Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Ergenekona Karşı... Nereden, Nasıl?

 

 

ergenekona karşı... nereden, nasıl?

KADİR YALÇIN

 

Tartışıla çekiştirile gına gelmiş olmalı. Kuşkusuz, sadece tartışılıp çekiştiridiği için böyle...

Vardı.. Yoktu. Bu adam olur mu? Ya şu? Şununla bu nasıl yan yana gelebilir? Saygın isimler nasıl karalanabilir? Boyunlarından bastırılarak nasıl arabaya bindirilebilirler? Gece yarısı kaç yaşındaki kişinin evi nasıl aranır, nasıl gözaltına alınabilir? MİT’e ve orduya dokunulmayacak.. Herkes dinleniyor.. Korku ortamı yaratılıyor.. Tutuklama için yeterli delil yok. Amerikan operasyonu.. AKP muhaliflerini temizliyor. Bağırsak temizleme.. Ve daha birçok tevatür!

Tam iyice tavsıyordu ki, artık numarası hatırlanmayan son dalgalardan biri geldi. Hem birkaç muvazzaf subay gözaltına alındı hem de yeraltına gömülü cephanelerden birkaçı bulundu. Ve “olmaz böyle şey” diyenlerin ses yüksekliği azaldı. “Olmaz”dan, “yok böyle bir şey”den “tamam, soruşturulsun, ama muhaliflerin temizlenmesine de dönüşmesin”e geriledi “muhalifler”.

 

VAR MI YOK MU?

İlginç değil tabii... Bugüne kadar ne işkenceler ve işkenceye bağlı ölümler, ne faili meçhuller, ne örneğin 1 Mayıs’a gazlı bombalı saldırılar ne de örneğin Diyarbakır’da kadınlar ve çocuklar da dahil göstericilerin, hatta gösterici bile olmayan katledilmeleri karşısında küçücük bir ses çıkarmamış, parmaklarını bile oynatmamış olanlar, şimdi bakıyorsunuz kendileri söz konusu olduğunda, ayrıcalık istiyorlardı. Eski DEP milletvekilleri Orhan Doğan’ın örneğin ensesinden bastırılabilirdi.. Ses çıkarma ve karşı çıkma ne kelime. Basında da linç edilmesine fetva çıkarılırdı. Gayet doğaldı enselerinden bastırılmaları DEP’lilerin. Ama YÖK eski başkanı Gürüz’ün ensesinden bastırıldığında kameralar bin defa tekrar ederdi: “Vay! Nasıl olur”du?

Bu ülkenin nezarethaneleri ve şubelerinden binlerce ve binlerce halk çocuğu geçmişti. İşkence görmeyen istisnanın istisnasıydı. İşkencede öldürülenlerin haddi hesabı yoktu. Metin Göktepe örneğin, o kadar kişinin gözü önünde dövüle dövüle öldürülmüştü. Ve usuldendi, gözaltılar ve bu amaçlı operasyonlar sabaha karşı yapılırdı; bunu bilmeyen yoktu ve bugüne kadar buna hiç itiraz edilmemişti. Şimdi? Şimdi, bugüne kadar gözaltına alan ve aldıranlar arasında olanlardan birileri için gözaltı söz konusu olduğunda, bütün ölçütlerin değiştirilmesinde sakınca görülmezdi: “Vay! Sabahın köründe gözaltına mı alınılırmış?”

Tabii ki kimsenin ensesinden bastırılmasın. Tabii ki sabahın köründe kimse gözaltına alınmasın. Ve hele işkence, faili meçhuller, sokak ortasında adam öldürmeler, katliamlar –tümü son bulsun. Ancak bilinmelidir ki, bunların elde edilmesi mücadele işidir.. Demokrasi mücadelesinin başarıyla yürütülmesine ve demokrasinin kazanılmasına bağlıdır, örneğin işkencenin ya da faili meçhullerin son bulması. Ve yine bilinmelidir ki, kim ki başkasına serbest olsun, ama kendisi ya da “tanıdıkları”nın boynundan bastırılmasının, başkaları işkenceden geçirilsin, ama kendisi ya da “tanıdıkları” sabaha karşı gözaltına bile alınmasın diyorsa, bu “mantık” ya da yaklaşım ve mantık ya da yaklaşım sahiplerinden kurtulmadan bu mücadele kazanılmayacaktır.

Ve zaten konumuz, aslında, boyundan bastırmalar, sabaha karşı gözaltına almalar türünden en “basit”, sıradan ve “tahammül edilebilir” olanlarından başlayarak işkence, faili meçhul, katliamlar, komplo ve siyasi suikastlar düzenleme gibi daha komplike, daha organize ve tabii ki kan dökmenin sıradanlaştığı daha tahammül edilmez olanlarına kadar hukuk dışılığın devletleştirilmesi ya da devletin hukuk dışılaşması ve bundan kurtulmaktır.

Öyleyse, boynundan bastırılarak yeniden ünlenen eski YÖK Başkanı K. Gürüz de içinde olmak üzere, hukuk dışılıktan, hukuksuzluktan yakınan herkes için geçerli ve yanıtı doğru verilmek gereken soru şudur: “Var mı yok mu?” Bu soru, aynı zamanda ve asıl olarak, hukuk önünde eşitlikten başka bir şey olmayan demokrasisizlikten kurtulmak için gereğince yanıtlanmak zorundadır.

En başta AKP ve onun “ileriye dönük” planları ileri sürülerek yaratılan kafa karışıklığının bertaraf edilmesi zorunludur.

AKP, Ergenekon soruşturmasını hangi amaçla değerlendirmeye çalışırsa çalışsın.. “Cumhuriyet’in kazanımlarının tasfiyesi” ya da başka hangi açık ya da “gizli amaç ve gündemi” olursa olsun...

“Amerikan operasyonu” olarak tanımlananı da içinde olmak üzere, Amerikan emperyalizminin Ergenekon soruşturma ve davasına nasıl dahil olduğu ileri sürülürse sürülsün.. Başka akla gelen ve gelmeyen ne tür karanlıklaştırıcı gerekçe türetilirse türetilsin... Adına bugün olduğu gibi “çete” ya da Ergenekon veya eskiden kullanıldığı terimiyle Kontrgerilla ya da bir dönem kabul edilip sonra edilmeyen Özel Harp Dairesi ve sonra Özel Kuvvetler Komutanlığı her ne denirse densin...

Herbiri belirli ezen sınıfların belirli ezilen sınıflar üzerindeki baskı ve şiddet aygıtları olan devletleri belirten diktatörlük kavramını tanımlayan hiçbir hukuk normu ve yasa ile sınırlanmamış olma durumunun hakkını veren, görünüşte demokratik olan burjuva devletin bütün kirli yasa ve hukuk dışı işlerini organize eden teşkilat ve eylemleri var mı yok mu? Ertuğrul Özkök ve benzerlerinin “her devlete lazım”, “olmazsa olmaz” dedikleri türden, yasalara sığmayacak, kirli, ama sömürünün bekçisi ve zorbalık aletleri olan çağdaş burjuva devletlerin vazgeçemeyecekleri teşkilat ve eylemleri yok mu, olmadı mı?

Köle sahiplerinin ve devletlerinin, derebeyleri ve devletlerinin, mutlak krallık, padişahlık ya da Çarlık türü örgütlenmiş biçimlerinin, hatta benzer biçimleriyle kapitalizmin başlangıcındaki vahşilik döneminin olağan devlet mekanizmalarıyla yapılabilen, gereği için “kitabına uygun” yasalar ya da fermanlar çıkarılan “yasalara sığmaz” işler, “halkın kendi kendisini yönetmesi” olarak sunulan ve halkın buna inanması istenen modern zamanlara ve onun demokrasisine gelindiğinde, halkın bu inancını ve buradan gelen yönetilmeye dair rızasını yitirmemek için, “temiz” ve korkulsa bile “güvenilir” devletin, görünmeyen, kabul edilmeyen, “çete işi” denerek yasa dışı kirli işlerin sorumluluğunun üzerine yıkılacağı yüzü olarak “derin devlet”in varlığını kaçınılmaz kılmıştı. Her gerekli olduğunda, onca kabul edilemeyecek pislikteki “işler”; katliamlar örneğin, göz göre göre düzenlenmiş suikastlar, halkın üzerine sıkılan kurşunlar, atılan bombalar, konjenktürel olarak hangisi uygunsa o “terör örgütü”nün üzerine yıkılarak işlenmiş –hatta kitlesel– cinayetler, bunlar için oluşturulmuş uygun emir-komuta mekanizması ve hiyerarşisiyle güvenilir kadrolara dayanan teşkilatlar olmadan nasıl düzenlenebilirdi? Böyle yapılsa, –tarihsel bakımdan– kısa sürede yönetilenler, halk “yeter artık, böyle de olur mu?” demez ve kolay yönetilir olmaktan çıkardı? Elbette, bu çağda, devlet adına, her gerekli görülüp yapılan “iş”i üstlenmenin alemi yoktu. “İmaj” önemliydi hiç değilse...

Öte yandan, bu kirli “işler”den de vazgeçilemezdi. Ne olacaktı? Göz göre göre, bırakılsındı da, devlet mi yıkılsın ya da bölünsündü!? Devlet ve dayanağı olan tekelci burjuvazinin de tahammülünün bir sınırı vardı! Burjuva demokrasisinin bir “oyun” olduğunu en çok onlar biliyor ve gereğini yapıyorlardı. Bir yere kadar özgürlük vardı. Ama sonra.. Tekeller ve burjuva devletin ali menfaatleri tehlikeye girdiğinde de değil, girer gibi olduğunda, tehlike çanları çaldığında, “çizme aşılmış” olur ve buna izin verilemezdi.

Öncelikle “kitabına uydurulabilir” müdahaleler gelirdi. Burjuva yasalar ve yasallığı “kitaba uydurulmaya” fazlasıyla müsaitti. “Ama”lı Anayasaları; serbesti tanıdıktan hemen sonra, aynı cümle içinde “ama..” diye devam eden, “yasayla sınırlanır” türü bir hükme bağlayan yasal metinleri, önceden yok değildi, ama en çok burjuvazi geliştirmişti. Mevcut düzeni olumlamaktan başka işleve sahip olmayan hukuk ve hukuk metinleri, anlaşılması uzman işi, üstelik son derece yoruma müsait, lastikli bu metinlerin mahkemelerce yorumlanmaları “kitaba uydurulma”nın olanaklarındandı.

Üstelik burjuva düzen, ne denli “hukukun üstünlüğü” ileri sürülürse sürülsün, paranın egemenliği ve gücün üstünlüğüydü. Para ve güç, oligarşilerde bütünleşmişti; iktisadi, siyasal ve askeri gücün içiçe girdiği oligarşilerde. Ve başkaları bir yana Ergenekon davası, tüm hukukun üstünlüğü, soruşturmanın gizliliği ve yargının bağımsızlığı iddialarıyla yargının etkilenmesinin yaptırıma bağlanması görüntüsüne rağmen, davaya müdahale edildiği ve sonuç alındığının kanıtıydı. Yargıya müdahale edilir, “kitabına” öyle “uydurulur”du.

Öte yandan daha sırada, darbeler ve –12 Eylül Anayasasının hâlâ geçerliliğini koruması gibi– sonrasında da geçerliliğini sürdüren darbe dönemi hukuku ya da hukuksuzluğu vardır. Bu dönemlerde “kitap” fazlasıyla yüzeysel gözetilir. Örneğin 12 Mart darbesinin ardından kurulan sıkıyönetim mahkemelerinden birinin –İstanbul 1 nolu Sıkıyönetim Mahkemesi– yargıcı albay Remzi Şirin kendisine yargılamanın TCK 146. maddeden ve idamla yapılması için Genelkurmay’dan emir verildiğini açıklamıştı. Yapılan, Şirin’in görevden alınması ve mahkemesinin tümden lağvedilmesiydi. Ancak, bu görüntüler yalnızca açık darbe dönemlerine özgü değildir. Şemdinli davası ve savcısı F. Sarıkaya’nın başına gelenler bilinmektedir. “Kitaba” göz göre göre “uydurulmuş”tur!

Türkiye gibi demokrasi terbiyesi almamış (demokratik devrimden geçmemiş) ülkelerde, her şey daha çok “pamuk ipliğine bağlı”dır. Zaten biçimsel olan hukuk önünde eşitlik olarak “demokrasi”, bu tür ülkelerde iyice görünüşe ilişkindir. Çıplak zor ve kolaylıkla “rafa kaldırılan” “demokrasi”, sadece belirli dönemlerde değil, gerekli oldukça –ki, demokratik ülkelerden farklı olarak, onlarda zaman zaman, sömürülen yığınların mücadelesi denetim altında tutulamaz oldukça gündeme alınırken, hemen sürekli gerekli olur– siyasal yaşamın gerçeğidir.

 

*

Buradan; hukuk önünde eşitsizlik ve hukuksuzluk olarak demokrasi yoksunluğu ve çıplak zorun siyasal yaşamın gerçeği oluşundan “kitaba uydurma”nın da yetmediği, yetersiz kaldığı durumların üstesinden gelinmesine geçiş ise artık kolaydır.

“Kültür” düzeyine yükseltilmiş önyargılarla beslenen yerleşik burjuva zorbalık dayatmalarıyla sömürülen yığınların siyaset dışına itilmesi, yığınların sessizliği/sessizleştirilmesinin sağlanması ihtiyacı üzerine kuruludur. Yarı yasal yarı çıplak zor, zoru, yarı “kitaba uydurma” yarı üstlenmeyip inkar etme… Ama sömürülen yığınların sessiz sedasız yönetilmeye rıza göstermelerinin sağlanması ihtiyacının karşılanması.

Zor. Zorun küçümsenmeyecek bir bölümü yasallaştırılmıştır. Şu şu fiiller zorla engellenir. Yaptırıma bağlanmıştır. TCK bunun içindir. Yakın zamana kadar ölüm cezasına dek giderdi yaptırımlar. Mahkemeler, cezaevleri bunun içindir. Sessizleştirme için.. Ses çıkarmadan yönetilmeye rızanın elde edilmesi için.

Ancak genellikle yetmez, yetmemiş ve daima “yakın tehlike”lerin varlığı ileri sürülerek, tehlike potansiyellerinin bile, yasallığın yetmezliği kapsamında sayılarak, çıplak zorla engellenmesi, gündemde tutulmuştur.

İşte yasal zorun yeterince ürkütücü, bastırıcı ve sonuç alıcı olamadığı ya da olmayacağının öngörüldüğü, zorun bu türüyle çözümlenemeyen, ama çözümlenmesi zorunluluğuna en azından inanılan sorunların “üstesinden gelinmesi” amacıyla, yasal çerçeveye sığdırılamayan zor türüne ihtiyaç duyulur, duyulmuştur. Yasalara uydurulamayan, dünyanın bugünkü gelişmesine uygun düşmeyen –belki yarın yasallaştırılabilecek– bugün yasa-dışı olan zor, böylelikle gündeme girer, girmiştir.

Zamanında Hitler’in yasallaştırdığı toplama kampları ve bu kamplardaki toplu cinayetlerin bugün aynı kapsamda uygulanamaz olduğu ortada. SS’lerin sorgusuz-sualsiz tutuklamaları ve işkenceleri de, darbe dönemlerinde sınırları zorlansa bile, yine uygulanamaz durumda. Ama örneğin işkence yok mu? Sistemli işkence yok mu? Tüm karakollar ve “Emniyet” şubelerinin olağan sıradan “muamelesi” değil mi işkence? Ancak “münferit olay” sayılarak kesinlikle kabul edilmediğini biliriz. Yasalarda işkence suç sayılmaktadır. Yasadışı zordur bu. Ve kabul edilmeyerek, uygulanır.

İşkence bütün güvenlik teşkilatının sıradan yöntemidir ve kanıksanmıştır. Ancak düpedüz adam öldürmenin, hele siyasal cinayetlerin sıradanlaştırılıp kanıksanması sağlansa bile, üstlenilmesi kolay değildir. Üstelik Uğur Mumcu ya da Danıştay olaylarında görüldüğü gibi, infial yaratmak amacıyla başkalarının üzerine yıkılacak biçimde işlenmesi gerektiği durumda.. Ya da Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis örneğinde görüldüğü gibi devlet içindeki hesaplaşma çerçevesinde gerektiğinde.. Eski örneklerden birinde olduğu gibi, İzmir Çiğli’de zamanın başbakanı B. Ecevit’i hedeflediğinde… Bu tür cinayetlerin mesajları, belki cinayete kurban gidenler ya da kurban gideceği söylentisi çıkarılanların ölümünün ötesinde etkili olabilir, olmuştur.

Ama bu cinayetler, asıl, devlet içindeki çekişmenin unsuru olduklarında değil, halkla sömürücü egemen sınıflar ve devletleri arasındaki çelişki ve mücadeleye bağlı olarak önem kazanır ve bu içerikleriyle gündemi işgal ederler. Bazen mücadelenin düzeyi düşük de olabilir, ama egemenler ve burjuva devletin ali menfaat ve amaçları belirli cinayetleri, hem de toplu katliam türünden gündeme taşıyabilir. 6-7 Eylül’de başlıca Rumları hedef alan Kıbrıs’la da bağlantılı olaylar örneğin, bu türdendir. Beyoğlu yakılıp yıkılmıştır. Sonradan, bir gizli teşkilatçı orgeneral bunu övünme vesilesi yaparak, “yanlışlıkla” ağzından kaçırmıştır: “6-7 Eylül olayları Özel Harp Dairesi’nin muhteşem bir operasyonudur.”

16 Şubat 1969’daki “Kanlı Pazar” örneğin, yükselen anti-emperyalist mücadelenin önünü kesme hedefiyle örgütlenmiştir. Ama devlet adına gençlerin, üstelik “bağımsızlık” talep ederlerken tutuklanıp, vurulup korkutularak püskürtülmesi ve böylelikle mücadelenin yatıştırılması olanaklı olmadığı bir zamanda, yasal olmayan zor türüne ve bu zoru uygulayacak bir örgüte ihtiyaç duyulması şaşırtıcı mıdır? Bunun için “Komünizmle Mücadele Derneği” türü yardımcılar bulunmuş ve teşvik edilmiştir. Ama “Kanlı Pazar”ın, adı geçen dernek ve benzerleri kullanılsa bile, daha kalıcı ve uzun vadeli perspektifle işlevsel, öyleyse asıl zor aygıtına bağlı, hiyerarşik yapıya ve emir-kumanda mekanizmasına sahip, ihtiyaç duyuldukça, yasa-dışı zoru gereksinen bu tür “kirli işler”i gerçekleştirmek üzere örgütlenmiş ve bu nedenle kendisini gizleyen bir örgüt tarafından düzenlendiğinden kuşku duyulamaz.

Aynı örgütü, 1977 1 Mayıs’ında da “iş üzerinde” görürüz. Polis ya da askeri güçlerin –en azından günün güçler dengesi içinde– doğrudan yapamayacağı, yaparsa halkı gerekliliğine ikna edemeyeceği ve günün yasalarına da sığdıramayacağı bir katliam ve sindirme operasyonu, yine aynı gizli örgüte emanet edilmiştir.

Gerek 12 Mart, gerekse 12 Eylül, ’71 ve ’80 faşist darbelerine gelinirken, bu örgüte egemen sınıflar ve burjuva devletin ciddi biçimde ihtiyacı olmuştur. Çünkü dönem, halkla egemen sınıflar ve devletin karşı karşıya ve mücadele içinde olduğu, halkın mücadelesinin gelişkin olduğu ve yatıştırılması-sindirilmesi için yasal ve yasal olmayan araçlara başvurularak egemen burjuvazi ve devletinin dişini tırnağına taktığı dönemdir. Yüzlerce insanın öldürüldüğü 24 Aralık 1978 Kahramanmaraş Katliamı, onunla bütünlük içinde Sivas, Malatya ve Çorum’da örgütlendirilen katliam ve askeri birliklerin sözde “araya girdiği”, “hakem” davranışı gösterdiği, ama sözü edilen bölgelerdeki halk hareketinin ezilip dağıtıldığı halka ve mücadelesine karşı operasyonlar, aynı dönemde, egemen sınıflarla halk arasındaki çelişmenin egemenler lehine çözümü için gerçekleştirilmiştir.

Sözü edilen, koruyucu-kollayıcı zor ve şiddet aygıtına bağlı, onun bir parçası olarak örgütlendirilmiş gizli teşkilat, zaten asıl bu mücadeleyi püskürtmek-bastırmak amaçlı olarak ve bu günler için kurulmuştur.

Eskiden, ta Osmanlı’dan beri, çeşitli isimlerle örgütlendirilmiş olan, egemen sınıf ve devletinin yasalara sığmayan “kirli işler”ini gören teşkilatlar olmuştur. En çok adı duyulanı İttihat’çılar tarafından yeniden organize edilen “Teşkilatı Mahsusa”dır. Sonra, Kurtuluş Savaşı’nın ardından, Topal Osman, böyle bir teşkilat kurmuştur.

Asıl günümüzün “özel teşkilatı”na ise, NATO’ya girilince gelinmiş, tüm eski gizli teşkilatlar ve istihbari kurumlar bir araya toplanıp yeniden organize edilmiş ve Kontrgerilla adıyla örgütlendirilmiştir. Bu kez Amerikan yönetimindeki dünya sermayesinin, uluslararası burjuvazinin stratejik hesapları işlevseldir. Dünya kapitalist ve sosyalist kamp olarak bölünmüş durumdadır ve ABD’de başlatılan “soğuk savaş” dünya ölçüsünde yayılmakta, örgütlendirilmektedir. Türkiye ise, hemen cephede yer almaktadır, SSCB’nin komşusudur. NATO’ya alınır alınmaz, diğer NATO ülkelerinde de, bir yandan “soğuk savaş”ın yürütücüsü, bir yandan da bir SSCB ile muhtemel bir savaş durumunda onun cephe gerisinin örgütlendiricisi olarak Kontrgerilla, Amerikan Sahra Talimnamesi olan ST-31 uyarınca hızla örgütlendirilir. Doğrudan genelkurmaya bağlıdır. Adı Özel Harp Dairesi’dir. Sonra bu isim deşifre olunca değiştirilir, Özel Kuvvetler Komutanlığı olur. Ama her gündeme geldiğinde, 1 Mayıs ’77’de, Çiğli Suikastı’nda vb., varlığı inkar edilir, kabullenilmez.

Ergenekon soruşturması öncesinde, Kontrgerilla, içindeki grupların bir hesaplaşmasına bağlı olarak Susurluk’ta ortaya çıkmıştır.

Susurluk’ta ortaya dökülenler, halk düşmanı karanlık amaçlı teşkilatın, Kontrgerillanın, ’80’nin ardından, ’84’te Kürt isyanının alevlenmesiyle birlikte, “komünizmle mücadele” ve onun ihtiyaçları için “cephane gömme” ve katliam-suikast düzenlemekten, “bölücülükle mücadele” ve onun ihtiyaçları için yasa-dışı zor kullanmaya dönüşen genel yönelimiyle kanlı zorbalığını tırmandırdığını göstermiştir. Artık hedefine daha çok Kürtleri ve Kürt hareketini koymuş; halkın indinde düşmanlaşmayı pekiştirmek üzere PKK’nın üzerine yıkmaya giriştiği bir dizi katliam gerçekleştirmenin yanı sıra PKK’yı desteklediği öngörülen ya da sadece bir Kürt olarak kendisini ve kimliğini sahiplenen kişi ve grupları suikastlarla ya da düpedüz kaçırıp öldürmeye girişmiştir. Bu arada, örgütlenmede ihtiyaçların karşılanması amaçlı “mükemmelleşme” yaşanmış; gizli teşkilatın bir kolu ya da bileşeni olarak JİTEM ortaya çıkmıştır. Bunda şaşırtıcı şey yoktur; “özel kuvvetler” “özel harekat”, “bordo bereliler” vb. olarak örgütlenip yayıldıkça ve Kürt savaşının özel yürütmesini üstlendikçe, ona paralel bir gizli teşkilat peydah olmuştur.

Şimdi de Ergenekon soruşturması ve ardından açılan davayla, aynı örgüt üzerinde tartışma gündemdedir. Örgütün kendisi gündeme gelecek midir, soru budur.

Ancak, bugüne kadar ortaya atılmış soruların gündemden düştüğü ve düşmesi gerektiği ise kesin olmalıdır.

“Var mı?” Evet, olduğu kesin. Bunca kapsamlı ve binlerce kişinin öldürüldüğü “operasyonlar” kendi kendine olmaz, profesyonel olmayanlar eliyle ise kesinlikle örgütlenemez. Sadece –işe yaradığı için– korunup kollanan bir teşkilat da olamaz, söz konusu olan; tartışılan, bütün sayılan “operasyonları” ve sayılmayanları egemen burjuvazi ve devlet adına gerçekleştiren hiyerarşik, emir-komutaya dayalı teşkilattır.

“Amerikan operasyonu” mu?, “AKP muhaliflerini mi temizliyor?” Bu soruların yanıtı ne olursa olsun, ki tartışacağız, Kontrgerilla’nın varlığı ve karanlık amaçları ve cinayetleri ortadan kalkmamaktadır. Şimdi Ergenekon soruşturması ve davası nasıl gündeme gelmiş olursa olsun, bu, Kontrgerilla’nın varlığını, karanlık amaçları ve kirli işlerini, halk düşmanı niteliğini ve demokrasiye ihtiyaç duyan işçi sınıfı ve emekçiler açısından, halk açısından açığa çıkarılıp sorumluları yargılanarak tasfiye edilmesi zorunluluğunu değiştirmez, değiştirmeyecektir.

Demokrasinin kazanılmasının, işkence, siyasal cinayetler vb.’nin önünün alınmasının, başlıca ihtiyaçlarından birinin, bu karanlık amaçlı, halk düşmanı gizli teşkilatın, Kontrgerillanın, düzenlediği tüm kirli işlerle birlikte açığa çıkarılıp lağvedilmesi olduğu tartışmasızdır. Bu “kirli işler”in ve düzenleyicisi kanlı teşkilatın, eli kanlı katilleri ve karanlık beyinlerinin hiçbir koşulda ve hele karşıtı sanki AKP gibi gösterilerek, “ilericilik”, “solculuk” vb. adına hiç savunulamayacağı kesindir.

 

“AMERİKAN OPERASYONU” MU?

“AKP OPERASYONU” MU?

İki sorunun da yanıtı olumsuz değildir. AKP, görülmektedir ki, Ergenekon soruşturması ve davasını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Dolayısıyla, Ergenekon karşısında tarafsızlığı ya da savunmanlığı öngören gerekçeler olarak kullanılmaya çalışılmaları bir yana, bu iki tez, evet, doğrudur. Doğrudur; ancak ne Ergenekon karşısında tarafsız kalmayı ne de onu savunmayı gerektirir. Halk düşmanı kan içicilik örgütlenmesi hiçbir gerekçeyle savunulamaz çünkü.

Öte yandan kan içiciliğin kan içicilik olması, onunla mücadele görüntüsü veren başka “şer odakları”nı sevimlileştirmez. Amerikan emperyalizmi ve AKP bu türdendirler.

Amerikan emperyalizmi ve onun başında bulunduğu emperyalist saldırganlık ittifakı NATO, Kontrgerillanın asıl kurucu gücüdür. 1952’den NATO’ya girişiyle birlikte, hatta öncesinden başlayarak, Türkiye egemen sınıfları, sırtlarını Amerikan emperyalizmine dayamışlardır. Amerikancılık, bir nitelik olarak, egemen burjuvazinin künyesine kazılmıştır. Bu nitelik, kendisini, devletin yenilenen yapılanmasında göstermezlik etmemiştir. Ordunun NATO ordusu olarak yeniden düzenlenmesinin yanında Kontrgerilla örgütlenmesi, bu yapılanmanın başlıca görünümünü vermiştir. O tarihten bu yana, Türk devletine ilişkin tüm temelli adımlar, ABD ile birlikte, onun oluru ya da yeşil ışık yakmasıyla atılmıştır.

Soru şudur: Kontrgerillayı kuran ve devletle bunca temelli ilişkiye sahip olan ABD, Ergenekon’a karşı nasıl operasyon yapmaktadır? Bu sorunun yanıtı, dergimizin önceki sayılarında verilmiştir. (Bkz. Sayı. 196, Kadir Yalçın, “Ergenekon ve Arzulanan Sol”)

“Komünizme karşı mücadele” ve NATO’nun kuruluş yıllarından bu yana, değişen koşullara bağlı olarak, Amerika’nın stratejik çıkarları değişmiştir. SSCB yıkılmış, sosyalizm dünya ölçüsünde püskürtülmüş, önce “Yeni Dünya Düzeni” ve ardından “küreselleşme” ilan edilmiş, “yeşil kuşak” konsepti tarihe karışmış, GOP, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik başlıca stratejik yaklaşımı düzeyine yükselmiştir ki, şimdi o da tartışılmaktadır. ABD’nin stratejik çıkarları çerçevesinde “anti-komünist” mücadele kapsamında gündeme gelen ve Kürt savaşının ihtiyaçlarını karşılamak üzere belirli bir dönüşümden geçen, emperyalizmin, burjuvazi ve devletin yasadışı işlerini gerçekleştirmek üzere kurulmuş Kontrgerilla’nın yeni koşullara uygun olarak yeniden yapılandırılmasında anlaşılmayacak şey yoktur. Ama bu yeniden yapılandırma sancısız olmamaktadır. Sancısız gerçekleşmesine şaşılırdı. Hem geçmiş konsept kendine uygun ideolojik-örgütsel yapılar ve kişiler yaratmıştı, hem de bu grup yapıları ve kişiler, örgütün finansmanını da karşılamayı kapsayan fazlaca inisiyatifli “çalışma koşulları” içinde vazgeçilmesi zor kişisel/grupsal menfaat ilişkileri de geliştirmişlerdi. Üstelik yenilenmeye direnmelerini kolaylaştıran AKP faktörü de vardı ve “ulusalcılık” görüntüsüyle eski çıkarlarının savunulmasında ısrarlı oldular. Kan içicilik “ulusalcılık” olmuştu.

“Amerikan operasyonu” olmasının yanı sıra Ergenekon bir “AKP Operasyonu” olarak da ortaya çıktı. Bundan doğalı yoktu. Birincisi, Amerikan operasyonu, AKP Hükümeti döneminde gerçekleşmekteydi. Ve ikincisi, ABD’nin “Ilımlı İslam” ve onun AKP’sini kullandığı bu operasyonun, aynı zamanda AKP’nin de çıkarlarını gözetir biçimde yürütülmesi hem gerekli hem de kaçınılmazdı.

AKP, bu süreçte ABD ile ilişkilerini yenilemiş, sağlamlaştırmıştı. Ama aynı zamanda, Kontrgerilla çetelerinin bağlı olduğu askeri kastla da ilişkilerini yenilemişti. Bu açıdan 5 Kasım 2007 Washington görüşmesi* tayin ediciydi. Eski “zıtlık” ilişkisi sürdürülemezdi ve ABD’nin yol göstericiliğinde AKP-Ordu ilişki yenilendi. Dolmabahçe görüşmesiyle perçinlendi bu ilişki ve ardından Başbuğ’la haftalık olağanlığı içinde sürdürülüyor.

Kısacası, Ergenekon evet, bir “AKP Operasyonu” ama, aynı zamanda bir Ordu operasyonu” da, ya da Genelkurmay tarafından da desteklenen bir operasyon.

Evet, AKP, Ergenekon soruşturmasıyla kendi dayanaklarını sağlamlaştırmak üzere muhaliflerini sindirmeye yönelmiştir. Örnekse, o eski “bayrak mitingçi” ekip dağıtılmış görünmektedir. Üniversitelerdeki AKP muhalifliğinden pek de eser kalmamıştır. Ve AKP üniversitelere bayrağını diker gibi eski YÖK Başkanı’nı soruşturmaya dahil etmiştir. Evet, Ergenekon davası, AKP muhaliflerini hedef alarak genişleme eğilimindedir. Ama söylendiği gibi, AKP, aynı zamanda Genelkurmay’la görüş birliğini de sağlamış ve operasyonu bu uzlaşma ekseninde sürdürmektedir.

Bu görüş gerçekçi değil midir? Abartılı mıdır? Olmaz mı? “Ulusalcı ordu” ile “İslamcı AKP” yan yana gelmez mi? Gerçekler, bunu göstermektedir. ABD, 60 yıllık en yakın dayanağı ile son yılların İslami tabana sahip küreselci neoliberal müttefikini, kuşkusuz kendi stratejik yönelimi temelinde birleştiren zamka da sahip olduğunu ortaya koymuştur. İki tarafın da, özellikle ABD bunu işaret ettiğinde, farklı tutumlar izleme imkanlarının olmadığı bir kez daha görülmüştür. Ama açıktır ki, kendi güncel çıkarları da, karşı karşıya gelip çatışmayı değil, uzlaşma ve bir araya gelmeyi gerektirmiştir. Yarın ne olacağı görülecektir, uzlaşma kuşkusuz bozulabilir; ancak bugün hem ordu hem AKP kazançlı çıkmayacakları bir çatışmada yarar görmemektedirler. Üstelik birleşerek kazanacakları olduğunun farkındadırlar.

Peki, bu uzlaşmanın belirtileri nelerdir?

Amerikan çıkarlarının yön verici olarak kendisini en çok belli ettiği alan, Kürt sorunu ve Irak Federe Kürt Devleti ile ilişkilere dair olanıdır. Ordunun “kırmızı çizgileri” çoktan silinmiş ve geçen yılki MGK toplantısından beri Barzani ve Federe Devlet ile birlik ve anlaşma çizgisine geçilmiştir. İçerideyse Kürtlere karşı savaş ve PKK’nin imhası çizgisi üzerinde birlik sağlanmıştır. AKP, bölgede ordunun tam desteğine sahiptir. Yerel seçimlere, örneğin, bu temelde gidilmektedir. Ama burada da, Ordu, örneğin TRT-6 gibi “AKP açılımları”na (bu aynı zamanda ordunun da açılımıdır) karşı tutum almamaktadır.

 

HUKUKİ SÜREÇ TEMEL ALINAMAZ!

Ancak, daha açık görünür uzlaşma/anlaşma Ergenekon soruşturma ve davası üzerinde gerçekleşmiştir ki, bu da davanın, zaten baştan beri problemli olan “inanılırlığı”nı ortadan kaldırmıştır. Uzlaşma/anlaşma, soruşturmanın başından beri ayırt edici yönlerinden biridir ve giderek asıl hale gelmiştir. Önce, Ergenekon soruşturmasının ordu ve MİT’e ilişkin olmadığı, Ergenekon’un bu iki kurumdan bağımsız olduğu vurguyla açıklanmıştır.

Operasyon “dalgaları”ndan sonuncuya yakın birinde emekli orgeneraller –bugünkü Genelkurmay Başkanı’nın eski komutanı– eski MKG Genel Sekreteri T. Kılınç ve K. Yavuz’un gözaltına alınmaları Genelkurmay’ın sert tepkisine neden olmuş ve az-çok ciddiye alınabilir bir dava bakımından “kırılma noktası” oluşturan gelişmeler yaşanmıştır. Genelkurmay Başkanı derhal Başbakan’la içeriği açıklanmamış bir görüşme yaparken, komutan eşleri Kılınç’ın eşine ziyarete gitmişlerdir.

Sonuç şöyledir: “Susurluk döneminde cezalandırılmasını istediği İbrahim Şahin’le yan yana getirilir mi?” tevatürü ileri sürülen Yargıtay Onursal Başsavcısı S. Kanadoğlu’nun evinin aranması ile yetinilmiştir. İlgili ya da ilgisizdir, bu ayrı konudur, ancak, evinin aranmasının gerekçesinin anlaşılamadığı bir durum oluşmuştur. Kemal Gürüz, gözaltından kısa süre sonra serbest bırakılmıştır. Ve önemlisi, Ergenekon’un ideolojik-politik çizgisi olarak vurgulanan Rusya ve Çin’le yakınlık çizgisini açıktan ve yüksek sesle savunduğu bilinen tek kişi olan Kılınç, beraberinde Yavuz ile birlikte, gözaltından serbest bırakılmışlardır. Bu gelişmenin, gerçek bir “kırılma noktası” olduğuna ilişkin bir başka veriyse, bunun, emekli askerlerin birbiri ardına önce hastaneye kaldırılmaları ve ardından serbest bırakılmalarının işaret fişeği olmasıdır. Bir zamanlar neden “Ayışığı” ve “Sarıkız” darbe girişimleri soruşturulmaz diye sorulurken, bundan bütünüyle vaz geçildiği anlaşılmaktadır; çünkü “darbe günlükleri” sahibi Ö. Örnek’in ifadesine başvurmak bir yana, ifadesine başvurulacak tüm emekli orgeneraller serbest bırakılmış durumdadır. En son sırada, zamanın JİTEM başkanı, öncesinde bölgede birçok ölüme emir vermiş komutanlık görevinde bulunmuş, kaçakken yakalanmış L. Ersöz vardır.

Görünen, en ileri noktada, Veli Küçük ve İbrahim Şahin türünden “hangi taş kaldırılsa altından çıkan” “şahsiyetler”le, belki haklarındaki deliller karartılamayacak kadar ortada olan birkaç “başçavuş” vb.’nin “günah keçisi” olarak “harcanmaları”yla davanın kapatılacak olduğudur. Haklarında çok sayıda iddiayla, ilişkilerin düğümlendiği kişilerden olan, JİTEM yetkilisi emekli subay Abdülkerim Kırca ve Özel Harekat Daire Başkanı Behçet Oktay’ın şüpheli “intiharları”yla bu yönde önemli iki adım atıldığı söylenmelidir. L. Ersöz’ün başına bir şeyler gelmemesi gerektir! Aynı yöndeki bir başka gelişme ise, cephaneliklerin “sahibi/gömücüsü olarak görünen muazzaf subaylar hakkındaki soruşturmanın ayrılarak, askeri savcılıkça ve “emanetindeki silahlara sahip çıkıp koruyamamak” gibi bir maddeden yürütülmekte olmasıdır.

Ana muhalefet partisi başkanının “avukatlığı”nı, Başbakan’ın ise “savcılığı”nı daha baştan ilan ettikleri Ergenekon davası, ordunun da “yargıya müdahale edilmemelidir”, “soruşturma gizlidir” diye diye müdahalesi ardından, açıktır ki, baştan ayağa siyasallaşmıştır ya da daha baştan siyasal bir dava durumundadır. AKP ve ana muhalefetle ordu arasındaki çekişme ve pazarlıklara, çatışma ve uzlaşmalara konu olarak ilerlemektedir ve bu tür ilerleyişi dolayısıyla olumlu bir beklenti içine girilemez.

Kaldı ki, yargılama konusunun Kontrgerilla olması, cinayet, suikast ve katliamların –en azından iddiaya göre– devlet adına ve onun özel örgütleri aracılığıyla düzenlenmiş bulunması, Ergenekon konusunun, sadece bu nedenle bile, başlıca işlevi mevcut düzeni olumlamak olan hukukun eline güvenle terk edilemeyeceğini belirtir. Hukuki sürecin, soruşturma ve yargılamanın, siyasi müdahalelerle şekillenmesi ise, bunu bir kez daha kanıtlar.

Kuşkusuz “AKP’nin hesapları” vardır ve operasyon bir yönüyle “AKP Operasyonu”dur; ancak AKP ile Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın/Özel Harp Dairesi’nin ve JİTEM’in bağlı olduğu askeri makamlar arasındaki operasyonel anlaşma ve uyum da ortadadır. Şimdi “özel kuvvetler”in yeniden ve birlikte yapılandırılmakta olduğundan, yapılandırıldığından kuşku duyulamaz. Ve zaten, “eski yapı”ya “yeni yapı” tarafından operasyon yapılmakta olmasından doğalı yoktur: Kontrgerillasız kalacak değildik! Kontrgerillanın Amerikancı bir gerici burjuva partisi olan AKP ya da devletin bizzat kendisi tarafından ortadan kaldırılmasını ummak için hiçbir neden yoktur. Düzen varlığını sürdürürken, kontrgerilla benzeri yapıların ortadan kaldırılmasının tek olanaklı yolu, bizzat bu tür yapıların bastırmak, ezmek üzere var edildikleri halk ve mücadelesi tarafından açığa çıkarılmalarıdır.

 

GERÇEKLERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU

Kontrgerilla türü halka karşı suç işlemiş gizli katliam örgütlerinin halk ve mücadelesi tarafından açığa çıkarılması ihtiyacı, hele “ben demokratım”, “halkın tarafındayım”, “sosyalistim”, “komünistim” iddiasında bulunanlar bakımından tartışma götürmez olmalıdır.

Birincisi, bu tür örgütler ve halka karşı işlenmiş suçlar, halktan ya da halka bağlı olanlar için katiyen savunulabilir ya da üstü örtülebilir olamaz.

Ve ikincisi açıkça ortadadır ki, bu tür örgütler ve halka karşı işlenmiş suçların açığa çıkarılması ve öncelikle araştırılır hale gelmesi için inisiyatif alan ya da alma eğilimini ortaya koyan hiçbir güç yoktur.

Kendilerini “AKP muhalifliği” ile niteleyenler, inisiyatif almamaktadırlar. Sağ ve “sol” “ulusalcılık”la tanımlanabilecek gruplar, CHP ve MHP’den TKP’ye kadar, bırakalım “derin devlet” de denilen Kontrgerilla’nın ya da şimdi yakıştırılan adıyla Ergenekon’un, işlenen halka karşı suçlar ve bu suçları işleyen kişilerin araştırılmasıyla ortaya çıkması için inisiyatif almayı, “ne Ergenekon’u, yok böyle bir şey, Ergenekon AKP’nin muhaliflerini temizlemek için sahnelediği bir oyun” demek noktasındadırlar. “Avukatlık” platformunda durmayı marifet saymaktadırlar. En iyimser yaklaşımla, “AKP ve niyetleri” tartışmasıyla faili meçhuller, suikastlar ve katliamların varlığını ve ortaya çıkarılmaları ihtiyacını birbirine karıştırmaktadırlar.

AKP ise, sözde Ergenekon’un soruşturulması ve davanın ilerletilmesi yanlısıdır! Ama yürütmeden, hükümetten gelen bir “araştırma” ve “araştırmanın derinleştirilmesi” talimatı yoktur. Yüksek kademelere ulaşılmışken ve zaten Kontrgerilla gibi bir hiyerarşik örgütlenmenin yüksek kademeler dahil edilmeden kovuşturulması olanaksızken, soruşturmanın derinleştirilmesi ya da en azından sürdürülmesi düpedüz ve aniden durdurulmuştur. Oysa, eski bakanlar ve milletvekilleri, örneğin Devlet Bakanı Adnan Ekmen 1996 Güçlükonak katliamı ve ANAP Siirt Milletvekili Kemal Birlik 1991 Vedat Aydın cenaze töreninde halkın üzerine ateş açılmasıyla ilgili olarak devlet güçlerini işaret etmektedirler. Ergenekon davası neredeyse üzerinden kurulan Tuncay Güney’in olur olmaz her söylediğinde keramet aranırken, JİTEM’in katlettiği Kürtlerin BOTAŞ kuyularına gömüldüğü yönündeki iddialarıysa dikkate alınmamaktadır. Aynı şekilde eski PKK itirafçısı A. Aygan’ın itirafları, hem genel olarak hem de BOTAŞ kuyuları yönüyle inceleme konusu yapılmamaktadır. Yürütme organı olan AKP Hükümeti’nden “Emniyet güçleri” ve savcılara “araştırılsın” ve adetten olduğu üzere “sonuna kadar gidilsin” bile denmemektedir. Hükümet, Adalet ve İçişleri bakanları ve başbakanın “araştırın” res’en direktifi verebilecekken vermedikleri kuşkusuzdur.

Hukuki sürecin temel alınamayacağını söylerken de, siyasallaşmış hukukla karşı karşıya olduğumuzu belirtmenin yanı sıra aynı gerçekten hareket ediyoruz. Savcı Öz ve yardımcıları da Silivri Mahkemesi de, soruşturmanın, en azından iddia olarak gündeme getirilmiş olan BOTAŞ kuyuları, Güçlükonak vb. türü katliamlar ve faili meçhullerle ilgili olarak derinleştirilmesi yanlısı olmamışlardır. Bu yönde alınmış kararlar bulunmadığı gibi, faili meçhullerle ilgili olarak “müdahillik” talepleri mahkemece daha baştan reddedilmiştir.

Öyleyse, açıktır ki, hukuki süreci yok saymadan, ama onunla sınırlanmadan, tanıklık ve mağduriyet olarak tüm müdahillik talepleri üzerinden, toplumsal ve kişisel bütün inisiyatiflerin bir araya geleceği bir komisyon/komite ya da inisiyatif oluşturulması zaruri görünmektedir. Tanıklık ya da mağduriyet belirten/belirtecek tüm siyasi partiler ve kitle örgütleri (sendikalar, odalar, dernekler vb.) dahil, avukatlar, temsili niteliğe sahip muhtarlıklar vb. kuruluşlar, bireyler, avukat ve özellikle baro yetkililerinin katılımıyla oluşturulacak ve halka karşı suçların gün ışığına çıkarılıp halka açılanması için olanaklı her şeyi yapacak bir “Gerçekleri Araştırma Komisyonu”. Bu komisyon, TBMM’nin, milletvekilleri ve olabilirse Meclis Komisyonlarının da katılımına açık olmalı, ama onlara bağlı ve bağımlı olmamalıdır.

Ve artık Ergenekon konusu soyutluğu içinde tartışılır olmaktan çıkmalıdır. Binlerce suç vardır, Ergenekon adına ya da başka bir adla, ama yasa dışı kirli işler örgütü tarafından işlenmiş olan. Artık somut olunmalıdır: Uğur Mumcu cinayeti de dahil, görgü tanığı vb. tüm faili meçhuller somutlukları içinde tartışılmalıdır. Delili ve kanıtıyla. Tanığıyla. Savaş Buldan cinayeti Veli Küçük’e yöneltilen somut suçlama olarak gündeme getirilmelidir örneğin. Sıra, buradan giderek savcıya ve mahkemeye gelmelidir. Güçlükonak da öyle. BOTAŞ kuyuları da.

Sorun buradadır. Sorun, cinayetlerin üstlerinin örtülmesindedir. Siyasal uzlaşmaya dayalı olarak soruşturma ve davaların selametle devamının önünün kesilmesindedir. Şimdi yapılması gereken ise, siyasal uzlaşmaya dayanmadan, gerçeklerin araştırılması ve açıklanmasıdır. Halkın müdahil olmasının örgütlenmesidir. Siyasal uzlaşmayı yapmayacak tek güç halktır, bu nedenle halkın müdahalesine ihtiyaç vardır.



* Bu görüşmede, T. Erdoğan, Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Ergin ile birlikte Bush’la buluşmuştu.