Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Toprak ve Tarım Politikası ve Toprak Talebi

Toprak sorunu, kimi aktüel gelişmelerle bağlantılı olarak aralıklı şekilde gündeme gelmekle birlikte, ihtiyacı olan köylülerin toprak gereksinimini karşılayacak bir toprak reformunun yapılamamış ya da yapılmak istenmemiş olması nedeniyle, iktisadi-sosyal ve politik bir ‘sorun’ olarak kalmaya devam etti. Sermaye partileri ve işbaşına gelen çeşitli hükümetler, hükümet ve seçim programlarında “toprak reformu”na yer vermelerine rağmen, etkili-örgütlü bir köylü hareketi/mücadelesinin olmayışından da yararlanarak, “reform” lafzıyla yetindiler ve toprak sorununu esas olarak Kürt bölgesindeki ağa-aşiret reisleri- şeyhlerinin ellerindeki topraklar üzerinden ele aldılar. Devletin ve hükümetlerin “toprak politikası”na, Kürt toprak sahiplerinin de aralarında bulundukları Kürt nüfusunun “iskân yasaları”yla dağıtılması ve “ağa topraklarına el konması”(!) damgasını vurdu. “Toprak reformu” adına gündeme getirilenler, hiçbir zaman “ağa topraklarına köylüler yararına el koyma” ya da ihtiyaca bağlı bir toprak dağıtımına genişlemedi. Diyarbakır Sinan köylülerinin ağalara karşı yürüttükleri mücadelede, jandarma ve polis kuvvetiyle karşı karşıya kalmaları ve mahkemelerin ağalardan yana kararları, toprak sorununun da sınıfsal ve “ulusal” politikalarla ele alındığını; sömürülenlere karşı sömürücülerin hakimiyetini güçlendirme, takviye etme ve sürdürme hedefine bağlandığını gösterdi. AKP hükümetinin Suriye-Türkiye sınırındaki 260 bin dönüm toprağın mayınlardan temizlenerek üretime açılması kararı üzerine, bu toprakların kimler tarafından ve nasıl işletileceği sorusu etrafında yoğunlaşan tartışmalar, toprak sorunu ve talebini aktüel gündemin konularından biri haline yeniden getirdi.

Toprak sorunu bugün başlıca iki yönüyle önemli olmaya devam ediyor: a) toprakların topraksız ve az topraklı “küçük köylü”nün aleyhine ve büyük toprak sahipleri yararına “adaletsiz” dağılımı; ve b) izlenen politikaların tarıma ve toprak kullanımına etkisi. Bu durum ve mayınlanmış toprakların temizlenerek işletilmesinin “biçimi” tartışmasıyla birlikte yoksul-topraksız, az topraklı köylünün toprak ihtiyacı, toprakların durumu ve tarımsal üretimin sorunlarını yeniden ele almayı ve mücadele sorunu olarak gündemleştirmeyi gerekli kılıyor. Bu ihtiyaçtan hareketle, sorunu, başlıca iki yanıyla; ı) toprakların dağılımı ve ‘toprak reformu’ ihtiyacı; ve ıı) tarım politikalarının bağımlılığı derinleştiren ve yoksullaşmayı ağırlaştıran ve artıran özellikleriyle ele alacağız.

CUMHURİYETİN KURULUŞ SÜRECİNDEN GÜNÜMÜZE TOPRAK POLİTİKASI

Osmanlı toprak sistemi, toprakların “miri düzen” içinde, tımar, has, zeamet şeklinde kategorilendirilerek, şahısların tasarrufuna verilmesini içeriyordu. Toprakların bu tarz tasarruf hakkı, sonraki dönemde, özel mülke geçirilmelerini kolaylaştırdı. Toprağın özel mülk edinilmesinin yolu, 1858 “Arazi Kanunnamesi” ile açıldı. “Batı”daki ve “Doğu”daki komşu ülkelerde, özellikle de Avrupa’da koşullar değişmiş; İmparatorluk yönetimi, yeni iktisadi-sosyal ve politik sorunlarla karşı karşıya gelmişti. “Padişah ve Halife Sultan”ların mülkiyetindeki toprakların bir bölümünün, “on yıllık vergisi baştan ödenmek” üzere “tımar sahipleri”ne verilmesinin kararlaştırmasıyla, toprağın özel mülk edinilmesinin önü daha fazla açıldı. On yıllık verginin “baştan ödenmesi” zorunluluğu, belli varlık sahibi olmayı gerektiriyordu. Bu uygulamalardan en fazla yararlananlar, beyler, mirler, şeyhler; köylüyü kendilerine bağlı ve angarya çalıştıranlar oldu.

1908 Jön Türk Devrimi döneminden başlayarak, tüm Cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülen ve fakat esas olarak sadece söylemde kalan “toprak reformu” propagandası, günümüze kadar devam etti.

Cumhuriyet, köylü kitlelerinin desteği alınmadan inşa edilemezdi. Kuruluş döneminde, M. Kemal ve kurucu kadro, söylem ve açıklamalarında “köylünün milletin efendisi olduğu”nu belirtmeye özel bir önem verdiler. Kemalist yönetim ve bizzat M. Kemal, bu söylemine karşın, “bizde hiç kimse büyük araziye malik değildir” diyerek, toprak mülkiyeti uçurumunun üzerini örttüler ve büyük toprak sahibi ve zengin köylüleri himaye politikasını sürdürdüler. Gerekçe, “arazinin geniş, nüfusun az”, ve toprakların “dağıtımına değil, işletilmesine ihtiyaç olduğu”ydu! Toprak politikası başlıca iki özellik taşıyordu: a) büyük mülklerin korunması/savunulması; b) Kürt toprak ağalarının işbirliği yapıp yapmamaya göre “tasnifi” ve uygulamaya tabi tutulmaları. Bu anlayış, çıkarılan yasaların ‘ruhu’na ve adlarına yön verdi. “Aşar”ın kaldırılması ötesinde, köylü kitleleri yararına gerçekleştirilen somut ve iyileştirici bir şey yoktu.

1923’lerde “büyük arazilerin bulunmadığı”na hükmedenler, 1925 Şeyh Sait Ayaklanması ve 1927 Ağrı-Zilan başkaldırıları üzerine, feodal gericiliğin sözüm ona tasfiyesine giriştiler. Aşiret şeyhleri-toprak ağalarının “gerici-bölücü faaliyetlerin başını çektikleri” söyleniyor, onların “köy ve köylünün sahibi gibi davrandıkları” ileri sürülerek, köylünün desteği alınmaya çalışılıyordu. Hedef, Kürt başkaldırılarında yer alan Kürt aşiret ve toprak ağalarının etkisiz kılınmasıydı. Devletle işbirliği içinde olanların bu durumdan da yararlanarak ekonomik gücünü büyütmelerinin önü açılacak, gericiliğin Kürt ayağı olarak palazlandırılıp örgütlendirileceklerdi.

1927 yılında çıkarılan 1097 Sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Yasası’nın gerekçesinde, “Doğu’nun” ihmal edildiği ve “feodal ağaların eline teslim edildiği” iddiası yer alıyordu. 1925 Şeyh Sait İsyanı bastırıldıktan sonra, “kapsamlı bir iskân yasası”nı gündeme getiren hükümet, “güvenliği” ve “toprak dağıtımı”nı sağlayacağı iddiasındaydı. “Ağalığın tasfiye edileceği”; “toprakların fakir halka dağıtılacağı” söylenerek, Kürt yoksullarının desteği alınmak isteniyordu. İ. İnönü “toprak ağalarının köklerini kazıyacağını”; İçişleri Bakanı Ş. Kaya, “toprakların ağaların ellerinden alınacağını söylüyorlardı. 1927 ve 1929 yıllarında çıkarılan “Şark Menakısı Dahilinde Muhtaç Züraa Tevziye Edilecek Araziye Dair Kanun” ve “Şark Vilayeti ile Beyazıt, Erzurum ve Çoruh Vilayetlerinin Bazı Parçalarında Muhacir ve Sığıntıların Yerleştirilmesi ve Yerli Çiftçilerin Topraklandırılması Hakkında Kanun” ile, Kürt toprak ağalarının bir bölümünün “Batı”ya sürülmesi, göç hareketleriyle gelen “muhacirler”e toprak verilmesi hedeflendi. Ancak bu kanunlar, büyük toprak sahiplerinin itirazıyla karşılandı ve Şura-ı Devlet’in yapılan itirazları “yerinde” görmesi sonucu, geçersiz hale geldiler. “Feodal ağaların elindeki büyük toprak birikimlerinin dağıtılması” iddiasıyla gündeme getirilen 1927 tarih ve 1097 Sayılı Yasa’yla, esas olarak Şeyh Sait isyanına katılan ve isyan sonrası kaçanlarla “Ağrı’daki isyan olasılığı”na karşı önlemler çerçevesinde gerçekleştirilmek istenen saldırılara yasal dayanak sağlanıyordu. Bu yasaya dayanılarak 1400 kişinin Batı illerine nakledilmesi ve onların terk ettikleri toprakların “devlet tarafından satın alınarak muhtaçlara dağıtılması” kararlaştırıldı. Ancak gelişmeler bu yasayı uygulanamaz duruma düşürdü.

1929 yılında “muhtaç kişilere toprak vermek için bazı arazilerin kamulaştırılması” iddiasıyla çıkarılan 1505 Sayılı Yasa da, herhangi kamulaştırma yapılmadan ve hiç kimseye toprak verilmeden kağıt üzerinde kaldı. Büyük toprak sahipleri, büyük toprak birikimlerinin dağıtılmasına yol açacak yasaların çıkarılmasını engellemek için güçbirliği içinde direnişe geçtiler.

Kürtleri baskıyla sindirme politikası devlete tepkiyi artırmış, bizzat İnönü’nün ifadesi ile, “kuvvetle idare etme” politikası halkı devlet ve hükümetten uzaklaştırmıştı. İnönü, 1930’lu yılların ortalarında hazırladığı “Kürt Raporu”nda, Muş ovasında, Ağrı ve Iğdır’da Ermeni topraklarına yerleşerek, bu toprakları işleten Kürtlere “dokunulmaması”nı; ancak “Dersim Kürtlerinin silahsızlandırılmasını” istiyordu. Aynı dönemde, M. Kemal’in direktifiyle bir başka rapor hazırlayan C. Bayar da, “Doğu’nun kesin hakimiyet altına alınması” için “ordu ve jandarma”nın daha etkili kullanılması ve isyanların şiddetle cezalandırılması politikasının halkla ilişkilerin geliştirilmesi için “toprak dağıtımı”yla desteklenmesini istiyor; böylece “hükümetin toprak ağalarının yerini alması”nın mümkün olabileceğini ileri sürüyordu. Kürt isyanlarını bastırma ve “nüfuz sahibi kişileri” dağıtıp-etkisizleştirme politikasına bağlanan “İskan Kanunu” (14 Haziran 1934 tarih, 2519 Sayı) bu anlayışla gündeme getirildi. “Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliği ve bunların herhangi bir belgeye veya görgü ve geleneğe dayanan her türlü teşkilat ve organları” dağıtılacaktı. Bu yasaya dayanılarak, 1936-44 döneminde (sekiz yıllık süre içinde) 4.5 milyon dönüm toprağın dağıtılması sağlandı. 5 Haziran 1935 tarihli “Vakıflar Kanunu” ile de, azınlıklara ait vakıf topraklarına el konarak, özel kişilere satılması gündeme getirildi.

1945 yılında, 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çıkarıldı. İddia, topraksız ve az topraklı köylü ile tarım alanında öğrenim görmüş gençlerin topraklandırılması ve bunların tarımsal yapı ve üretimlerinin desteklenmesiyle tarımsal üretimde gelişme sağlamaktı. “Memlekette topraksız çiftçi bırakılmayacağı” iddia ediliyordu. Sorun, “devlet kudretinin gösterilmesi”yle çözümlenecekti! İnönü, “toprak ağalarının kökünün kazınması”ndan söz ediyordu. Yasa baştan güdük olmasına ve “tapulu büyük arazileri” kapsamamasına rağmen, büyük toprak sahiplerinin sert direnciyle karşılaştı. Celal Bayar’ın, Koraltan’ın, Emin Sazak’ın, Menderes’in başını çektikleri büyük toprak sahibi ‘blok’, “Batı”daki büyük toprak sahiplerine de “dokunma olasılığı”nı düşünerek direniyorlardı. Bu yasanın meclis görüşmeleri (tartışmaları), toprak ağaları-beylerinin toprakları ele geçirmek için, Ermeni-Rum azınlığın kovulmasını destekledikleri ve onlardan kalan araziye el koyduklarını ortaya koydu. O günün araştırmalarına göre, 1 milyon 747 bin dönüm toprak “özel kişilerce” ele geçirilmişti. Kanunun uygulanmasından sorumlu Bakanlığı, kendisi de toprak ağası olan Cavit Oral’ın temsil etmesi, uygulamayı daha baştan sekteye uğratıyordu.

Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği”nin “memleket bölgelerinin nüfus kesafetine (yoğunluk) ve toprak verim derecesine göre” belirlenmek istenmesi ise, toprak ağaları yararına bir sonuç doğurdu.   34.887 köyden yalnızca 5.157’sinde, 16 yıllık süreçte sözü edilmeye değmeyecek bir dağıtım yapıldı ve genel bir uygulama yerine, çoğu hazineye ve vakıflara ait 1.5 milyon dönüm toprağın dağıtılmasıyla sınırlı kalındı. “Ağalara dokunma” iddiası taşıyan yasanın uygulanması, sürüncemeye bırakılarak, süreç içinde etkisizleştirildi. C. Bayar, F. Köprülü, A. Menderes ve R. Koraltan’ın başını çektikleri Demokrat Parti, işbaşına geldiği günden başlayarak, büyük toprak mülkiyeti lehine politikaları ısrarla uygulamaya geçirdi ve kendileri de büyük toprak sahibi olan ‘Aydın Beyleri’nin el koydukları azınlık topraklarının mülk edinilmesini kolaylaştırıcı önlemler aldı.

Büyük toprak sahipleri, 14. 06. 1934 tarih ve 2510 Sayılı İskan Yasası’nın gündeme getirilmesi üzerine, bir kez daha karşı cephe oluşturmaya yöneldiler. Meclis’teki temsilcileri,  TBMM’de yapılan tartışmalar sırasında, “tapusuz boş toprakların dağıtılmasını” öngören yasa maddelerine direndiler. Büyük toprak sahiplerinin avukatlığını üstlenen ve kendileri de büyük topraklara sahip olan milletvekilleri, toprak dağıtımını “yağmacılık” olarak gösteriyor, “tapu kaydı olmayan sahipsiz boş yerler”in kendileri tarafından gaspedilmiş olması gerçeğinin üzerini örterek, topraksız köylünün toprak edinmesine karşı çıkıyorlardı. “Tapuda veya vergide kayıtlı arazi ve yapılar”ın bu yasaya tabi tutulamayacağı; ve “tapusu olan ya da vergisi ödenmiş olan arazinin dağıtılamayacağı” garanti edilmesine rağmen, Eskişehir’in en zengin toprak ağalarından biri olan Emin (Sazak), “Mülk sahibi olmanın kötü karşılanmasının sakıncaları”ndan söz ederek, “ağa topraklarının güvencede olmamasının buhranlı dönemde tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini” belirtiyor; “... 500 yıllık ecdadından kalma arazi”lere dokunulamayacağından dem vuruyordu.

Hükümet adına İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, ağa ve beylerin itirazlarına karşı, devletin bu kanunla, “terk edilmiş boş araziyi dağıtacağını, dağıtıldıktan sonra birisinin çıkıp tapu göstererek toprak sahibini dışarı atmasının uygun olmadığını, eğer böyle bir hak iddiası ortaya çıkarsa köylünün elinden toprak alınmayıp, hak sahibine devletin bedelini ödeyeceğini” söylüyordu. Bakan, “... Trabzon’da 200 dönüm toprağı olan ve bu toprağı nasıl kazandığı belli olmayan birisinin, tapu göstererek toprak üzerindeki köylüleri çıkarıp attığını”; muhacirlere dağıtılan sınır boyu topraklarının tapusunu gösterenlerin, “bu tapuyu nasıl ve ne zaman ele geçirdiğinin belli olmadığını” açıklıyordu. Hükümet çabasına yön veren amaç, gerçek bir toprak reformu olmaktan çok, hedefe konan kimi ağa ve büyük arazi sahiplerini denetime almaktı.

1923-1950 döneminde dağıtılan toplam işlenebilir toprak, –hemen hemen tamamı hazine toprağı olmak üzere– 1,5 milyon hektar olup, bunun yarısı 192 bin göçmen aileye; geriye kalanı 240 bin köylüye verildi.

1961 Anayasası, toprak reformuna 38/3. maddesiyle yer verdi. Ancak uygulama, Kürt hareketine katılan ya da destek verdiği düşünülen Kürt ağalarının “Milli Birlik hükümeti” tarafından Batı kentlerine sürülmeleriyle sınırlı kaldı. Bu politika sonraki yılarda da devam etti. 18 Ekim 1960 tarihinde, “mülk ve nüfuzunu kullanarak zararlı faaliyetleri tespit edilen kişilerin Bakanlar Kurulu kararıyla bulundukları illerden başka illere nakledilip, topraklarının kamulaştırılması” kararlaştırıldı. Milli Birlik Komitesi emriyle, 1 Haziran 1960 tarihinde, aralarında Şeyh Sait’in oğlu ve torununun da bulunduğu 485 kişi Sivas’ta, 3. Ordu denetimindeki kampta “gözetim altına” alındılar. Cumhuriyet Gazetesi, bunu, “Şeyh Sait’in oğlu etrafında toplanan ve şeriatı getirmek için çalışan nüfuzlu bazı ağaların etkisizleştirilmesi” olarak duyurdu. 430’u ilk altı ay içinde serbest bırakılırken, 55’i, Batı illerine nakledildi ve 1963 yılında çıkarılan af yasasıyla sürgünden dönerek topraklarını yeniden kavuştular.  “Toprak Reformu”, on yılı aşkın bir süre sonra (1973), Ecevit hükümeti tarafından yeniden gündeme getirildi. “Toprak işleyenin Su kullananın!” sloganıyla destek toplayan Ecevit, “Tarım ve Toprak Reformu Kararı” çıkardı. Ne var ki, bu yasa da, Urfa bölgesindeki ‘kısmi’ uygulama dışında –sonradan, bu da geçersiz sayıldı– kağıt üzerinde kalmaktan öteye geçmedi. Demirel yönetimindeki Adalet Partisi’nin Danıştay’a yaptığı başvuru sonucunda  ve iki yıl sonra, toprak ağaları desteğindeki itirazın Danıştay ve Anayasa Mahkemesi tarafından yerinde görülmesiyle iptal edildi. Yeni bir yasa çıkarılmadığı için, sözüm ona kamulaştırılmış topraklar eski sahiplerinin eline yeniden geçti. Buna karşın, toprak ağaları, yalnızca Urfa bölgesinde 8.5 milyon dönüm toprağı “zilyetlik” iddiasıyla mülkiyetlerine geçirebildiler.

1974’te çıkarılan ve kısmen uygulamaya konan “reform yasası”yla Urfa bölgesinde “cüzi” bir dağılım gerçekleştirildiyse de, sonradan çıkarılan başka yasalarla bu uygulamadan vaz geçildi.

BÜYÜK TOPRAK SAHİPLİĞİNİN GÜÇ KAZANMASI VE “TOPRAK REFORMU” ZORUNLULUĞU

Toprak mülkiyetinin büyük toprak sahibi “ağa”, “şeyh” ve “bey”lerin lehine değişimi, kapitalizmin gelişmesi ve kır iktisadının çözülmesinin kaçınılamaz sonuçlarından biri olmakla sınırlı bir sorundan ibaret değildi. İzlenen iktisadi politikalar ve özellikle Kürt sorunu bağlantılı olarak işbirlikçi toprak sahiplerinin korunup kollanması sonucu, küçük işletme sahiplerinin ellerindeki toprakların büyük bölümü büyük toprak sahiplerinin eline geçerken, diğer bir bölümünde, yıkıcı-tahrip edici politikalar ve üretimin pahalanması sonucu üretim yapılamaz duruma geldi. Büyük toprak ve mülk sahipleriyle politik temsilcileri, “mülkiyet hakkının kutsallığı” vaazıyla “tapu kaydı olan arazi dağıtılamaz hattında barikat örerlerken, devlet ve hükümetlerin politikası da buna uygun platformda yürüdü. Geniş topraklar, hazine ‘mülkü’, “ağa toprağı” ya da Ege bölgesinde “bey çiftliği” olarak tutulur veya işletilirken, yoksul, topraksız ve az topraklı köylüler açlık durumundan farksız bir yaşama mahkum tutularak, devlet ve hükümetlerin yanı sıra büyük toprak sahipleri tarafından da baskı altına alınarak sömürüldüler. Küçük toprakların el değiştirmesi ve toprak “adaletsizliği”, “Batı”da ve “Doğu”da büyük toprak sahipleri ve toprak ağaları lehine devam etti. Büyük toprak sahibi ağa ve beyler, savaş koşullarından, “tehcir” ve “mübadele” karar ve uygulamalarından yararlanarak, mülklerini genişlettiler ve Hazine topraklarını, “tehcir” yoluyla yerlerinden edilen “azınlıklar”ın ve yoksul köylülerin topraklarını ele geçirdiler. Prof. Dr. Ümit Doğanay’ın derlediği verilere göre, 1934-1967 döneminde 200 milyon dönüm toprak, büyük toprak sahipleri tarafından özel mülkiyete geçirildi.[1]

Devletin, Kürt ulusal mücadelesinde ya doğrudan yer alarak ya da yardım ederek rol oynayan ağa ve şeyhlerin topraklarına el koyarak onları etkisizleştirme politikası, sonuçta diğer ağa ve beylerin palazlanmalarına yaradı.  Kürt hareketinin en önemli sosyal dayanağını oluşturan yoksul, az topraklı-topraksız köylünün yaşam alanlarını terk etmesini dayatarak, köylülerin toprağına bu işbirlikçi güçlerin el koyup mülk edinmelerini sağladı. “Toprak reformu” vaadi devam etmesine rağmen, gerek işbirlikçi Kürt büyük toprak sahiplerinin devletin Kürt politikasına payanda olmaları ve Türkiye gericiliğinin buna duydukları gereksinme, gerekse Türkiye’nin batı bölgelerinde büyük ve modern tarıma uygun geniş topraklara sahip ailelerin kurdukları barikat, bu vaadin sözde kalmasını sağladı.

Bugün yüz binlerce köylü ailesi topraktan kopmuştur ve yüz binlercesi geçimlerine yetmeyecek bir toprak parçasına sahiptir. Buna karşın, toprakların çok büyük bir miktarı, büyük toprak sahibi bey ve ağalar tarafından ve zengin köylülerce işletilmektedir.

1927 yılı verilerine göre, 1,7 milyon tarımsal işletme bulunuyordu. 1950 yılında bu sayının 2,5 milyona; 1980 yılında 3,5 ve 1991 yılında 4,1 milyona çıktığı açıklandı. 2001 Tarım Sayımı sonuçlarına göre, işletme sayısı 3 milyona gerilemişti. “Geri sayım”ın mantıklı görülebilir tek açıklaması, izlenen politikaların toprakların terk edilmesine ve başkaları tarafından mülk edinilmesine yol açması olabilirdi.

DİE, TÜİK, Ziraat Odaları gibi kurumların verilerine göre, bugün Türkiye’de 4 milyon 100 bin tarımsal işletme bulunmakta, nüfusun yüzde 35’i, sayıları 80 bini bulan köy ve “mezra”lar ile küçük kasabalarda yaşamaktadır. 1000 dekardan fazla toprağa sahip 12.637 aile 25.184.130 dekar ile toplam arazinin yüzde 12'sini elinde tutarken, 54.321 ailenin hiç toprağı bulunmamaktadır. “Çiftçi nüfus”un %83’ü 100 dekarın altında; %16’sı 10 dekarın altında toprağa sahiptir.[2] İşlenebilir toprağın %42’sine, köylü nüfusun %85’ini oluşturan yoksul, küçük ve orta kesim; %58’ine, %15’lik azınlık zengin köylü ve büyük toprak sahibi kesim sahiptir. Bu ikinci kesim de, kendi içinde, en zengin ve büyük toprak sahibi %5,3 ile geri kalanlar şeklinde bölünmektedir. İşlenebilir toprakların %37’si, bu %5,3’lük en büyük toprak sahiplerinin elindedir. 1991 Genel Tarım Sayımı sonuçlarına göre, bu büyüklükteki işletme sayısı 210.612 idi. Buna karşın, ortalama büyüklüğü 30 dönüm olan işletmelerin sayısı 3.372.887'dir. [3] Üretici köylünün büyük kesimi ya topraksızdır ya da küçük ölçekli toprağa sahiptir. Bu kesimde toprak sahibi sayılanlar açısından ortalama işletme büyüklüğü, 6 hektar ve altındadır. Geçimini sağlayabilecek kadar toprağı olmayan ya da tümüyle topraksız köylü nüfusun bir bölümü büyük toprak sahiplerinin topraklarında işçilik-ortakçılık yaparken, diğer bir bölümü kentlerin kenar semtlerine göçmüştür. 22,4 milyon sivil istihdamın 5,9 milyonu tarımsal alanda istihdam edilmektedir. Kürt bölgesinde en büyük topraklara sahip 6 aile, yoksul ve az topraklı 50 000 ailenin sahip olduğundan daha fazla toprağa sahiptir. Halkın yüzde 59’unun hiç toprağı yoktur. Toprak sahibi sayılanların yüzde 67’si 50 dönümden az toprağa sahiptir ve bölgedeki 248 bin tarım işletmesinin üçte biri, tüm işletmelerin yüzde 1’ini oluşturan küçük bir azınlığın elindedir.

Devlet ve hükümet politikalarının iflasa sürüklediği ya da baskı sonucu köylerini terke zorladığı köylünün topraklarına el koyan büyük toprak sahipleri, varlıklarını daha da büyütmüşlerdir. On binlerce dönüm toprak ve köy meraları, köy boşaltma ve üretim yasağı nedeniyle ya boş kalmış ya da korucu ve aşiret ağaları tarafından gasp edilerek mülkiyete geçirilmiştir.[4]

Sağlayacağı ekonomik-sosyal gelişme ile “Kürt sorununun çözümü” ve bölge halkının kalkınmasına hizmet edeceği ileri sürülen GAP kapsamındaki ve modern tarım işletmeciliğine uygun 1 milyon 700 bin hektar toprak, ABD, İsrail, Japon tekelleriyle işbirlikçi büyük sermayenin ve büyük toprak sahiplerinin çıkarları doğrultusunda kullanıma açılmıştır.[5] GAP alanında yer alan su kaynakları ve bunların hidroelektrik santraller için taşıdıkları potansiyel, su ve enerjinin yaşamsal önemi nedeniyle bölgeyi rekabet alanlarından biri durumuna getirmiştir. Kerkük-Yumurtalık, Bakü-Ceyhan petrol boru hatları ‘güzergahı’ olarak bu bölge, Orta Asya-Kafkasya petrolleri ve doğal gazlarının Batı pazarlarına taşınmasında oynayacağı rolle büyük güçlerin ilgi alanındadır! Buradaki ve mayınlardan temizlenecek sınır boylarındaki geniş ve verimli toprakların kimin yararına ve kim tarafından kullanılacağı hakimiyet kavgalarının konularından biri haline gelmiştir.

YIKIMA YOL AÇAN TARIM VE TOPRAK POLİTİKASI

Sermaye ve hükümetlerin toprak ve tarım politikaları, ülke tarımı (ve hayvancılığı)nın uluslararası tekellerin ve emperyalist devletlerin açık pazarı haline getirilerek tahribata ve yıkıma sürüklenmesi ile toprakların, meraların ve su kaynaklarının büyük sermaye ve büyük toprak sahipleri tarafından mülk edinilmesine olanak tanımayı esas alıyor. Bu politika toprak mülkiyetinin büyük toprak sahipleri yararına genişlemesine hizmet etmiş, özellikle son yirmi-otuz yıllık süreçte bağımlılığı daha da derinleştirip ağırlaştırmıştır.

Türkiye tarımının –tüm ekonomiyle birlikte– uluslararası sermayenin denetimine girmesi, İkinci Dünya Savaşı sonrası süreçte hız kazandı. 1951’de GATT anlaşmasını imzalayan Türkiye hükümetleri, tarımı 1970’li yıllardan itibaren uluslararası tekellerin ve emperyalist devletlerin talanına daha fazla açtılar. IMF ve Dünya Bankası’nın talimatları doğrultusunda hazırlanan hükümet programları ve “5 yıllık kalkınma planları”yla ve özellikle 1980 sonrası süreçte uygulamaya geçirilen tarımsal ürün destekleme ve ürün taban fiyatları politikalarıyla tarım yıkıma uğratıldı. GATT, MAI, MİGA anlaşmalarıyla tarımsal üretim, özellikle de sanayiye yönelik tarım ürünleri üretimi, yabancı tekeller ve yerli ortaklarının kontrolüne geçti.

24 Ocak Kararları olarak bilinen ve 12 Eylül faşist cuntası eliyle uygulama olanağı bularak, sonraki yıllarda da yürürlükte kalan ekonomi politikalarla, küçük üretici köylü yıkıma sürüklendi ve ülke tarımı üzerindeki tekelci denetim güçlendirildi. 30 yıla yakın süredir uygulanan IMF-Dünya Bankası programlarının sonucu olarak zengin-yoksul köylü uçurumu derinleşti; küçük üretici ve topraksız ve az topraklı köylü daha fazla yoksulluğa sürüklendi; köylü kitleleri topraksızlığa itildiler. Girdi (mazot, gübre, ilaç, tohumluk ve makine) fiyatları yükseldi, sübvansiyonlar kaldırıldı ya da büyük oranda düşürüldü, taban fiyatları düşük tutuldu. Küçük ve orta büyüklükteki işletmeler üretim yapamaz duruma düştü, topraktan kopan köylüler kitleler halinde işsizler ordusunun saflarına katıldılar. Tarımsal ürün ihtiyacının karşılanmasında “kendine yeter” denilen Türkiye, bu politikalar sonucu, en zorunlu gıda maddelerini dışarıdan ithal eder duruma geldi. Tarımsal üretim sektörünün GSMH içindeki payı giderek geriledi, IMF-Dünya Bankası dayatmaları ve GATT anlaşmasının yükümlülükleri çerçevesinde tarım sübvansiyonlarının GSMH’nın %0,5’ine düşürülmesi, tarımsal üretimi geriletirken, kredi ve borçla üretimlerini sürdürmek isteyen üreticiler bunu yapamaz duruma geldiler (1990’lı yıllarda 24,2 milyon hektar civarında olduğu belirtilen işlenen toprak miktarı, bu yıkıcı politikalar sonucu, 2005’te 22.8 milyon hektara geriledi), ürünleri, düşük taban fiyatları nedeniyle ya ellerinde kaldı ya da yok pahasına gasp edildi.[6] Borçlarını ödeyemediler ve üretimden kopmak zorunda kaldılar. Tarımsal nüfusun saflarındaki yoksullaşma hızla artarak, 2002’de %36.8’e; 2004’te %42,3’e çıktı. AKP hükümeti, yaptığı yasal düzenlemelerle toprakların tarım dışı amaçlarla kullanımını ve hazineye kaydedilmesini kolaylaştırdı ve büyük toprak sahibi ve aşiret ağalarının küçük köylülerin topraklarını gasp etmelerine yasal dayanak sağladı. AB’nin “tarım nüfusunuzu azaltın, işletmelerinizi büyütün” talimatına uygun olarak, AKP hükümeti, küçük üretici köylünün topraktan kopmasına yol açan uygulamaları yoğunlaştırdı. AKP, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı adını da değiştirerek, “Köyişleri” sözcüğünü attı. 2000-2005 arası, topraktan ve tarımsal üretimden kopanların sayısı 1.3 milyona yükseldi. Üreticilerin yıllık zararları 4-5 milyar dolardı. Doğrudan Gelir Desteği adı altında uygulamaya geçirilen politikadan küçük üretici yararlanamazken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın verileri, bu desteğin %51’den fazlasının arazi büyüklüğü 100 dekar ve üstünde olanlara (çiftçi nüfusun %17’si) gittiğini ortaya koyuyordu. ‘Toplam üreticilerin %58’ini oluşturan küçük üreticilerin aldıkları destek %7.2’de kalırken, %7’yi oluşturan en büyük toprak sahipleri %45 oranında destek görmekteydiler.

Devlet ve hükümet politikaları sonucu, ekonomi tümüyle dışa (emperyalist güç ve tekellere) bağlı hale gelirken, tarım sektörü (tarım ve hayvancılık) yıkımla yüz yüze gelmiştir. Uluslararası tekellerin baskı ve denetimi altında, üretici, ekecek tohumu dahi, tekellerin kotası ve patent koşullarına uyabildiği ölçüde sağlayabilmektedir. Tekellerin hakim oldukları ve belirledikleri keskin rekabet üreticilerin büyük kitlesini üretim yapamaz duruma düşürmeye devam etmektedir. Bu, çöküşe gidiş durumudur ve değiştirilmesi acil zorunluluk oluşturmaktadır.

BAĞIMLILIK VE YIKIM POLİTİKALARINA KARŞI VE BİR TOPRAK REFORMU İÇİN

Ülke ekonomisi ve tarımını uluslararası sermaye ve emperyalist güçlerin denetimi ve sömürüsünden çıkarmak, emperyalizme ve kapitalist sömürüye karşı devrimin en önemli sorun ve hedeflerinden biridir. Ne var ki, işçi sınıfı ve emekçilerin başkaldırılarının ürünü olacak politik devrimin başarısı ve sömürü ve bağımlılık ilişkilerine son vermesi, bir hamlede ve hemen gerçekleş(e)meyecektir. Nesnel (ve öznel) nedenlere bağlı bu gerçek, önümüze; emperyalist devletlere, uluslararası sermaye kuruluşlarının dayatmalarıyla tekellerin baskısına karşı; onlarla imzalanmış bağımlılık anlaşmalarının geçersizleştirilmesi, sanayi ve tarım emekçileri üzerindeki baskının sona erdirilmesi hedefine bağlanmış bir haklar ve talepler mücadelesini yükseltmeyi zorunluluk olarak çıkarmaktadır. Topraksız, az topraklı, yoksul köylüyü açlığa, küçük üreticiyi iflasa sürükleyen politikaları püskürtecek bir halk birleşmesi ve mücadelesi acil gerekliliktir. Sermaye devleti ve hükümetlerinin emekçiler yararına politika izlemeleri beklenemez. Aksine uyguladıkları politikalarla yüz binlerce köylü ailesini topraksızlığa ve yoksulluğa; kapitalistler için ucuz işgücüne dönüşmeye zorlamışlar-itmişlerdir. Onları zorlayıcı bir mücadele olmaksızın, bir toprak reformu yönünde adım atmayacaklardır. Anayasa'nın 44. maddesinde “Devlet,.... topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alır...” denilmektedir. Ancak bu ‘anayasal hüküm’ sadece kağıt üzerindedir. Topraksız, az topraklı köylüyü “topraklandırma”; bunun için “gerekli tedbirleri alma” iddiası riyakarlıktan öteye geçmemektedir. Bu propaganda ve yasalarda ya da hükümetlerin programlarında öne sürülen benzer iddialar, köylü kitlelerinin aldatılmasını hedeflemektedir.

‘Tarım Reformu Genel Müdürlüğü’ adıyla bir “müdürlük” dahi oluşturulmuştur. Bu kurum, 2006’da “Hazine arazilerinin topraksız ya da az topraklı çiftçilere dağıtımı esnasında, toplulaştırılan toprakların çiftçilik konusunda bilgi birikimi, deneyimi bulunmayan, hatta tarlayı sürecek, tohum, ilaç ve gübre alacak, atacak maddi imkanı, yeterli alet ve ekipmanı olmayan kişilere çiftçilik yapmak üzere dağıtılmak zorunda kalındığını, işletme büyüklüğü azaltıldığı gibi çiftçi sayısının artırıldığını; bu durumun da arazi parçalanmasını artırarak, Avrupa Birliği Müzakereleri kapsamında karşımıza en önemli olumsuzluklardan biri olarak çıkacağını” ileri sürerek, büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını savunma ve koruma kararlılığını hükümet adına ortaya koymuştur.

Yukarıdan beri ortaya konanlar ve Cumhuriyet tarihi boyunca giderek derinleşen ‘toprak dağılımı adaletsizliği’, yoksul, topraksız ve az topraklı köylünün gereksinmelerini merkezine alan bir politikayı zorunlu kılmaktadır.

MAİ-MİGA-GATT anlaşmaları yükümlülükleri geçersiz ilan edilmeli, ekonomi ve tarım üzerinde tekelci-emperyalist denetime olanak tanıyan tüm anlaşmalar iptal edilmelidir. Üreticiyi üretim yapamaz duruma düşüren yüksek girdi fiyatları düşürülmeli; küçük üreticinin banka ve kredi borçları durdurulmalı, işletilmeyen araziler devlet tarafından tarım arazisi haline dönüştürülerek, köylülerin üretimine verilmelidir. Toprak dağılımındaki büyük eşitsizliğin giderilerek, büyük toprak sahipleri ve aşiret ağalarının köylü üzerindeki baskısına son verilmelidir. Yeterli toprağı bulunmayan ve topraksız çiftçilerin tarımsal aile işletmeleri kurabilmeleri için devlet tarafından topraklandırılmaları, üretime olanak vermeyecek ölçüde parçalanan tarım topraklarının birleştirilerek, çiftçi ailesinin geçimini sağlamaya elverişli hale getirilmeleri ve üretim için gerekli araç-gereçlerin sağlanması gerekmektedir.

Koruculuğun tasfiyesi, köye geri dönüş yasaklarının kaldırılması ve köylünün zararlarının tazmini, tarım ve hayvancılığın desteklenmesi, ürün taban fiyatlarının üreticilerin ihtiyacı göz önünde tutularak belirlenmesi; gübre, ilaç, mazot, tohumluk fiyatlarının düşürülmesi ve alamayacak durumda olanlara devlet tarafından karşılıksız sağlanması, GAP’ın halkın çıkarlarını gözeten bir proje haline getirilmesi ve toprak reformu, Kürt yoksul köylüsünün acil ihtiyaçları arasındadır. GAP sahasındaki geniş topraklar ile mayınlardan temizleneceği ilan edilen Suriye sınırındaki 260 bin dönüm verimli toprak, yüz binlerce köylü ailesinin “mağdur” ve yoksun durumu dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Korucu başlarının, aşiret şeyhleri ve büyük toprak ağalarının el koydukları topraklarla mayınlardan temizlenecek topraklar, yoksul, topraksız ve az topraklı köylülere dağıtılmalıdır.

Çukurova’daki, Ege ve Akdeniz bölgesindeki büyük çiftlik ve toprak sahiplerinin tarım işçileri üzerindeki yoğun sömürüsüne karşı, işgünü, ücret, grev ve sendika hakkını teminat altına alan düzenlemeler acildir.

Geniş toprakların çok küçük sayıda büyük toprak sahipleri, toprak ağa ve beylerinin elinde olması ve bunun yanında on binlerce, yüz binlerce ailenin topraksız, yoksul, kendine yetecek bir topraktan yoksunlukları; ve bu durumun uluslararası sermaye ve emperyalist güçlere ekonomik bağımlılık koşulları tarafından daha da ağırlaştırılması; başka sonuçları ve etkileriyle birlikte bunun da tarımsal üretimi yıkıma sürüklemesi ve bu doğrultudaki egemen sınıf ve hükümet politikaları, kır emekçilerinin taleplerini de öne alan bir mücadeleyi; buna hizmet eden ya da bunun aracı olan örgütlenmeleri gerektirmektedir. Bunun için çabayı yoğunlaştırma sorumluluğu, bugün herkesten önce, ileri işçi ve emekçilerle sınıf partisine düşüyor.



[1] Prof. Doğanay, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dekan yardımcısı, ilerici, yurtsever ve demokrat bir bilim insanıydı. 20 Kasım 1979’da, ders verdiği okula gitmek üzere bindiği araçta, kontra çeteleri tarafından katledildi.

[2] Bir dekar 1000 metrekare olup, bir dönüme; bir hektar 10.000metre kare; on dönüm ya da on dekara denk gelmektedir.

[3] On dönüm bir hektar alana denk gelmektedir ve modern tarım araçlarıyla verimli sayılan üretim için 70 hektar gerekmektedir.

[4] Hasat mevsiminde sayıları 2 milyona yaklaşan mevsimlik tarım işçilerinin büyük çoğunluğunu, ’90’lı yıllarda köylerini boşaltmak zorunda kalarak Bölge kentlerinin kenar mahallelerine yerleşen Kürt yoksulları ve topraksız köylüler oluşturuyor.

[5] GAP, 17 hidroelektrik santrali ve 22 milyar KW saat elektrik üretimi kapasitesi ve su kaynaklarıyla da emperyalist rekabet kapsamında ilgi alanlarından biri durumundadır.

[6] GATT anlaşması çerçevesinde ve IMF’nin istekleri doğrultusunda fiyat ve girdi desteklerinin oransal olarak düşürüleceği ve sübvansiyon uygulamasının 2001’den itibaren terk edileceği taahhüt edildi.