“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Genel Seçime Doğru

2011 Haziran’ında yapılacak genel seçime altı aydan fazla bir zaman var. Ama tüm siyasi mihraklar, attıkları her adımı, 2011’in 12 Haziran’ında yapılacak seçimde kendi amaçlarına en uygun biçimde girmeye göre atmaktadırlar.

Öte yandan, Türkiye’nin siyaset sahnesi; 2010 yılında, referandum, CHP’deki gelişmeler, türban, laisizm konusundaki tartışmaların daha ileri bir mevziye taşınması, Kürt sorunu üstünden hükümeti köşeye sıkıştıran gelişmeler, “yeni bir Anayasa ihtiyacı” tartışmalarının gündemin üst sırasına çıkması gibi yeniden ve yeniden saflaşmalara sahne olmaktadır.

2010 yılı, emek mücadelesi bakımından da, bir yandan kamu emekçileri, öte yandan da işçiler bakımından önemli gelişmelere sahne oldu. Kamu emekçilerinin 2009 sonundaki grevi, TEKEL işçilerinin ülke çapında emek mücadelesini sarsan eylemi, Çemen işçilerin örnek mücadelesi ve 26 Mayıs “genel grevi”ne gelen sınıf hareketinin sorunlarını tartışma ve mücadele süreci son derece önemli gelişmelerdi. Yine 2010’un son çeyreğinde ortaya çıkan sendikal konferanslar ve işçi kurultaylarıyla sendikal mücadelenin sorunlarının işçilerin ileri kesimleri açısından farklı ve bugüne kadar olduğundan çok daha ileriden bir müdahale için alan açılması; sınıf hareketinin yakın geleceği açısından önemli gelişmelere yol açacağa benzemektedir.

Öte yandan, kentsel dönüşüm merkezli olarak kent emekçilerinin barınma hakkı mücadelesi, kırsal alanda HES’lere, termik ve nükleer santrallere, maden firmalarına karşı mücadeleler; doğal ve tarihi SİT alanlarının koruması mücadeleleri giderek daha yaygınlaşmaktadır. Bu yaygın tepkinin, aynı neoliberal politikaların devamı olan sağlık, eğitim, ulaşım gibi temel hizmet alanlarındaki uygulamalara tepkilerle birleşmesi, hükümetin uygulamalarına karşı bütün bu kesimlerin giderek artan bir dirençle karşı durması, seçim sürecinde bu direncin, politik bir karakter de kazanarak, AKP karşıtı bir mevziye yönelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Hükümet cenahında “ekonominin herkes için iyiye gittiği” yolundaki bütün açıklamalara karşın, aslında “iyiye giden”in sadece bankaların, borsa oyuncularının, büyük firmaların, yabancı ve yerli rant çevrelerinin, para babalarının işleri olduğu giderek daha açıkça görülmektedir. Bu “büyük gelişme”den emekçilere düşen ise, artan işsizlik ve derinleşen yoksulluk olmaktadır. Bu ise, belki beklenenden daha yavaş biçimde, ama giderek daha geniş kesimlerce anlaşılır hale gelmektedir.

Elbette bu mücadele, daha bir seçim öncesinde AKP’ye oy veren kır ve kent emekçileriyle AKP hükümetini karşı karşıya getirerek, AKP’nin en geniş ve en oturmuş görünen oy zeminini parçalamaktadır. Ve bu sürecin giderek daha ilerleyeceğini ve seçimde hükümeti ve AKP’yi sıkıştıracak en önemli muhalefet dinamiklerinden biri olacağını söylemek bir kehanet olmayacaktır.

Siyasal alandaki bu gelişmelerin, siyasal yaşamın başlıca alanlarını kapsaması ve sermaye partilerinin bütün sığlığına karşın, gelişmelerin derinliği dikkate alındığında, başlayan seçim sürecindeki farklı siyasi odaklar arasındaki çatışmaları büyüteceği görülmektedir. Aynı zamanda bu gelişmeler, gerek demokrasi mücadelesi, gerekse emek mücadelesi bakımından mücadelenin daha ileri bir mevziye taşınmasında son derece önemli fırsatlar sunacaktır. Bunun belirtileri, henüz ipuçları biçiminde olsa da şimdiden görülmektedir.

Elbette seçim söz konusu olduğunda, öncelikle bu gelişmelerin, siyaset alanında yol açtığı ve açacağı hareketlenmeye yansımasının bugünkü tablosunu görmek önemli olacaktır.

 

SİYASET SAHNESİNDE SAFLAŞMA!

İç ve dış politikadaki gerilimler ve sermaye klikleri arasında giderek artan çatışmalar ile emekçi sınıfların henüz eyleme dönüşmese de yoksulluk ve işsizlik merkezli hoşnutsuzlukları, siyasal alanda yeni saflaşmaları da hızlandırmıştır.

Bu saflaşmalar sadece genel olarak zaten var olan saflaşmaları derinleştirmekle kalmamakta, dün aynı safta olanlar arasında ayrışmayı, onların yeni saflarda mevzilenmesini de beraberinde getirmektedir.

Bu saflaşma tablosu ve safların içindeki eğilimleri şöyle resmedebiliriz:

 

1-) AKP etrafındaki saflaşma

Yerel seçimlerde oylarının yüzde 47’den yüzde 39’a gerilediğini gören AKP; referandumla; bir yandan karşısındaki güçleri; CHP ve MHP’yi parçalamayı amaçlarken, kendi kayıplarını da geri almayı ve kendisini, geleneksel “sağ-muhafazakâr” olarak tanımlanan kesimleri toparlayan bir çekim merkezi yapmayı hedefledi. Bunda da önemli ölçüde başarılı oldu.

Referandumda “evet” diyen yüzde 58’in içinde, bir seçimde AKP’ye oy vermeyecek kesimler de vardır. Ama bunların yüzde 10-15’i aşması zordur. Ve önümüzdeki genel seçim için referandumdan çıkarılacak önemli dersler olsa da, referandumun oy oranlarının kalıcılığı tartışmalıdır.

Ancak AKP’nin referandumda asıl iki önemli kazancı olmuştur:

a-) Birincisi, bugüne kadar gönüllerinin bir köşesinde AKP aşkı taşıyan liberal “solcu” “yetmez ama evet”çilerin ar damarlarının çatlamış olması, “12 Eylül’le hesaplaşma” paravanı arkasında bu kesimin AKP’ye biat etmesidir. Özellikle bir genel seçimde, bu sefer “demokratik bir Anayasa” vaadi paravanına sığınarak, “AKP’yle ittifak” adına ona iltica etmeleri sürpriz olmayacaktır. Ki bu liberal kesim, oy olarak ciddi bir yekûn teşkil etmese de, AKP’nin doğrudan etkin olamadığı laik, demokratik kesimler gözünde AKP’nin meşruiyetini sağlayıp, AKP hakkındaki soru işaretlerini küçülterek bu çevrelerde AKP’nin etkinliğini artırmasına taşeronluk yapması bakımından önem taşımaktadır.

b-) Referandumda AKP’nin ikinci önemli kazancı ise, MHP’yi önemli ölçüde parçalamış olmasıdır. Özellikle İç Anadolu’daki en geleneksel milliyetçi kesimlerin Bahçeli’nin değil Erdoğan’ın söylediklerine inanarak, referandumda AKP’yi takip etmesi, MHP gibi “mermer” bir parti için ağır bir darbedir. Bahçeli ve ekibinin, bu ağır darbenin sersemliğinden kurtularak, MHP’yi eskisi gibi toparlaması da hayli zor olacaktır.

“Sol”cu tortu ve MHP’den kopardıklarıyla fiili bir ittifak kurarak (onlara vekillik, belediye başkanlığı vb. vaat ederek) AKP; SP, HAS Parti, BBP gibi ideolojik farklılıkları derin olmayan ya da geleneksel olarak aynı genlere sahip olduğu partileri de etrafına alarak seçime gitmeyi amaçlayacaktır. AKP’nin seçimlerdeki hedefi, referandum rüzgârını da arkasına alarak, seçimlerde yüzde 47’nin üstüne çıkan bir oy çoğunluğu ve 367’yi aşan (Anayasayı Meclis’te değiştirecek ya da yeni bir Anayasa yapmada meşruiyet dayanağı olacak) bir çoğunluk sağlamak olarak görülmektedir.

AKP böyle bir blok oluşturabilir mi; oluştursa bile bu blok onu hedefine ulaştırır mı; bunu göreceğiz.

Elbette AKP’nin başka avantajları da vardır. Bunların en başında da, yerel yönetimlerin büyük çoğunluğunun AKP’nin elinde olması gelmektedir; dahası devlet hazinesinden güvenlik güçlerine, idareden Diyanet’e kadar devlet gücü de AKP’nin elindedir. Ve AKP bu imkânları parti rantına çevirmenin, halkın bu yolla aldatılmasının ustasıdır! “Bayram harçlığı”, kömür, yiyecek-içecek dağıtımı, esnafa kredi, vergi ve pirim afları gibi… istismar edildiği besbelli olduğu halde, bir seçim ortamında kimsenin karşı çıkamayacağı “yardım”ları, AKP, kış ve giderek zorlaşan yaşama koşullarını istismar etmekten de çekinmeyerek, kullanacaktır.

Son günlerde AKP’nin üstünde oynayacağı bir diğer imkânın da, “dinin sosyal yaşamdaki etkisini artırma” gayretleri üstünden, bölge başta olmak üzere, tüm ülkede, caminin ve imamların etkin biçimde siyasete çekilmesi olacağı anlaşılmaktadır. 90-100 bin kişilik, maaşı devlet tarafından ödenen ve tek merkezden yönetilen imam ordusunun büyük bir bölümünün AKP’nin hizmetinde büyük bir güç oluşturacağı tartışılmazdır.

AKP, kuşkusuz bu alanda diğer bir imkân olarak da, cemaat-tarikat (yerel esnafın katılımıyla da desteklenen) çevreleriyle mali imkânlarını da devreye sokacaktır.

 

2-) CHP bloğu nasıl oluşabilir?

Altı ay önce bu soru başlığının altını; hemen asker ve sivil bürokrasinin geleneksel kesimleri, kimi sendikacılar, Kemalist aydınlar, sanatçılar, Kemalist, ulusalcı iddiasıyla kurulmuş kimi küçük partiler ve siyasi odaklar, Ergenekoncu diye adlandırılan kimi çevreleri sayarak doldurabilirdik. Hatta, seçimlere katılımayı reformculuk sayan, “seçim boykotçusu” olduklarını iddia eden ve “CHP içine sızarak” politika yapan kimi “radikal sol” odakları da bunlara ekleyebilirdik.

Ancak bugün durum biraz farklıdır. Baykal’ın bir skandalla CHP’nin başından gitmek zorunda kalması sonrasındaki gelişmeler ve CHP’nin Türkiye’nin iç ve dış politikasında, dünkü tutumundan hayli farklı bir çizgiye yöneldiği şeklinde belirtilerin ortaya çıkmasıyla yukarıda çerçevesi çizilen CHP etrafındaki bloklaşmanın da bir hayli değişebileceğini gösteren işaretler belirmiştir.

CHP, Kurultay sonrasında; “Kürt sorununun çözümü”ne dair militarist, statükocu tutumunu yumuşatmaya koyulmuş; örneğin sonradan geri alsa da, Kılçdaroğlu’nun “Genel af”tan, “Öcalan’la görüşülebileceği”nden söz ederek öne sürdüğü ikircikli görüşler ekseninde, giderek CHP’nin, Kürt sorununda AKP’nin açılım manevralarının alanını daraltacak, bazı konularda AKP’yi zorlayacak bir “çözüm planı” geliştirdiğini göstermektedir.

Yine türban tartışmaları içinde, laisizm konusunda, CHP’nin “tehlikenin farkında mısınız?” çizgisinden daha liberal bir anlayışa yönelmesinin işaretleri de ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Yine Kılıçdaroğlu CHP’sinin, Ecevit’in ’70’li yıllardaki “emekten yana” sloganlarından da yararlanarak, geniş emekçi kitlelerin en sivrilmiş taleplerine (taşeronlaştırma, işsizlik ve yoksulluk başta olmak üzere) sahip çıkar gözükeceğini, ama aynı zamanda onları kontrol etmek ve yedeklemek için istismar edeceğini gösteren belirtiler de, daha Kılıçdaroğlu’nun ilk kurultay konuşmasından itibaren açıkça ortaya çıkmıştır.

Ancak bu başlıca alanlardaki yönelişlerin anlamlanabilmesi için, bu yönelişleri kendi başına ve yalnızca söylem olarak değil; TÜSİAD’dan TOBB’a, ABD’den AB’ye, Türkiye’de AKP’ye karşı bir seçeneğe (yeni bir statükonun oluşturulmasına) ihtiyaç duyan güçlerin yönelişlerine bakarak değerlendirmek gerekir.

AKP’nin sekiz yıllık iktidarının ilk 6 yılı boyunca onunla adeta bir balayı yaşayan iç ve dış gericilik, emperyalist ülkeler ve büyük burjuvazi, aynı zamanda, AKP’nin olağanüstü güçlenip pratikte “seçeneksiz bir parti” olmasından gelen ve bunda kerameti kendinde gören, (semitizme varan bir Yahudi karşıtlığı, İran, Taliban, Hizbullah yandaşlığı vb.) çıkışlarından da hoşnutsuzdurlar. Bu yüzden de, en azından son yerel seçimden beri, AKP’nin bir seçeneği olmasının hem kendilerini rahatlatacağını, hem de AKP’yi disipline eden bir etken oluşturacağını düşünmekteydiler.

Böyle bir seçenek için elbette ilk akıllarına gelen CHP’ydi. Ancak CHP’nin eski statükoyu, üstelik milliyetçi bir yaklaşımla savunması onlar için aşılması çok zor bir sıkıntıydı.

Baykal’ın bir skandalla devrilmesi, bu egemen güç odakları için bir fırsat (tabii bu skandal, bizzat bu güçlerle bağlantılı organize edilmediyse) olarak ortaya çıktı.

Bugün gelinen yerde, egemen güçlerin, neoliberal politikalar temelinde; ekonomiden orduya, bürokrasiden üniversiteye hayli ileri düzeyde oluşturdukları “yeni statüko”nun partisi kılma, en azından eski statükoyla ilgili takıntılarını geride bırakmış bir CHP oluşturmada hayli ilerledikleri görülmektedir.

Sav-Kılıçdaroğlu hesaplaması (muhtemelen bir olağanüstü kurultayla) eğer Kılıçdaroğlu’nun başarısıyla geçilirse, bu alanda geri dönülmez bir adım atmış da olacaktır.

MHP milliyetçiliği ve Ergenekon “ulusalcılığı” ile arasına bir mesafe koymaya yönelen CHP’nin, ABD, AB, TÜSİAD ve öteki sermaye çevrelerinden önceki seçimlere göre daha çok destek bulması şaşırtıcı olmayacaktır. Buna karşın CHP’nin “ulusalcı”, “Ergenekoncu” çevrelerden desteğinin zayıflayacağı, hatta hiç destek görmeyeceği de bugünden işaretleri olan gelişmelerdir. Yine aydın ve sanatçı çevrelerde de CHP’nin desteğinin yelpazesi değişebilecektir.

Cumhuriyet’in başından beri CHP’nin en sadık destekleyicisi olmakla birlikte, laisizm tartışmaları içinde mevzilerini yenileyen, talepleri konusunda ısrar eden ve CHP’den farklı olarak gerçek bir laiklik ve inanç özgürlüğü isteyen Alevi kesimlerininse CHP’yi desteklemeye ikna edilmesi mümkün olamayacak, en azından hayli güç olacaktır.

Belki bu konuda tek değişmeyecek olan, resmiyette “seçim boykotçusu” “solcu”ların fiiliyatta CHP destekçiliği olacaktır.

Bütün bunlardan öte; CHP’yi bir seçenek haline getirmek isteyen güçlerin; medya gücünü de kullanarak, CHP’yi iktidara yürüyen bir parti olarak göstermesi, yaratılacak böyle bir rüzgârla; soldan, sendikal çevrelerden, Kürt çevrelerinden “AKP’ye karşı” olan kesimlerin CHP etrafında birleşmesi için bir baskı oluşturacaklarını da şimdiden söyleyebiliriz.

Çok yönlü olarak CHP’nin AKP’ye karşı seçenek ilan edilmesi ve sermaye güçlerinin imkânlarıyla bu iddianın CHP’nin kendi niyetlerini bile aşan biçimde propaganda edilmesiyle, emek ve demokrasi güçleri üstünde de bir baskı oluşturulacağından; “CHP’ye oy vermeyenin AKP’ye vermiş sayılacağı” demagojisinin önceki seçimleri aşan biçimde kullanılacağından şüphe etmemek gerekir. Ve ancak, emek ve demokrasi cephesi, kendi açısından bu cereyanı göğüsleyip tersine çevirerek, karşısına, demokrasi ve özgürlüklerin genişletilmesi için CHP’yi “ehveni şer” gören kesimleri etkileyecek bir çekim merkezi olarak çıkabilirse, bu baskıyı önleyebilir. Hatta bu silahı tersine çevirip, CHP’nin de kendine çeki düzen vermesine imkân açmış olur.

 

3-) MHP sıkıntılı

Referandumda seçmen tabanı önemli ölçüde parçalanarak, bu tabanın büyük çoğunluğu AKP’nin isteği doğrultusunda “evet” oyu kullanan MHP, bu seçim sürecine son derece sıkıntılı başlamaktadır. MHP yönetimi, “Bir parçalanma yok. Bunu diyenler hainlerdir!” dese de, onlar da bu gerçeği bildikleri için, kendilerine yönelik bu türden değerlendirmelere öfkeli yanıtlar vermektedir. Ama öte yandan, Bahçeli, yıllardır etrafından uzaklaştırdığı MHP’nin eskilerini “barış yemekleri”ne davet ederek, parti tabanındaki derin yarılmayı kapatmayı amaçlamaktadır. Ancak bunun kolay olmayacağı da görülmektedir. Çünkü giderek sistemle çıkar ilişkileri temelinde bütünleşen MHP tabanı, AKP’de bu çıkarlarına sıcak bir karşılık bulacağını bildiği için, referandumu vesile yapmış görünmektedir. Öte yandan MHP’nin ülke sorunları konusundaki “mermer kafa” tutumunu, Kürt sorunu başta olmak üzere, öteki pek çok iç ve dış politika sorununda çözümsüzlüğü, MHP tabanında da, giderek “Bu işlerin sonu nereye varır?” sorusu etrafında sorun olmaktadır. Burada, AKP’nin, MHP tabanına yönelik milliyetçi motifleri belirgin çağrılarının da etkili olduğunu eklemek gerekir. Ancak, bütün şu ya da bu konjonktürel gelişmenin etkinliğini artıran ise; MHP’nin politikalarına zemin oluşturan, savunucusu olduğu eski statükonun çözülmesi; dolayısıyla MHP politikalarının dayanağı olan zeminin hızla çürümesidir. Bu da, neoliberal rüzgârların MHP cenahında yeni çatlaklara yol açmasını kolaylaştıracağı gibi, AKP tarafından yaratılacak baskıyla referandumdaki yarılmanın kalıcı olma olasılığını güçlendirecektir. Eğer MHP “toparlanmak için bir yol bulamazsa, “bu seçimde MHP barajın altında kalır” tespiti yapanların haklı çıkması sürpriz sayılmaz.

 

4-) Demokrasi bloğu

Demokrasi bloğundan söz ederken, son 10 yılın seçimlerine bakıldığında, çoğu zaman ve günlük dilde, seçime giderken kendi aralarında bloklar, ittifaklar, birlikler oluşturan BDP, EMEP, ÖDP, TKP gibi partileri, siyasi çevreleri kastediyoruz. Ancak gerçekte, bu blok çok daha geniştir. Bu yüzden de, sadece siyasi parti ve çevrelerle oluşacak bir bloğun adı “demokrasi bloğu” olabilir, ama Türkiye’nin demokrasi güçlerini birleştiren bir blok olamayacağı açıktır. Hatta böyle bazı partilerin kendilerini “demokrasi cephesi” ilan etmesi ve tüm diğer güçleri, “Haydi gelin, bizim etrafımızda birleşin. Bize oy verin!” diye çağırması, niyet iyi olsa bile, sonuçta böyle gerçek bir demokrasi bloğunun engeli haline gelebilir. Bu yüzden de, böyle bir blok, aslında bugün sistemle şu ya da bu biçimde karşı karşıya gelen, ama kendilerini siyasi bir odak olarak da ortaya koymayan tüm çevreleri, yerel ve merkezi düzeydeki tüm güçleri birleştiren bir genişlikte olmak durumundadır. Demokrasi mücadelesinin ihtiyacı da bu genişlikte bir bloktur.

Bu açıdan bakıldığında, demokrasi bloğunun kapsaması geren güçleri, çok ayrıntısına girmeden şöyle sıralayabiliriz:

a-) Bu mücadelenin örgütlenmesinde birinci dereceden sorumluluk üstlenecek BDP, EMEP, ÖDP gibi siyasi partiler ile bu bloğa katılmak isteyen çeşitli adlar altında oluşmuş siyasi parti ve çevreler, böyle bir bloğun siyasi etmeni olarak çok önemlidir.

b-) Direnen Kürt ve Alevi kesimlerin çeşitli adlar altında oluşmuş (dernek, platform, kongre) örgütleri, temsilcileri, birey olarak bu toplam üstünde etkin kişileri de böyle bir demokrasi bloğunun bir bileşeni olmak durumundadır.

c-) Doğal ve tarihi SİT’lerin savunulması etrafında oluşmuş örgütlenmeler; kendi topraklarını ve çevrelerini korumak üzere birleşen ve yer yer köylü-toprak mücadelesine dönüşen, yer yer anti-emperyalist bir karakter de gösteren mücadelenin ulusal ve yerel düzeydeki örgütleri (temsilcileri), “demokrasi bloğu” dendiğinde ilk akla gelenlerdendir. Ancak bu alandaki mücadele, bir yanıyla kentlerde kent yoksullarının “barınma hakkı” mücadelesi merkezli, kentsel dönüşüm alanlarının sermayenin rant alanına dönüştürülmesine karşı mücadeleyle, öte yandan hizmetlerin ticarileştirilmesini de kapsayan küreselleşmeye, özelleştirmeye karşı mücadeleyle içsel bir bağlantı içindedir. Bu yüzden de, sistemin kendisini yenileme çabalarına karşı her mücadele, aynı zamanda demokrasi bloğunun kapsaması gereken bir mücadele olarak önem kazanmaktadır.

d-) Kadın hareketinin bileşenlerini oluşturan, çeşitli adlar altında bir araya gelmiş kadın örgütlenmeleri, yerel ve merkezi dernek, platform, çevre, demokrasi bloğunun da önemli bir ayağına oluşturmak durumundadır.

e-) Elbette böyle bir blok; emek mücadelesinin ileri kesimlerini de kapsamak zorundadır. Üstelik blok girişimlerinin bundan önceki en önemli zaaflarından birisi, emek mücadelesinin ileri kesimlerini kapsayamamış olmasıdır. Bu durum, pratikte sendikaları, odaları, meslek birliklerini, hareketin önünde ilerleyen sendikaları (konfederasyonları da), çeşitli türden yerel sendikal birlikleri ve platformları, hatta sınıf hareketi içinde merkezi ya da yerel düzeyde etkin birer birer sendikacıları, emek örgütü temsilcilerini kapsamak durumundadır.

f-) Bu bloğun olmazsa olmaz koşullarının birisi de, Türkiye’nin aydın birikimini kapsama zorunluluğudur. Hatta ülkemizin aydın birikiminin tek seçeneği böyle bir bloktur, olmak zorundadır. Bunun için, üniversite bilim çevrelerinin, sanat çevrelerinin örgütleri ve bu camianın seçkin temsilcilerinin demokrasi bloğunu içinde olması son derece önemli olacaktır.

Elbette demokrasi bloğunun kendisini böyle geniş bir biçimde tarif etmesi de yetemez; bu niyetin pratik tutumda da karşılık bulması gerekir. En geniş, bugünkü eski ve “yeni” statüko ile çatışan tüm güçleri, halktan, emekten yana, halkların kardeşçe yaşadığı bir Türkiye isteyen parti, grup, çevre ve kişileri geniş bir demokrasi anlayışı içinde birleştiren, grupçuluğu, fraksiyonculuğu reddeden bir ilişkiyi inandırıcı biçimde hayata geçirmesi gerekir. Ki bu açıdan en önemli görev, böyle bir girişimi başlatmak için bir araya gelen güçlerde olacaktır.

Söz konusu olan seçim olunca, elbette ki; böyle bir bloğun seçime bir parti ya da ortak adaylar etrafında birlemiş olarak girmesi; seçimde barajı aşacak bir gücü oluşturmuş olması, yığınları bu gücün oluşturulabileceğine ikna edecek bir etkinlikle ve enerjiyle ortaya çıkması da son derece önemli olacaktır.

Çünkü Türkiye’nin sorunları ve bu sorunların çözümü için demokrasi güçlerinin bugüne kadar söylediklerini yaşam önemli ölçüde doğrulamıştır. Daha düne kadar etkili olan, Kürt sorunu, laisizm sorunu, demokrasi ve özgürlükler sorunu ya da emek cephesinin talepleri ile ilgili olarak halk yığınlarının AKP ve öteki sermaye partilerinden beklentileri büyük ölçüde iflas etmiştir. Başka bir seçenek görülemediği için ve kimi geleneksel alışkanlıklardan dolayı sermaye partileri ayakta kalmaya devam etmektedirler. Dahası, bugün en geriden gelen çevreler bile, bu ülkenin çözülmezse hiçbir yere gidilemeyecek sorunları için gerçekçi bir çözümden söz ettiklerinde, dün sövüp saydıkları, bölücülük, hainlik dedikleri çözümü kabul etmek zorunda kalmaktadırlar.

Çünkü hükümet, sermaye partileri ve basını, süreci ellerindeki devasa medya gücüyle ve örgütleriyle nasıl etkilemeye ve maniple etmeye çalışırsa çalışsın; bugün Türkiye’nin sorunları üstü örtülemeyecek kadar gerçektir ve can acıtıcı biçimde sivrilmiştir. Ve seçim süreci de; Kürt sorunu başta olmak üzere, laisizm sorunu, emek cephesinin hak ve özgürlük talepleri, ülkenin demokratikleşmesi için seçim yasasından siyasi partiler yasası, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’na kadar geniş bir özgürlükler ve demokrasi tartışmasıyla sürecektir. Ve bu süreç, aynı zamanda, bütün bu sorunların; Türkiye’nin halkların kardeşçe yaşadığı, demokrasi ve özgürlüklerin yanı sıra ülkenin nimetlerinden de yararlandığı, açlığın, işsizliğin, yoksulluğun olmadığı bir Türkiye’nin inşasının dayanağı olacak bir demokratik Anayasa talebiyle de birleşecektir. Ve elbette, demokrasi güçleri, bu süreci; demokratik bir Türkiye’yi ve onun anayasasını da inşa edecek güçlerin birleşip, kendilerini bütün halk için bir seçenek olarak ortaya koyacakları bir süreç olarak algılayıp, bunu gereği yaptıkları ölçüde iddialarını anlamlı hale getirebileceklerdir.

Bu yüzden de, demokrasi bloğunun seçim bildirgesi; bir yandan bütün bu başlıca sorunların çözümü konusunda görüşlerini açık bir biçimde ortaya koyarken, aynı zamanda, bu sorunları çözümünün gerçekten demokratik bir biçimde olması, Türkiye’nin demokratikleşmesine hizmet etmesi için bir gücü biriktirmenin gereğini ortaya koymak durumundadır. Bu yüzden de demokrasi bloğunu oluşturacak güçler, seçim sürecini, böyle bir bloğun oluşması, etkinliğinin artması, ülkenin ileri güçlerinin, ülkenin demokrasi güçlerinin ağırlığını hissettiren bir güç odağının oluşması bakımından değerlendirmeyi asli işleri olarak görmek zorundadırlar.

Evet, seçime henüz “çok zaman var” görünüyor. Ama aslında “az zaman” kalmıştır. Çünkü 2011 Bütçesi’nin geçmesinden sonra, Meclis’te belki seçimde ihtiyaçları olacak bir iki düzenlemeden sonra, sermaye partileri seçim kampanyasını başlatacaktır. Demokrasi cephesi de, elini çabuk tutmak; çalışmalarını yoğunlaştırmak, sermaye partilerinin halkı bölme faaliyetini dizginlemek ve gerçekleri en açık biçimde ortaya koymak üzere, ülkenin tüm ileri güçlerini birleştirmek, işçi sınıfı ve emekçilerin ileri kesimlerini uyarma çabalarını daha da artırmak durumundadırlar.