir ideolojik ve politik anlayışı benimsemesi izledi. Özellikle de: 1) Togliatti ve ona bağlı yönetici grubun İtalya’da –o dönem– “yeni bir demokratik devrim” aşamasına girildiğini savunması (oysa parti, kuruluşundan –1921– itibaren İtalya’da devrimin amacının proletarya devrimi olduğunu açıkça belirtmişti); 2) Togliatti tarafından, “sosyalizme ulaşmanın İtalya’ya özgü yolu” söylemiyle, Marksizm-Leninizmle hiçbir ortak noktası bulunmayan yeni “ileri demokrasi” stratejisinin geliştirilmesi; 3) bu stratejinin doğal sonucu olarak, partinin on yıllardır izlediği devrimci çizginin giderek terk edilmesi ve nihayet Togliattici çizgide yeni bir partinin kurulması.

Monarşinin sona ermesi, Cumhuriyet’in kurulması ve o günkü en ileri anayasalardan biri olan yeni burjuva-demokratik anayasanın kabul edilmesi, Direniş’in somut kazanımlarıydı. Ne var ki, partizan savaşının en devrimci unsurlarının sosyalizm özlemine ihanet edildi. İtalyan kapitalist burjuvazisinin egemenlik aygıtı olan burjuva devletin sürekliliğinde hiçbir kesinti olmadı. Bu devrimci kopuşu gerçekleştirme görevi, yirmi birinci yüzyılda, Marksizm-Leninizmin sağlam temelleri üzerinde inşa edilmiş yeni bir partinin önderliğinde, İtalya’yı er ya da geç sosyalist bir ülke haline getirecek olan İtalyan proletaryasının yeni kuşakları tarafından üstlenilmeyi bekliyor.