“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

AKP'nin Dış Politikası -2-

Büyük Hedefler, Değişmeyen Küçük Hesaplar

Yazımızın birinci bölümünü noktalarken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun izlemeye çalıştığı politikanın “çıkar hiyerarşisini gözeten” yani kendi adına da çıkar hesapları yapmakla birlikte büyük patronun çıkarlarına her zaman öncelik tanıyan ama bunu kurnazlıklarla delmeye çalışan bir çizgi olduğuna işaret etmiştik.

Güncel gelişmeler bu tespiti doğrulayan iki olayı getirip önümüze koydu.

Lizbon’da yapılan NATO Zirvesinde, “komşularla sıfır sorun” politikasının kurucuları Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül, ABD’nin ve AB’nin dayatmasıyla “Füze Kalkanı” projesinin Türkiye’de yer bulmasına onay verdiler.

İkinci olayda da en sorunlu komşu üzerinde, yine Davutoğlu’nun teorisine göre “Merkez Ülke” konumuyla “Büyük Ağabey” rolü oynamak isterken, Irak’ta tam bir başarısızlığa uğradılar.

Geçen ay kaldığımız yerden devam etmek, olayların gerisinde kalmaya yol açabilirdi, o yüzden yazımızı yeniden ele almak zorunda kaldık.

LİZBON’DA NELER OLDU?

1990 yılından itibaren NATO dünyada hâlâ neden varolduğunu açıklamakta güçlük çeken bir örgüt haline gelmişti. SSCB’nin nükleer bir süper güç olarak ABD karşısında bir tehdit konumunda bulunduğu koşullarda kurulmuş olan ve dünyayı komünizm tehlikesinden korumak adına güçlendirilen bu kuruluş, hedefini kaybettikten sonra dağılmadı. SSCB önderliğinde kurulmuş bulunan Varşova Paktı dağılmış, dolayısıyla NATO simetrik askeri güçten de yoksun kalmıştı. Üye ülkelere askeri bakımdan hayli ağır bir mali yük getirmekle kalmayıp aynı zamanda iç siyasi ilişkilere de burnunu sokan NATO, örgütlenmesi itibariyle orta boy bir devlet kadar teşkilatlı ve legal illegal pek çok ilişkiyi kontrol edebilir durumdaydı. Dağıtılması kolay değildi ve her şeyden önce buradan beslenen pek çok ilişkinin yok edilmesi de emperyalist kontrol sisteminde büyük bir boşluk doğurabilecekti. Yalnızca askeri bakımdan değil, siyasi bakımdan da etkisini bütün üye ülkelerde hissettiren böylesine devasa bir örgütün ortadan kalması, dünyadaki Amerikan hegemonyasında telafisi mümkün olmayan boşluklar doğururdu.

Bu yüzden NATO dağıtılamadı. Dağıtılmasına ilişkin tartışmalar ise hemen kesildi. Bununla birlikte örgütün varlığının devam etmesini bir gerekçeye bağlamak gerekiyordu ve bu olmaksızın üyeliğini bin bir nazla sürdüren bazı Avrupa ülkelerinin yanı sıra, Dünya kamuoyunu da ikna etmek güç olacaktı.

Afganistan, Irak ve İran’ın düşman ilan edilmesi, Kuzey Kore, Küba, Suriye gibi ülkelerle birlikte bunların “haydut devletler” olarak tanımlanması NATO’nun varlığını sürdürmek için yeterli bir zemin hazırlıyordu. Ancak bu devletlerin kendilerine yüklenen bu suçlamaya delil olacak bir şeyler yapmaları da gerekiyordu ki NATO operasyonel olarak varlığına ihtiyaç duyulan bir güç olabilsin. Sırayla “İslami Terör” ve Saddam Hüseyin hayaletleri böylece ortaya çıktı.

NATO’nun yaşatılması önünde herhangi bir psikolojik engel kalmamıştı. Eğer düşman kalmadıysa yeniden yaratılabilirdi. Yaratılmalıydı, çünkü NATO çok büyük bir sermaye hareketi demekti ve onun yokluğunda ciddi bir para, askeri bürokratik mal ve hizmet alanı ortadan kalkacaktı ve bu belki de, dünya kapitalizminin merkezlerini bütün olağan ekonomik krizlerden daha fazla sarsabilecekti.

NATO şimdi tartışılır olmaktan çıkarıldı ama onun başlıca varlık nedeni olan askeri harcamaların sürdürülebilmesi için yeni alanların açılması gerekliliği ortada duruyor. Bir yandan olası bir emperyalist savaş içinde karşı ittifaklara darbe vurabilecek hazır kuvvet olması bakımından, diğer yandan emperyalist hegemonyanın en örgütlü silahlı gücü olması bakımından ona duyulan ihtiyaç, aynı zamanda kendi maliyesini geliştirip yönetmesine imkân verecek harcamalar listesini de zorunlu kılıyor.

“Füze Kalkanı” projesinin büyük ölçüde bu ihtiyaçtan doğduğu açıktır. Milyarlarca dolarlık bir sermaye dolaşımı alanı açan bu proje emperyalist ekonominin nefes deliklerinden biri olabilecektir. Askeri ekonominin en temel özelliği, üretilen malın –silah ve cephane, askeri elektronik ve mekanik teknoloji vs- süratle tüketilmesi ve sermaye devrini hızlandırmasıdır. Eğer tüketilmiyorsa kâr getirici olmaktan çıkar.

Ortadoğu, temel sosyal ve tarihsel gerçeklerinin kolaylaştırıcı etkisi dolayısıyla ve elbette sahip olduğu zengin enerji kaynakları yüzünden, emperyalistlerin ilgi odağıdır ve buradaki her hareket denetim altında tutulmak istenir.

Türkiye, AKP iktidarıyla birlikte bölgede “kendi hesabına işler çevirmeye çalışan” bir hükümete sahip olduğu kuşkusu uyandırdı.

Denetim dışı ve palanları bozan bir çizgi izlenmesine ilişkin en küçük belirtiler bile emperyalist denetimin etkili olduğu bütün dünya basınında ve Türkiye medyasında gürültüler çıkardı. “Eksen Kayması” tartışmaları, bu nedenle ortaya çıktı.

Oysa bu görünüşte “yeni” olan eğilimin başında Ahmet Davutoğlu vardı ve onun NATO ve genel olarak Batılı emperyalistlerin politikaları hakkındaki görüşü çok önceden biliniyordu.

Şu tespitler ona aittir:

Uluslararası fiilî güç kullanım kapasitesi bakımından Soğuk Savaş sonrası dönemin yegâne örgütlü gücü olan NATO’nun bu dönemde üstlenmeye yöneldiği düzen kurucu ve koruyucu rol, bu örgütün özellikle Avrasya’yı doğu-batı doğrultusunda kuşatan ve kuzey-güney derinliğinde kesen jeopolitik hatlar üzerindeki stratejik derinliğini güçlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Soğuk Savaş dönemindeki çift kutuplu statik dengenin dağılması ile ortaya çıkan jeopolitik boşluk alanlarının denetim altına almaksızın kalıcı bir uluslararası düzen oluşturabilmek mümkün değildir.” (Davutoğlu A. 2010, s. 232)

Çok açık bir biçimde, NATO’nun, SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra işlevini yitirmediğini,  aksine, bir dünya hakimiyeti aracı haline geldiğini tespit eden bu satırlardan sonra Davutoğlu, bu geniş ve “derin” strateji içinde Türkiye’nin rolünün ne olabileceğini tartışıyor. Vardığı sonuç şudur: “…Türkiye, NATO’nun yeni küresel stratejik misyon tanımlaması için vazgeçilmez bir öneme sahiptir.” (Davutoğlu A. 2010, s. 233)

Pazarlık gücü artmıştır, jeopolitik konumu dolayısıyla “çok aktörlü güçler dengesi yapılanması içinde” pozisyonu güçlenmiştir. Bu yüzden, “Türkiye’nin bölgesel politikaları ve tercihleri ile NATO’nun küresel misyon tanımlaması … arasındaki uyum meselesi…” önümüzdeki dönemin en önemli problemi olacaktır.

Yaşanan durum budur ve elimizdeki örnek, bu “uyumun” nasıl sağlanacağını göstermiştir.

NATO ve ABD’nin “küresel misyonu” yanında, Türkiye’nin bölgesel politikaları ve tercihleri, tümüyle geçersiz ve anlamsız kalmıştır.

Sarkozy’nin ifadesiyle “kedi”nin adı anılmamış, ama ortada bir “kedi” olduğunu bildiren sonuç bildirgesini Türkiye de imzalamıştır.

Oysa, Türkiye’nin bölgesel politikaları ve tercihleri hakkında yapılan propaganda başta İran olmak üzere, tüm komşularla “sıfır sorun” hedefine yönelmişti, dostane ilişkiler, “derin strateji” yani tarihten gelen bağlar, Osmanlı mirası vs. sayesinde geliştirilerek, yepyeni bir Ortadoğu çehresi yaratılacaktı.

Küresel politika, bu yerel ve “ulusal” hevesin önünü tıkamıştır. Büyük ve tayin edici uluslararası politikalar söz konusu olduğunda bunun bölgesel tercihler yüzünden delinemeyeceği “kesin ve stratejik biçimde”  karara bağlanmıştır.

Davutoğlu’nun NATO ile ilgili amaçları arasında bir başka iddialı olan daha vardır.

Ona göre, NATO bugüne kadar Türkiye’yi “stratejik ortak olarak değil, ucuz insan gücü icab ettiğinde kullanılabilecek bir destek stratejik kaynak gibi görmekte”dir. (Davutoğlu A. 2010, s. 236)

Öyleyse şimdi yapılması gereken, NATO’ya, Türkiye’nin bölgede sözü dinlenen güçlü ve büyük bir devlet olduğunu göstermek, eğer uygulanacak bir politika oluşturulacaksa, bunun herkesten önce Türkiye’nin kurucu aktör olarak katıldığı bir süreçte inşa edilmesini kabul ettirmek gerekir.

Peki, bu ne kadar mümkündür ve şu anda yaşadıklarımız bunun gerçekleşebilir olduğu konusunda nasıl bir işaret vermiştir?

Açıktır ki, izlenmeye çalışılan bölge stratejisinin gereği olarak yapılması gereken şey, İran’a yönelik olduğu çok açık olan (kimse bunu gizlemiyor zaten) Füze kalkanı Projesini tümüyle ve ilkesel olarak reddetmekti. Ancak böylece bütün Batı bloğunun “terörist diktatörlük” olarak ilan ettiği komşu ülkeye güven verebilirdi. Ancak böylece Türkiye ile İran arasında bölgenin geleceğini birlikte düşünmeye yönelik adımlar atılabilir, Chavez’in Venezüella’dan kalkıp gelerek yapmaya çalıştığı şey, kapı komşusu bir ülke olarak Türkiye tarafından denenebilirdi. Yani, ABD’nin küresel tahakkümüne karşı olanakları birleştirmeye çalışmak, halklar arasında antiemperyalist bir dayanışma duygusu yaratmak…

Füze Kalkanı’nı İzmir’e yerleştirmeye evet diyerek bu olmaz.

İran’ı, adının belgede geçmediğini söyleyerek yatıştırmaya çalışmak ve hâlâ dostluğunun devam ettiğini söylemek ise en küçük bir inandırıcılık taşımamaktadır.

Böylece, “derin strateji”nin en temel unsuru Lizbon’da ağır bir darbe almıştır. “Komşularla sıfır sorun” saf bir ütopyaya dönüşmüş, onlarla sorunu olan ABD ve Fransa’nın yanında durulmuş, sonuçta da Türkiye, 56 yıldır neredeyse yine orada kalacağını göstermiştir.

Böylece, Zirve’de elde edilen sonucu tam bir başarı olarak göstermeye çalışan büyük medyanın iddiası da tam bir boşluğa düşmüştür. NATO’da “kendisine söyleneni yapan Türkiye’nin yerini, NATO’nun en önemli aktörlerinden biri olan ve söylediklerini NATO konseptleri haline getiren bir Türkiye almış[1] değildir.

“MERKEZ ÜLKE”NİN ATLAYAMADIĞI HENDEK

Irak’taki hükümet bunalımı, istikrarlı ve kendi yanında olduğuna güvenebileceği bir hükümet isteyen Türkiye’nin ciddi müdahalelerine sahne oldu. Son olarak Talabani, kendisini Cumhurbaşkanı olarak görmek istemediğini söyleyerek Türkiye’yi suçlayan bir açıklama yaptı; sonra bunu geri aldı, ya da haber tamamıyla uydurmaydı!

Ancak Talabani ile Türkiye arasındaki bu limoni durum bir gerçek.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı, yaklaşık dokuz aydır hükümet bunalımı yaşayan Irak’ta, Sünni Arap Milliyetçilerinin ve İslamcıların ağırlıkta olduğu bir hükümet kurulması yönünde bütün etkisini kullandı. Bunun karşısında laik Şiilerin ve Baasçı Arap milliyetçilerinin oluşturduğu İyad Allavî listesi bulunuyordu. Parlamento seçimlerini Türkiye’nin desteklediği taraf kazandı. Ancak hükümet kurulması aşamasında uzlaşma sağlanamadı ve Mart’ta yapılan seçimlerden bugüne kadar bir hükümet kurulamadı.

6 Kasım’da Ahmet Davutoğlu, ilan edilmiş programının dışına çıkarak Irak’a beklenmedik bir ziyaret gerçekleştirdi… Türkiye’nin büyük medyası, bu baskın ziyareti, Davutoğlu’nun Irak’a hükümet kurmaya gittiği biçiminde verdi.

Olaya ilişkin sonraki gelişmeler bu yazının konusu bakımından önem taşımıyor.

Şimdi olup bitenlere Davutoğlu’nun “derin strateji” teorisi açısından bakalım.

Yaklaşık 580 sayfalık bir kitap halinde yayınlanan “Stratejik Derinlik” adlı kapsamlı çalışmasında Davutoğlu, günümüzün bütün olaylarını, ABD’nin Soğuk Savaş ve sonrası dönemlerde değişen stratejisinin şekillendirdiği bir dünya üzerinden yorumlamaktadır. Başka bir deyişle, ABD günümüz dünyasının uluslararası sisteminin kurucusu ve yeryüzünde düzenin koruyucusu olarak değerlendirilmiş, Türkiye’nin izleyeceği yol da bu temel değerlendirmeyi veri olarak kabul etmek üzerine tasarlanmıştır. Kuşkusuz yer yer diğer emperyalist güçler de analize konu edilmiştir, ama bunlar küreselleşme sürecini tersine çevirebilecek faktörler olmadığından esas değerlendirmeyi etkilememektedir.

ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin stratejisi hakkında Davutoğlu şunları söylüyor: “ABD gerek Soğuk Savaş döneminde gerekse Soğuk Savaş sonrası dönemde iki temel parametre arasında diplomatik ve stratejik bir uyum kurmaya çalıştı; Bölgenin küresel jeopolitik ve ekonomik dengeler içindeki rolü ve bölge-içi güç yapılanması. (Davutoğlu A. 2010, s. 342)

Hem Ortadoğu’daki enerji kaynaklarını kontrol altında tutmak, hem de (bu nokta daha önemli) bölgede siyasal mekanizmaların işleyişi üzerinde belirleyici olmak birbirine bağlı iki hedeftir. Davutoğlu, birinci hedefin ikinciyi mali bakımdan desteklemek için gerekli olduğunu söylüyor. Böylece, gerek Soğuk Savaş döneminde gerekse Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve sonra da SSCB’nin bölgedeki kısmi hegemonyasının ortadan kalkmasıyla, ABD bürokratik diktatörlükleri de monarşileri de kendisine yakın olma dışında hiçbir kriter gözetmeksizin desteklemiştir. Çünkü önemli olan “bölge içi güç yapılanması”dır ve burada halk kitlelerinin talepleri (ve örneğin Doğ Avrupa’da olduğu gibi rejim değiştirmeye yöneltilmeleri) ABD’nin istediği bir şey değildir. Davutoğlu’nun da kabul ettiği gibi, Ortadoğu’da kitleler bir kez ayağa kalktığında onları istenilen biçimde denetim altında tutmak ve yönlendirmeye devam etmek hayli risklidir. Öyleyse, öteden beri muhalif olan güçler “düzen içine” çekilmeli, ABD planları doğrultusunda işbirliğine zorlanmalıdır. Davutoğlu buna örnek olarak FKÖ’yü veriyor. Diğer yandan İran’ı bloke etmek için Irak’ı savaşa ikna etmek, sonra da Irak’ı sistem dışına çıkarmak için Birinci Körfez Savaşı’na sebep olan olayları başlatmak, aynı stratejinin küçük uygulamalarıdır.

Davutoğlu, çok yakından tanıdığı ve belki de kuruluşunda rol oynadığı bu stratejinin şimdi Dışişleri Bakanlığını yaptığı Türkiye için hangi olanakları doğuracağını hesaplarken, ABD’nin yöntemlerini de kendi çapında uygulamaya girişiyor.

Irak’a yapılan siyasi müdahale bu bakımdan önemlidir. “Güç yapılanması” denilen iş, belli bir siyaseti yürütmeye uygun yerel aktörleri birleştirmek, karşı olanları bloke etmek, uygulanacak bir siyasi plan sunmak ve bunu denetlemek üzerine kuruludur.

Irak seçimleri ve sonrasında Türkiye bu yolu izlemeye çalışmıştır. Bunu yaparken de, özellikle İran’ın Irak üzerinde etkili olmasını engelleyecek bir sentez yapmaya çalışmıştır. Şiileri hükümet dışında tutmaya çalışmış, bunun için Laik Şiilerle Baasçı milliyetçilerin karşısına, Sünni İslamcılarla Arap milliyetçilerinin birliğini çıkarmayı denemiştir. Bu planın pürüzlü bir noktası, Kürtleri de bir biçimde eskiden olduğu gibi Barzani ve Talabani taraftarları biçiminde bölmeye çalışmasıydı. Talabani, “Türkiye yanlış ata oynadı” dese de demese de, gerçek buydu ve onun cumhurbaşkanı olmasını Davutoğlu siyaseti kabul etmiyordu.

Bu durum çerçevesinde Türkiye, önümüzdeki yıllar içinde Irak’ı boşaltma kararını açıklamış olan ABD’nin yerini doldurmaya kendisini aday olarak gören bir ülke olarak, içişlerinin yapılandırılmasında ve yönlendirilmesinde hak sahibi olduğu düşüncesine iyice alışmış vaziyettedir. Davutoğlu’nun bizzat yönettiği operasyonun basit bir deneme olmadığını söylemek gerekir.

Burada eleştirilmesi gereken şey, bazı köşe yazarlarının yaptığı gibi Davutoğlu’nun doğru ata oynayıp oynamadığı değil, böyle bir politikayı, yani komşu ülkenin içişlerine yönetimi belirleme düzeyinde karışma yanı olmalıydı. Yani Davutoğlu, o birliği değil de ötekini desteklemiş olsaydı, doğru mu yapmış olacaktı? Türkiye’ye güdük bir emperyal rol beğenip bunun nasıl gerçekleşebileceği üzerine teori yapmak, hükümet yağdanlığının bir başka biçimi halini aldı.

Buradan çıkarılacak sonuç şu oluyor: Türkiye yeni dış politikası çizgisiyle, bir yandan Osmanlı İmparatorluğunun bir zamanlar egemen olduğu geniş coğrafya üzerinde onun mirasını sahiplenerek politika yürütmeye çalışırken, kendi gücünü, imkânlarını, etkisini değil, ABD’nin artıklarını kullanmaktan başka bir yol bulamamaktadır. Ama bunu yaparken de, “kendisine özgü renkler ve çizgiler” yaratma adına, şimdi ilgilendiği ülkelerin (örneğin Irak’ın) iç politikasını tayin edebilmek için, eğer mümkünse kendisine ideolojik olarak yakın bulduğu İslamcı parti ya da kişileri etkili kılmaya yönelmektedir.

“Merkez Ülke” olma iddiası, bu noktada gerçekleşme ihtimali bir yana, “nasıl bir merkez” sorusunu da akla getirmektedir. Lübnan’a yaptığı son gezide “Sultan” diye karşılanan Tayyip Erdoğan, dış politikada hareketliliğin iç politikada bereket getirdiğini görmüş olarak, Davutoğlu tarafından çizilen yolu sonuna kadar götürmeye kararlıdır. Ancak bu çizginin, Amerika’nın boşluğunu doldurarak, yine ABD’nin izin verdiği ölçülerde ve onun hedefleriyle uyum içinde yürütülebileceğini de biliyor. Bu aynı zamanda, çizginin ve yapılacak işlerin İsrail’in de onaylaması şartının bulunduğu anlamına geliyor.

Kendince büyük hedefler koymuş olmakla birlikte belirlenmiş bir hat üzerinde yürüme mecburiyetini aşamama sorununu küçük ve kurnazca hesaplarla halledilebileceğini sanmak, herhalde zaferden zafere koşan Osmanlı Sultanlarının değil, ama çöküş dönemi aciz padişahlarının politikası olabilirdi.

SONUÇ

Hatırlayalım, “Stratejik derinlik” tezinin üç temel unsuru vardı: Komşularla Sıfır Sorun, Merkez Ülke, Derin Strateji…

Kısa bir zaman içinde karşılaşılan iki sert virajda ilk iki unsur şarampole yuvarlandı. Üçüncü unsur, yani Osmanlı coğrafyası üzerinde yaşayan halklarla sahip olunan tarihsel bağlar, kültürel ve siyasal kökler üzerinde yükselecek yeni birlik projesi, dumanlı hayaller halinde, kaybettiği zemini arayarak nasıl cisimleneceğini bilmeden havada dolaşmaya devam ediyor… Çünkü bilinmesi gereken temel gerçek odur ki Amerikan atına binerek Osmanlı kılıcı sallamaya çalıştığınızda, yapabileceğiniz tek şey at sahibinin önceden çizdiği çizgi üzerinde bir ileri bir geri gidip gelmekten ibaret olacaktır.



[1] Cengiz Çandar, “Eksen de sağlam NATO'daki yer de”, Radikal, 21.11.2010