Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

kriz: olanaklar ve olasılıkla

kriz: olanaklar ve olasılıklar

SİNAN ALÇIN

 

Başta erken kapitalistleşmiş ülkeler olmak üzere hızla tüm kapitalist ülkeleri etkisi altına alan buhran, gerek ortaya çıkış biçimi ve gerekse de tesirleri açısından işçi sınıfı ve emekçiler açısından “yeni” birçok tehlike ve olanağı beraberinde gündeme getirmektedir.

2007 yazında ABD’de konut piyasaları kredi sisteminin çöküşüyle başlayan ve giderek tüm kapitalist dünyaya yayılan kriz, gelinen aşamada mali piyasaları aşıp büyüme ve istihdam üzerinde kalıcı yıkımlar yaratacak boyuta ulaşmıştır. Merkez Bankaları aracılığıyla kurtarılan bankaların ve sigorta kurumlarının faturası ise emekçilere kesilecektir. Yavaşlayan büyüme hızı; geniş halk kesimleri açısından, işsizlik, yoksulluk ve daha ağır çalışma koşulları anlamına geliyor. Kapitalist ekonomik sistemin yarattığı krizin faturasını ödememek, ancak birleşik bir mücadele ve o birleşik mücadeleyi olanaklı kılacak politikalarla mümkündür.

 

KRİZ: KİMİN KRİZİ?

İçinden geçilen kriz sermayenin krizidir. Sermaye sahipleri işçi sınıfı üzerinden biriktirdikleri sermayeleri üretim sürecinde yeniden değerlendiremedikleri için yeni yollara başvurmuşlardır. Kapitalizmin en acımasız kurallarından biri, değerlenme koşulları dışında kalan sermayelerin değersizleşmesidir. Sermayedarlar ellerinde muazzam miktarlarda biriken sermayelerini değerlendirmek için değerli kağıtlara yönelmeye başladılar. Kapitalistler, daha önce üretim sürecinde elde ettikleri kârları dolaşım alanında değerli kağıtlar biçimde değerlendirme yollarına gitmeye başladılar. Kapitalizmin her şeyi metalaştırma konusundaki kendisi için rasyonel ama sermaye dışı için irrasyonel olan mekanizma, bu değerli kağıtlar için de işlemeye başladı. Birer meta olarak değerli kağıtlar farklı biçimler alarak sürekli değer kazanmaya başladılar. Reel karşılığından hızla uzaklaşma anlamına gelen bu süreç, aslında balon gibi şişen ve karşılığı olmayan değerlerin piyasada dolaşmasına neden oluyordu. Ama balonun bir gün patlayacağı kesindi. Ve balon patladı. Balonun patlaması, bazı sol-muhalif analizlerde de egemen olan reel-parasal ekonomi ayrımının ne kadar sorunlu olduğunu gösterdi. Sorunlu, çünkü, “finansal piyasaya aktarılan paralar üretimden çekilen paralardan gerçekleştirildi” ifadesi yerine bu paraların üretimden elde edilen paralar olduğu belirtilmeli. İkinci olarak ise, üretimden değerli kağıtlara yönelmenin bir diğer nedeni ise, yine üretimde gözlemlenen bazı problemler olmuştur. Problemlerden en önemlisi, artan rekabetle birlikte, verimlilik adına, üretimde değer yaratan emekçilerin yerini daha çok makineler aldıkça, sermayenin geri getirisi ya da artı-değer yaratma kapasitesinde önemli düşüşler yaşanmasıdır.

Değerli kağıtlardan oluşan değerlerin şişmesi, aslında üretim sürecinde açığa çıkan krizi parasal değişkenlerle öteleme çabası idi. Ama ne kadar ötelenirse ötelensin balon patlayacaktı. Balonun patlaması, reel olandan bağımsız gibi görünen değerlerin hızla gerçek değere ve bazen de daha da aşağılara düşmesine neden oldu. Bu anda patlak veren kriz, tam da bu nedenden dolayı sermayedarların krizidir. Çünkü hayali olarak yaratılan değerler hızla buharlaşıyor.

 

SERMAYENİN KRİZE KARŞI STRATEJİLERİ

Sermayedarlar hayali olarak yaratılan değerleri korumak için iki yola başvuruyorlar.

İlk olarak, yıllardır kötüler göründükleri ve aslında zaman içinde bu hayali değerlerin oluşmasında da uygun ortamı yaratan devlete/hükümete yönelerek, kurtarma planlarının hızla hayata geçirilmesini istiyorlar. Neredeyse 30 yıldır kamu harcamalarının faiz dışında kısılmasını talep eden sermayedarlar ve onların organik aydınları, şimdi yaratılan hayali paraları kurtarmak istiyorlar. Sağlık, eğitim, barınma gibi insanlar için zorunlu olan alanlarda kısıntıya giden hükümetlerin kurtarma ve çeşitli kamu desteklerinden sonra, sermaye dışı kesimlere daha az kamu hizmeti sunacaklarını söylemek abartılı olmaz. Türkiye gerçeğinde sermayedarlar, nasıl 2001 yılında batan gemiden ilk önce sermayedarların şirketlerini kurtarmak için “İstanbul Yaklaşımı” olarak tanımlanan planı hayata geçirdiler ise, bu günlerde de, şirketlerin nakit ihtiyaçları için önleyici fon ve benzeri tedbirleri hayata geçirecekler.

Sermaye örgütleri, –2001 krizinde de gözlemlendiği üzere– uzun süredir çıkmasını istedikleri yasal düzenlemeleri krizle birlikte daha yüksek sesle talep ediyorlar. Böylece kriz gibi konjonktürel bir durumdan yararlanarak sermayenin uzun erimli çıkarları hayata geçirilmiş olacak. Örnek olarak kıdem tazminatına yönelik talepler, işsizlik fonunu kullanma, istihdam vergilerinden kurtulma, bölgesel asgari ücret gibi istek ve beklentilerini hayata geçirmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

İkinci olarak, bireysel sermayedarlar, diğer yandan uçup-giden hayali sermayelerin ellerindeki reel sermayeye de sirayet etmelerinden korkarak ya da kaybedilen değerleri yerine koymak için, üretim sürecine ve işçi sınıfına yönelmektedirler. Daha az işçi çalıştırarak daha fazla üretim yapmak istiyorlar. Bu iki anlama geliyor; artan işsizlik ve artan iş yoğunluğu. Diğer yandan, toplu sözleşmede daha az zam ya da “sıfır zam” dayatmak.

İşsizlik ve çalışma koşullarının kötüleşmesi, sermayenin reel, yani üretimden birikim yapmalarını hızlandıracaktır. Yani üretim yeniden kutsanacak. Emek-gücü, verimlilik ve üretkenlik adına, sermaye için daha bir uygun hale getirilecek. Sermayedarların hülyalı rüyası olan işçinin emeğini diğer metalara benzetmek, daha hızlı ve açıktan gerçekleşecek. Tüm yollar üretime açılacak. Ama işçilerin işsiz kaldığı, işini koruyanların da yoksullaştırıldığı bir ortam ile birlikte.

 

İŞÇİ VE EMEKÇİLER NE YAPMALI?

Böylesi bir soruya cevap bulabilmek için öncelikle mevcut tartışmalara ve girişimlere bakmak gerekiyor. Özellikle son üç ayda, bazı sendika ve meslek örgütlerinin ardı ardına programlar açıkladığı bir sürece tanıklık ettik ve ediyoruz. Hazırlanan ve açıklanan programların, genel olarak, işçi sınıfı, emekçiler ve yoksul halk kesimleriyle tartışılmadan ve adeta “uzmancılık” oynanarak, ısmarlama olarak hazırlandıklarını söylemek yanlış olmaz. Elbette bu genel hastalık dışında samimi adımlar da olmuştur.

Gerek 2001 yılında ağırlıklı olarak Bağımsız Sosyal Bilimcilere hazırlatılan Emek Platformu Programı, gerekse de Mustafa Sönmez tarafından hazırlanıp KESK-DİSK-TMMOB-TTB ve Çiftçi-Sen tarafından sahiplenilen “Sosyal Dayanışma ve Demokratikleşme Programı Taslağı”, yapısal olarak sınıftan kopuk ancak “sınıf adına” talep ve önermelerden oluşuyor.

Her iki programın da ortak özelliği, emek adına yola çıkarken, –belki de niyetten bağımsız olarak– sermayeye “makro çözümler” önermeleridir. Öyle ki, ne sanayi üretiminin artırılması, ne yerel yönetimlere daha fazla kaynak aktarımı, ne de dış borçlara çözümler üretmenin, işçi sınıfı ve emekçilerin gündelik somut ihtiyaçlarıyla uzaktan bile ilgisi yoktur. Ancak bu şekilde ortaya çıkan programlar, adeta “atı arabanın arkasına bağlamak” anlamına gelmektedir.

Öte yandan, bu iki program da, “kalkınmacı” ve “kapitalist plâncı” karaktere sahiptir. Söylem üzerine gittiğimizde ortaya çıkan “biz” ifadesi, esasen işçi ve emekçileri değil, tam da sermayenin dillendirdiği “aynı gemideyiz” jargonunu hatırlatır biçimde bir yönsüzlüğe dayanmaktadır.

Kaldı ki, bu hazırlanan programlar, bu özellikleri dışında, sınıfsal karaktere sahip bile olsalardı, yine de “doğru” olmazlardı. Çünkü, en geniş işçi ve emekçi tabanında tartışılmayan ve geniş kesimlerin somut ihtiyaçlarına karşılık gelmeyen hiçbir program gerçekçi olamaz, mücadeleye yön çizemez. Olsa olsa bu tip “iyi” bir program, bazı sendika yöneticilerinin ve bazı emekten yana gözüken siyasal grupların vicdan rahatlatma aracına dönüşebilir.

Bugün açısından işçi ve emekçilerin ihtiyacı, günlük olarak karşı karşıya kalınan işsizlik, yoksulluk, daha ağır çalışma koşulları ve sefalet yaşamına karşı en ileri talepler etrafında örgütlenmektir. “Program” veya “programlar” bu somut hareketin itici gücü olamayacağı gibi, böylesi bir program, sınıf partisinin önderliğinde ve onun doğal parçası olan işçi ve emekçilerin daha ileri bir koşulda ve o günün ihtiyaç ve olanakları üzerinden hazırlanabilir.

Bu iki programın temel felsefesini anlamak için biraz daha yakından bakmak gerekir. Bunlar dışında, Birleşik Metal-İş’in oluşturduğu “Talep ve Mücadele Programı”nı ve yeniden bir emek cephesi girişimini de ayrıca incelemek gerekiyor.

 

EMEK PLATFORMU PROGRAMI

Programın geneli, emekçilerin acil taleplerinden çok, sermaye için krizden çıkış yolları önerisinin ötesine geçmiyor.

2001 yılında, yine kriz koşullarında hazırlanan programın ilk alt başlığı, Mali Sisteme ve Sermaye Hareketlerine Yönelik Kısa Vadede Uygulanması Gereken Politikalar” ismini taşıyor. Bu başlıkta yer alan taleplerden bazıları şöyle:

- Yaşanılan krizin ana nedenlerinden biri olan kısa vadeli yabancı sermaye girişleri ve çıkışları, vergi ve para politikası araçlarıyla kontrol altına alınmalı ve bu doğrultuda 32 sayılı kararname yeniden düzenlenmelidir.

- Türkiye’nin kısa vadeli dış borçları uzun vadeye yayılmalıdır.

- Merkez Bankası’nın döviz kuru ve faiz hadlerini birbirinden bağımsız iktisat politikası araçları olarak kullanma olanağı yeniden oluşturulmalıdır.

- Yurtiçi borç stokunun mali sisteme ve giderek tüm reel ekonomiye olan yükünü azaltmak için Hazine, Merkez Bankası ve bankacılık kesimi arasında borcun vadesini uzun döneme yayan ve bu borcun reel faiz yükünü düşüren bir düzenleme yapılmalıdır.

Bu taleplerin ortak özelliği, kriz döneminde emekçilerin ortak çıkarlarına yönelik hiçbir içeriğe sahip olmamalarıdır. Bu taleplerle, “kriz” sermayenin krizi olmaktan çıkartılıp “ulusal” bir soruna soyutlanmış ve ekonomik sistemin sınıfsal kökeni görmezden gelinmiştir. Keynesyen para ve vergi politikalarını, ortaklaştırılan krize ilaç olarak sunan program, emekçilerin günlük acil çıkarlarına karşılık gelecek politikalar yerine adeta “sermaye için müdahale” araçları önermektedir. Buraya alıntıladığımız ikinci maddede, borcun uzun vadeye yayılması önerilmektedir. Oysa işçi sınıfı ve emekçiler için önemli olan, yıllar içerisinde halkın geleceğini ipotek altına alan bu borçların nasıl yapılandırılacağı değil, neden ödenmemesi gerektiğinin anlaşılması ve anlatılmasıdır. Öte yandan, Merkez Bankası bağımsızlığı önerisiyle, esasen ekonomik işleyiş ile politik sistemin sanki ayrı var oluşlar olduğu gibi bir görüntü sunulmaktadır. Bu söylemin, “ekonomiye politika karıştırmayın” diyerek devlet ihale sistemi ve diğer araçlarla sermaye birikimine yön verenlerin söyleminden hiçbir farkı yoktur. Bağımsızlaştırılmış Merkez Bankası demek, toplumsal denetim ve toplumsal çıkarlardan kopartılmış ve sermayenin günlük taleplerine uygun adımları hesapsızca atan Merkez Bankası demektir. Günümüzde neo-liberal saldırganlığın en önemli araçlarından biri bağımsız(!) yani denetimsiz ve kuralsız ekonomik kurumlardır.

Emek Platformu Programının ikinci alt başlığı “İktisadi İstikrar ve Sosyal Adaleti Sağlamak İçin Uygulanması Gereken Politikalar adını taşıyor. Bu alt başlık altında sıralanan taleplere geçmeden önce, başlıkta yer alan “İktisadi İstikrar” kavramına daha yakından bakalım. İktisadi veya ekonomik istikrar politikaları, amaç olarak belli makroekonomik değişkenlerde ortaya çıkan sapmaların giderilmesine yönelik uygulanacak politikalardır. Bu makroekonomik değişkenlerin en önemlileri; fiyatlar genel düzeyi, büyüme ve ödemeler bilançosudur. İstikrar politikaları, kendi içinde, ortodoks, heteredoks ve tedrici olarak üçe ayrılır. Bu üç yöntem, kullandığı araçlar açısından farklılık gösterse de, amaç olarak bahsettiğim makroekonomik değişkenlerde ortaya çıkan sapmaları (enflasyon, düşük büyüme hızı ve ödemeler bilançosu açığı gibi) ortadan kaldırmayı hedeflerler. Bu hedefleri gerçekleştirmek için uygulanan politika araçlarının ilk yansımaları; reel ücretlerin düşürülmesi, istihdam olanaklarının azalması, devalüasyon, kamu harcamalarının kısıtlanması ve vergi oranlarının artırılmasıdır. Bunların tamamı, işçi ve emekçilerin daha fazla yoksullaşmasına, işsiz kalmasına ve daha ağır koşullarda çalıştırılmasına yol açar. Aslında, ülkedeki emekçiler, “İstikrar Programı”nın ne anlama geldiğini iyi bilirler. Ne zaman kapitalist ekonomik sistem tıkınmaya başlasa, hükümetler yeni bir İstikrar Programı açıklarlar. Açıklanan programlar, adeta tıkanıklığın faturasını emekçilerin sırtına yıkmak için uygulanacak politikaların ilanıdır. Bu gözle bakıldığında, emekçiler adına hazırlanan bir programda “iktisadi istikrar” sağlanmasının dert edinilmesi anlamsızdır. Ya da anlamı, emekçilerin karşıya alınmasıdır. Başlıkta yer alan “Sosyal Adalet” kavramı ise, işçi sınıfı ve emekçiler için “sadaka ekonomisi” anlamına gelir. Refah devleti ve sosyal adalet kavramları Keynesci yaklaşımın dilidir. Kapitalist artığın yaratıcısı olan emekçiler, hakları olan daha fazla gelir ve onurlu çalışma koşullarını, “sosyal”(!) bir yardıma dönüşmeden, doğrudan talep edebilmelidir.

Alt başlık altındaki taleplere baktığımızda, bir kısmı programın hazırlandığı 2001 yılına özgü çeşitli sosyal ve özlük haklarına yöneliktir. Bunların büyük kısmı güncelliğini yitirmiştir. Ya programın adı “2001 yılına özgü olarak emek platformu programı” olarak tekrar isimlendirilmeli ya da programda yer alan bu talepler değiştirilmelidir. Başlıkta yer alan 13 talep, esas olarak kamu disiplinine odaklanmıştır. Bunun dışında, doğru talepler bulunmakla beraber, –özellikle mi bilmiyorum– edilgen bir üslup tercih edilmiştir. Örneğin “Öncelikle 21 Şubat 2001 tarihli krizin ülke ekonomisi ve çalışanlar üzerindeki tahribatı ve etkileri tespit edilmeli, sorumlularından hesap sorulmalıdır” ifadesi, zihnimde birkaç soruyu ardı ardına sıralamaktadır: “Kim tespit etsin?”, “nasıl hesap sorulsun?”, “neden çalışanlar deniyor da, işçiler, emekçiler, işsizler, yoksullar denmiyor?”, “adı emek programı olan bir program emek kelimesinden mi çekiniyor?” Bu sorular uzar gider, ama uzatmayalım. Bu ifade yerine şöyle desek, “biz işçiler, emekçiler ve yoksul halk yığınları olarak, kapitalist kâr hırsıyla yaratılan krizin faturasını ödemeyi reddediyoruz”, nasıl olur?

Aynı alt başlıkta başka bir ifadeye bakalım: “Kamu kaynaklarının adaletsiz, dengesiz, kamu yararı gözetilmeden kullanılmasına neden olan ve bir toplumsal hastalığa dönüşen yolsuzluk olaylarına karşı yönetsel, yargısal ve toplumsal denetim aracılığıyla mücadele edilmelidir”. Yolsuzluk her şeyden önce yönetsel bir olgudur. Bu olguyu toplumsal bir hastalık olarak görüp, üzerinden de “hep beraber” mücadele çağrısı yapmak, kapitalist ekonominin zaten “yolsuzluk ekonomisi” olduğu gerçeğini görmemek ya da görüntüyü bulanıklaştırmaktan başka bir anlam ifade etmez. Farklı tanımları olsa da, en genel ifadeyle yolsuzluk, yönetenlerin kamu kaynaklarını kamu yararı dışında kullanması olarak kabul edilir. Öyleyse bu talebin, yolsuzluğun nedeni ve çözümü üzerinde daha dolaysız ve cüretkâr bir anlatımla değiştirilmesi gerekir.

Emek Platformu Programının üçüncü alt başlığı, “Kalkınma Politikaları” adını taşıyor. “Kalkınma” kavramının kapitalist ekonomik sistem içerisinde ne anlama geldiğine 6 Eylül tarihli yazımda değinmiştim. Kısaca tekrarlamak gerekirse; kapitalist ekonomik sistemde kalkınma, “kapitalist gelişme” ile aynı anlamdadır. Kapitalist ekonomik sistemde emek-değer teorisi geçerli olduğuna göre, kalkınma yönünde atılacak her adım, ancak işçi ve emekçileri daha fazla sömürerek mümkün olabilir. Dolayısıyla, böylesi bir ekonomik sistem içerisinde “kalkınma” kavramına uhrevi anlamlar yükleyip, sanki toplumsal yarar ortaya çıkıyormuş gibi göstermek, şaşırtmaca olur. Dahası, kendinizi, “iyi sermaye”-“kötü sermaye” ayırımı yaparken bulabilirsiniz.

Bu alt başlıkta yer alan taleplerde; teknolojik determinizm, kalkınmacılık ve kapitalist plâncılığa övgü dolu satırlar buluyoruz. Bazı taleplere bakalım:

Devletin ekonomik ve sosyal fonksiyonlarını yeniden kazanması ve geliştirmesi, Türkiye’nin geleceğini planlama yetilerini yeniden kazanmasıyla mümkündür. Devletin ekonomiye müdahale araçları güçlenmeli, ulusal egemenliğin araçları ulusötesi sermayenin denetimine sokulmamalı, yatırımcı ve üretimci sosyal devlet güçlendirilmelidir. Özel sektör için yönlendirici, kamu sektörü için bağlayıcı plânlama, bölgesel ve sektörel bağlantıları etkin bir şekilde oluşturularak başlatılmalıdır.

Bu satırlar, 1960’lardan itibaren “sol” eğilimli birçok aydının içine düştüğü kapitalist plânlama hastalığının tezahürüdür. Özellikle özel sektör için yönlendirici, kamu sektörü için bağlayıcı plânlama” ifadesi, adeta beşer yıllık kalkınma plânlarından birinin içinden kesilip bu metine yapıştırılmış gibidir. İşçi ve emekçiler açısından önemli olan, sermayenin kamu veya özel kesim elinde birikmesi ya da yabancı veya onun işbirlikçisi olmasından çok; genel olarak sermayenin emek üzerindeki amansız tahakkümüdür. Bu durumun değişmesini talep etmek yerine, sömürenin A yerine B olmasını tartışmak ve talep etmek anlamsızdır. Ya da anlamlıdır, ama anlamı, işçi ve emekçilere, sömürenin A ya da B olmasını dayatmaktır.

Ülkemizin bilim ve teknoloji politikaları temelinde, ulusal stratejik kalkınma programlarını uygulayabilmesi için eğitim sisteminde, tüm çalışanların çalıştıkları alanda her türlü üretim bilgisine sahip, araştırıcı özellikleri gelişmiş, nitelikli insan gücünü yaratmayı hedefleyen, yapısal bir reform gerçekleştirilmelidir.

Erken kapitalist dönemde ortaya çıkan teknolojik yeniliklerin ücretli emek-sermaye ilişkisine ilk yansıması; görece niteliksiz ve ucuz emek-gücü sömürüsünün artırılması olmuştur. Öte yandan üretim süreci içinde, teknolojik yenilikler, nispi artık değer yaratımının aracı olmaktan başka bir işleve sahip değildir. Yeni teknolojiler daha nitelikli emek gücü kullanmayı zorunlu kılmadığı gibi, sermaye için üretimi daha niteliksiz emek gücüyle sürdürme olanağı sunar. Üretim için geliştirilen makinelerin hareketlerinde somutlaşan toplumsal emektir ve sermaye, bu toplumsal emeğin yarattığı bilgiyi, –karşılığını ödemeksizin– makinesinde kullanmaktadır. Hal böyle olunca, yeni üretim teknolojilerini, toplumsal refahı artıran bir güç olarak görüp, bunun üzerinden emek kesimine “nitelikli insan gücü” olmasını tavsiye etmek, olsa olsa, sermayenin öz örgütlerinin işidir. Onlar bunu gayet iyi yapmaktadırlar, hatta zaman zaman bazı işçi sendikaları da düzenledikleri eğitimlerle (toplam kalite vs.) onlara destek olmaktadır. Ayrıca emek programında “emek gücü” yerine “insan gücü” ifadesinin kullanılması da, genel olarak bu programın nasıl bir yabancılaşma içerisinde olduğunun göstergesidir.

“-  Türkiye stratejik öngörüyle insan kaynakları planlamasını da göz önüne alarak ulusal politikalarını belirlemelidir. Bilim ve teknolojide yetkinleşme ve bunu ülkemiz ölçeğinde toplumsal ve ekonomik faydaya dönüştürme isteğiyle; sistemik bütünlülük, siyasi kararlılık, süreklilik içerisinde ulusal bir strateji saptamalıdır.

Bu ifade, günümüzde “ulusal yenilik (inovasyon) sistemi” olarak bilinen teknolojik indirgemeci ve kapitalist kalkınmacı yaklaşımın yansımasıdır. Bu yönde izlenen politikaların en bilinenleri; üniversite-sanayi işbirliği adıyla bilim alanının sermayeye açılması, öte yandan tekno-kent, tekno-park projeleri ve fikri-sınai mülkiyet uygulamaları ile toplumsallaştırılması gereken teknolojilerin belli sermaye gruplarınca ele geçirilmesinin sağlanmasıdır. Emek adına hazırlanan bir programda bu taleplerin olması doğru değildir.

Aynı başlık altında yer alan diğer bazı taleplere de bakalım.

İthal edilen malları ülkemizde üretmeye, ihracatı arttırmaya yönelik yatırım projeleri teşvik edilmelidir.

Bu talep, doğrudan işçi ve emekçilerin günlük çıkarlarıyla bağlantılı olmasa da, ülke ekonomisinin yatırım ve ticaret politikalarıyla ilgilidir. Önerilen, ithal ikâmeci yatırım politikalarıyla, ihracata dönük sanayileşmenin karışımıdır. İlk olarak 1930’larda, ama daha sonra ağırlıklı olarak 1962-1980 arasında uygulanan ithal ikâmeci sanayileşme politikaları, ülkenin ara ve yatırım mallarındaki dış bağımlılığını artırmıştır. Alt yapıdan yoksun şekilde ithal edilene rakip imalât alanları oluşturulduğu için, bu imalât alanları “montaj” hattını geçememiştir. Nihai mal (ikinci kesim meta) bağımlılığı, ara malı (birinci kesim meta) bağımlılığına dönüşmüştür ki, bu durum, ilkinden daha sakıncalıdır. Günümüzde “ihracat şampiyonu” ilan edilen sanayinin ithalat bağımlılığını beraberinde hızla artırmasının önemli bir sebebi bu politikalardır. İşçi ve emekçiler açısından ise, ihracata yönelik alanlardaki istihdam, genellikle –rekabet bahanesiyle– düşük ücretlerle ve güvencesiz olarak gerçekleşmektedir. Her ne kadar 24 Ocak 1980 Kararları ile ihracata yönelik sanayileşme politikalarına geçilmişse de, günümüzde, –tam da Emek Platformu Programı’nda önerildiği gibi– her iki politika bir arada yürütülmektedir. Bu yanıyla bakıldığında, burada bahsi geçen talep, mevcut durumun onaylanmasından başka bir anlam taşımaz.

Aynı başlıkta yer alan bir başka talep de şöyle:

Rekabet Kurulu imalat ve hizmet sektörlerindeki işletmelerin minimum etkin ölçekle çalışmalarını sağlayacak, firma birleşme, yatırım koordinasyonu, yeni firmaların sektöre girişini sağlayacak teşvik veya zorlaştırma gibi uygulamalar yapmalıdır.

Bu talebin de, işçi ve emekçilerin günlük, acil ihtiyaçlarıyla yakından veya uzaktan ilgisi yoktur. Kapitalist rekabet ve kâr alanları olan piyasaların sermaye grupları arasındaki dengeler bağlamında düzenlenmesi talebi, sermayenin öz örgütlerinin talebi olabilir. Onlar, bu taleplerini, en yüksek sesle her yere zaten duyurmaktadırlar. Ayrıca emek cephesinden bir desteğe ihtiyaçları olduğuna inanmıyorum.

Bir başka talepte, “Bölgesel kalkınma politikaları yeniden canlandırılmalı, bölgelerarası dengesizliklerin giderilmesi sağlanmalıdır” ifadesi bulunmaktadır. Bu ifade ile, TÜSİAD’ın geçtiğimiz haftalarda açıkladığı “Türkiye’de Bölgesel Farklar ve Politikalar” isimli rapordaki ifadeler aynı öze sahiptir. Bölgelerarası dengesizliğin giderilmesi için(!) örgütlenen “Bölgesel Kalkınma Ajansları”nın nasıl o bölgelerin emek gücü ve doğal kaynaklarını sömürme araçlarına dönüştüğünü sanırım herkes görmüştür. Ayrıca daha önceki tarihlerde uygulandığı iddia edilen “bölgesel kalkınma politikaları” nelerdir? Bunların Emek Platformu Programı’nı hazırlayan sosyal bilimcilerce cevaplanması gerekir. Yoksa bu da, “kapitalist plâncılık” yıllarına bir özlemin ifadesi midir? “Kalkınma Politikaları” başlığındaki talepleri alt alta sıralayınca, “kapitalist kriz koşullarında ortaya çıkacak faturayı ödememek için neler yapmalı, neleri talep etmeli?” sorusundan ziyade, “sermayenin krizini aşması için emekçilere hangi görevler düşüyor?” sorusuna karşılık gelmektedir.

1999 yılında 17 emek örgütü (ağırlıklı olarak konfederasyonlar) tarafından oluşturulan Emek Platformu, hem Türkiye hem de dünya emekçileri için önemli bir örnektir. Ancak, emek cephesinde birlik fikrinin doğru olması, bu birliğin şeklinin ve programının da a priori (ön kabullü olarak) doğru olacağı ya da günümüz açısından doğruluğunu koruyacağı anlamına gelmez. Nitekim, Platform’un 2001 krizi sonrası bir grup sosyal bilimciye hazırlattığı programı, bugün açısından işçi ve emekçilerin “emek programı” olmaktan çok uzaktır.

 

SOSYAL DAYANIŞMA VE DEMOKRATİKLEŞME PROGRAMI TASLAĞI

KESK-DİSK-TMMOB-TTB ve Çiftçi-Sen tarafından, tabanda tartışılmadan, adeta “iş bitiricilikle” açıklanan ve ardından ortaya çıkan eleştiriler karşısında, “taslaktı daha tartışıyoruz” denilen program, İktisatçı Mustafa Sönmez’e hazırlatıldı. Aslında 2008 bahar aylarında, Mustafa Sönmez, bu programın öncelini kendi adıyla duyurmuştu. “Krize Karşı Sosyal Dayanışma Programı” adını verdiği program önerisi, yukarıda eleştirdiğimiz Emek Platformu programının iyi olmayan bir benzerinden ibaretti.

Öncelikle o programdaki belli başlı talepleri inceleyelim.

Sönmez, öncelikle makroekonomik tahlil yapmaktadır. Bu tahlil içerisinde, 2001 sonrası büyümeyi “hormonal” olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla, büyümenin, gerçek(!) büyüme olmadığını anlatmaktadır. Tahlilin devamında ise, “2001 krizi sonrası girilen büyümenin omurgası, ucuz tutulan dolar kuru ile artan ölçüde Asya’dan ithal girdi sağlayıp, bunu ucuzlatılmış işgücü ile Türkiye’de son ürün haline getirip, AB’ye ihraç etme ekseni üstüne kurulmuştu. ‘Asyalaşma’ da denilen bu yoksullaştırıcı süreç, kâr marjı düşük ve tek kozu düşük reel ücret olduğu için Türkiye kapitalizmine sermaye birikimi sağlayamamaktadır.(Cumhuriyet Gazetesi, 19 Ağustos 2008) demektedir.

Şimdi şöyle bir soru soralım: Türkiye’de büyüme olmadıysa, nasıl büyüme rekorları kırıldığı söylendi? Diyelim ki, kullandıkları veriler yanlıştı. Ama bu yanlış verilerle, örneğin yüzde 6’lık büyümeyi yüzde 7 gösterirsiniz, yüzde 1’i yüzde 7 gösteremezsiniz. Bunu da geçelim, özellikle sanayideki ilk 500 firmanın üretim artışlarına baktığımız zaman, “KOÇlar gibi” büyüdüklerini görüyoruz. Elbette bu büyüme, ağırlıklı olarak, “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın (GEGP) temel hedefi olan, “verimlilik artışına dayalı büyüme” stratejisiyle uyumlu olmuştur. Yani, sermaye kesimi reel anlamda büyümüştür, ancak bunu, daha fazla işçi çalıştırarak değil, mevcut çalışanları daha fazla sömürerek, nispi artık değer yaratarak sağlamıştır. Bu durum da, –özellikle gençler arasında– işsizliğin kronikleşmesine yol açmıştır. Ancak bu durumlar, bizi, büyümenin aslında olmadığı sonucuna götürmez.

Yukarıda alıntıladığımız ifade içerisinde, Sönmez, mevcut “Asyalaşma” tipi üretim sürecinin Türkiye kapitalizmine sermaye birikimi sağlayamadığından bahsetmektedir. O zaman şu soruyu soralım: Önerdiğiniz program (krize karşı sosyal dayanışma), emekçilerin küresel kapitalist kriz karşısında ne tür talepler etrafında birleşmeleri ile mi ilgili, yoksa kapitalistlerin nasıl daha fazla sermaye birikimi sağlayabilecekleri ile mi?

Tahlilin devamında, –değindiğimiz Emek Platformu Programı’nda olduğu gibi– “ulusal kalkınmacılık” bakış açısıyla kapitalist krizemakro çözümler” sunulmaktadır.

Emekçilerin neler talep etmesi gerektiği konusunda, Sönmez’in programındaki bazı öneriler ile devam edelim.

Öncelikle “Kriz şartlarında istihdam azaltmayı caydırıcı önlemler geliştirilmeli, keyfi tensikatlar sendikalarla işbirliği içinde önlenmelidir” ifadesine bakalım. Tensikat (işten çıkarma), sermayenin kapitalist kriz dönemlerini de bahane ederek başvurduğu bir yoldur. Dolayısıyla hemen hemen her zaman zaten keyfidir. Kesinlikle karşı çıkış gerektirir. Ancak bu ifade, mevcut haliyle cılız ve anlaşılmazdır. Örneğin, caydırıcı önlemleri kimler geliştirmeli? Sendikalarla işbirliği içinde olması gereken kimdir? Bu sorular yanıtlandığında belki bu talep daha anlamlı hale gelebilir.

Bir başka talep ise şöyle: “Turizm başta olmak üzere istihdama olumlu katkıları olacak sektörler desteklenmelidir.” Sönmez, turizme özel bir önem atfetmektedir. Bunu sadece bir cümle üzerinden söylemiyor, bu konuda yazdıklarını da göz önüne alıyoruz. Turizm sektörü; kayıt dışı istihdamın, ağır ve mevsimlik çalışma koşullarının ve en düşük ücret seviyelerinin geçerli olduğu bir sektördür. Bu haliyle bakıldığında, öncelik talep edilmesi gerekecek en son(!) sıradaki sektörlerden biridir. Öte yandan, yeni Orman Yasası ve benzeri düzenlemeler de göz önüne alındığında, ülke kaynakları ve doğal çevre açısından da tahribat alanıdır. Bu talep de, emekçilerden çok sermaye kesiminin dillendirebileceği özelliktedir.

Sönmez, bir başka başlıkta, az gelişmiş bölgeler için “Doğrudan Gelir Desteği” önermektedir. Bu desteğin kadınlara yapılması gerektiğini, çünkü erkeklerin parayı kendileri için harcayabileceklerini söylemektedir. AKP’nin bugün uyguladığı “sadaka ekonomisi” de, bunu öngörmektedir. İnsanlara onurlu bir yaşam sürmeleri için istihdam garantisi vermek yerine devlet veya belli dernekler aracılığıyla parasal veya ayni yardımda bulunmak, yoksulluğun giderilmesine değil, ancak, yoksulluğun yönetilmesine(!) katkı sağlar. Bu durumda, işsizliğin olduğu gibi, yoksulluğun da piyasalaştırılmasını getirir.

Bu programın “geliştirilmiş”(!) hali olan “Sosyal Dayanışma ve Demokratikleşme Programı”nda farklılaşan birkaç talebi inceleyerek devam edelim.

İlk dikkat çeken talep şöyle: “Emek ve Meslek Örgütlerinin katılımıyla yeniden ‘Beş Yıllık’ ve ‘Yıllık Plânlar’ yapılmalıdır.” Programın sahibi konfederasyon ve meslek odalarının yöneticileri, kapitalist plânlama konusunda ne kadar samimi olduklarını göstermektedirler! Tüm ekonomik, sosyal ve siyasal saldırılara karşı, sermayeyle kol kola ülkenin üretim stratejilerine destek olacaklarını ilan etmektedirler. Aslında bu yeni bir durum da değildir.

Günümüzde neredeyse tüm kamu hizmeti alanlarının parçalara ayrılıp yerli ve yabancı sermaye gruplarına ihale edildiği koşulların yasal zeminini oluşturan GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) için, Türkiye hükümeti, imzacı olmadan evvel, birçok meslek örgütünden fikir almıştı. Bunlardan birisi de, TMMOB’dir. TMMOB’nin görüşleri, –çok beğenilmiş olacak ki– “9. Beş Yıllık Kalkınma Planı” kitabında basılmıştır. TMMOB yönetimi, bu basılı görüşte, GATS’ın ülkemiz için ne kadar faydalı olabileceği konusunda dem vurmuştur. Daha sonraki süreçte ortaya çıkan “yetkin mühendislik” tartışmaları temelsiz değildir.

Bir başka talep ise şöyle: “İç ve dış borçlar yeniden yapılandırılmalıdır.” Yukarıda, Emek Platformu Programı için yaptığımız eleştirilerin tamamı bu talep için de geçerlidir. Geleceği ipotek altına alacak, daha fazla faizle devlet ve özel kesim sermaye borçlarının ötelenmesi talebinin, işçi, emekçi ve yoksul halk kesimlerinin acil ihtiyaçlarıyla uzaktan bile ilgisi yoktur.

Bir başka talep ise; İhracatın bileşimi değiştirilerek, yüksek katma değerli ve ileri teknoloji ürünlerin ihracatını olanaklı kılacak plânlama, organizasyon ve finansman sağlanmalıdır” biçiminde. Programı hazırlayanlar ve sahiplenenlerin, işçi ve emekçilerin somut taleplerini göremeyecek kadar kendi kitlelerinden bile kopuk oldukları gerçektir. Ancak bir başka gerçek daha vahimdir; sermayenin taleplerini çok iyi takip etmiş ve görev addedercesine bu talebi olduğu gibi kendi listelerine eklemişlerdir. Emek Platformu programında da yer alan “teknolojik indirgemeci” bu yaklaşım, işçi ve emekçiler üzerinde uygulanan nispi artı-değer sömürüsünü meşrulaştırmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Sönmez’in dem vurduğu “Asyalaşma”nın esasen bu taleple birlikte nasıl savunulduğunu, acı ve tarihi bir not olarak görmekteyiz. “Yüksek katma değer” üretimi, ancak ve ancak, yüksek artı-değer sömürüsüyle olanaklıdır. Bunu sağlayacak “plânlama” ve “organizasyon” ise, esnek çalışma sistemlerinin, kalite kontrol çemberlerinin, yalın üretim sistemlerinin hayata geçirilmesiyle mümkündür. Program hazırlayıcılar ve sahiplenenlerin dünyası, –en sade deyişle– emeğin dünyasıyla hiç benzeşmemektedir, farklıdır.

Başka bir talep şöyle: Emeğin dolaşımını engelleyen her türden anlaşma ve organizasyondan çıkılmalıdır.” Bu talebi, yukarıdakiler gibi, iyi niyetle, “bilmemeye” veya “görmemeye” bağlamak mümkün değil. Bu yaklaşım, neo-liberal politikaların yükseldiği ve sermayenin –daha fazla sömürü için– serbestçe dolaşımının sağlandığı “kapitalist küreselleşme” döneminde, tam da sermayenin “artık tek dünya düzeni var kabul edin” söylemi üzerinden, görev bilirmişçesine, yılgınlığın ve kaçkınlığın teorisini üreten liberal ve “özgürlükçü sol”un programdaki etkisini göstermektedir. Emeğin serbest dolaşımını savunmak demek, Polonya’dan İsveç’e giden işçinin sekizde bir ücretle çalışmasını ve böylece İsveç’li ve Polonya’lı işçilerin sınıf-içi çatışmanın parçası olmasını savunmak demektir. Emeğin serbest dolaşımını savunmak demek, Hindistan’da bilgisayarının başında çizdiği projeyi Türkiye’de 100 dolara satan Hintlinin, Türkiye’deki meslektaşını işsizliğe itmesi demektir. Emeğin serbest dolaşımını savunmak, mevcut sömürü düzenini kabullenip, tüm alternatifleri baştan kaybetmek demektir. Böylesi bir talebi işçi ve emekçilerin karşısına çıkarmak ise, başlı başına “sınıftan kaçış”ın bayrakçılığına soyunmaktır.

Bunların dışındaki taleplerin bir kısmı yukarıda değindiğimiz konularla birebir örtüşmektedir. Bu sebeple ayrıntılandırmayacağız. Öte yandan, bu program içerisinde “demokratikleşme ve insan hakları” başlığı altında yer alan talepler, gerçekçi ve gerekli olmakla birlikte, bunlara, adeta “paket program” hazırlama kaygısıyla yer verildiği belli olmaktadır. İşçi, emekçi ve yoksul hak kesimlerini sermayenin krizinin faturasını ödemekten kurtaracak, kendi örgütlülüğü ve mücadele azmidir.

 

TALEP VE MÜCADELE PROGRAMI

Hazırlanan programlar içerisinde hem yöntem olarak hem de örgütlenme ve mücadele çağrısı açısından en gerçekçi olanı, Birleşik Metal İşçileri Sendikası tarafından, çeşitli sendika temsilcileri ve emekten yana akademisyenler tarafından tartışılarak ortaya çıkartılan, “Talep ve Mücadele Programı”dır. Her ne kadar başlığında “program” ifadesi yer alsa da, aslında hazırlanan metin, sermayenin krizi karşısında birleşik mücadele çağrısı ve mücadelenin eksenine oturan ve yükseltilmesi gereken başlıca taleplerden oluşmaktadır. Bu noktada, mevcut metnin, en geniş kesimlerde tartışılması ve hem yerel/ulusal eylemelerde hem de en küçük birimlerde tartışılarak sahiplenilmesi önemlidir. Bunun yanında, elbette bu metnin de işçi ve emekçilerin somut taleplerine tam olarak karşılık gelmesi için –diğerlerinde olduğu gibi– eleştirilmesi elzemdir.

Metnin geneli şu şekildedir:

 

Kriz sermayenin Krizi, Faturayı Biz Ödemeyeceğiz…

Biz işçiler, emekçiler, kadınlar, işsizler, üretici ve topraksız köylüler ve yoksul halk kesimleri olarak diyoruz ki: Kriz sermayenin krizidir, faturayı biz ödemeyeceğiz.

Emperyalist ülkelerde finans alanında patlak veren, kapitalizmin büyük krizlerinden biriyle karşı karşıyayız. Finans alanına yatırılan değerler, üretim sürecinde artı-değer sömürüsünden elde edilen değerlerdir. İşçi ve emekçilerin yarattığı artı-değeri yeniden üretime yatırmak giderek güçleşmiş ve sermaye finansal alana yönelmiştir. 1970’lerde başlayan bu eğilim son dönemde hızlanmış ve finans balonu giderek şişmiştir. Şişen balonun patlaması kaçınılmazdı ve sermaye kendi doymak bilmez hareketinin sonucunda krizle karşı karşıya kaldı.

Kriz, finans alanının krizi olarak görünmekle birlikte, asıl olarak kapitalist üretimin krizidir. Ve krizin üretim alanındaki sonuçları şimdiden ortaya çıkmaya başladı. Sermaye yasal dayanak ve fiili uygulamalarla, her krizde işten çıkarmalarla, reel ücretleri düşürerek, dolaylı vergileri arttırarak, sosyal hakları gerileterek, batan bankaların zararlarını toplumun sırtına yükleyerek faturayı işçi sınıfı ve yoksul halka çıkarmaya çalışıyor. Bunun can alıcı sonuçlarını en son 2001 krizinde yaşadık. Sermaye, bugün de, işten çıkarmaları, sıfır zammı, ücretsiz izinleri, kazanılmış ekonomik ve sosyal hakların gaspını gündeme getirmeye başlamıştır.

Uyarıyoruz…

Krizin faturasının, işçi ve emekçilere kesilmesine izin vermeyeceğiz.

Çağrımızdır…

Tüm sendikaları, demokratik kitle örgütlerini ve emekten yana güçleri kapitalizmin krizinin sonuçlarına karşı birlik olmaya ve mücadele etmeye çağırıyoruz.

İstiyoruz:

Krizde gasp edilmek istenen çalışma hakkımızı savunacağız:

      İşten çıkarmalar, mevcut haklar korunarak, iş yoğunluğu arttırılmadan, yasaklanmalıdır. Bu süreçte işten çıkarılanlar işlerine iade edilmelidir.

      Çalışma süreleri, ücret kaybı olmadan ve çalışma koşulları ağırlaştırılmadan 40 saate düşürülmelidir.

      Devlet, çalışmak isteyen herkese insan onuruna yakışır bir iş garantisi vermelidir.

            Çalışamayacak durumda olanların temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir gelir sağlanmalıdır.

      Taşeron sistemi, güvencesiz çalışma, geçici çalışma sözleşmeleri ve uygulamaları yasaklanmalıdır.

      İş kazaları ve meslek hastalıklarına neden olan ortamlara izin verilmemelidir.

      İşsizlik fonunun sermaye ve devlete aktarılmasına son verilmeli; fondan yararlanma koşulları işçilerin lehine değiştirilerek, işçilerin ihtiyaçlarına aktarılmalıdır.

İnsanca yaşamak istiyoruz.

      Doğal gaz, elektrik, su, gıda, kira, ulaşım, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçları karşılayan mal ve hizmetlere yapılan zamlar geri çekilmelidir.

      İşçilerin ve emekçilerin kredi kartı borçlarına uygulanan faizler iptal edilmelidir.

      Temel ihtiyaç mallarına konulan dolaylı vergiler tamamen kaldırılmalı; varlıklı kesimler ve büyük şirketlerden alınan vergiler arttırılmalıdır.

      Asgari ücret vergiden muaf tutulmalıdır.

      Kriz dönemlerinde küçük esnaftan vergi alınmamalı, stopaj uygulamasına son verilmelidir.

      Mali disiplin uygulamaları kaldırılmalı, bütçeden sermayeye değil emekçilere kaynak aktarılmalıdır.

      Kriz sürecinin olumsuzluklarını daha fazla yaşayacak olan kadınların özgül talepleri göz önünde bulundurulmalıdır.

            Örgütlenme önündeki her türlü engel kaldırılmalıdır.

Çağrımızdır…

Bugün, açık ki, işçi ve memur sendikaları, meslek birlikleri, emekten yana güçler, bütün örgütsüz kesimler, hepimiz bir araya gelmek, güçlerimizi birleştirmek zorundayız.

2001 krizi sonrasındaki kayıplarımızı unutmadık.

Yeniden yaşamamak için …

İşçi sınıfının örgütlü ve örgütsüz tüm kesimlerini kapsayan, Enternasyonalist dayanışmayı güçlendiren bir mücadeleyi başlatmak üzere ilgili tüm kişi ve kurumları bir arada olmaya çağırıyoruz.

BİRLEŞİK METAL-İŞ SENDİKASI

Genel Yönetim Kurulu

 

 

Bu çağrı metninde, hem somut taleplere yer verilmiş olması ve hem de mücadele çağrısının yükseltilmesi önemlidir. Ancak, bu metnin de, diğerleri gibi sınıftan kopmamasının tek koşulu, eleştirilerek sahiplenilecek yönlerinin sahiplenilmesi ve hem yerel hem de ulusal platformlarda tartışılabilmesidir.

 

SONUÇ

Finansal alanda ortaya çıkan bunalımın gerçek sebebi, kapitalist aşırı birikim sisteminin tıkanmasıdır. Bu süreçte kapitalistler arası yeniden paylaşım çatışması, kapitalistin kapitalisti mülksüzleştirmesine yol açıp sermayenin merkezileşmesi sorununu daha görünür kılacakken, öte yandan da, artı-değer üretiminin sürdürülebilmesi ve dolayısıyla kapitalist üretim biçiminin devamı için işçiler ve diğer emekçi kesimlerin baskılanmasına yönelik uygulamalar artacaktır. Bu baskılama, üretken sermayenin kendi kendine gerçekleştirebileceği sömürünün ötesinde, kapitalist devletler tarafından oluşturulacak yeni yasalar ve fiili müdahalelerle mümkündür.

Müdahalelerin biçimi iki boyutlu olabilir. İlk olarak, erken kapitalistleşen ülke devletleri, geç kapitalistleşen ülke devletlerini, yeni bazı ticaret anlaşmaları ve gerektiğinde askeri müdahalelerle kendi birikim alanlarına katmaya çalışırken; ikinci olarak, ulusal düzeyde de, devletlerin, bunalım öncesine göre çok daha fazla baskıcı yöntemler ve rejimler aracılığıyla sermaye birikimine yön verici adımlar atması beklenebilir.

Bu saldırılar karşısında işçi ve emekçilerin tek kurtuluşu; “program” tartışmalarını artık geride bırakarak, günlük ve ileri mücadele olanaklarını hayata geçirmektir.

Bir yandan yerel “krize karşı dayanışma” platformlarının hızla yaygınlaşması, diğer yandan ise yerel ve ulusal ölçekli “krize karşı” eylemlerin yapılıyor olması ve daha da önemlisi, işçilerin kriz bahanesiyle işten atmalara karşı gösterdikleri direnç, krizin faturasının bu krizin sahibi olanlara ödettirilebileceğini göstermektedir.