“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

AKP İktidarının Ekonomik Performansına Genel Bir Bakış

AKP’nin 2002 Kasım seçimleriyle birlikte başlayan tek parti iktidarı 8 yılını doldurdu. Bu süre zarfında sermayenin hızla el değiştirmesine hep birlikte şahit olduk. 28 Şubata giden süreçte başta Doğan grubu olmak üzere “laik medya”nın saldırılarından fazlasıyla ağzı yanan Tayyip Erdoğan ve kadroları, AKP iktidarı sonrasında devlet olanaklarını da seferber ederek medyayı ele geçirmeye büyük önem verdi. Aradan geçen 8 yıllık sürede geçmişte oldukça sınırlı bir okuyucu/izleyici kitlesine sahip İslamcı medya organlarının devleştiğini, geri kalanların hükümetin yandaşlarınca devralındığını ya da Doğan grubu örneğinde olduğu gibi tasfiyeye zorlandığını gördük. Medyadaki tasfiye süreci henüz sonlanmış değil ama hiç kuşku yok ki hükümet halihazırda karşıt sesleri büyük oranda suturmayı başarıp dev bir propaganda aygıtı yaratmış durumda.

Böylesi bir ortamda AKP’nin her siyasal açılımının, her ekonomi politikasının medyanın geniş bir kesimince büyük bir başarı olarak sunulmasına şaşırmamak gerek. Bu yazıda 2002 seçimleri sonrasında yaşanan ekonomik gelişmelerin kısa bir özetini sunarak AKP iktidarının ekonomik performansını mercek altına alacağız.

AKP DÖNEMİ KUR POLİTİKASI

Son dönemde uluslararası piyasaların başlıca gündem maddesi Avrupa, ABD ve Çin ekseninde yürütülen kur tartışmaları. Giderek büyüyen dış ticaret açığı ve önce Japonya ve Asya kaplanları sonrasında ise Çin karşısında rekabet gücünü yitiren sanayisini tekrar ayağa kaldırmaya çalışan ABD 2001 yılından düşük dolar politikası yürütmekteydi. Bu politika krizle birlikte sekteye uğrasa da sonrasında tekrar ve daha güçlü bir şekilde devreye sokarak, başlıca hedefi Çin gibi gözükse de Almanya başta olmak üzere Euro bölgesi ekonomilerini de sıkıntıya sürükledi. Bu durum elbette Türkiye’de de başta ihracatçı sektörler olmak üzere birçok kesim tarafından tartışıldı, AKP’nin TL’nin değerini düşürmesi gerekliliği vurgulandı. Ne var ki, bu durum iktidarın öyle kolayca yanaşacağı bir seçenek gibi gözükmüyor. TL’nin değerlenmesini mümkün kılan ekonomik konjonktür ve kurun mevcut düzeyde istikrarı iktidarın “başarısının” ispatı olarak gösterilen pek çok ekonomik göstergenin korunabilmesi için büyük önem taşıyor.

AKP hükümetinin çok şanslı bir hükümet olduğunu üstüne basa basa vurgulamak gerek. 2002’de iktidara geldiğinde Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini geçirmiş, üretim dibe vurmuş, dolar kuru 1.41 seviyesine kadar yükselmişti. Bugün AKP iktidarının uzun vadeli bir muhasebesini yapmaya kalktığımızda hemen öncesinde yaşanan krizin ortaya çıkarttığı baz etkisi ister istemez rakamlara yansıyor. AKP’nin bir diğer şansı da Nasdaq balonunun patlamasıyla ortaya çıkan kriz sonrasında dönemin FED başkanı Greenspan tarafından izlenen düşük faiz politikasının sonucu olarak “gelişmekte” olan piyasalara dönük fon akışı ve 2002 yılından itibaren doların diğer para birimleri karşısında hızla değer kaybetmesiydi. Bu durum sadece Erdoğan’ın değil, 2003 yılında iktidara gelen Latin Amerika’nın iki popülist siyasetçisi Kirchner ve Lula’nın da ekonomideki başarılarının ardındaki önemli etkenlerden biriydi. Doların Euro karşısındaki değeri 2002 yılındaki 1.15 seviyelerinden 2004 yılı içerisinde 0.75 seviyelerine kadar gerilerken uzun süredir ağır borç yükü altında ezilen ülkeler büyük ölçüde rahatlamışlardı. Piyasalardaki dolar bolluğu bu ülkelerin dış borçlarının GSYH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla)’ya oranını büyük ölçüde düşürürken kredi notları yükselmiş, ülkelere dönük kredi akışı canlanmış ve tüm bu yaşananlar dönemin hükümetlerine IMF’nin boyunduruğundan da kurtulma olanağı yaratmıştı. Bu resimden de görüldüğü üzere, aslında bize AKP’nin başarısı gibi sunulan durum hiç de Türkiye’ye özgü bir durum değildi. Dolayısıyla, bugün 1.39 seviyelerine kadar gerileyerek 2002 yılındaki seviyesinin altında seyreden dolar/TL paritesi AKP hükümetinin yarattığı “istikrar”ın kazanımı olmaktan ziyade ABD’nin kur politikasının doğrudan sonucu olarak yorumlanmalıdır.

AKP İKTİDARINDA ÜRETİM, İSTİHDAM, BÜYÜME

2008 yılında yaşan kriz dünya piyasalarını olanca gücüyle sarsarken Başbakan ileride belki tarihe geçecek bir öngörüde bulunmuş ve krizin Türkiye ekonomisini “teğet” geçeceğini ifade etmişti. Geride kalan 2 seneye bakıldığında şirket bilançolarının hızla toparlandığını, reel ücretler gerilerken, “işgücü verimliliğinin” yükseldiğini, dolayısıyla kar oranlarının eski seviyelerin de üzerine tırmandığını görüyoruz. Resmin bu tarafına bakıldığında krizin sermaye kesimini teğet geçtiğini söylemek mümkün. Ne var ki, aynı resime işçi sınıfının perspektifinden bakıldığında kriz teğet geçmek bir yana, ekonomin tam kalbine saplanmış gibi gözüküyor. Ortaya çıkan birbirine zıt bu iki resim aslında bize her ekonomik krizin aynı zamanda bir yeniden dağılım aracı olduğunu, işçi sınıfının örgütlülüğü ne denli zayıf ise sermaye sınıfının bu durumu o denli lehine kullanacağını da gösteriyor.

Aşağıdaki Grafik I’de gösterilen karşılaştırmalı büyüme rakamlarına bakıldığında 2001 krizinin etkisi oldukça açık bir biçimde görülüyor. 2001 yılında ekonomi yüzde 5.7 oranında rekor seviyede daralmış, sonrasında (AKP iktidarının öncesinde) hızlı bir toparlanma yaşanmıştır. Bu toparlanmada daha önce belirtildiği üzere ABD’nin uyguladığı genişleyici para politikası ve bunun yarattığı Türkiye ve benzeri ülkelere dönük fon akışı büyük rol oynamıştır. Bu hızlı büyüme 2006 yılından itibaren ivme kaybetmiş, Türkiye 2008 yılında Euro bölgesi ortalamasının altında bir performans göstermiştir. Burada yılın ikinci yarısında TL’nin dolar karşısındaki hızlı değer kaybı sonrasında şirketlerin döviz cinsinden borç yükünün artışı ile birlikte kredi bulmakta zorlanması ve borçlarını çeviremez hale gelmesi önemli rol oynamıştır. 2009 yılında kriz ülkelerin büyüme oranlarına tümüyle yansımış, Türkiye krizin başlangıç noktası sayılan ABD’den de, mortgage tahvillerine yüklüce yatırım yapan AB ülkelerinin ortalamasından da, son dönem borç krizinin başlıca aktörü Yunanistan’dan da belirgin bir şekilde daha fazla daralmıştır. Bu rakamlar ışığında da teğet söylemini doğrulayacak bir tablo gözükmemektedir.

İmalat sanayi kapasite kullanım oranı verilerine bakıldığında da krizin etkisi açıkça gözükmektedir. Kapasite kullanım oranı 2008 yılındaki yüzde 80 seviyesinden keskin bir şekilde gerilemiş, 2009 şubat ayında yüzde 63’lere kadar sarkmıştır. Bu oran 2001 krizi sürecinde dahi görülmemiş derecede düşük bir orandır.

AKP’nin ekonomi kurmayları ve yandaşlarının en savunmasız kaldıkları başlıca alan istihdam verileri olmuştur. III. numaralı karşılaştırmalı grafikten izlenebileceği gibi Türkiye’nin işsizlik sorunu kriz öncesinde de belirgin bir şekilde kendini göstermiş yüzde 10 seviyesinin üzerine tırmanmıştır. 2006-2008 yılları arasında AB ülkelerindeki işsizlik oranları düşüşe geçerken Türkiye’de hafif de olsa yukarı yönlü bir trend izlemiş ve diğer ekonomilerden olumsuz yönde ayrışmıştır. 2008 yılında patlayan kriz ile birlikte bu yukarı doğru trend ivme kazanmış, 2009 yılının ilk yarısındaki kitlesel işten çıkarmalarla birlikte işsizlik oranında AB ülkeleri ile Türkiye arasındaki fark giderek açılmıştır. 2009 yılının ikinci çeyreğinden itibaren düşüşe geçen işsizlik ancak krizle boğuşan Yunanistan’ın gerisine düşmekle birlikte halen AB ortalamasının üzerinde seyretmektedir.

2008 krizi sonrasında hızla toparlanan şirket karlarının ardındaki en önemli etken hızla gerileyen ücretler ve büyüyen işsizlik karşısında giderek artan emek sömürüsü olmuştur. İşten çıkarılma tehdidinin arttığı bir ortamda işçiler karşılığı ödenmeksizin daha uzun mesai yapmaya razı olmuş, ekonominin göreceli olarak toparlandığı dönemde de sınırlı sayıda işçi ile alınan siparişler karşılanmaya çalışılmıştır. Grafik IV’de görüldüğü gibi 2008 yılı içerisinde kapasite kullanım oranının düşüşe geçmesiyle birlikte kişi başına verimlilik oranları da düşmüş, 2009 yılında artan işten çıkarmalarla birlikte hızlı bir yükseliş trendine girerek bir yıl içerisinde kriz öncesi seviyenin de oldukça üzerine tırmanmıştır.

Teknik ekonomi jargonundan uzak geniş okuyucu kitlesi verimlilik artışı gibi olumlu bir anlam içeren bu istatistikleri doğru okumalı, verimlilikteki değişimin temel dinamiklerini incelemek için sabit sermaye (teknoloji) yatırımları, kapasite kullanım oranı ve işsizlik oranı gibi verilerle birlikte incelemelidir. 2001 krizinde olduğu gibi son krizde de yaşanan verimlilik artışının temel kaynağı devreye sokulan yeni teknolojik yatırımlar değil emek sömürüsünün artışıdır.

2008 krizinin sermaye kesimine yarattığı avantajlar reel ücretlerin krizden bugüne yaşadığı sert düşüşten de açıkça anlaşılmaktadır. Aşağıdaki Grafik V’de 2005 yılının ilk çeyreği ile 2010 yılı ikinci çeyreği arasındaki süreçte sanayi kesiminde reel ücretlerin seyri gösterilmektedir. 2001 krizi sonrasında üretimdeki toparlanmanın reel ücretlere yansımadığı sıkça vurgulanmıştır. 2005-2008 yılları arasında reel ücretlerdeki yüzde 12 civarındaki toparlanmanın ardından 2008 yılında kriz bahanesiyle birçok şirkette ücretlerde indirime gidilmiş, işten çıkarılma korkusuyla işverenlerin benzeri dayatmaları gibi işçiler bu talepleri de çoğu kez sessizce kabullenmiştir. 2009 yılında işçi ücretlerini sendika ile anlaşarak 16 ay süresince yüzde 35 oranında indiren Erdemir’in, indirimin sürdüğü bir dönemde beklentilerin oldukça üzerinde bir kar açıklayarak ekonomi gündeminin ilk sıralarına yerleşmesi konuya dair çarpıcı örneklerden biridir. Grafik V’ten de izlenebileceği gibi şirketlerin karları her ne kadar hızla eski seviyelerine dönse de, reel ücretler halen kriz öncesi seviyelerin oldukça altında seyretmektedir.

AKP DÖNEMİNDE DIŞ BORÇLAR

Türkiye’nin Osmanlı’dan günümüze oldukça sancılı bir dış borç macerası bulunmaktadır. Önce Düyun-u Umumiye sonra IMF tarafından uzun yıllar kontrol edilen Türkiye, 2001 krizi sonrasında da giderek presitijini yitiren ve piyasalardaki dolar bolluğu dolayısıyla bir dönem “müşterisi” kalmayan IMF’nin yegane dişe dokunur “müşterisi” durumuna düşmüştür. Sonunda sürdürmek istediği seçime yönelik yerel yönetim harcamaları konusunda uzlaşamayarak IMF ile köprüleri atan Türkiye uzun yıllar aynı kaderi paylaştığı Meksika, Brezilya ve Arjantin gibi ülkeleri oldukça geriden takip etmiştir.

Toplam (kamu ve özel sektör) dış borçların tarihsel seyrine baktığımızda 1998’den bugüne istikrarlı bir artış trendi göze çarpmaktadır. Bunun trendin bozulduğu yegane süreç 2008 yılının son çeyreğinde yaşanmış, uluslarası piyasalarda yaşanan panik sonrasında kredilerin geri çağrılması ve yeni kredilerin alınamaması dolayısıyla ülkenin dış borç stoğu bir miktar azalmıştır. Dış borç göstergelerine bakıldığında AKP hükümetinin buradaki şansı (bir kez daha) doların TL karşısında değer yitirmesiyle birlikte toplam borç stoğunun GSYH’ya oranının gerilemesidir.

AKP hükümetin kamu ve özel sektörün dış borçlarını kontrol altında tutmaktaki başarısının konuşulduğu ve borçlu Avrupa ülkeleriyle sık sık karşılaştırmada bulunulduğu şu günlerde dilerseniz istatistikleri kısaca hatırlayarak tartışmaya devam edelim.

Günümüzde toplam dış borç stoğunun en büyük olduğu ülkelere baktığımızda listenin en başında alışılmadık bir ülke olan İrlanda göze çarpmaktadır. Yakın geçmişin “başarı abidesi”, AB’nin “model ülkesi” İrlanda’da toplam borcun GSYH’ya oranı yüzde 1102’yi bulurken, aynı oran İngiltere’de yüzde 404, Hollanda’da yüzde 316, Belçika’da yüzde 271, ABD, Portekiz ve Yunanistan’da yüzde 240, İsveç ve Fransa’da ise yüzde 200 seviyelerinde seyretmektedir. Bu tablodan da anlaşılacağı gibi günümüz borç krizinin geçmişteki benzerlerinden ayırdedici özelliği güçlü para birimine sahip ülkelerin baş sırayı çekmesidir. 1997 ve 2001 yıllarında yaşadıkları spekülatif ataklar sonrasında para birimlerine dönük büyük güven kaybı yaşayan, dış borçlarını çeviremez hale gelerek krize sürüklenen ve içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu ülkelerde ise günümüzde toplam borcun GSYH’ya oranın göreli olarak daha iyi seyrettiği görülmektedir. Asya krizinin başlıca aktörlerinden Güney Kore ve Endonezya’da bu oran sırasıyla yüzde 41.4 ve 25.8 seviyesindedir. Yine 1999 yılında büyük bir krize sürüklenerek dış borç ödemelerini askıya alarak dünya piyasalarını sallayan Rusya’da ise aynı oran yüzde 31.7’dir. Borcun GSYH’ya oranı 2001 krizinin başlıca aktörlerinden Türkiye ve Arjantin’de sırasıyla yüzde 36.4 ve 33.6 iken, geçmişten günümüze dış borç denince akıllara ilk gelen ülkeler Meksika ve Brezilya’da ise sırasıyla yüzde 20.4 ve 14.4 gibi oldukça düşük seviyededir.

Yukarıda çizilen tablodan da anlaşılacağı gibi son dönemde Türkiye’nin borç krizinin dışında kalması hükümetin bir başarısı olmaktan ziyade konjonktürel bir durumdur.

Aynı şekilde, Türkiye ekonomisinin vaadettiği istikrar ve güven ortamı ile uluslararası sermayenin gözbebeği haline gelmekte olduğu söylemi de gerçeklerle uyuşmamaktadır. Kriz sonrasında kredi notu Moody’s tarafından 4 kademe indirilerek A3’den yatırım yapılabilir seviyenin altındaki Ba1’e düşürülen Yunanistan’ın kredi notu halen daha kredi notu Ba2 olan Türkiye’nin üzerindedir. Türkiye ile Yunanistan’ın kredi notları arasındaki fark her ne kadar büyük ölçüde Yunanistan’da Euro gibi güçlü bir para birminin varlığına bağlansa da, krizi “teğet geçen” Türkiye’nin krizin tam kalbinden vurduğu pek çok Avrupa ülkesinin yanısıra Kolombiya, Guatemala, Kazakistan, Fas, Mısır ve Peru gibi rakip dahi görülmeyen ekonomilerin gerisinde kalması dikkate değerdir. Görüldüğü gibi hükümete yakın çevrelerin övgüler dizdiği siyasi ve ekonomik istikrar, ekonomik gelişme açısından varlığını zaruri gördükleri uluslararası sermayenin Türkiye’ye dönük risk algısını değiştirmeye yetmemektedir

AKP İKTİDARI DÖNEMİNDE DIŞ TİCARET DENGESİ

Buraya kadar sık sık AKP hükümetinin güçlü TL kuru politikasının ve bu politikayı uygulamasına olanak tanıyan uluslararası konjonktürün yarattığı avantajlardan bahsettik. Birçok ekonomi politikası gibi güçlü kur politikası da iki yanı keskin bir kılıçtır. Güçlü TL’nin yarattığı en büyük olumsuz etki bozulan dış ticaret dengesinde ve fiyat rekabetini sürdüremediği için tasfiye olan ihracatçı sektörlerde görülmektedir.

VII numaralı grafik incelendiğinde dış ticaret açığında AKP iktidarıyla birlikte hızlı bir artış yaşadığı gözlemlenmektedir. 2003 yılının başlarında 4.5 milyar dolar civarında seyreden ithalat, 2004 yılının son ayında 10 milyar dolar seviyesine ulaşmış, 2008 yılının yaz aylarında ise 20 milyar dolar seviyesine tırmanarak zirve yapmıştır. Aynı süre zarfında ihracat ise 3.5 milyar dolardan 12.5 milyar dolara çıkmış, dış ticaret açığı 9 milyar doları bulurken, ihracatın ithalatı karşılama oranı ise 2003 başındaki yüzde 79 seviyesinden 2008 yılı içerisinde yüzde 57 seviyesine kadar gerilemiştir. Ekonomik krizin ağırlaştığı 2008 sonbaharından itibaren TL’nin hızlı değer kaybıyla birlikte dış ticaret açığı da daralmaya başlamış ve 2009 Şubatında 640 milyon dolara kadar gerilemiş, ihracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 92 seviyesine kadar tırmanmıştır. Ekonomik krizin etkilerinin hafiflemesiyle birlikte Türkiye’nin de içinde bulunduğu “gelişmekte” olan piyasalara dönük sıcak para akışı yaşanmış, TL kuru yükselirken dış ticaret açığı da 2010 Ağustos ayı itibariyle 6.8 milyar dolar seviyesine ulaşmış ve ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 55’e kadar gerilemiştir. Son bir yıl içerisinde ithalattaki hızlı tırmanışa karşılık ihracat rakamlarındaki duraklama hatta gerileme dikkat çekicidir. Krizin en şiddetli hissedildiği 2009 yılı sonrasında ABD ve Avrupa ekonomilerindeki kısmi toparlanmaya rağmen 2010 Ağustosundaki ihracatın 2009 yılının aynı dönemine göre gerilemesi yüksek TL kurunun dış ticaret üzerindeki olumsuz etkisini gözler önüne sermektedir.

AKP’NİN ÖZELLEŞTİRME PERFORMANSI

AKP’nin ekonomi kurmaylarının bir diğer iddialı oldukları alan iktidarın özelleştirme performansıdır. AKP hükümetinin daha önceki tüm iktidarların toplamının çok daha üzerinde kamu malını özelleştirme yoluyla elden çıkardığı tartışılmaz bir gerçektir.

1986-2002 arasındaki 17 yıl süresince toplam 8 milyar dolarlık özelleştirme yapılırken AKP’nin iktidarı devraldığı 2002 yılı sonundan 2009 yılı sonuna kadar geçen 7 yıllık sürede bu rakam 30.6 milyar doları bulmuştur. AKP iktidarı döneminde yapılan kilit özelleştirmeler arasında Türk Telekom’un yüzde 70 hissesinin (8.5 milyar dolar),Tüpraş’ın 65.76 hissesinin (4.5 milyar dolar), Erdemir’in yüzde 46.12’lik hissesinin (2.8 milyar dolar), Petkim’in yüzde 86 hissesinin (2.3 milyar dolar) ve TEKEL’e ait 6 sigara fabrikasının (1.7 milyar dolar) satışı sayılabilir. Bu rakamlara 2010 yılı içerisinde yapılan (elektrik dağıtım özelleştirmelerinin başı çektiği) özelleştirmelerden sağlanan gelir dahil edilmemiştir. 2010 yılı içerisindeki özelleştirme geliri Ekim ayı itibariyle 2.5 milyar doları bulmaktadır. Son yıllardaki yoğun özelleştirmeler yoluyla sağlanan döviz girişi (uluslararası dinamiklerin yanı sıra) TL’nin dolar karşısında değer kazanmasında önemli rol oynamıştır. Yine yapılan özelleştirmelerden sağlanan gelirin bütçe açığını daraltıcı etkisi de gözden kaçırılmamalıdır.

SONUÇ

Bu yazıda AKP iktidarın geride kalan 8 yıl içerisindeki performasını özellikle 2008 krizi sonrası sürece odaklanarak önemli gördüğümüz bazı ana başlıklar altında incelemeye çalıştık. Son kriz AKP iktidarını sınıfsal karakterini tüm yalınlığıyla ortaya koymuş, yaşanan daralmanın faturası işsizlik, düşük ücretler ve artan emek sömürüsü yoluyla emekçilere çıkarılırken, şirketlerin karlılık oranları hızla toparlanmış, İMKB’ye kote olan çoğu şirketin piyasa değeri şimdiden kriz önceki seviyelerin çok üstüne çıkmıştır. Bu tablo Başbakan’ın “kriz bizi teğet geçti hamdolsun” derken kullandığı “biz”den neyi kastettiğini de açıklamaktadır. 2001 krizi sonrasında bir türlü toparlanamayan reel ücretler, giderek kronikleşen işsizlik sorunu ve derinleşen sosyal güvence kaygısı iktidar partisinin hakim olduğu yerel yönetimlerin ve iktidara yakın vakıfların yardımlarını yoksul halk kitleleri nezdinde daha da önemli kılmakta, iktidarın etki alanını genişletmektedir. Evet, her ne kadar paradoksal gözükse de, iktidar bir yandan “sosyal devletin” kalıntılarını tasfiye ederken, diğer yandan ortaya çıkan boşluktan faydalanarak yoksullaştırdığı kitleleri yardımlar, burslar vs. yoluyla kendine yedeklemektedir. Bu politik hat, hükümetin geçmişteki örneklerinden ayrışarak 2 dönem sonunda oy potansiyelini koruyor olmasının ardındaki temel etkenlerden biridir.