“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kılıçdaroğlu'nun Sosyal Devlet Söylemi Üzerine

Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasının ardından sosyal devleti savunan ve yeniden sosyal devlete işlerlik kazandırmayı vaat eden söylevleri, sosyal devletin Türkiye siyasi yaşamında yeniden gündeme gelmesine neden olmuştur.

Kılıçdaroğlu’nun emekçilerin haklarına değinerek sosyal devlet vurgusu yaptığı söylevlerin en çarpıcı olanlarından bir tanesi 2 Kasım 2010 tarihinde CHP Meclis Grubu toplantısında yaptığı konuşmadır. Bu konuşmasında Kılıçdaroğlu, çalışma yaşamında güvencesiz çalışmayı yaygınlaştırdığı, sendikal örgütlenme hakkını engellediği için AKP Hükümetini eleştirmekte ve şunları söylemektedir:

Biz geleceğiz, tüm emekçilerin haklarını vereceğiz, onlara iş güvencesi sağlayacağız, onlara huzurlu bir Türkiye vaat ediyoruz biz, üreten bir Türkiye vaat ediyoruz. Çalışacak, üretecek, hakkını arayacak, sosyal devletin ne olduğunu görecek. Bizim amacımız, bizim felsefemiz, hayata bakışımız odur. Onları, bütün taşeron işçilerini, hak arayan bütün herkesi yürekten ama yürekten kutluyoruz ve yürekten kucaklıyoruz onları. Hiç meraklanmayın sizin haklarınızı sonuna kadar savunacağız.

Kılıçdaroğlu’nun sosyal devleti ön plana aldığı diğer çarpıcı bir söylevi de 15-16 Kasım 2010 tarihinde Paris’te yapılan Sosyalist Enternasyonal Konseyi’ndeki konuşmasıdır:

Türkiye'de son 10 yılın ekonomik politikalarının en büyük mağdurları, emekçiler, çiftçiler, emekliler, esnaf, işsizler yani geniş halk kitleleri olmuştur. Küresel ekonominin getirdiği acımasız rekabet ilişkileri, işsizliği ve yoksulluğu arttırıp sosyal devleti de geriletmiş, aile birimini sarsmış, mutsuz çoğunluğun saflarını genişletmiştir. Türkiye'de sosyal harcamalar yetersiz ve keyfidir. O nedenle iktidar hukuki düzeneklere bağlı sosyal yardımlardan, aile sigortasını uygulamaktan kaçınmaktadır. Benim partim bütün bunları düzeltmeye, sadaka tarzı yardımlardan sosyal hak kavramına geçişi sağlamaya, aile sigortasını uygulamaya kısacası sosyal devleti yeniden inşa etmeye taliptir.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi Kılıçdaroğlu, sosyal devleti, AKP’nin uygulamakta olduğu politikalara bir alternatif olarak gündeme getirmektedir. Türkiye’de ana muhalefet partisi konumunda bulunan bir parti genel başkanının kapitalizmin hala hazırda egemen anlayışı olan neoliberalizme -adını telaffuz etmeden de olsa- eleştiri yöneltmesi ve sosyal devleti alternatif olarak sunması, özellikle emekten yana bir siyasi tutum izleyen kesimlerin bütünlüklü bir analiz yapma ihtiyacını ortaya çıkartmaktadır. Bu analiz için her şeyden önce CHP’nin alternatif olarak gündeme getirdiği “sosyal devlet” olgusu ve CHP’ye atfedilen “sosyal demokrasi” anlayışı tarihsel süreç içerisinde ele alınmalı ve içinde bulunduğumuz konjonktürde CHP’nin söylemlerinin gerçekleşme olasılığı bunlar üzerinden değerlendirilmelidir. Ayrıca CHP’nin söylemin ötesinde fiili olarak icraatları ve Kılıçdaroğlu’nun mimarı olduğu yeni yönetimin yapısı da bu değerlendirmede dikkate alınmalıdır. Ancak bundan sonra CHP’nin emekten, sosyal adaletten yana söylemlerinin samimiyeti üzerine yorum yapmak mümkün hale gelecektir.

Sosyal Devlet Nedir Kime Hizmet Eder?

En genel tanımıyla sosyal devleti, ekonomik ve toplumsal yaşama kamusal araçlarla doğrudan ve dolaylı olarak müdahale etme yetkisiyle donatılmış devlet olarak tarif etmek mümkündür. Sosyal devlet, kendisine verilmiş olan bu yetkiyle, kamusal hizmetlerin vergilendirme yoluyla finanse edildiği bir model uygular. Bu yetki devletin, piyasada fiyatları denetlemesinden kamu iktisadi teşebbüsleri aracılığıyla doğrudan üretimde yer almasına ve fiyatların oluşumunda belirleyici rol üstlenmesine kadar uzanır. Kapsamlı vergilendirme ve doğrudan kamu üreticiliği üzerinde yükselen eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, barınma, istihdam ihtiyaçlarının karşılanması ve bu ihtiyaçların nüfusun her kesimine eşit biçimde ulaşılabilir olması devletçe güvence altına alınan hak alanları olarak görülür.

Sosyal işlevlerle donatılmış bu devlet biçimi, kapitalist toplumlarda nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan emekçi kitleler için ileri tarihsel kazanımlar alanını temsil eder. Ancak bu, sosyal devletin sermaye sınıfına karşı bir yapılanma olduğu anlamına gelmez. Aksine sosyal devlet uygulamasıyla liberal devlet modelinin neden olduğu toplumsal sorunların kapitalizmi ideolojik olarak zayıflatması karşısında kapitalist düzenin varlığını sürdürmesi hedeflenir. Bu bağlamda sosyal devletin üstlendiği bireysel ya da kurumsal riskleri “toplumsallaştırma” işlevi sadece emekçi sınıfların karşı karşıya kaldığı riskler için değil aynı zamanda sermaye sınıfı için de geçerlidir. Örneğin sosyal devlet uygulamalarında özel işletmelerin başarısızlığının yalnızca bireysel hatalardan değil, ekonomik sistemin dalgalanmalarından da kaynaklanabileceği kabul edilerek iflas zararlarının kamu kaynaklarından karşılanabileceği bir yapılanmaya gidilmiştir. Devlet fonları, toplumsal yarar adına, tek tek şirketlerce gerçekleştirilmesi güç büyük yatırımlarda kimi zaman önder-ortak, kimi zaman destek-iştirakçi, kimi zaman da teşvik uygulayıcısı olarak özel sermaye için harekete geçirilmiştir. Bu işbirliği, sisteme “tekelci devlet kapitalizmi” adının verilmesine neden olacak denli gelişmiş ve sosyal devlet yapısı, özel tekellerle devlet kurumlarının iç içe geçtiği bir birlikte yönetime doğru evrilmiştir. Böylece sosyal devlet, yalnızca emekçi kitleleri doğrudan ilgilendiren işlev ve aktarımlarla toplumun bu kesimine değil, aynı zamanda riskleri toplumsallaştırma ve sınıf olarak sermaye kesiminin çıkarlarını gerçekleştirme hedefiyle doğrudan sermaye kesimine de açık bir yaklaşım olmuştur.

Neden Sosyal Devlet?

Devletin bir takım sosyal işlevler üstlenmesi özü itibariyle kapitalist sistemin temel mantığına aykırıdır. Zira kapitalist ideolojinin iddiası piyasa mekanizması içerisinde tüm iktisadi ve toplumsal düzenin en mükemmel biçimde işleyeceğidir. O halde sosyal devlet anlayışını hangi etkenlerin sonucu olarak bir dönem için dahi olsa kapitalist sistem içerisinde kabul görmüş ve uygulanmıştır?

Kapitalist sistem sosyal devlet uygulamalarını zorunlu kaldığı için kabullenmiştir. Kapitalizmi sosyal devlet uygulamalarına zorlayan birinci etken, özellikle 1848 Devrimleriyle yoğunlaşan işçi sınıfı mücadeleleridir. İkinci etken, 1917 Ekim Devrimiyle tarih sahnesinde yerine alan ve Sovyet Rusya ile somutlaşan reel sosyalizmin kapitalist sistem üzerindeki tehdididir. Üçüncü etken ise kapitalizmin kendi içsel çelişkileriyle içine düştüğü krizleri aşma konusundaki zorunluluğudur. Şimdi sosyal devlet uygulamalarını zorunlu kılan etkenleri sırasıyla ele alalım.

İşçi Sınıfının Tehdidinden Kurtulma Stratejisi Olarak Sosyal Devlet

Sanayi devrimi ile birlikte egemen olan kapitalist üretim tarzı ve ona eşlik eden liberal devlet anlayışı, ekonomik ve toplumsal yapıda büyük bir değişime neden olmuştur. Bu değişim sürecinde bir taraftan, mülkiyet dışındaki aile, kilise, cemaat gibi aidiyet mekanizmaları önemli ölçüde çözülmüş, diğer taraftan ise kapitalist üretim sisteminin ortaya çıkarttığı yeni risklerle sosyal güvence, çok daha yaşamsal hale gelmiştir. Bu süreçte bir taraftan önemli bir sermaye birikimi yaratılırken, diğer taraftan, iş bulabilenler son derece kötü koşullarda çalışmayı kabullenmek zorunda kalmışlar, iş bulabilme olanağına sahip olamayanlar ise bütünüyle yoksulluğa ve sefalete sürüklenmişlerdir.

Emekçilerin içinde bulundukları yoksulluk ve sefaletten kurtulabilmeleri ve güvence içerisinde yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli koşullar, kapitalist üretim sistemine ve dönemin sermaye birikim modeline bütünüyle aykırıdır. Bu nedenle, 19. yüzyıl başlarında insanca çalışma ve yaşam hakkı, siyasal ve ekonomik eşitlik gibi taleplerde bulunan emekçiler, mülkiyeti korumakla görevli liberal devlet tarafından baskı altında tutulmuş, örgütlenmeleri ve siyaset yapmaları engellenmiştir. (Okur- Güzel,  2003: 16) Buna karşılık emekçi kesimler, işçi sınıfı bilinci içerisinde, yüzyıl boyunca sürecek toplumsal bir mücadeleye girişmişlerdir.

Öncülüğünü Karl Marx ve Friedrich Engels’in yaptığı “bilimsel sosyalizm”in de etkisi ile işçi sınıfı hareketinin ekonomik ve siyasal hak mücadelesi, kapitalizme alternatif bir sistem talebine dönüşmüştür. Bu alternatif, “sosyalizm”dir. Sosyalizm emek gücünü, üzerinden artı değer sağlanan bir meta olarak gören üretim sistemine ve mülkiyeti en yüce değer olarak gören liberal devlet anlayışına karşılık, mülkiyetin ve emeğin toplumsallaştırılmasını öngörmektedir. Bu sistemde emek, üretim araçlarının ve iktidarın sahibi olacaktır. Dolayısı ile emeğin sömürüsüne dayanan kâr mekanizması ve temel işlevi mülkiyeti korumak olan liberal devlet anlayışı ortadan kalkacak ve toplumun hemen tümü sosyal güvence altına alınmış olacaktır.

Sosyalizm düşüncesinin etkisi altındaki işçi sınıfı mücadelesi, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle erken sanayileşen Avrupa ülkelerinde hızla yayılmıştır. Grevler ve eylemlerle kendisini göstermeye başlayan işçi sınıfı hareketi, 1848’de Komünist Manifesto’nun yayınlanması, 1864’te toplanan I. Enternasyonel ve 1871 Paris Komünü ile kapitalist sistem karşısında önemli bir tehdit haline gelmiştir.  Sermaye sınıfı ve onların iktidarda bulunan temsilcileri işçi sınıfından gelen bu tehdit karşısında, işçi sınıfını sistemle bütünleştirmek için bir takım demokratik düzenlemelere gitmek durumunda kalmışlardır (Akkaya, 2002: 78). Buna da işçi sınıfının en yaşamsal talebi olan sosyal güvenceyi sağlamaya yönelik düzenlemelerden başlanmıştır.

Sosyal devletin ön düzenlemeleri olarak da sayılabilecek sosyal güvenlik konusunda ilk kurumsal yapılanma, sosyalist akımların merkezi durumunda bulunan Almanya’da gerçekleştirilmiştir. Almanya’da Bismarck, işçi sınıfından gelen yoğun tehditler karşısında, sosyalizmin etkisini azaltmak ve işçi sınıfını sistemle bütünleştirmek amacıyla, bir taraftan geleneksel baskı politikasını uygularken (sosyalist partileri kapatmak, dernek kurmayı yasaklamak vs.), diğer taraftan devlete sosyal bir nitelik kazandırmaya çalışmıştır (Sosyalizm Ansiklopedisi, 307). Almanya’daki uygulamaların işçi sınıfının bu tepkisini azalttığı ve reform yanlısı sosyal demokratlarca da desteklendiği görülünce diğer ülkeler tarafından da benimsenmiş ve sosyal güvenlik uygulamaları yaygınlaşmıştır (Okur –Güzel, 2003: 17).

SOVYET RUSYA’NIN TEHDİDİNDEN KURTULMA STRATEJİSİ OLARAK SOSYAL DEVLET

Özellikle, sanayileşmiş Avrupa ülkelerinde sosyal güvenlik sisteminin kurumsallaşması ve mülk sahibi olmayan halk kesimlerine de siyasi hakların tanınması, işçi sınıfı içinde devrimci ve reformist ayrışmalara yol açmış ve 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde işçi sınıfı bilimsel sosyalizmden önemli ölçüde kopmaya başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Avrupa’da ekonomik ve toplumsal sorunlar derinleşmiş ve siyasal alanda belirsizlikler hâkim olmuştur. Bu koşullar içerisinde savaştan önemli kazanımlar elde ederek çıkan Sovyetler Birliği, kapitalist dünya karşısında önemli bir güç haline gelmiştir. Sovyetler Birliği’nin gücü sadece uluslararası ilişkiler boyutuyla sınırlı kalmamış, 19. yüzyılın sosyalizm tehdidini yeniden canlandırmıştır. Ekonomik ve toplumsal çöküntü yaşayan kapitalist ülkeler, sosyalizme yönelimi engellemek amacıyla sosyal devletin oluşumuna basamak oluşturacak biçimde sosyal haklarda yeniden bir takım iyileştirmeler yapmak durumunda kalmıştır.

KAPİTALİZMİ KRİZDEN ÇIKARMA STRATEJİSİ OLARAK

SOSYAL DEVLET

20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar büyük ölçüde işçi sınıfının ve reel sosyalizmin tehdidi ile gelişme gösteren sosyal devlet, 1929 yılında kapitalist sistemin içsel çelişkileri nedeniyle ortaya çıkan krizle birlikte yeni bir boyuta taşınmıştır. Taylorizm ve Fordizmin üretim sisteminde yaratmış olduğu büyük değişim ile gerçekleşen kitleselleşen üretim, tüketimin de kitleselleşmesini gerektirmiştir. Artık üretilen malların sadece varlıklılar tarafından değil, o üretimi gerçekleştiren işçiler tarafından da satın alınmasına ihtiyaç vardır. Yeni üretim ve yönetim teknikleri emek verimliliğini ve kârlılığı öylesine arttırmıştı ki işçilerin, ürettikleri malları satın almalarını sağlayacak bir miktar ücret artışı işletme yönetimlerince kabul edilebilir hale gelmişti. Bu koşullar içerisinde ekonomide talebi düzenleyici politikaların uygulanması benimsenmiştir. İlk uygulamalarına 1930’lu yıllarda ABD’de New Deal uygulamalarıyla tanık olunan talep yönlü ekonomi politikaları, parasal ve mali önlemler, çalışma hayatı ve sendikaların rolüne yasal bir çerçeve getirilmesi, tarımsal ürün stoklarının düzenlenmesi gibi devlet müdahalesinin tüm yönlerini bir araya getirmektedir. Bu kapsamda üretim araçları büyük ölçüde devletin eline geçmekte, ayrıca devlet, talebi arttırmak üzere sosyal harcamaları yükseltmektedir. (Brunhoff, 1988: 398)

İkinci Dünya Savaşının ardından özellikle merkez kapitalist ülkeler olarak da ifade edebileceğimiz erken sanayileşmiş ülkelerde sosyal güvenlik başta olmak üzere sosyal haklar, kurumsal bir yapı içerisinde düzenlenmiş ve bu haklar hukuksal olarak da güvence altına alınmıştır. Böylece devlet, yalnızca mülkiyeti güvence altına almakla kalmayıp sosyal hakları da güvence altına alan “sosyal devlet” kimliğine bürünmüştür. Sosyal devlet anlayışı, gerek üretim sürecinde gerekse ekonomik ve sosyal politikaların belirlenmesinde sendikalar aracılığı ile işçi sınıfını da karar mekanizmalarına dahil etmiştir.

Özellikle kamu işletmeciliğinin bu noktada önemli katkıları olmuştur. Zira, devletin ekonomideki etkin rolünün bir gereği olarak benimsenen politikalar öncelikle kamu işyerlerinde uygulanmaktadır. Bu bağlamda, kamu işyerlerinde sendikal örgütlenme için son derece uygun bir ortam sağlanırken, toplu pazarlık sistemi ve sendikalar aracılığı ile işçilerin yönetime katılması sağlanmıştır.

KRİZ VE SAVAŞIN ARDINDAN SOSYAL DEVLETİN YÜKSELİŞİ

İkinci Dünya Savaşından sonra sanayileşmiş, gelişmiş ülkelerde emekçi kesimler, işverenler ve devlet arasında varılan bir uzlaşmaya bağlı olarak sosyal devlet uygulamaları gelişim göstermiştir. Bu bağlamda sosyal devlet, bir siyasal oluşumun kurumsal yapısını simgeleyen bir kavram olarak da algılanmıştır. Bu siyasal oluşum, kendini devletin meşruiyet temellerinde ve işlevlerinde değişim biçiminde göstermiştir. Böylece bir taraftan devletin toplumsal rol ve işlevleri değişirken, siyasal rejim hızla demokratikleşme sürecine girmiştir. Devletin bu yeni meşruiyet ölçütünü, kamu kuruluşları aracılığıyla toplumda üretilen mal ve hizmetlerin bölüşümüne müdahale etmesi biçiminde tanımlamak mümkündür. Bu uzlaşma, tüm yurttaşların üretilen mal ve hizmetlere sahip olmaları ya da yararlanmaları gerekliliğine dayanmaktadır. Burada devletin işlevi, mal ve hizmetlerin adil, eşitlikçi bir biçimde paylaşılmasını sağlamaktır. Yani, liberal devlet anlayışına tamamen karşıt olarak, sosyal devletin temel özelliği sosyoekonomik yaşama müdahaledir. (Şaylan, 2003: 93-94). Sosyal devletin özellikle kuramsal alanda oluşumuna en büyük katkı İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes tarafından sağlanmıştır. İki savaş arası dönemde yaşanan ekonomik sorunları ele alan ve çözüme yönelik olarak çalışmalar yapan Keynes, devletin ekonomiye müdahalesinin gerekliliği sonucuna ulaşmıştır.

Keynes, liberal düşüncenin tam aksine piyasanın kendiliğinden dengeye gelemeyeceğini, etkin kaynak dağılımı ve tam istihdamın ancak devlet müdahalesiyle gerçekleşebileceğini savunmuştur. Keynes’e göre kamu harcamalarının düzeyi; ihracat-ithalat dengesi ve faiz oranları devlet tarafından dolaysız bir biçimde denetlenmelidir. Aksi halde toplumda “etkin talep”le arz düşük düzeyde dengeye gelecektir ki bunun sonucunda 1929 krizinde görüldüğü gibi yüksek işsizlik ve ekonomik durgunluk ortaya çıkacaktır. (Saybaşılı, 1986, 12, 13)

Keynes’e göre, “etkin talebi” sağlamak üzere izlenecek talebi yükseltici politikalar, devletin toplumsal geliri yeniden bölüştürme işlevini üstlenmesine bağlıdır. Yeni malların ve teknolojilerin piyasaya sürülmesinden oluşan tekelci rekabet ve bu rekabetin getirdiği birikim potansiyeli ancak malları alacak talebin varlığıyla devam edebilir. Bazı şirketler satın alma gücünün yükselmesi ve talebin artması için tek tek işçilerine verdikleri ücretleri yükseltebilirler. Ancak bu olgu ekonominin bütünündeki talep düzeyinin ayarlanmasını sağlamaz, aksine yüksek ücret veren şirketin kâr düzeyini düşürür. Ekonominin bütününde talep düzenlemesi ancak şirketlerin dışında ve üstünde bir düzenleyicinin varlığıyla mümkündür. Yani ancak devlet tekil sermayelerin yerine getiremeyeceği, fakat sermaye sınıfının hâkim kesimi olan büyük şirketlerin tümüne yarayacak bir talep yaratma politikası güdebilir. Böyle bir politikayla devletin geliri yeniden dağıtıcı rolü ön plana çıkartılmış olur. Bunu başarmak için devletin önce gelir toplaması sonra da dağıtması gerekir. Nitekim 1945 sonrası dönemde devlet harcamalarının toplam milli hasılaya oranı tüm gelişmiş ülkelerde sürekli artmış, bazı durumlarda yüzde 50’ye kadar ulaşmıştır. Bu harcamalar içinde de oransal olarak askeri harcamaların payı düşerken sosyal harcamalar diyebileceğimiz sermaye dışı sınıfların maddi refahını yükseltici –işsizlik sigortası, çalışmayanlara gelir sağlama, fiyatı olmayan hizmetler (eğitim, sağlık gibi) başlatılıp gelişmesi- harcamaların payı artmıştır. (Keyder: 1984, 39)

Devletin harcamalarının artması devletin gelirlerinin de artması anlamına gelmektedir. Devletin gelirleri sermayenin emek sömürüsüyle elde ettiği kârlar üzerinden alınan vergilerden oluşmaktadır. Devlet sermayeden almış olduğu vergilerle sağladığı kaynağı sosyal hizmetler (okul, hastane, ucuz taşımacılık vs) yoluyla sermaye dışındaki toplum kesimlerine aktarmaktadır. Devletin sermaye ile emek arasındaki bölüşümün yeniden dağıtımını sağladığı bu mekanizma sayesinde büyük çoğunluğu ücretle geçinen sermaye dışı kesimler doğrudan işverenlerinden aldıkları ücretin yanı sıra bir de sosyal ücrete sahip olmaktadır. Sosyal ücretlerin de katkısıyla satın alma gücü yükselen geniş toplum kesimlerinin artan talebi üretimi ve kârları arttırmakta, böylece devlet gelirleri yükselmeye devam etmektedir (Keyder: 1984, 40). (Devletin gelirlerinin 'sermaye karları üzerinden alınan vergiler'le sınırlı görüyormuşuz gibi bir anlam çıkıyor. Devlet,emekçilerin sömürülmesinden pay almaz mı?) .( Çok haklısınız böyle bir anlam çıkabilir. Bu nedenle şu iki cümleyi ekleyerek bu sorun çözülür sanırım)NURAY; ADAM BURAYA IKI CUMLE EKLEDIM DEMIS, AMA GORUNMUYOR YA DA SEN GORUNÜR KILMAMISSIN.. BURAYA ILGI GÖSTERIP GEREKEN EKLEMEYI YAP.---MY)

Sosyal devlet, “etkin talebi” sağlamak üzere vergi-sosyal harcama döngüsü içerisinde yeniden bölüştürme işlevini yerine getirirken diğer taraftan da adil bir toplum düzeni sağlamak, ekonominin sağlıklı biçimde işlemesini güvence altına almak için bizzat işletmeci olmayı da kapsayan biçimde ekonomiye müdahale etmektedir. Devletin yatırımları ve işletmeciliği özellikle temel endüstriler, alt yapı ve sosyal hizmetler alanlarında yoğunlaşmaktadır. Bu sektörler, diğer sektörler ve özellikle imalat sanayi için yaşamsal önem taşımaktadır. Çünkü özel imalat sanayi sektörü için hem üretim maliyetlerinin belirlenmesi açısından hem de toplam talep için sözü edilen kamu kesiminin büyüklüğü belirleyici bir öneme sahiptir. Temel endüstriler ile enerji, ulaşım, haberleşme gibi sektörler diğer sektörlerin mal ve hizmet üretimi için gerekli olan girdileri sağlar, yani diğer sektörlerin maliyet yapılarını önemli ölçüde etkilerler. Bu sektörlerin devletin elinde olması, talep yönetimi ve gerektiği zaman özel kesimi canlandıracak kaynak aktarımı bakımından büyük avantajlar sağlar. Keynesyen politikalara da uygun olan kamu işletmeciliği 1950- 1980 yılları arasında Avrupa’da yaygın olarak uygulanmıştır. Bütün gelişmiş Avrupa ülkelerinde temel sanayiler alanında önemli ölçüde “kamulaştırmalara” gidilmiş, devlet altyapı inşası görevini de üstlenmiştir (Şaylan, 2003: 99, 100).

Keynesyen ekonomi politikalarını da içeren sosyal devlet uygulamaları sayesinde kapitalizm 1929 Krizi’ni aşmış, büyüme ve buna bağlı olarak kâr hadlerinin yeniden yükselmesi sağlanmış; yani birikim krizi çözülebilmiştir. Marksizmin ve Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği reel sosyalizmin toplumsal ve politik eleştirisini karşılayabilmek için bu ekonomik gelişmeler demokratikleşme ile de bütünleştirilmiştir. Bir başka deyişle sosyal devlet uygulaması, siyasal demokrasinin büyük bir atılım yapmasını sağlamıştır. Siyasal demokrasi, özellikle zengin toplumlarda görece daha adil bir toplumsal yapı için ciddi bir motor işlevi görmüştür. (Şaylan, 2003: 103).

Sosyal devlet uygulamalarında İngiltere öncü bir yere sahiptir. Savaştan hemen sonra yapılan 1946 seçimlerinde, adil ve eşitlikçi bir toplum düzeni için radikal reformlar uygulayacağını öne süren İşçi Partisi iktidara gelmiştir. İşçi Partisi iktidarı tarafından hazırlanan ve uygulamaya konan Beveridge Planıyla birlikte sosyal devletin inşası bir taraftan yaygın kamulaştırmalar ile diğer taraftan da sağlık ve diğer toplumsal sigortalar alanında yapılan düzenlemeler ile yürütülmüştür. (Şaylan, 2003: 115) Sosyal devlet uygulamalarına yönelik eğilim, İkinci Dünya Savaşından sonra yürürlüğe giren 1947 İtalyan Anayasası, 1949 Alman Anayasası ve 1958 Fransız Anayasası tarafından da benimsenmiştir.

Sosyal devlet uygulamasının farklı ölçülerde de olsa Amerika’dan Batı Avrupa’ya, Kanada ve Avusturalya’ya uzanan bir alanda yaygınlaştığı söylenebilmektedir. Sosyal devlet uygulaması ile kapitalizm, “altın çağ” olarak adlandırılacak kadar büyük bir gelişme göstermiştir. Bu uygulama içinde devlet, en büyük işveren haline gelmiş; çeşitli devlet kurumları mal ve hizmet üretmeye başlamıştır. Böylece toplam ekonomik ve mali kaynakların önemli bir bölümü devlet tarafından denetlenip yönlendirilmişlerdir. Çalışan kesimler için refah ve güvence sağlayıcı işlevler yerine getirilmiş ve kapitalizmin çaresiz bıraktığı bireyi koruyucu önlemler yaşama geçirilmiştir. Bununla beraber, sosyal devlet emekçi kesimlere yönelik faaliyetlerini önemli ölçüde emekçi kesime finanse ettirmektedir. İş bulabilenler, ödedikleri vergiler ve sosyal güvenlik payı ile sosyal devletin finansmanına katılmışlardır. (Şaylan, 2003: 116, 117)

İkinci Dünya Savaşı sonrasında hem sanayileşmiş merkez ülkelerde hem de azgelişmiş olarak nitelenen çevre ülkelerde devletin ekonomiye müdahalesi ve düzenlemeleri olağan hale gelmiştir. Sanayileşmiş ülkelerde uygulanan Keynesyen politikaların etkisiyle uygulanan makro-ekonomi politikaları kamu harcamalarını iyice genişletmiştir. Yeniden canlanan ve sermaye birikiminin gereksinimlerine göre biçimlenen uluslararası işbölümü, Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş ülkelerde de ithal ikameci sanayileşme politikalarını (içe dönük sermaye birikimi) izlemesi için uygun koşulların oluşmasında belirleyici oldu. Azgelişmiş çevre ülkelerde ise ulusal- kalkınmacı yaklaşımla, hemen her tür devlet müdahalesi kabul edilir hale gelmiştir.

Ayrıca “sosyal devlet” anlayışı, komünist rejim karşısında bir tampon olarak görülmüş; bu da her yerde piyasaları sosyalleştirirken devlete yükler getirmiş ve devletin büyümesine yol açmıştır (Kazgan, 2000: 94).

YENİDEN KRİZ VE SOSYAL DEVLETİN ÇÖKÜŞÜ

1960’lara gelindiğinde devlet en baskın sosyal varlık haline gelmiştir. Devlet ve geniş toplum kesimlerinin çıkarları önemli ölçüde çakışmıştır. Farklı biçimlerde olsa da, hem komünist dünyada hem de Batı dünyasında toplumu devlet yönetmektedir. Komünist devletler ulusal ekonomi yönetimi hedeflerinin farklı bir biçimini temsil etmektedir, bunlara kalıcı merkezi planlama yoluyla ulaşılmaktadır. Batının gelişmiş endüstri toplumlarında ise ulusal ekonomik yönetimin, tam istihdamı ve görece sürekli bir büyümeyi sağlamaya devam edeceğine inanılmaktadır. Batının ve Doğu’nun sanayileşmiş devletleri, halklarının yaşamlarını her bakımdan yönlendirmeye ve desteklemeye muktedir kamu hizmet yönetim birimlerine ayrılmışlardı. Sanayi devrimiyle şekillenmiş olan ve 1960’larda bile istihdam edilen nüfusun büyük bölümünün kol işçisi olarak kalmış olduğu Batı toplumlarında sağlık, eğitim ve refahın sağlanmasında tek tip ve genel ulusal hizmetler hâlâ popülerdir. 1945 sonrasındaki uzun süren hızlı büyüme dönemi ve tam istihdamla gelen bolluktan yararlanmaya başlamış olmalarına rağmen geniş toplum kesimleri, devletin toplu sosyal korumasını kabul etmeyi sürdürmüşlerdir. (Hirst-Thompson, 1996: 208)

Ne var ki sosyal devlet uygulamalarıyla sağlanan iktisadi büyüme, 1970’lerin dünya kriziyle beraber sona ermiştir. Petrol şoku ve ithal ikameci sanayileşmeden kaynaklanan ödemeler dengesi sorunları yeni bir krizi ve beraberinde de iktisat politikalarında önemli değişiklikleri getirmektedir. Kriz çerçevesinde genel olarak üretim düşmekle beraber bazı sektörlerde üretim artışı sağlanmıştır. Bununla beraber üretim artışı sağlanan sektörlerde istihdam artmamış, aksine üretim düşmesiyle beraber hızla bir işsizlik sorunu gündeme gelmiştir. Toplam yatırımlarda genel bir azalma eğilimi gözlenirken enflasyon artmayı sürdürmüş ve birçok ülkede çift hanelere çıkmıştır. Böylece yaklaşık 20 yıllık bir dönemi kapsayan gelişme ve zenginleşme, yerini karmaşık ve uzun dönemli bir krize bırakmıştır. Krizin sosyo-politik yaşamdaki etkisi, sosyal devletin çöküşü olmuştur. Uygulamada sosyal devlet gerilerken, kapsamlı özelleştirme girişimleriyle devletin küçülmesi gündeme gelmiştir. (Şaylan, 2003: 121, 122)

Kapitalist sistemin yaşadığı bu kriz neoliberalizmin yükselişine temel oluşturmuştur. Kuramsal kökenleri 1930’lara kadar giden neoliberalizm, Keynesyen ve diğer devletçi ekonomi politikalarının alternatifi olarak 1980 sonrasında daha geniş bir etki alanı bularak yaygınlaşmıştır. Böylelikle küreselleşme neoliberalizmin hegemonik söylemi haline gelmiştir. (Güzelsarı, 2008: 30, 31)

Bu bağlamda, krizin, geçmişte izlenen yüksek toplam talep ve tam istihdam politikaları, yüksek vergi oranları, cömert sosyal refah uygulamaları ve artan devlet müdahaleleri nedeniyle ortaya çıktığı iddia edilmiştir. Çalışanların aşırı ücret taleplerinin enflasyonist baskıları ortaya çıkarttığı; faktör ve mal piyasalarına katı kurallar getirilmesinin tasarruf etme, yatırım yapma ve risk alma motivasyonunu gerilettiği ileri sürülmüştür. Giderek toplumda sosyal devlet kurumlarının hantallaştığı, bürokratikleştiği ve merkezileştiği yönünde güçlenen kanı, sosyal devletin meşruiyetini geniş toplum kesimlerinin gözünde tartışılır duruma getirmiş, sosyal devlete yönelik meşruluk krizi ortaya çıkartılmıştır. Böylece, dünya ölçeğinde üretimin ve ticaretin düşmesine neden olan kriz, ekonomik yaşam alanından toplumsal ve politik alanlara sıçramıştır. Bu gelişmeler ekonominin yönetiminde devletin rolünün küçültülmesi lehinde ciddi bir taraftar kitlesinin oluşmasına yol açmıştır. (Özşuca, 2003: 228)

Gelişmiş ülkelerdeki ekonomik kriz, yapısal uyum politikalarının uygulanmasının mazeretini oluşturmuş; İkinci Dünya Savası sonrası dönemi politikalarından ciddi bir kopuş yaşanmıştır. Böylece, her türlü kaynak dağılımında var olan devlet-piyasa dengesi, 1980’li yıllarda piyasa lehine değişmiştir. Kamu harcamalarının kısıtlanması veya kaldırılması, sosyal güvenlik ve sosyal refah programlarında kesinti yapılması, artan oranlı vergilendirmede indirim, tam istihdam politikalarının terki, sendikalara getirilen kısıtlamalar, emek piyasalarının esnekleştirilmesi, kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi, yeniden yapılanmanın taşlarını oluşturmuştur. Yapısal uyumun, serbestleştirme, kuralsızlaştırma ve özelleştirme politikaları; teknolojik değişim ile birlikte tüm dünyayı içeren küresel pazarı kontrol edilemez duruma getirmiştir. Ekonomik kriz, yapısal uyum politikalarını yaratırken, yapısal uyum programları da küresel bütünleşmeye yönelik eğilimi artırmış ve güçlendirmiştir.

Piyasayı yücelten yeni ideolojik atmosfer ve işsizlik, işten çıkartma, taşeronluk, eve iş verme ve parça başı sözleşme gibi yöntemlerin sermayeye büyük avantaj sağlayacak şekilde kullanılmasını mümkün hale getirmiştir. Formal istihdam ve gerçek ücretler düşerken, devlet, sosyal ücretlere, sosyal güvenliğe ilişkin vaatlerini yerine getirmemeye başlamış; emeklilik haklarının ve sağlık hizmetlerinin erimesine olanak tanımıştır. Aynı zamanda kayıt dışı sektörün faaliyet alanı genişlemiş ve yeni örgütsüz faaliyetler başlamıştır. Önceki dönemde gerçek bir proletarya oluşumuna yönelik bir eğilimin mevcudiyetine rağmen, azgelişmiş çevre ülkelerdeki işçi sınıfının çoğunluğu güvensiz istihdam koşulları sunan ve ücretler, iş güvenliği ya da sosyal güvenlik gibi (sağlık ve emekliliğe ilişkin) konularda devlet kuruluşlarınca denetlenemeyen işlerde çalışmak zorunda kalmıştır. Krize eşlik eden yeniden yapılanma süreci sırasında girişimciler, maliyet düşürmeye, kararsız istihdam uygulamalarına başvurmuşlar ve böylelikle dünya çapında rekabetin artmasına izin veren bu enformal emek potansiyelinden yararlanmışlardır. Tüm bunlar, işgücünün hızla marjinalleşmesine ve önceki dönemde kazanılan hakların kaybına yol açmıştır. (Keyder, 1993: 37)

TÜRKİYE’DE SOSYAL DEVLET UYGULAMALARI

Daha önceleri sınırlı düzeyde bir takım uygulamalar olduysa da Türkiye’de sosyal devlet anlayışının kurumsal düzeyde yerleşmesinin başlangıcı olarak 1961 Anayasası gösterilebilir. 1961 Anayasası’nın 2. maddesinde Cumhuriyetin Nitelikleri başlığı altında “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” ibaresiyle sosyal devlet anlayışını açıkça kabul etmiştir. Ayrıca 1961 Anayasası devlete, ekonomik ve sosyal hayatı düzenleme görevi vermiş ve bu kapsamda devleti herkese iş ve insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlamak üzere kalkınma planları yapmakla görevlendirmiştir. Bu kapsamda sosyal güvenlik hakkı ve bu doğrultuda sosyal sigortalar ve sosyal yardım teşkilatı kurma görevi de yine devlete verilmiştir.

Böylece devlet 1961 Anayasasında kabul edilen sosyal devlet ilkesini çıkarttığı kanunlarla destekleyerek devletin sosyal alandaki düzenleyici, denetleyici gücünü ortaya koymuştur.

1961 Anayasası ile devlet, ekonomik ve sosyal hayatı düzenlemek üzere sosyal devlet anlayışına da uygun olarak kalkınma planları yapmaya başlamıştır. Kalkınma planları aracılığı ile devlet, Anayasa’da belirlenen hedefler doğrultusunda ülkenin sosyal ekonomik ve kültürel politikasını düzenleyici, yol gösterici ve bizzat bu politikaların uygulayıcısı olarak ekonomik ve sosyal hayata müdahalelerini artırmıştır.

Kapitalist dünyada 1970’li yılların ortalarından itibaren sosyal devlet uygulamalarından uzaklaşılması ve neoliberal politikaların benimsenmesi, 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’de de geçerli olmuştur. Bu bağlamda özellikle 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte toplumsal sınıflar ve devlet arasındaki uzlaşma ortadan kalkmış, devlet küreselleşme sürecinde kendisine çizilen çerçeve içerisinde sosyal işlevlerinden hızla uzaklaşmaya başlamıştır. Bir taraftan kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesine gidilirken diğer taraftan da bütçe tercihleri sosyal harcamalardan, sermaye kesimine teşvikler yönüne kaymıştır.

Türkiye’de sosyal devlet anlayışının büyük ölçüde sorgulanmaya başlanması ve sosyal refah konusunda yaklaşım değişikliği, kapitalizmin 1970’lerdeki ikinci yapısal krizi sonrasına Türkiye’nin dışa dönük kalkınma stratejisine geçtiği döneme denk düşmektedir. 24 Ocak 1980 kararları, sosyal refah anlayışının ve devletin sosyoekonomik konumunun değişiminde dönüm noktası olmuştur. 24 Ocak kararlarının etkisi altında hazırlanan 1982 Anayasası’nın sosyal devlet olgusuna yaklaşımı 1961 Anayasası’na göre belirgin biçimde farklıdır. Bu farklılık sosyal devlet anlayışından geriye gidiş yönünde olmuştur. (Kara, 2003: 234)

1980’li yıllarla birlikte küresel rekabet içerisinde tutunabilmek adına istihdam maliyetlerinin düşürülmesi savunularak, ücretler ve diğer sosyal ödemelerde kısıntıya gidilmiş ve kayıt dışı istihdam yaygınlaşmıştır. Özellikle 1990’lı yıllarda uluslararası kurumlarla imzalanan ikili ve çok taraflı sözleşmelerde devlet, eğitim ve sağlık başta olmak üzere hemen tüm kamu hizmet alanlarını özel sektöre devretmeyi ve/veya piyasa kuralları içerisinde işletmeyi taahhüt etmiştir. Tüm bu taahhütler 2001 krizi sonrasında yapısal uyum programları adı altında uygulamaya konulmuş ve AKP hükümetlerinin de katkılarıyla Türkiye’de sosyal devlet uygulamaları önemli ölçüde sonlanmıştır.

SOSYAL DEVLET SÖYLEMİNİN GERÇEKLİĞİ ÜZERİNE

Sosyal devlet, uygulandığı 20 yıl gibi kısa bir sürede emekçilerin birtakım haklar elde etmesini sağlamış ve kapitalizmin “vahşiliğini” bir ölçüde de olsa kontrol altına almıştır. Bu nedenle özellikle kapitalizm içinde toplumsal sorunlara çözüm arayışında olan kesimler (sendikalar, sosyal demokrat partiler vs) talep yönlü Keynesyen politikalarla birlikte sosyal devlet anlayışının da yeniden uygulanabileceği beklentisi içerisine girmişlerdir. Sosyal demokrat bir parti olma iddiasındaki CHP’nin Genel Başkanı olarak Kılıçdaroğlu da emekçi kesimlerin oyunu alabilmek için bu beklentiler üzerinden sosyal devleti bir alternatif olarak sunmaktadır. Sosyal devlete dair yukarıdaki kısa analizin ardından sosyal devletin yeniden canlandırılması beklentisinde olanların ve bu arada Kılıçdaroğlu’nun sosyal devleti bir alternatif olarak sunduğu söylemini iki soru çerçevesinde değerlendirmek gerekecektir. Bu sorulardan birincisi sosyal devlet, emekçiler başta olmak üzere sermaye dışı geniş toplum kesimleri için çözüm olabilecek bir alternatif midir? İkinci soru ise içinde bulunduğumuz koşullarda sosyal devletin yeniden inşası mümkün müdür?

SOSYAL DEVLET İŞÇİ SINIFI İÇİN HEDEF OLABİLİR Mİ?

Şunu hemen belirtmek gerekir ki sosyal devlet, işçi sınıfının kapitalizmin sömürüsünden kurtulmak için geliştirilmiş bir politika değildir. Tam tersine sosyal devlet, sermaye sınıfının kapitalist sistemi işçi sınıfının tehdidinden korumak üzere geliştirmiş olduğu bir projedir. Ve tarihsel süreçte de görüldüğü gibi sistem üzerindeki tehditlerin bertaraf edilmesinin ardından yeniden kapitalizm aslına yani sınırsız sömürü koşullarına geri dönmektedir. Dolayısıyla sosyal devlet uygulamalarını işçi sınıfının kurtuluşu ve iktidara ulaşması için bir yol olarak görmek son derece yanıltıcıdır.

Sosyal devleti de içeren sosyal reformların işçi sınıfı mücadelesindeki yeri üzerine en verimli tartışmalar 1890’lı yıllarda Alman Sosyal Demokrat Parti (SPD) üzerine Rosa Luxemburg ve Eduard Bernstein arasında yapılmıştır. Bernstein, “Evrimci Sosyalizm” olarak tanımlanan görüşleriyle, kapitalist toplumun gelişiminin sınıflar arası çelişkiyi yumuşatacağını, kapitalizmi ehlileştireceğini ve sendikal mücadeleyle kapitalist sömürünün ortadan kalkacağını savunmuştur*. Rosa Luxemburg, Bernstein’ın bu görüşlerini revizyonist olarak nitelendirmiş ve parti yönetiminin de bu revizyonist görüşlere tavır almasını istemiştir. Rosa Luxemburg, Bernstein’ın revizyonist görüşlerine yönelik eleştirisini 1899’da yayımlanan Sosyal Reform mu Devrim mi? adlı çalışmasıyla ortaya koymuştur.** Rosa Luxemburg bu çalışmasında, kapitalizmin çelişkileri, devrimci mücadele içinde sendikaların rolü, parlamentarizm, karma hükümetler, devrimci şiddet, açlık ve devrim gibi konuları inceleyerek işçi sınıfının kurtuluşunun sosyal reformlarla değil, sosyal devrimle mümkün olacağını savunmuştur.

Rosa Luxemburg’un tüm mücadelesine karşın SPD, Bernstein ve partinin başında bulunan Kautsky’in revizyonist çizgisinde ilerledi. SPD’nin sosyal demokrasi anlayışı diğer birçok Avrupa ülkesinde de benimsendi. Böylece sosyal demokrat hareket, Rosa Luxemburg’un da öngördüğü gibi kapitalizmin düzenlenebileceği söylemiyle, ezilen kesimlerin kapitalizme yönelik tepkileri yumuşatmak dışında hiçbir işlev görmedi. Özellikle 1980’li yıllardan sonra sosyal demokratlar partiler, uygulanan neoliberal politikaların en acımasız uygulayıcıları oldular. Almanya’da SPD’nin yanı sıra İngiltere’de İşçi Partisi, Türkiye’de SHP ve DSP’nin iktidarda bulundukları dönemlerde gerçekleştirdikleri emekçilerin haklarına ve sosyal devlete karşı saldırılar bunun en açık örnekleridir. Ayrıca bugün kriz gerekçesiyle Yunanistan’da İspanya’da ve Portekiz’de adı sosyal demokrat ya da sosyalist olan revizyonist partiler neoliberalizmin en acımasız politikalarını şiddet dolu uygulamalarla yaşama geçirmeye devam etmektedir.

YENİDEN SOSYAL DEVLET MÜMKÜN MÜ?

Tarihsel süreçte örnekleriyle de görüldüğü gibi sosyal devlet, işçi sınıfı için bir hedef değil olsa olsa bir tuzak olarak değerlendirilebilir. Buna rağmen bugünün koşullarında gerçekleşme olasılığını değerlendirebiliriz. Bunun için her şeyden önce sosyal devletin ortaya çıkışında rol oynayan etkenler üzerinden konuya bakmak gerekecektir.

Sosyal devletin oluşumunda ilk aşama, Sanayi Devrimi sonrasındaki üretim ilişkileri ve liberal politikaların sonucu olan sömürü ve sefalet karşısında emekçi kesimlerin sınıfsal bir perspektifle yürüttükleri mücadeleler ve işçi sınıfının kapitalizme bir tehdit haline gelmesidir. Tüm dünyada yaklaşık 30 yıldır yoğun içimde uygulanan neoliberal politikalar sonucunda, işçi sınıfını sisteme tehdit haline getirecek mücadelelere sürükleyen 19.yüzyıl koşullarına benzer bir süreç bugün için de geçerlidir. Ancak 20. Yüzyılla birlikte Marksizm’den büyük ölçüde kopan sendikalar ve sosyal demokrat partiler, üretim süreçleri ve devletin işlevlerindeki değişim karşısında direnç gösterememiştir. Böylece sayısal olarak artan ve yaygınlaşan işçileşmeye rağmen emeğin örgütlülüğü ve mücadele gücü zayıflamıştır. Dolayısıyla bugün için sosyal devletin uygulanmasını zorunlu hale getirecek işçi sınıfı tehdidinden söz etmek mümkün değildir.

Sosyal devletin oluşumunda ikinci aşama, iki dünya savaşı arasındaki dönemde Sovyet Rusya ile birlikte reel sosyalizmin kapitalist ülke halkları için bir kurtuluş olarak görülmeye başlanması ve böylece reel sosyalizmin kapitalizm için bir tehdit haline dönüşmesidir. Bu tehdit karşısında kapitalist devletler bir taraftan sosyalist ve komünist düşünceyi baskılarken diğer taraftan da sosyal devlet uygulamalarıyla halklarını sosyalist düşünceden uzak tutmaya çalışmışlardır. Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloğu’nun çözülmesiyle birlikte kapitalist sistem için reel sosyalizm tehdidi de ortadan kalkmıştır. Sosyal devletin çöküşü hızlandıran bu gelişme sonrasında kapitalizmi sosyal devlet uygulamalarına zorlayacak yeni bir durum söz konusu değildir.

Sosyal devletin oluşumunun üçüncü aşaması ise kapitalist sistemin özünü oluşturan liberal düşüncenin sahip olduğu tutarsızlıklar ve çelişkiler nedeniyle sistemin sürekliliğini sağlamada yetersiz kalmasıdır. Özellikle 1929 kriziyle birlikte bu çelişkiler tüm açıklığıyla ortaya çıkmış ve kapitalizmin varlığını sürdürebilmesi için devletin ekonomiye müdahalesi ve sosyal işlevler yüklenmesi zorunlu hale gelmiştir. Ancak1970’li yıllarda yeniden krize girilmesinin faturası sosyal devlete çıkartılmış ve sosyal devletin oluşumunda rol oynayan iki etkeninin işçi sınıfı ve reel sosyalizm tehdidinin zayıflamasından da cesaret alınarak kapitalist sistemin özüne yani neoliberalizmle simgelenen piyasa anlayışına geri dönülmüştür. Ancak 1970’li yıllardan bu yana sürekli olarak yaşanan krizler piyasa anlayışının başarısızlığını bir kez daha ortaya koymuştur. Tüm başarısızlığına karşılık piyasa anlayışını içeren neoliberal politikalar ısrarla uygulanmaya devam etmektedir. Özellikle işçi sınıfı kapitalist sistem için yeniden bir tehdit haline dönüşmeden sistemin kendiliğinden sosyal devleti ya da daha benzer bir alternatifi uygulamaya koyması beklenmemelidir.

SONUÇ OLARAK: SOSYAL DEVLET SÖYLEMİNİN GERÇEKLİĞİ ÜZERİNE

Sosyal devletin sermayenin işçi sınıfının tehditlerini bertaraf etme stratejisi olduğunu ve tarihsel, toplumsal koşulların sosyal devlet için uygun olmadığını da ortaya koyduktan sonra Kılıçdaroğlu’nun sosyal devlet söyleminin gerçekliği üzerine söylenecek fazla söz kalmamıştır. Ancak birkaç cümleyle de olsa Kılıçdaroğlu’nu ve onunla beraber de CHP’yi söylem düzeyinde de sosyal devlete olsa sahip çıkmaya iten koşulları değerlendirmek gerekir.

Bir muhalefet partisinin iktidara yönelik eleştirisi iki şekilde olabilir. Birincisi iktidar partisinin uyguladığı politikalara tümden karşı çıkmaktır. İkincisi ise uygulanan politikalarda hemfikir olmakla birlikte iktidar partisinin bu politikaları uygulamasına karşı çıkmaktır.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana istikrarlı biçimde uyguladığı politikaların özünü oluşturan yapısal uyum programının alt yapısı bugün Kılıçdaroğlu’nun sahip çıktığı Ecevit’in başbakanlığı sürecinde hazırlanmıştır. Ayrıca bu yapısal uyum programının mimarı olan Kemal Derviş, Kılıçdaroğlu’yla birlikte milletvekili olmuş ve CHP’nin sıralarını paylaşmışlardır. Yapısal uyum programlarının hazırlık sürecinde Derviş’le birlikte en etkili isimlerden olan Faik Öztrak da Kılıçtaroğlu’nun genel başkan olduğu kurultayda MYK üyesi ve olmuş ve CHP’nin genel saymanlığını üstlenmiştir. Bunun da ötesine Kılıçdaroğlu ile görüşen Derviş, partinin vereceği görevlere hazır olduğunu belirtmiştir. Uzun sözün kısası Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin uyguladığı politikalarla bir derdi olmadığı gibi bu politikaların mimarlarıyla yoluna devam etmektedir.

AKP’nin politikalarına özünde karşı olmayan Kılıçdaroğlu’nun bu politikaları uygulamada başarı sağlayamadığı üzerinden AKP’ye muhalefet etmesi beklenir. Oysa AKP hükümeti neoliberal yapısal uyum programını ulusal ve uluslar arası sermaye temsilcilerinin her fırsatta belirttiği gibi büyük bir başarıyla yerine getirmektedir. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun AKP’yi eleştirmek konusunda tek seçenek olarak elinde neoliberal politikaların yarattığı toplumsal sorunları gündeme getirmek kalmıştır. İşte bu nokta da bir sistem eleştirisinden özenle kaçınarak bir dönem kapitalizm içinde uygulanmış olan ve emekçi kesimler tarafından da olumlu olarak anımsanan sosyal devletin savunuculuğuna sarılmıştır.

Emeğin sorunlarını dillendiren ve çözüm olarak da sosyal devleti gösteren Kılıçdaroğlu’nun bu taktiği partisine ne kadar oy kazandıracaktır bilinmez ama sosyal devlet söylemi peşinden giden emekçilerin hiçbir kazanımlarının olmayacağı açıkça söylenebilir.

Kaynaklar

Akkaya, Yüksel (2002). “Sosyal Güvenlik “Versus” Demokratik Uzlaşma”, Evrensel Kültür Dergisi, sayı. 130, Ekim, (78-80)

Arın, T. (1985), “Kapitalist Düzenleme, Birikim Rejimi ve Kriz (I): Gelişmiş Kapitalizm”, Onbirinci Tez Kitap Dizisi:1, Kasım. (104- 138)

Bernstein, Eduard (1991) Evrimsel Sosyalizm, İstanbul: Kavram Yayınları

Brunhoff, Suzanne De (1988). “Kapitalist Bunalım ve Ekonomik Politika” Dünya Kapitalizminin Bunalımı, der: Nail Satlıgan ve Sungur Savran. İstanbul: Alan Yayıncılık (391-406)

Güzelsarı, Selime (2008). Küresel Kapitalizm ve Devletin Dönüşümü, Sosyal Araştırmalar Vakfı, İstanbul

Hirst, Paul ve Grahame Thompson (1998). Küreselleşme Sorgulanıyor, Ankara: Dost Yayınları

Kara, Uğur (2004). Sosyal Devletin Yükselişi ve Düşüşü, Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara: Maki Basım Yayın

Kazgan, Gülten (2000). Küreselleşme ve Ulus-Devlet, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları

Keyder, Çağlar (1984). “Kriz Üzerine Notlar” Türkiye’de ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, Ankara: Yurt Yayınları. (29- 56)

Keyder, Çağlar (1993). Ulusal Kalkınmacılığın İflası, İstanbul: Metis Yayınları

Luxemburg, Rosa (1993). Sosyal Reform mu Devrim mi? İstanbul: Belge Yayınları

Müftüoğlu, Özgür (2005) “Tarihsel Süreçte Bir Parantez: “Sosyal Güvenlik Hakkı”, Toplum Hekim Dergisi, Mart-Nisan, Cilt 20, Sayı 2

Saybaşılı, Kemali (1986). Devletin Ekonomiye Müdahalesi (1963- 1985), Ankara: Birey ve Toplum Yayınları.

Şaylan, Gencay (2003). Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, Ankara: İmge Kitapevi

Okur, Ali Rıza ve Ali Güzel (2003) Sosyal Güvenlik Hukuku, İstanbul: Beta Yayınevi

Özbek, Nadir (2006). Cumhuriyet Türkiye'sinde Sosyal Güvenlik ve Sosyal Politikalar, İstanbul: Tarih Vakfı

Özşuca, Şerife Türcan (2003). Yapısal Uyum, Küresel Bütünleşme ve Refah Devleti.” Kamu-İş Dergisi, cilt 7, sayı 2, (227- 238)

Sosyalizm Ansiklopedisi, cilt. 1, İletişim Yayınları