Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Gafsa Maden Havzasında Halk İsyanı: İlk Değerlendirme

Fransızcadan Hüseyin Saygılı tarafından çevrilen aşağıdaki makale, Tunus İsçileri Komünist Partisi (PCOT)’un teorik yayın organı Le Communiste dergisinin Mayıs 2008 tarihli sayısında yayınlandı. Gafsa maden havzasındaki işçi eylemlerini yakından izleyen Ammar Amroussia tarafından kaleme alınan metin, bu bölgede yaşanan halk isyanının genel bir bilançosunu çıkarıyor.

Makaleyi Arapça aslından fransızcaya çeviren ise olayların akışına ilişkin şu bilgiyi veriyor:

Maden havzasındaki isyan beş aydan fazla sürdü. 6 Haziran 2008’de Ben Ali rejimi tarafından vahşice ezildi. Direnişin merkezi olan Redeyef şehrine binlerce güvenlik gücü eşliğinde saldırı düzenlendi. Halkın üzerine ateş açıldı, bir kişi öldü, 26 kişi yaralandı. Yaralılardan birisi birkaç gün sonra öldü. Daha sonra emekçi semtleri kuşatıldı ve evler tek tek arandı. Evlerin kapıları kırıldı, yağmalandı, insanlar aşağılandı ve terörize edildiler.

İsyanın başını çeken gençler özel olarak hedef alındılar, onlarcası tutuklandı. Yüzlerce genç tutuklama furyasından kurtulabilmek için, evlerini terkederek çevredeki dağlara çıktılar.

6 Haziran’ı 7 Haziran’a bağlayan gece, ordu şehri kuşattı ve sıkıyönetim ilan edildi. Şehrin etrafındaki dağlara giden yollar tutularak, halkın kendi çocuklarına yiyecek, giyecek ve içecek su götürmesinin önü kesildi. Hareketin liderleri olan Adnane Hajji, Bachir Abidi, Taieb Ben Othman eve Adel Jayar ile birlikte yüzlerce eylemci tutuklandı ve ağır işkencelerden geçirildiler. Güvenlik güçleri, Redeyef’ten sonra Metlaoui şehrine de aynı şekilde saldırdılar. Onlarca kişi işkencelerden geçirildi ve tutuklandılar. Tüm hukuk kurallarının ayaklar altına alındığı sözde mahkemelerde ağır hapis cezaları kesildi. Ben Ali rejiminin hizmetine koşulan “adalet”, sosyal mücadelelerin kriminalize edilmesinde gönüllü rol alıyor. Redeyef isyanının mahkemesi Aralık ayında görüldü. Gafsa asliye mahkemesi ceza dairesi, 11 Aralık 2008’de Adnane Hajji ve arkadaşlarını ağır bir cezaya çarptırdı. 38 sanıktan 33’ü 10 yıl, 7 sanık ise 1 ay hapse mahkum oldu. Bu adalet maskaralığı sırasında, mahkeme, sanıkları dinlemeden ve avukatlara müvekillerini savunma olanağı sunmadan kararını verdi.

gafsa maden havzasında halk isyanı: ilk değerlendirme

AMMAR AMROUSSİA

Gafsa bölgesi (Güney-Batı Tunus) ve özellikle de bölgenin kentleri 5 Ocak 2008’den bu yana büyük bir halk protestosu ile sarsılıyor. Olaylar, bölgenin en büyük işvereni olan “Gafsa Fosfat İşletmesi”nin[1] işe alım sınavı sonuçlarının açıklanmasından sonra başladı. Sınav sonuçları halk arasında “hayal kırıklığı” yarattı. Alınacak kadro sayısı ilan edilenden daha az idi ve beklentilere cevap veremedi. Üstelik adayların seçiminde öne sürülen krıterler objektif değildi, kayırmacılık, rüşvet ve iktidara bağlılık mesleki krIiterlerin önüne geçti.

Hoşnutsuzluklar ilk olarak Redayef’te patlak verdi ve ardından başta M’dhilla ve Moulares olmak üzere diğer kentlere yayıldı. Böylece Gafsa bölgesinin tamamı daha önce eşi görülmemiş, gözlemciler tarafından Ben Ali’nin yirmi yıllık iktidarı boyunca ve hatta 1984’deki “ekmek isyanı”ndan bu yana Tunus’taki en önemli hareketlenme olarak kabul edilen toplumsal bir ayaklanma ile sarsıldı. Hareket hâlâ gündemde olsa da, böylesi bir olay analiz edilerek gerekli dersler çıkarılmalıdır. Sıcağı sıcağına ilk değerlendirme, diktatörlüğe karşı daha uzun süre direnen ve bütün halk hareketini yükseltebilecek kazanımları diktatörlükten söküp alabilen güç için yararlı olabilir. Bu makalede, olayların nedenlerini irdeleyerek, Ben Ali rejiminin baskıcı aygıtı ile mücadeleler içinde halk yığınları tarafından yaratılan mücadele biçimlerini ve slogan ve talepleri inceleyerek, gelişimini takip edeceğiz

1- İSYANIN TEMELİNDEKİ NEDENLER

5 Ocak 2008’de yayınlanan GFİ’nin işçi alım sınavı sonuçları bardağı taşıran damla oldu. Eğer bölgede uzun süreden bu yana derin bir sefalet hakim olmasaydı, halkın tepkisi bu denli güçlü olmazdı. Her şey büyük bir patlamaya işaret ediyordu, belirtiler giderek artıyordu. 2007 Eylül’ünde, “Diplomalı İşsizler Bölge Komitesi”nin toplanmasına karşı uygulanan baskının ve bu olayda Afef Ben Naceur’un siyasi polisin vahşi saldırısına uğramasının ardından, “yakındaki büyük sürprizi bekleyin” diye yazmıştık.

Fosfat üretimi, sömürge döneminden günümüze kadar Gafsa bölgesinin temel ekonomik faaliyeti olarak kaldı. Bu durum, Redeyef, Metlaoui, Moulares ve M’dhilla gibi kentlerin yaşamını halka belli bir güvence sağlayan fosfat üretimine tamamen bağımlı hale getiriyordu. Bu durum, Tunus’un 1956’da bağımsızlığına kavuşmasına ve hatta 70’li yıllara kadar böyle devam etti. Ancak bir tür “sağmal inek” olan GFİ, özellikle kötü yönetime bağlı olarak bazı zorluklarla karşılaşmaya başladı. IMF ve Dünya Bankası tarafından dayatılan “Yapısal Düzenleme Programı”[2] çerçevesinde 1986 yılında kamu kuruluşlarının yeniden yapılandırılması programına dahil edilmişti. Bu program, sadece, gerçekleştirilmesi gereken ya da muhafaza edilmesi gereken kâr oranlarını dikkate aldı. Yani emek gücünün tahrip edilmesi pahasına gerçekleştirildi. Böylece, 80’li yıllarda 14.000 olan çalışanların sayısı, 2007 yılında yaklaşık 5.300’e indi (2006’da 492’si idareci olmak üzere, 5853 kişi). Şirket, kol gücüne ihtiyacı azaltmak için makinalaşmaya gitti, yeni işçi alımının önüne geçebilmek için fazla mesailerin sayısını arttırdı. Bu fazla mesailerin tutarı, son yıllarda yaklaşık 5 milyon dinar’a[3] kadar ulaştı. Devlet ise, toplumsal rolünden durmadan uzaklaştı ve bir avuç yeni mafyacının ve yerli ve yabancı vurguncunun lehine emekçileri vahşi bir sömürüye tâbi tutarak, basit bir “jandarma” ya dönüştü. Ekonomik yapısı değişmeden kalan bölge halkının ihtiyaçlarını gidermek için hiçbir şey öngörmedi. Ekonomik nedenlerle (azami kâr arayışı) olduğu kadar, politik nedenlerle (politik olarak Ben Ali rejiminden rahatsız olmayan bir yandaşlar kitlesinin muhafazası için), yatırımlar, özellikle kıyı bölgelerine yöneltilmeye devam etti. Bu durum, 1956’da kuruluşundan bu yana “destour”[4]cu rejimin temel niteliklerinden biri olan bölgeciliği daha da derinleştirdi.

On binlerce insanın yaşadığı Maden havzasının şehirleri böylece tamamen gözden uzak kaldılar, dışlandılar ve zorluklarla karşı karşıya kaldılar. Fosfat zenginlikleri talan edilmeye devam etti. “Yıkama tesisleri”nin hizmete girmesiyle, GFİ, bölgedeki içme sularının büyük kısmına elkoydu. Daha da önemlisi, yıkama için kullanılan kirlenmiş suların yeraltı sularına bulaşarak kirletmesi nedeniyle, Redeyef halkı içme suyu ihtiyacını başka bölgelerden getirilen suyu satın alarak karşılama zorundadır (20 litre su 1 dinar).

Bu durum, işsizliği, özellikle üniversite mezunları arasında işsizliği daha da ağırlaştırdı. Bölgedeki işsizlik oranı, resmi olarak çalışan nüfusun %14 ya da %15’ i oranında olan ülke ortalamasının iki ve hatta bazen üç katına yükseldi. Öte yandan eğitim, sağlık, barınma ve ulaşım gibi kamu hizmetleri, özelleştirmeler ve fiyatlarındaki artışlar sonucu giderek kötüleşti. Halk kitleleri, çocuklarının özellikle de üniversiteye giden çocuklarının okul, ilaç ve tedavi, ulaşım ya da barınma masraflarını karşılayamaz duruma geldi. Ayrıca temel tüketim maddelerinin fiyatları tüm dünyada fırladı. Fiyat artışları, gıda, giyim ve yakıt gibi temel tüketim maddelerini etkiledi. Dörtnala giden enflasyondaki artışı takip etmeyen ücretlerin düşüklüğü, küçük mülk sahiplerinin, esnafların ve zenaatçıların gelirlerinin zayıflığı ve miktarı giderek artan işsizlerin her türlü gelirden yoksun oluşu, Gafsa bölgesini geniş bir yoksulluk, güvencesizlik ve toplumsal dışlanmışlık bölgesine dönüştürdü.

Elbette bölge halkının çoğunluğunun sosyal koşullarının giderek kötüye doğru gitmesi; GFİ’nin üst düzey bürokratları, bölge idarecileri, iktidar yanlısı çıkarcı düzenbazlar vb. gibi bazı tabakaların zenginliğinin artmasına tekabül ediyor. GFİ’nin, doyasıyla devletin, fosfat ürününden elde ettiği ihracat gelirlerinin, dünya pazarında fiyatların artması sonucu önemli oranda arttığını belirtmek gerekir. Gelirler, 2005 yılında 858 milyon dinardan (715 milyon dolar) 2007 yılında 1milyar 261 milyon dinara çıktı ve muhtemelen 2008 yılında 2,2 ya da 2,4 milyar dinarı bulacak.

Durumdan faydalananlar arasında, aynı zamanda iktidardaki partinin merkez komitesi üyesi ve milletvekili olan UGTT’nin[5] genel sekreteri Amara Abbassi’yi de görebiliriz. Emekçilerin mücadelelerine karşı oynadığı “itfaiyeci” rolü karşılığında aldığı rüşvetlerin dışında, işgüvencesi için mücadele ettiğini ilan eden bir sendikanın başında olsa da, bizzat kendisinin kurduğu ve işçilerini benzeri görülmemiş bir sömürüye tâbi tuttuğu bir taşeron şirketin işçilerinin sırtından bir servet sahibi oldu. Abbassi, bölge idarecilerinin olduğu kadar UGTT’nin başına çöreklenen satılmış unsurların oluşturduğu bürokratların desteğine de sahiptir.

Uydu aracılığıyla yayın yapan televizyon kanallarını izleyen, eğitim görmüş çocukları olan ve “kamu işlerini” takip eden Gafsa halkının olduğu kadar Tunus halkının ülkedeki çürümüşlüğün derecesi hakkındaki bilgilerinin birbirinden değişik olduğu açıktır. Bir avuç aile (Ben Ali’nin, damatlarının, dostları ve yakınlarının aileleri) olağanüstü miktarlarda servetlere sahip oldular. Özelleştirme kampanyasından faydalanarak ekonominin temel sektörlerine el koydular. Bankalar, garanti istemeden çok miktarda kredi vererek onların hizmetine girdiler. Bu nedenle, “şüpheli alacaklar”, verilen kredilerin 1/3 den fazlasını oluşturmaktadır.

Bu ailelere mensup bazı kişiler, onlara önemli miktarda rüşvet vermeyi kabul edenlerin hesabına devletle ilgili işlemlerinde “iş takipçiliği” konusunda uzmanlaştılar. Kazanabilmek için rüşvet vermek gereken ve sonuçları önceden bilinen kamu sektörünün işe alım sınavları bile onlardan soruluyor, ellerinden hiçbir şey kurtulmuyor. Böylece vatandaşlar, yoksulların durumlarının günden güne daha da kötüleşmesine karşın “taht”a bağlı bir azınlığın durmadan zenginleştiğini görerek, içinde bulunulan durumun vehametini tespit edebilirler. Bütün bu etkenler, bütün ülkede ve Gafsa maden havzası gibi en geri bölgelerde, su yüzüne çıkma fırsatı bekleyen gizli bir öfke şekline bürünen genel bir hoşnutsuzluk havası yarattı. Aslında GFİ’nin sınav sonuçlarının açıklanmasından daha önce de, Gafsa bölgesinde, Tunus’un birçok bölgesinde, baskıya ve maruz kaldıkları adaletsizliğe karşı protestolarını dile getirmek için örgütlenen köylüler, işten çıkarılan işçiler ya da halkın yaşadığı mahallelerin sakinleri gibi “Diplomalı İşsizler Bölge Komitesi” şeklinde örgütlenen diplomalı işsizlerin başını çektiği bir takım protesto eylemleri meydana gelmişti. Ve daha sonra, sınav sonuçlarının açıklanması “bardağı taşıran damla” oldu ve ardından gösteriler, maden havzası sakinlerinin oturma eylemleri ve ayaklanmalar patlak verdi.

2- BİR HALK HAREKETİ

Hareketi tam anlamıyla bir halk ayaklanmasına çeviren, bölgesel ve az çok sınırlı niteliğine rağmen, başlagıcından bu yana geniş bir halk hareketi olma özelliği taşımasıdır. İşçiler, işsizler, memurlar, esnaflar, zanaatkârlar, öğrenciler vb. tüm halk kesimleri bu harekete katıldılar. Çocuklar, gençler, yetişkinler, yaşlılar, değişik kuşaklardan insanlar katıldılar. Kadınlar, hatta ev kadınları bile protestolardaki yerlerini aldılar ve çoğunlukla öncü bir rol oynadılar. Bölgede varolan ve sürekli olarak iktidar tarafından alet edilen aşiret ayrılıkları, bu hareket içerisinde ortadan kayboldu ve yerini toplumsal, sınıfsal bir aidiyete bıraktı. Halk, yaşadıkları yoksulluğun ve kaderlerinin aynı olduğunu anladı: işsizlik, dışlanmışlık, yoksulluk, alım gücünün düşüşü ve genel olarak yaşam koşullarının giderek zorlaşması. Bu duygular, tartışmalar, polis ile çatışmalar, yardımlaşma ve dayanışma vb. neticesinde günden güne iyice doğrulandı. Önderliğe sahip oldukça, bugün geri adım atmak, özellikle Redeyef’te çok zor ve hareket gelişmeye açıktır. Devamlılığı ile kendini karakterize eden hareket, dördüncü ayını bitirdi. Yönetici bir çekirdeğin, sendika temsilcisinin ve devrimci militanların varlığı sayesinde; hareketin bizzat eksenini oluşturan özellikle Redeyef’te, hareket hâlâ devam ediyor. ülkemiz, 1956 yılındaki “bağımsızlık”tan bu yana, bu kadar uzun süre devam eden bir toplumsal mücadeleye tanık olmamıştı. Başında deneyimli militanların bulunmasından başka, hareketin uzun ömürlü olmasında nesnel etkenlerin önemli rolü oldu. Daha önce bahsi edilen bu etkenler, halka, yoksullukları ve zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını kavrattı. Bütün umut kapıları onlara kapandı ve böylece mevcut rejime karşı bütün güvenlerini kaybettiler. Rejim, ne bölgenin karşı karşıya olduğu sorunlara çözüm buldu, ne halkın doğrudan taleplerine cevap verdi, ne de vaatlerini, özellikle Moulares’te bazı toplumsal katmanlar lehine büyük bir şamatayla duyurulan “cumhubaşkanlığının özel tedbirleri”ne ilişkin vaatlerini yerine getirdi. Bu, muhaliflerin öfkesini daha da arttırdı. Daha kötüsü, hareketin başından itibaren, iktidar baskıya başvurdu. Nisan ayı başında, ardından Mayıs ayı başında, Redeyef ve Moulares’te baskı çok şiddetlendi ve genişledi. Ancak baskı, bu hareketi ne söndürebildi, ne de boğabildi, tam tesine daha da radikalleştirdi. Neticesinde iktidar, bir kaç gün önce gözaltına alınan hareketin yöneticilerini ve eylemcileri serbest bırakmak zorunda kaldı. On binlerce kişi, sebest bırakılanları birer halk kahramanı gibi karşıladı. İktidar, hareketin genişliği karşısında gafil avlandı, katılanları kamçılayan birlik, mücadele kararlılığı ve dayanışmacılığı karşısında sarsıldı. Bu nedenle, başlagıçta, söneceğini düşünerek olayı zamana bırakmayı ve dağılmaya zorlamayı denedi. Zira talepleri teşvik edecek ve hareketin ülkenin diğer bölgelerine yayılmasına neden olacak tavizler vermekten korkuyordu. Aynı zamanda baskının; “devlet başkanı Ben Ali’nin ileri görüşlü idaresinde gerçekleştirilen eserler” ve sözümona “Tunus ekonomik mucizesi” ne dayanan rejimin demagojik propagandasının maskesini düşürecek biçimde harekete ulusal olduğu kadar uluslararası bir boyut kazandırmasından çekiniyordu. Gerçekten de maden havzasında olanlar, bütün bu yalanların ayyuka çıkmasına neden oldu. Eğer varsa bir “mucize”; bu servetleri başdöndürücü biçimde artan yerel ve yabancı zenginler içindir, şiddetli bir sosyal ve ekonomik baskıya maruz kalan halk için değildir. 2009 seçimlerine bir yıldan biraz uzun bir süre varken, daha şimdiden, “eserlerine” devam edebilmesi ve “Tunus’a aydınlık bir geleceği garantilemek için” programınının geri kalanını hayata geçirebilmek üzere, Ben Ali’nin, ömür boyu başkanlığı anlamına gelen, beşinci kez aday olması için bir “rica” kampanyası başlatıldı. Maden havzasındaki kentlerde durumun patlak vermesi iktidarın işini güçleştirdi, bu nedenle, politik muhalefetin zayıflığından ve sendikal bürokrasinin işbirlikçiliğinden yararlanarak hareketi tecrit etmek için boşuna çabalayıp durdu. Sendikal bürokrasi, bu amaçla bazı sendikacıları cezalandıracak kadar ileri gitti.[6] Ancak bütün bunlar, hareketin yoluna devam etmesini, tecrit etmek için girişilen tüm çabaları boşuna çıkarmasını ve yurt dışından yayın yapan televizyon kanalı “Al-Hiwar Attounoussi”[7], internet üzerinden Tunus İşçileri Komünist Partisi’nin fikirleri doğrultusunda yayın yapan “Al-Badil”[8] gazetesi, yasal muhalefetin gazeteleri (Al-Mawkif, Mouatinoun, Attarik Al-Jadid v.d) ve başta Tunus İşçileri Komünist Partisi’nin yasadışı merkezi yayın organı olan “Sawt Echâab”[9] olmak üzere yeraltı basını gibi bağımsız bilgi kaynakları ve ayrıca ülke içerisinde “Maden Havzası Halkıyla Ulusal Dayanışma Komitesi” tarafından düzenlenen dayanışma kampanyaları ve yurt dışında Tunuslu ve yabancı parti ve demokratik dernekler aracılığıyla halkın sempatisini kazanmasını engelleyemedi.

3- ÇEŞİTLİ VE CESUR MÜCADELE BİÇİMLERİ

İktidar için baskı, sokak gösterilerinin, partilerin ve üniversite derneklerinin lokallerindeki toplantıların yasaklanması her zaman geçerli bir durumdu. Bu strateji, iktidar için oldukça etkili oldu. Muhalefetin gelişmesini ve genişlemesini engelleyerek, dar bir çevre ile sınırlı kalmasını başardı. Muhalif hareketler, aslında polis terörüyle dayatılan bir “sosyal barış” denizinde münferit olaylar gibi göründü. Ben Ali rejimi, içeride olduğu kadar dışarıda da, bu sessizliği, “tercihlerindeki başarı”nın ve “onun etrafında halkın birliği”nin kanıtı olarak gururla öne çıkardı. Bununla birlikte, Gafsa bölgesindeki maden havzasında olanlar, tamamen farklı bir durum yansıtıyordu. Güvenlik güçleri, sınırlı bir muhalif hareketi baskıyla sindirerek ve azınlığın bir hareketine indirgeyerek eskiden çok rahat biçimde yapabildiklerini artık yapamıyorlardı. Çünkü artık hareket gerçekten kitlesel ve katılanların hepsi direnmeye ve sonuna kadar mücadeleye devam etmeye kararlı, zira zincirlerinden başka kaybedecek birşeyleri yok. İşte bu nedenle, 2008 yılının Nisan ayının başında ardından Mayıs ayının başında şiddetle müdahale eden güvenlik güçleri, halkın kararlılığı karşısında kısa sürede geri adım atmak zorunda kaldı. Normal koşullarda, iktidarın partilere ve hatta legal derneklere açık alanlarda olduğu kadar kendi lokallerinde yapmalarını yasaklayabileceği faaliyetleri, muhalif güçler, maden havzasında polisin herhangi bir iznine gerek duymadan keyiflerince gerçekleştirebildiler. Böylece gece ve gündüz boyunca kortejler sokakları doldurdu, açık alanlarda halk toplantıları yapıldı ve sadece seyredip müdahale edemeyen polisin gözü önünde güpe gündüz politik bültenler ve bildiriler dağıtıldı. Halk, pratikte, toplanma, gösteri, ifade vb. özgürlüklerini serbestçe kullanmalarına olanak tanıyan kendi lehlerine bir güç dengesi yarattı. Hareketi durdurmak için güvenlik güçlerine kalan tek seçenek; maden havzası kentlerinin düpedüz işgal edilmesi ve her türlü faaliyetin engellenmesi için sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağının ilan edilmesiydi (gerçekten de, Haziran sonunda öyle oldu – Arapçadan çevirenin notu).

4- KENDİLİĞİNDEN BİR AYAKLANMA, ANCAK…

Bu ayaklanmanın kendiliğinden nitelikte olduğuna şüphe yok. Hareketin bu niteliği, daha başlangıçta açıkça kendini gösterdi ve ilk haftalar boyunca devam etti. Kendiliğindenlikten kastedilen, hareketi örgütleyen ve onu bir talepler platformuyla donatan, pratik alanda yöneten ve hareketi iktidarın provokasyonlarından ve taşkınlıklardan koruyan politik bir önderliğin eksikliğidir. Ancak bu eksiklik, diğer kentlerdeki hareketlerde farklı seviyelerde kendini hissettirirken, esas olarak Redayef’te günden güne aşıldı. Bilinçlenme, Redayef’te bir talepler listesinin hazırlanması ve güç dengelerini ve özellikle yaptıklarına ve yapacaklarına ikna olacak şekilde kitlelerin ruh halini hesaba katan bir eylem planının hazırlanması ile kendini gösterdi. Devrimci sendikal ve politik militan bir çekirdeğin varlığı, hareketin bilinçlenmesinde ve örgütlenmesinde belirleyici bir rol oynadı ve oynamaya devam ediyor. Aslında Redeyef, maden havzasında hareketin başından itibaren bir istisna oldu. Hareketin başında ortaya çıkan zorluklar çabuk bir biçimde ortadan kaldırıldı. Bu zorlukların odağı olan ve hareketi bölmeyi, tereddüt tohumları ekmeyi ve yöneticilerinin saygınlığını ve itibarını zedelemeyi amaçlayan aşiret reislerini ve yerel ve bölgesel yöneticileri etkisizleştirmeye olanak tanıdı. Mensupları sendikal meclisler tarafından belirlenen “Komite” ve her kesimden sendikacılar ve politik, demokrat ve ilerici militanlardan oluşan yakın çevresi; hareketin kanalize olmasında ve yönetilmesinde çok büyük bir olgunluk gösterdi. “İkinci ateşkes” (devlet yöneticilerinin isteği üzerine, görüşmelere elverişli bir ortam yaratmak için 15 gün boyunca gösteriler ve grevler askıya alındı), nefes alma ve yeniden örgütlenme fırsatı tanıyarak, hareketi daha da güçlendirdi. Hiç kimse, hareketin yöneticilerinin zor durumları idare etme, iktidarın manevralarını boşa çıkarma ve hareketin başarısızlığa uğramasını engelleme yeteneklerinden şüphe duymuyordu.

Bu dönem, hareketin yöneticilerinin gerçek birer önder ve halkın sözcüsü olduklarını doğruladı.

Diğer yandan kitlelerin bilincindeki evrilmeyi ve bağrındaki aktif unsurları kaydetmekte yarar var.

Mücadele, katılanları eğitiyor ve bilinçlerini bir konuşmanın sağlayacağından çok daha çabuk biçimde geliştiriyor. Gerçekten de harekete dahil olan halk kitleleri, kendilerini doğrudan “devlet işleri”nin içinde buldular. Halk kitleleri; sorunlarını ve kaygılarını, genel olarak ülkedeki durumu tartışıyor, bilgi alış verişinde bulunuyor ve Ben Ali rejimine karşı şiddetli eleştirilerde bulunuyorlar, bu rejimin zenginlerin hizmetinde, despotik ve dikta niteliğini ve halkın çıkarlarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını kendi somut deneyimleriyle keşfediyorlar. Bizzat kendi güçlerinin ve dolayısıyla da direnme ve dayatma yeteneklerinin farkına varıyorlar. Belediye, polis, ulusal muhafızlar, iktidar partisinin organları (koordinasyon komitesi, bölgesel ve mesleki hücreler) gibi iktidarın bölgedeki sembolleri halkın iradesi karşısında iflas ettiler. Başka bir deyişle, artık Redeyef’te politikadan sözetmek, ne yasak, ne tehlikeli, ne de bir avuç “imtiyazlı”nın tekelindedir. Aksine politika, herkesin korkmadan, herhangi bir kişiden izin almadan yaptığı doğal bir eylem haline geldi. Herkes belediye başkanını, Vali’yi ve hatta Ben Ali’yi, özellikle de damatlarının, aile yakınlarının zenginleşmesinden bahsederek eleştirmeye başladı.

Redeyef yakınlarındaki Moulares’te diplomalı işsizlerin açtıkları çadırda bir grup genç bir araya geldi. Bir yandan üniversite eğitimleri boyunca edindikleri deneyimler, diğer yandan sendikal ve politik çevreleri sayesinde, hemen kısa sürede, kendi taleplerini geniş politik bir perspektifle formüle ettiler. Bu deneyim, bu gençlerin kısa süre içerisinde hareket içerisinde etkili bir konuma gelmelerinin ve aydınlar arasında yankı uyandırmalarının yolunu açtı. Ancak bu çekirdek, Redeyef dışındaki sendikal ve politik çevrelerin desteğini alamadığı için, hareketin tümünün yönetimi haline gelemedi. Bütün olumlu yönlerine rağmen, bu halk isyanı kendiliğindenliği aşamayan ve global politik bir vizyondan yoksun bir hareket olarak kaldı. İktidar, hareketi içten bölmek için bu zayıflığı birçok kez kullanmaya kalkıştı. Bazen Başkan Ben Ali’nin bizzat müdahale ederek tüm sorunları çözeceğini, buna fırsat yaratmak için de hareketi durdurmak gerektiğini yaydılar. Hareketin yöneticileri hakkında iftiralar yayarak değişik kentleri birbirinden tecrit etmeye çalıştılar. Kuşkusuz hâlâ hareketin bölgesel ve ülke düzeyinde birleşmesini değişik emekçi kesimlerin seferber edilmesini baltalayan değişik faktörler vardır. Halbuki, maden havzasındaki halkın talepleri, aynı haksızlıklara maruz kalan tüm emekçileri ilgilendirmektedir.

5- POLİTİK MUHALEFETİN ZAYIFLIĞI

Politik muhalefetin zayıflığının unsurlarından birisi, uzun sessizlik yıllarından devraldığı sakatlıklardır. Muhalefetin önemli bir kesimi, bu önemli hareketten, halk kitlelerinin taleplerini sahiplenerek, kendi sosyal temelini genişletmek için yararlanacağına, sesiz kalmayı yeğledi. Ve hareket ilerledikçe, bu tür muhaliflerle halk kitleleri arasındaki mesafe de açılıyor. Hareketin başlangıç zamanında görülen medyatik ilgi de zamanla geriledi. Politik şefler, özellikle de bölgeye rahatça gidip gelmek konusunda sorunları olmayan legal parti şefleri, hareketin yanında yeralmak üzere çaba sarfetmediler. Ziyarete gittikleri zaman da, bunu, politik ve medyatik yan aktivitelerle destekleyip, hareketi ulusal düzeyde ihtiyaç duyduğu desteğe kavuşturmak için değerlendirmediler. Bu durumu, partilerin zayıflığı ile açıklamak imkansızdır, zira belirttiğimiz gibi, ilgili partiler, eğer isteseler, bu hareketten kendi sosyal tabanlarını genişletmek üzere yararlanabilirlerdi. Ancak bunu engelleyen güçlü ideolojik ve politik engeller vardı. Doğrusu bu partilerin, bölge halkına ve genel olarak Tunus halkına sunabilecekleri bir çözüm yoktur. Despotizme karşı çıksalar ve politik bakımdan liberalleşme yanlısı olsalar da, bunlar, özelleştirmeleri ve devletin rolünün azaltılmasını öngören liberal kapitalist ekonominin yandaşlarıdırlar. Sözde dış yatırımların özendirilmesi adına, ülkede yabancı sermayenin varlığını ve hatta hakimiyetini kabul ediyorlar. Yabancı sermayenin Tunus ekonomisinin tahribatına ve yağmaya, bağımlılığının derinleşmesine değil, kalkınmaya hizmet edeceğini düşünüyorlar. Dolayısıyla, bu maden bölgesindeki gibi bir isyan, piyasa ekonomisinin avantajlarını saymakla bitiremeyen tüm liberallerin söylemlerini yalanlamaktadır. Bu nedenle, Ben Ali rejiminin toplumsal ve ekonomik tercihlerinin köklü bir eleştirisini yapma kapasitesinden yoksun olan bu partiler, zor bir duruma düştüler. En iyi durumda, esaslı sebeplerin değil, onun yolaçtığı çeşitli sonuçların eleştirisi ile yetindiler.

İlerici solda yeraldığını iddia eden bazı güçler, hareketi uzaktan izlemeye devam ediyorlar. Ya bu hareketi ülkemizde değil de, sanki bir komşu ülkede oluyormuş gibi ele alıp, salt bir dayanışma beyan etmekle yetiniyorlar, ya verilecek bir desteğin şu veya bu partiye (mesela PCOT) yarayacağını sanan sekter bir tutuma sahipler, ya da zaten iktidarla ve sendika bürokrasisisyle ilişkilerinin zedelenmemesi için harekete açıktan karşı çıkıyorlar. Bir diğer neden ise, maden bölgesindeki bu isyanın, kendi karamsarlıklarını meşru göstermek için ileri sürdükleri “halk hareketi geriliyor” tezini çok yalın bir şekilde yalanlıyor olmasıdır. İslamcılara gelince, yaklaşık yirmi yıldır yedikleri darbelerin etkilerini henüz atlatabilmiş değiller ve bu işin tamamıyla dışında bulunuyorlar. Yaptıkları tek şey, ya tek başına veya “18 Ekim Haklar ve Özgürlükler Kollektifi” çerçevesinde, maden bölgesi halkına dayanışma mesajı yayınlamak oldu. Terörizme karşı uluslararası mücadele kapsamında baskı gören İslamcıların cihatcı kesimi de, talepleri, sloganları ve kapsamı itibarıyla dini motifler taşımaktan uzak olan bu harekete ilgi göstermedi.

İçerisinde partimiz Tunus İşçileri Komünist Partisi (PCOT)’nin de bulunduğu gerçek ilerici ve demokratik güçler ise, maden bölgesindeki bu hareketin taşıdığı büyük önemin farkında olarak hareket ettiler. Ya direkt katılarak ve içerisinde yeralarak veya ülkenin başka bölgelerindeki işçi ve emekçiler içerisinde dayanışma hareketini örgütleyerek dolaylı olarak, maden bölgesi halkına destek verdiler ve vermeye devam ediyorlar. Liberal, reformist ve İslamcı güçlere nazaran daha güçlü olmakla birlikte, kabul etmek gerekir ki, ilerici ve demokratik güçler de, bölgedeki zayıflıklarının daha çok farkına vardılar. Bazı şehirlerde harekette etkin rol almakla birlikte, maden havzasının tüm şehirlerinde bu etkinlik gösterilemediği için, şehirler ve bölgeler arasında emekçi koordinasyonu yeterince sağlanamadı. Buna rağmen, yürütülen çalışmalar ve halk kitleleri nezdinde elde edilen saygınlık, yeni güçler kazanma ve zayıflıklarını aşma bakımından olumlu bir deneyim oldu.

6- SENDİKA BÜROKRASİSİNİN İHANETİ

Belki de ilk defa, halkın öfkesi, bu denli açık bir tarzda, Tunus Genel Emek Birliği (UGTT)’ne, konfederasyonun bölge örgütüne ve burada örgütlü olan maden sendikalarına yöneldi. Kendisini, yürüyüşler, açıklamalar, tartışmalar biçiminde ifade eden memnuniyetsizlik ve öfke, sadece rejime karşı değil, sendikal işbirlikçiliğe karşı da ortaya kondu. İşbirlikçi sendikacılık, GFI tarafından organize edilen sınavın sonuçlarını kabul etmenin yanı sıra, kurduğu şaibeli şahsi ilişkiler, rüşvet bağlantıları ve hatta taşeron şirketler kurarak işçilerin sömürülmesine katılma gibi suçlar işleyerek, havzada durumun bu hale gelmesinde pay sahibidir. UGTT ve maden sendikaları, sadece sessiz kalmakla yetinmediler, son bölge konseyi toplantısında, bölge halkının itirazlarını yansıtmayı açıktan reddettiler. Hatta Mayıs 2008’de yayınladıkları 12 maddelik bildirgede, halkın istemlerinin tam tersine bir tutumla, sınav sonuçlarını kabul ettiklerini ve seçilenlerin işe alınması işlemine başlanmasını talep ettiler. Başında Amara Abassi’nin yeraldığı yerel sendikal otorite, halkın tepkisini çekti. Öteki sendikalar da kayıtsız kaldılar. Bir kez daha, sadece sendikanın Redeyef bölge örgütü ve şube başkanı, mücadele edenleri desteklediler ve aktif olarak hareketin içerisinde yeraldılar. Sendika merkezine gelince, her zaman olduğu gibi, oralı bile olmadı. Sadece, yürütme kurulundan iki üyenin ve bölgedeki eğitim sendikası başkanının içerisinde yeraldığı bir soruşturma komisyonu kurmakla yetindiler. Ve bu komisyon da, beklendiği gibi, yörenin sendikal realitesine herhangi bir etkide bulunmadı. Abbasi, işçilerin çıkarlarını çiğneyerek, itiraz edenlere karşı da manevralar çevirmeye devam etti. Aslında sendika merkezinin ve sendikal bürokrasinin tamamen işçi aleyhtarı ve utanç verici bir tutum içerisinde olabilecekleri beklenen bir şeydi, ama mücadeleci özellikleriyle tanınan sendikal çevrelerin kayıtsızlığıdır sorun yaratan. İlk ve ortaöğrenim ve sağlık sektöründen militanlar baskı ve işkence görüp hapsedilirken, birçok gözlemci, mücadeleci bilinen eğitim ve sağlık sendika şubelerinin neden sessiz kaldığını merak ettiler. Peki, postacılar neredeydi? Sendikaların üst yönetimleri, ne destek eylemi örgütlediler, ne de bir açıklama yaptılar. Sadece şubeler harekete destek verdiler. Genel merkezler ise, UGTT konfederasyonu genel sekreterinin ve yandaşlarının afarozuna maruz kalacaklarından korktular.

7- AYDINLARIN KAYITSIZLIĞI

Aydınlar ise, genel olarak pasif ve sessiz kaldılar. Çok dar bir kesim, bu hareketten etkilenerek, yazılarında yer verdi; diğerleri hareketsiz kalmayı yeğlediler. Bu ise, Tunus’ta aydınların ve sanatçıların içerisinde bulundukları krizin derinliğini ortaya koymaktadır. Aydınlar arasında genel eğilim, umutsuzluk ve iktidarsızlık içerisinde halka sırtını dönmek, halkı “ihanet etmek”le suçlamak, iktidara yanaşmak ve şahsi çıkarlarını kollamaktır. Halkın harekete geçmesi, canlılığı, dinamizmi ve girişkenliği bile bunları ayıktırmaya yetmedi, dört ay süren direniş ve çatışma da düşünceleri ve ruh halleri üzerinde bir etkide bulunamadı. İşsizlik, marjinalleştirme, yoksulluk ve açlık pençesine itilmiş olan Redeyef, Moulares, M’dhilla kentlerinin mücadeleye atılan halk kitleleriyle dayanışmak ve baskıları kınamak için kıllarını bile kıpırdatmadılar. Uykularından uyanmak için herhalde bir depreme ihtiyaçları var bunların.

Bir başka noktaya dikkat çekmekte fayda var. Burjuva ve küçük burjuva kesimlerden gelen entellektüel kadınların politik, sendikal ve haklar alanındaki rollerinin gerilediği bir dönemde, maden havzasındaki kentlerin isyanı, emekçi kadınları ön plana çıkardı. Bilinen geleneksel yapıların ötesinde, kadınlar, oturma eylemlerinde aktif rol aldılar. Moulares kentinde “11 kadının çadırındaki” oturma eylemi en bilineni oldu bunların. Moulares’teki GFI merkez binasının önünde çadır kuran bu kadınlar, aileleri de dahil olmak üzere, dışarıdan gelen baskılara karşı bir aydan fazla direndiler. Bu eylemler içerisinde, iktidardaki Destur partisinin yerel binasını işgal eden ve bir ay boyunca buradan çıkmayı reddeden Khira Laamari özel bir yer tuttu. Bu mücadeleci kadın, 9 aylık hamile olmasına ve ağrılarına karşın eylemine devam etti ve ancak çocuğunu doğurmak üzere hastahaneye gitmek üzere eylem yerinden ayrıldı. Çocuğuna ise “Zafer” adını verdi. Öte yandan onlarca ve giderek yüzlerce kadın, UGTT’nin Redeyef’teki şubesine giderek, eylemlerin örgütlenmesi içerisinde yeraldılar. Bunlar arasında çok sayıda türbanlı ve çarşaflı kadın da yeralıyordu. Kendilerinin ve çocuklarının istek ve özlemlerini yansıtmak üzere ev ve mutfaklarından çıkmışlardı.

Bu hareketin entellektüel kadınları, ilericileri uyarması, gericiliğe ve köktendinciliğe karşı kadın hareketinin temellerini genişletmek üzere değerlendirilmesi beklenirdi. Öyle olmadı, Tunus Demokrat Kadınlar Derneği’nin üç ay sonra düzenlediği bir toplantı hariç tutulursa, kendisine feminist diyen entellektüeller pasif kaldılar. Hatta, kendilerinin küçük burjuva egoizmine, kibirliliklerine ve kadınların somut sorunları hakkında hiçbir şey söylemedikleri, önlerine düşüp destek vermedikleri halde, türban konusunda ahkam kesenlere de bir ders veren bu harekete karşı tümüyle kayıtsız kaldılar.

8- HALK DESTEĞİ, AMA…

Hareket şimdi dördüncü ayına girmiş olmasına rağmen, genişleyerek Ben Ali rejiminin ekonomik ve sosyal politikalarından zarar gören tüm kesimleri kucaklayan ulusal bir eyleme dönüşemedi. Bazı sınırlı girişimler olmakla birlikte, hareket, öteki bölgeleri, hatta Gafsa bölgesinin bile tümünü mobilize eden bir nitelik kazanamadı. Gafsa bölgesinde harekete geçenler, Zanouche’de işsizler, Redeyef ve M’dhilla’da yoksul köylüler, emekli işçiler, yine Redeyef’te tarım alanlarındaki mülkiyetle ilgili sorunları olanlar, M’dhilla’da pist ve yol talebi olanlardı.

Hareketin yerellikten çıkamamasına yolaçan faktörler vardı, ama bunları muhalif politik güçlerin zayıflığı veya sendika bürokrasisinin ihaneti gibi subjektif faktörlerle sınırlı tutmak yanlış olur. Objektif faktörleri de dikkate almak gerekir. Maden havzasındaki bu hareket, tamamen yerel sebeplerle, yani GFI tarafından düzenlenen işe alma sınavı üzerine patlak verdi. 1984’deki “ekmek isyanı” sırasında olduğu gibi, politik bir önderlik olmamasına ve sendika bürokrasisinin ihanetine rağmen ulusal bir özellik kazanan hareketi birleştiren “ekmek zammının geri alınması” gibi bir talep yoktu bu kez. 1984’deki ekmek isyanı sırasında üniversite gençliği çok önemli bir rol oynamıştı. 3 Ocak 1984 günü öğrenci gençlerin Tunus sokaklarındaki gösterisi, yoksul semtlerdeki gençliğin de alanlara çıkmasında ve hareketin genişlemesinde önemli bir etki yaratmıştı. Başkentteki gösteriler duyulur duyulmaz, ülkenin tüm bölgelerinde ve şehirlerde halk sokağa çıkmış, Burgiba geri adım atmak ve zammı geri almak zorunda kalmıştı. Halbuki, bugün üniversite gençliği, 1980’lerle kıyaslandığında, birçok şehirde bulunmasına rağmen, burada üzerinde duramayacağımız nedenlerle, eski rolünü oynayabilecek durumda değildir. Şimdi, dayanışma eylemleri oldukça sınırlı kaldı. Sendikaların (1978), üniversite öğrencilerinin (1984) veya politik bir gücün desteğinden yoksun olan maden havzası halkının direnişinin yerel sınırları aşması çok zor görünmektedir. Genel olarak halk kitlelerinin ruh hali de eski hal değildir. Toplumsal yaşam şartları kötüleşmesine, öfke ve şikayet artmasına rağmen, kitleler dağınıktır. Bu, yirmi yıldır süren baskı, korkutma, yıldırma ve dayanışma duygularındaki zedelenmenin ürünüdür. Tunus’ta, sendikaların da onay vermesiyle, 1996’dan beri dayanışma grevi yasaktır. Kamu sektörünün özelleştirilmesi ve büyük işçi merkezlerinin dağıtılmasının da bir sonucudur. Bu kuralsız “liberalizasyon” ortamında yeşeren bireyci, fırsatçı ruh halini de unutmamak lazımdır. Ama bütün bunlar, özellikle de bir perspektif yoksunluğunun egemen olduğu ortamda, sosyal problemlerin giderek ağırlaşmasına ve köklü sarsılmalara da yolaçma potansiyeli taşımaktadır.

9- HAREKETİN PERSPEKTİFLERİ

Maden havzası halkının isyanı kırılamadı. Yetkililerin artık sakinleşti diye umutlandıkları her durumdan sonra, eylemler daha büyük bir kararlılıkla yeniden başladı. Bu hareket daha uzun bir süre devam edebilir, zira iktidar, acil olanlar başta olmak üzere, halkın hiçbir talebine olumlu yanıt vermiş değildir. Halk ise, hiç bir gerileme işareti vermediği gibi, birliğini sağlamlaştırıyor ve değişik eylem biçimlerine (yürüyüş, oturma eylemi, grev vb.) başvuruyor.

Ancak hareketin yerel düzeyle sınırlı kalması da beklenmelidir, zira yaygınlaşması önündeki engellerin kolayca ve kısa sürede aşılması zordur. Yine de tam olarak nasıl gelişeceği önceden kestirilemez. Eğer Gafsa şehrinin kendisine yayılabilirse, bunun öteki bölgeleri de etkilemeyeceği söylenemez. Bu, harekete önemli politik bir boyut kazandıracaktır. Sürekli zamlar, artan işsizlik, toplumsal ve bölgesel plandaki eşitsizlikler, yolsuzluk gibi nedenlerle şu veya bu bölgede sosyal huzursuzluk ve patlamalar yaşanabilir. Böylece maden havzası halkının hareketi yeni bir boyut kazanabilir. Bu olasılıklar bulunmakla birlikte, biz değerlendirmelerimizi hipotezler üzerine oturtamayız. Gerçek durumdan ve içinde yaşanılan koşullardaki güç ilişkilerinden hareketle varılmak istenen hedeflere uygun araçlar geliştirmeliyiz. Bu bakış açısıyla, havzanın üç kentindeki hareketin bileşenlerini biraraya getirmek, Metlaoui kentinin de buraya dahil olması için çaba sarfetmek, büyük aciliyet taşımaktadır.

Öte yandan hareketin devamlılığı ve genişlemesi için, bu kentlerin halkını duruma göre iş ve eğitim merkezlerinde veya semtlerde örgütlemek, en önemli iştir. Gündeme gelen sorunları buralarda tartışmak, tutum almak, eylem planları hazırlamak, hareketin yerel düzeydeki yöneticilerini seçmek, yetkililere hiçbir güveni kalmamış olan yurttaşlara yardımcı olmak, sorunlarını çözmek, bu örgütlerin görevi olmalıdır. Bu demokratik ve kolaylıkla uygulanabilir yol, hareketi politik ve örgütsel bakımdan güçlendirecektir.

Son olarak, bugün ülkenin değişik bölgelerinde dayanışma hareketini canlandırmaya daha büyük bir önem vermek gerekmektedir. Ulusal Dayanışma Komitesi’nin yapısı da, bu krıterden hareketle yeniden gözden geçirilebilir, dayanışma faaliyetine katılan tüm güçleri, parti, dernek ve kişileri kucaklaması sağlanabilir. Zira bu komite, şimdi artık aşılmış olan dar bir çerçevede ve sınırlı bir vizyonla kurulmuştu.



[1] GFI: Gafsa Fosfat İşletmesi

[2] Yapısal Düzenleme Programı: YDP

[3] 1 ABD doları = 1,20 Tunus dinarı

[4] 1964’den 1988’e kadar devam eden Desturcu Sosyalist Parti. Burgiba tarafından 1964 yılında yeni “sosyalist” eğilimlerini hayata geçirmek için eski Neo-Destur partisinin adının değiştirilmesiyle kuruldu. Ben Ali, partinin adını 1988 de “Demokratik Anayasal Birlik” olarak değiştirdi.

[5] Union Générale Tunisienne du Travail: Tunus Genel Emek Birliği

[6] Adnane Hajji, UGTT içerisinde her türlü sendikal faaliyetten 5 yıl boyunca men edildi.

[7] Tunus Söyleşileri

[8] Alternatif

[9] Halkın Sesi