“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

uygulanan ekonomi politika ve emekçiler

 Başbakan ve ekonomiyle ilgili bakanlar başta olmak üzere, AKP hükümetinin sözcüleri, “ekonominin iyiye gittiği, refah düzeyinin yükseldiği, Türkiye’nin güvenilirliğinin arttığı” iddialarını 2007 yılında da sürdürdüler. AKP sözcüleri, yıllık ortalama % 5 civarındaki büyüme, işletme verimliliği ve kapasite kullanımında yükselme, ihracatta ve dış sermaye girişinde artış, “borçlanma olanağı”, şirket kârlarındaki artış ve dolar milyarderlerinin sayısının 28’e yükselmesi gibi verileri, ekonomi politikalarının başarısına kanıt olarak gösteriyorlar. Hükümet ve ekonomi üst bürokrasisi, 2002-2007 dönemi uygulamalarının sermaye yararına sonuçlarını bu yönde yorumlamaktadır. Buna göre, yüksek banka kârları, ihracatın 100 milyar doları aşması”, sınai ürünler ihracatındaki büyüme ve yabancı sermaye girişi” gibi gelişmeler, bu politikanın sürdürülmesinin salt yararlarını göstermemiş, sürdürülmesi gereğini de kanıtlamıştır.

Türkiye ekonomisinin, 2000’li yılların başında yaşadığı mali-ekonomik krizden sonra, uluslararası ölçekte izlenen emek düşmanı sert politikalar desteğinde belirli bir büyüme trendi göstermesi, bu propagandanın en önemli dayanağını oluşturuyor.

Ekonomi ve Hazine’den sorumlu devlet bakanları ve üst bürokratlar, uluslararası mali sermaye kurumlarıyla tekelci işletmelerin sözcülerini kaynak göstererek, Türkiye’nin hızlı kalkınmakta olan ülkelerin önünde yer aldığını ve bunu uluslararası sermaye ile sağladığı uyum sayesinde gerçekleştirdiğini ileri sürüyor; bu yönde daha hızlı adım atılmasıiçin çalışacaklarını ilan ediyorlar. Başbakan ve hükümet yetkilileri, bu kurum ve işletmelerin sözcülerinin, “Türkiye’yi, serbest piyasa ekonomisi, yetenekli işgücü ve hükümet yetkililerinin olumlu davranışları ile yatırım için mükemmel bir yer [1] olarak görmelerini, politikalarının doğruluğuna kanıt sayıyor, uluslararası tekellerin Türkiye’yi kilit önemdeki stratejik pazarlardan biri olarak seçmeleri, Türkiye’deki iş ortamını çok cazip bulmaları ve beklentilerimizin ötesinde güzel sonuçlar aldık[2] diye yüksek getiri sağlamalarıyla övünmelerini, “yola devam etme” ölçüsü olarak alıyorlar.

Hükümet sözcüleriyle ekonomi üst bürokrasisinin bu iddiaları ve “başarı için” yapılmasına karar verilen yeni düzenlemeler, hükümetin ekonomi politikalarının, a) 2002-2007 dönemi uygulamaları ve b) 2008 ve sonrasına dair ilan edilmiş hedefler yönünden irdelenmesini gerekli kılıyor.

 

UYGULAMALAR NE GETİRDİ?

AKP hükümetinin birinci beş yıllık yönetimi süresince uyguladığı ekonomi politika, devlet kuruluşlarının “haraç-mezat” satılmasını; uluslararası şirketlere vergi muafiyetini, enerji kullanımı başta olmak üzere çeşitli özel teşvikleri, çalışma yaşamının esnekleştirilip kuralsızlaştırılmasını içeriyordu. AKP, parti ve hükümet programında dile getirdiği ekonomi politikaları, eksiksiz denebilecek biçimde uygulamaya koydu. Bu uygulamalar sonucu, büyük sermaye ve uluslararası tekellerin kârları büyüdü, kapitalistler daha az işçiyle daha fazla üretim olanaklarını genişlettiler ve düşük ücret ve sosyal hak kısıntıları sonucu kârlarını daha da artırdılar. Bu politikanın diğer bir sonucu, borç ve faizlerin artması, “sıcak para girişi”nin hız kazanması ve miktar olarak büyümesi, buna bağlı olarak, dışarıya kaynak transferinin artışı ve bağımlılığın daha da ağırlaşmasıydı. Uygulanan politika nedeniyle tarım ve hayvancılık alanında büyük tahribatlar yaşandı, işsizlik arttı, küçük üreticiler kitleler halinde iflasa sürüklendiler. İşçilik ücretlerinin, maaşların ve tarımsal ürün taban fiyatlarının reel olarak geriye çekilmesi sonucu, satın alma güçleri daha da gerileyen işçi ve emekçilerin ‘yaşam kalitesi’ iyice düştü.

Hükümetin ekonomi politikalarının çerçevesini çizen, büyük sermaye ve uluslararası tekellerin çıkarlarıydı. İç ve uluslararası koşullar, bu politikaların başarılı sayılabilir tarzda uygulanmasını olanaklı kıldı. Tekellerin kârlarını artırmaları, daha az sayıda işçi ile (ve teknolojiden yararlanarak) daha fazla iş yapmayı, kapasite kullanımı ve verimlilikte artış sağlayarak artı değer sömürüsünü büyütmeleri, “sıcak para çevrimleri”yle yüksek miktarda rant ve faiz getirisi sağlamaları bu başarılar arasındaydı.

Ancak, hükümet politikaları, sorunların ertelenerek biriktirilmesine yol açan, kapitalist “gelecek” açısından sorunlu, “kriz davet eder” mahiyette politikalardı.  İşçi sınıfı ve emekçiler açısından ise, bu politikalar, kapitalist çıkarların ifadesi olarak, saldırı ve sömürüyü olabilir en geniş ölçekte gerçekleştirme amaçlı olmalarıyla belirginlik gösterdiler.

Sermaye ve hükümetinin en önemli hedefi, üretim maliyetini olanaklı en düşük düzeye çekmek, ücretleri düşürmek, çalışma sürelerini uzatmak ve böylece sömürü oranını artırmaktı.

2007 sonu ve 2008 başında, asgari ücrete aylık 16 YTL (günlük 55 ykrş), maaşlara %2+2 oranında ‘zam yapılması’na karşın, elektrik fiyatlarına %20; doğalgaza %14 zam yapıldı. 2007 enflasyonu %8.39 (ilan edilen %4 idi) olarak gerçekleşti. Uygulanan politika, satın alma gücünün üzerinde tüketimi teşvik ederek, kitlesel iflasların etkeni olurken, karşılığı olmayan kredi kullanımında “patlama” yaşandı. Son beş yılda, sadece memur kesiminin kredi kartı borcu 13 kat arttı. 2007 de, 200 bin kredi kartı borçlusu takibe uğradı. Kredi kartı borcu, 2002-2007 arasında, 4 milyar dolardan 74 milyar dolara çıktı.

Hükümetin “başarılı ekonomi politika” olarak propaganda ettiği bu politikanın, kapitalist açıdan ortaya çıkan bazı diğer sonuçları da, bu politikanın gösterilmek istendiği gibi başarılı olmadığını ve sorunların birikerek ertelenmesiyle daha ağır sorunların gündeme gelmesine hizmet ettiğini gösteriyor. Örneğin, Merkez Bankası rezervlerinin kısa vadeli borçlara oranında, Türkiye, en alt sıralarda yer alıyor; cari işlemler açığının “milli gelire oranı” (%8) bakımından da, dünyada ilk sırada. Kamu borçlarının “milli gelire oranı” %60 civarında. Yabancı sermayeye “sıfır vergi” politikası uygulayan, neredeyse tek ülke. Özel sektör borçları, 2007 itibarıyla, 147 milyar dolara yükselmiş bulunuyor. Türkiye, “yüksek faiz-düşük kur” uygulamasıyla “rant cenneti” sayılıyor. Bu politika sonucu, ülkeye “giren sıcak para” 108 milyar dolar civarında. Yüksek döviz girişi, hükümetin faiz ve cari açık ödemeleri işlemlerini kolaylaştırmasına karşın, önemli bir risk faktörü oluşturuyor. Enflasyon hedefinin belirlenen oranın (%4) iki katından da fazla gerçekleşmesi (%8.39), 34 milyar dolara çıkan cari açık, 60 milyar dolarlık dış ticaret açığı, büyüme oranında görülen düşme eğilimi, 436 milyar doları aşan dış borç, işsizliğin büyümeye devam etmesi vb. vb.., “ekonomideki bahar”ın sona ermekte olduğuna işaret ediyor. Petrol fiyatlarının 100 dolar sınırını aşması ve Türkiye’nin petrol ürünlerine ihtiyacının büyümesi, bütçe yükünü daha bugünden yüz milyonlarca dolar artırmış durumda. Hükümet, tüm bu etkenlerin neden olduğu ve olacağı sorun ve olumsuzlukları ve giderlerdeki büyümeyi ürün fiyatlarına ve vergilere yansıtma yoluyla işçi ve emekçilerin sırtına yıkmayı planlıyor. İlk adımları da attı: Elektrik fiyatlarına yapılan %20’lik zam nedeniyle, daha 2008 başında birçok üründe fiyat artışı tetiklenmiş oldu.[3] Petrol ve gaz fiyatının yüzde 40 artması, elektriğe %20 zam yapılması, içki ve sigarada %17, 20; gıda ve alkolsüz içeceklerde % 12.03, konutta yüzde 11.48 oranındaki artışlar, ilan edilen enflasyon oranıyla halk kitlelerine yansıyan fiyat artışları arasındaki da ciddi farkların göstergeleri.

Uluslararası tekellerin yüksek kazanç sağlamalarını garanti eden düzenlemeleri; zararlarının tazmin edilmesi, kaynak transferi kolaylığı, vergi muafiyeti ve enerji fiyatlarında indirim vb. uygulamaları “ülke yararına gereklilikler” olarak gösteren AKP hükümetinin, bu politikasıyla gerçekleşen de, borç yükünün ağırlaşması, yabancı sermayenin ekonomi içindeki payının büyümesi ve dışarıya kaynak akışının artmasıdır.[4] Hükümetin “reformlar” politikası, tekelci büyük işletmelere para aktarmayı ve devlet gelirlerinin tekelci şirketler yararına kullanılmasını, devletin yüklenmesi gereken kamu hizmetlerinin asgari düzeye çekilerek ya da tümden yürürlükten kaldırılarak emekçi kitlelerin ihtiyaçlarının bu alanının da paralı hale getirilmesini içeriyordu ve bu politika, işçi ve emekçi hareketinin zaaflarından yararlanılarak başarıyla uygulanabildi.

Büyüme ve kalkınmanın “rekabet edebilme gücü”ne ve “maliyetin düşürülmesine” bağlı olduğu yönündeki burjuva yaygarası, işçi sınıfı başta olmak üzere, emekçilerin, kendilerine yönelik sosyal-iktisadi saldırı politikalarına karşı geliştirecekleri tepkiyi önlemeyi; sömürüyü artırma amaçlı politikaya uyum göstermelerini ve bu politikaya karşı oluşan mücadeleyi püskürtmeyi amaçlıyordu.

Büyüme ve kalkınma, kuşkusuz öncelikle ‘kendi pazarı’nda söz sahibi olmayı ve bağımsız bir ekonomi politikayı gerektirmektedir. Ülkelerin dünya kapitalist pazarının unsurları olmaları ise, rekabette, en güçlü olanların başı çekmesini kaçınılmaz hale getirmiştir. Büyük uluslararası tekeller ve emperyalist büyük devletlerin pazarlar üzerine kavgayı –yeniden paylaşım– sürdürdükleri koşullarda, bağımlı ülkelerin “rekabet gücü”nden söz etmek, gerçeğe aykırı düşer. Türkiye gibi, elindeki ekonomik varlıkları ‘haraç-mezat’ satan ülkelerin ise, kendi pazarları üzerinde dahi söz hakkı, ancak lafızda var olabilmektedir. Kapitalizm koşullarında, büyüme ve kalkınma, her şeyden önce, büyük ölçekli yatırımı; fabrika alanlarına, binalarına, makinelere önemli miktarda sermaye ayırmayı gerektirir. Hükümetin ekonomi politikalarında –bu nüans farklarıyla tüm burjuva hükümetlerinin benimsediği bir politikadır– yatırımlar merkezi bir yer tutmamaktadır. (Kanıtlardan biri, yatırımların bütçe içindeki payının  %5’lere çekilmesi, sağlık ve eğitimde kamu yatırımının sırasıyla %5.5 ve %1 düşürülmesidir.) Hükümetin politikaları mali sermayenin çıkarlarıyla tam uygunluk göstermektedir ve mali sermaye, böylesine riskli-zahmetli ve zaman alan işlere girişmek yerine, %17-14 oranındaki reel faiz gelirini daha cazip bulmaktadır.

Hükümet sözcüleriyle kimi sermaye iktisatçılarının, ücret maliyetlerinin yüksek olmasının düşük istihdama neden olduğu, bu durumun büyümeyi engellediği; oysa ücret ve gelir artışı için büyümenin şart olduğu yönündeki propagandası, AKP’nin ikinci hükümet dönemi uygulamalarına da yön veren ikiyüzlülüğün ana fikrini oluşturuyor. Burjuvazinin uluslararası alanda işçi sınıfına karşı sürdürdüğü sınıf savaşının son on yıllardaki en önemli hedeflerinden birinin gerçekleştirilmesi amaçlı bir manevradır bu.

 “Ücret maliyetlerinin yüksek olduğu, bunun da düşük istihdamı kaçınılmaz kıldığı” ileri sürülerek, işsizliğin kapitalist kaynağı gizlenirken, ücret artışı için mücadele eden işçi ve emekçilerin bu mücadeleden alıkonması ve bu amaçlı saldırılar, emekçiler yararına kaçınılmazlıklar olarak gösteriliyor. Oysa, ücretlerin, sermayenin maliyet hesapları içinde en altlarda seyreden “kalemler”den olmaları bir yana, düşük istihdam, kapitalist üretim sisteminin kaçınamayacağı, ortadan kaldıramayacağı ve burjuvazinin, işçi sınıfının çalışan bölümleri üzerinde bir baskı unsuru ve sınıf içi rekabeti körükleme araçlarından biri olarak da ihtiyaç duyduğu “yedek güç”tür. Kapitalist gelişme, makine ve teknolojik ilerleme, burjuvaziye, çok sayıda işçinin yapacağı üretimi daha az sayıda işçiyle gerçekleştirme olanağı sağlamaktadır. Tam istihdam, kapitalizm koşullarında bir “ütopya”dan öteye gitmez ve hemen tüm kapitalist ülkelerde ucuz işgücü yedeği –az ya da çok– mutlaka bulunur. Çalışabilir durumdaki her emekçiye, temel gereksinmelerini karşılayacak bir ücret üzerinden çalışabileceği iş olanağı sağlamış, bir tek kapitalist ülke gösterilemez. Kapitalist gelişme, kalkınma ve büyüme, emekçilerin gereksinmelerini karşılayabilecek gelire sahip olmalarını değil, kapitalist kârın artırılmasını amaçlar. “Ücret ve gelir artışının ekonominin büyümesine bağlı olduğu” vaazlarına karşın, büyüme ile sağlanan da, yalnızca, artan sermaye gelirleridir. İşçi ve emekçilerin “gelirleri” ise, reel olarak gerilemeye devam etmektedir. Buna rağmen, hükümet, Türkiye’yi “dış yatırımcı için daha çekici hale getirmek” adına, “işçilik maliyetini düşürme”yi ve sosyal hakları daha fazla budamayı, alacağı “önlemler”in başına koymuştur. Hükümetin öncelikli hedeflerinden bir diğeri ise, –Bakan Şimşek’in açıklamaları bunu gösteriyor– ülkenin kaynaklarıyla kurulmuş işletmelerin, henüz özelleştirilememiş olanlarının da, uluslararası sermayeye ve işbirlikçi büyük burjuvaziye pazarlanmasıdır. Oysa bu politika sonucu, sömürü ve bağımlılık ilişkileri ağırlaşmış, uluslararası tekeller ve büyük emperyalist devletlerin Türkiye’nin kaynaklarını transferi artmıştır.

 

HÜKÜMETİN 2008 VE SONRASI HEDEFLERİ NEYİ İÇERİYOR?

Başbakan Erdoğan, Maliye Bakanı Unakıtan ve Hazine’den Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, 2002-2007 dönemi uygulamalarının, 2008 ve sonrasında da, “sıkı para politikalarıyla desteklenerek” sürdürüleceğini açıkladılar. Başbakan ile Maliye ve Hazine’den sorumlu bakanlar, “hükümetleri tarafından izlenen politikalar sonucu istikrarlı bir büyüme sağlandığını, refah düzeyinin yükseltildiğini” belirterek, daha da başarılı olmalarını engelleyen  bazı pürüzleri de ortadan kaldıracak düzenlemeler yaparak” yola devam edeceklerini ilan ettiler.

2008 yılı programında “öngörülen 398 tedbirden 262 tanesi”nin “yatırım ortamının iyileştirilmesine yönelik” olduğunu açıklayan Bakan Şimşek, bunun için “istihdam üzerindeki idari ve mali yükleri azaltacaklarını”; özelleştirmeyi hızlandırıp “Elektrik ve enerji dağıtım ve üretim, bazı şeker fabrikaları, Türk Telekom, Halkbank, Tekel, Otoyollar, Limanlar, köprü ve karayolları gibi bir çok şirket ve varlık”ların özelleştirileceğini; “firmaların teknolojik gelişimlerinin desteklenmesi, girişimcilerin finansal kaynaklara erişim imkanlarının artırılması, kurumsal yönetimin geliştirilmesine yönelik önemli adımlar” atılacağını ve “beşeri ve fiziki sermayenin güçlendirilmesi ve yasal altyapının iyileştirilmesi için ne gerekiyorsa” yapılacağını belirtmektedir. Hükümet ve ekonomi üst bürokrasisi, yüksek miktarda döviz girişinin önümüzdeki dönemin “risksiz atlatılması”nı olanaklı kılacağı ve Türkiye’de bir durgunluk ve “kriz” tehlikesi bulunmadığı iddiasını buna eklemektedir.

“İngiliz ekolü”nden gelme Bakan, hükümetin 2008 ve sonrası döneme ilişkin ekonomi programını böylece özetlemiş oluyor. Hazineden sorumlu Bakan Şimşek, bu politikayı “Türkiye’nin önünü açacak projeler” kılıfıyla giydirilmiş olarak, denebilir ki, daha geniş biçimde özetleyerek ortaya koydu. Şimşek, “Türkiye’nin yapısal sorunlarına gerçekçi ve uzun soluklu çözümler” aradıklarını, “Türkiye’nin ciddi potansiyelini ortaya koyacak reformlar”ı uygulayacaklarını söylüyor. “Popülizm tuzağı”na düşmeyeceklerini, sorunlara “istihdam ve rekabet gücü odaklı” baktıklarını belirten Bakan, istihdamı, verimlilik ve rekabet gücünü artırarak, “Batı’yla arayı kapatma”yı başaracaklarını ileri sürüyor. “Bunu gerçekleştirmemiz için ne yapmamız lazım?” diye bir kez de kendine soran Bakan’a göre, “işgücü piyasasının esnekliğinden tutun, beşeri sermayeye yatırımdan... rekabetin önünü açmaya kadar....” bir dizi reform gerçekleştirerek, Türkiye ekonomisinin, uluslararası kapitalist rekabette, “Batı’yla arayı kapatması” sağlanacağı gibi, içerdeki sorunların çözümü de gerçekleştirilmiş olacak!

Eğer bir cümleyle özetlenirse, “kalkınmayı ve rekabet etme gücünü sürdürme” iddiasıyla alınacağı açıklanan bu “önlemler”, ülkenin uluslararası sermaye ve büyük emperyalist güçlere bağımlılığının artırılması ve emekçiler üzerindeki yükün ağırlaştırılmasını içeriyor. IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası mali sermaye kuruluşlarının dikte ettirdikleri program sürdürülecek: düşük ücret ve maaş, tarım ürünlerine sübvansiyonların minimuma düşürülmesi ya da tamamen kaldırılması, dış sermaye yararına ayrıcalıklar, ihracatı artırma hedefli ve tüketimi sınırlama içerikli “sıkı para politikası”, üretime dayalı büyümenin aleyhine olmak üzere “yüksek faiz-ucuz döviz” uygulaması devam ettirilecektir. Hükümetin istihdam ve yatırım sorununu ele alışı, “mali disiplin”e yaklaşımı, “rekabet” anlayışı ve öngördüğü “reformlar”ın tümü, IMF-Dünya Bankası reçetelerine uygundur ve sermaye çıkarlarını esas almaktadır. Özelleştirilmemiş ne varsa satılacak, işçilik maliyeti (ücret ve yan giderleri) düşürülecek, sermayenin “rekabet gücü”nü artırmak için vergi politikaları kapitalistler yararına düzenlenecek, yüksek faiz uygulamasıyla “devlet gelirleri” rantiyelere peşkeş çekilecek, borçla döndürülen ekonomi politika sürdürülecek; yatırımcılar açısından güçlü ve istikrarlı büyüme performansını kalıcı kılan ve cazip bir iş ortamı sağlamaya yönelik politikalar” esas alınacaktır. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, sağlığın tümüyle paralı hale getirilmesi (Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası); ücretlinin ölmesi durumunda çocuklarına verilen “ölüm aylığı”nın 18 yaşından sonra kesilmesi, çocuksuz eşe bağlanan maaşın %25 oranında düşürülmesi, doğum izni parasının %10’a düşürülmesi, iş göremezlik ödeneğinin %16 azaltılması, hastanelere “katılım payı” adı altında ödeme zorunluluğu getirilmesi gibi ek saldırılar uygulamaya konacaktır. Hükümet, kapitalist çıkarların bekçisi olarak bugüne dek uyguladığı ekonomi politikaları, yeni yasal düzenlemelerle, daha engelsiz, daha pervasız  uygulanabilir hale getirme çabasındadır. “Çözüm”, “reform” ve “önlem” kapsamında sıralananlar, uluslararası sermaye ve kapitalistler yararına; sömürü olanaklarını genişletme ve kâr oranlarını yükseltme içeriklidir.

AKP ve hükümeti, ekonominin tüm dallarının, enerji ve telekomünikasyon gibi stratejik sektörlerinin uluslararası tekellerin denetimine girmesini, hem başarılı bir gelişme, hem de sürdürülmesi zorunlu politika olarak sunmaktadır.

 Hükümet ve AKP’nin kitle propaganda organları, dünya ekonomisindeki durgunluk belirtilerine rağmen, “dünya ekonomisinde önümüzdeki dönemde ciddi bir daralma beklenmediği”ni; ancak “bir kriz durumunda da Türkiye için risk bulunmadığını” ileri sürmektedirler.[5] Bakan Şimşek “Doğrudan yabancı sermaye girişleri”nin cari açığın “önemli bir bölümünü finanse etmeye devam edece”ğini, “Mali disiplin ve istikrarlı büyüme sayesinde kamu borç yükünde gerileme” sağlanacağını, uluslararası sermayenin “Türkiye’ye yönelmesine sebep olan cazibe faktörleri”nin devam ettirilmesiyle risklerin karşılanacağını belirterek, uluslararası tekellerin “öncelikli olarak finans, telekomünikasyon ve altyapı gibi hizmetler sektörüne” yoğun ilgi göstermelerini ve giderek “bu ilginin kademeli olarak tüm diğer sektörlere” yönelmesini, kalkınmanın en önemli etkeni göstermektedir.

Bu iddiaların üzerine inşa edildiği politika, durgunluk verilerini ve genel bir durgunluğun getireceği yeni “riskleri” göz ardı etmektedir. AKP sözcüleri, 2008’in “kriz yılı olacağı” yönündeki uluslararası tartışmaları ve durgunluk belirtilerinin ABD başta olmak üzere çeşitli ülkelerde giderek güçlendiği yönündeki belirlemeleri hafife alır gözükmektedirler. Oysa, ABD başta olmak üzere, başlıca kapitalist ülkelerde, ekonomik büyüme oranlarındaki düşüş devam etmekte, durgunluk belirtilerine yenileri katılmaktadır. ABD’de patlak veren “Mortgage krizi”, ABD başta olmak üzere, başlıca kapitalist ülkelerde borsaları sarsmaya devam ediyor. Bush yönetimi piyasaya 150 milyar dolar ek para sürmesine rağmen, borsadaki düşüşler giderek hız kazanıyor. Asya ve Avrupa borsalarında %7’ye varan düşüşler yaşanırken, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB), bir günde (21 Ocak) 13.1 milyar dolar kayıp verdi. Bu gelişmeler ve neden oldukları güvensizlik ve kaygılar, kapitalist piyasalarda durgunluk eğilimini güçlendirici bir işlev görüyor. ABD ekonomisinin Mortgage (konut kredisi) kriziyle daha da sarsılması, ve bunun, dünya finans kaynakları üzerinde 400 milyar dolarlık bir kayba ve dünya borsalarında düşüşe yol açması; petrol fiyatlarının 100 dolar düzeyine yükselmesi ve artan petrol gereksinimi; büyüme oranındaki gerileme, aşırı dış borç ve büyük dış ticaret açığıyla cari açık, resesyon eğilimini güçlendirmekte, krizi tetikleyici rol oynamaktadır. ABD’de üretim endeksi, Aralık 2007’de, son dört yılın en düşük seviyesine geriledi. ABD borsalarındaki düşüşler, Amerikan Merkez Bankası (FED)’in faiz indirimini sürdüreceğine yönelik açıklamalarına karşın, devam ediyor. 100 doları aşan petrol fiyatları ve ABD ekonomisinde stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) beklentilerinin güçlenmesi, dünya borsalarında ciddi dalgalanmalara yol açtı vb. Aralarında ABD eski hazine bakanları ve DB uzmanlarının da bulunduğu ekonomistler, ABD ekonomisinin, bugüne dek “güçlü yardımcı” olarak kullanabildiği Çin-Hint ekonomisinden aynı şekilde yararlanması olanaklarının daraldığına dikkat çekerek; Çin ve Hindistan’ın, büyümelerini, dünya ortalamasının üzerinde gerçekleştirmeleri mümkün olmakla birlikte, petrol fiyatlarının aşırı yükselmesi ve Çin dahil birçok ülkede, dış ticarette “dolardan euro’ya geçme” eğiliminin güç kazanmasının, Çin-Hint ve Arap “fazla sermayesi”nin Amerikan devlet tahviline ve bonolarına yatırım eğilimini zayıflattığını belirtiyorlar.[6]

ABD ekonomisi üzerine değerlendirmeler yapan Morgan Stanley (10 Aralık), Alan Greenspan (15 Aralık), ABD Hazine eski Bakanı Larry Summers, durgunluk belirtilerine dikkat çekerek, önlem alınmasını istediler. Ardından, dünyanın en büyük (750 milyar dolarlık) tahvil portföyünü yöneten PIMCO’nun direktörü Bill Gross, Larry Summers’ın kaygılarını paylaştığını belirterek, “ABD ekonomisi, Aralık ayından itibaren resesyona girmiştir” açıklaması yaptı.[7]

ABD’nin kapitalist dünya ekonomisindeki ‘özel konumu’ ve teşkil ettiği büyüklük (dünya ekonomisinde yüzde 30’dan fazla bir paya sahip), Amerikan ekonomisinin % 72’sinin özel tüketim harcamalarına dayanması, Çin başta olmak üzere, bazı Asya ülkelerinin ve Batı Avrupa ülkelerinin en önemli ihracat pazarı olması, bu ülkedeki daralmanın, dünya ekonomisinde ve hemen tüm ülkelerde çok yönlü etkilerde bulunmasını olanaklı hale getirmektedir.[8] Amerikan ekonomisinde ortaya çıkacak bir kriz ise, dünya ekonomisinde yeni bir kriz ve çalkantının nedeni olabilecektir. Mortgage krizinin finans sistemine getirdiği “yük”ün (400 milyar dolar civarında olduğu belirtiliyor) giderek büyümesi ve bunun da ABD, Çin, AB ülkeleri ve Türkiye gibi diğer ülkelerin borsalarında ani düşmelere yol açarak, kredi daralmasına ve krediye bağlı üretken sektör firmaları üzerinde baskının artmasına neden olması, ekonomik daralma ve durgunluğu, adeta beslemektedir. Nitekim, IMF’nin Ekim ayı tahmini raporunda, dünya ekonomisinde bir yavaşlama yaşanabileceğine dikkat çekilmektedir.[9]

Durgunluğa işaret eden gelişmeler artmaktadır ve bu gelişmelerin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkileri “çıplak gözle görülür” olmaya başlamıştır. Petrol fiyatlarının 100 dolar sınırını aşması ve dünya borsalarındaki düşüşlerin etkisi altında, İstanbul Borsası da düşüşe geçti (bir günde yüzde 6 civarında ).[10] Uluslararası piyasalardaki “olumsuz hava”dan etkilenen yabancı yatırımcılar, bankacılık hisseleri başta olmak üzere, borsadaki varlıklarını azaltmaya yöneldiler, vb.

Bu –”ilk”– göstergeler, Türkiye ekonomisi bakımından da durgunluk ve “kriz” etkenlerinin birikmekte olduğuna işaret ediyorlar. AKP hükümetinin dışa bağımlılığı artıran ekonomi politikası, uluslararası alandaki bu olumsuz gelişme ve etkenlerin Türkiye’ye katlanarak yansımasına neden oluyor. Dış sermaye girişiyle “risk atlatma” beklentisi –Şimşek’in açıklamaları–, dış sermaye girişindeki sorunlara bağlı riskleri azaltmıyor, aksine arttırıyor.  Dış sermaye girişinin bağımlılığı artıran etkisi bir yana, bu “ilgi”de, özelleştirme “pastası”ndan büyük pay kapmak ve yüksek faiz getirisi sağlamak, önemli bir  etkendir. Ancak, özelleştirilecek büyük ölçekli şirketlerin azalması ve tüm dünyada etkileri görülen “Mortgage Krizi”nin Batı ülkeleri ekonomileri üzerinde oluşturduğu yük nedeniyle, bu “ilgi”nin eskisi gibi kalmayacağı da, daha bugünden görülmeye başlanmıştır. Dışsatım (ihracat) artışının dışalıma (ithalat) bağımlılığı, Türkiye gibi bağımlı ülkeler ekonomilerinin özelliklerinden biridir. Bugünün verileriyle, her bir YTL’lik ihracat için 1.5 YTL’lik ithalat gerekmektedir. Cari işlemler açığı, 2007 Ocak-Eylül dönemi için %6.2 artarak, 34.9 milyar dolara çıkmıştır. DTP’nin 2008 programı, cari açığı 39.2 milyar dolar olarak öngörmektedir. Türkiye, %18.84’lük “bileşik faiz” ödemesiyle, faizde “dünya rekoru kırmış”tır ve böylece döviz bolluğu sağlamıştır. Yüksek faizin sonucu olarak, dolar “yığınak” yapmıştır; bu da, hükümet sözcüleriyle merkez bankası yöneticilerinin “dövizimiz bol, sorun olmaz” söylemlerine neden olmuştur. Ancak bunun sonucu ödenen faiz miktarı, ülkenin onlarca yıl boyunca dışarıya kaynak aktarmaya mahkum olarak, büyük borç altına girmesine yol açmıştır. Faizlerin bu derece yüksek olmasında, uluslararası sermayenin Türkiye ekonomisini “riskleri büyük” ve istikrarsız bir ekonomi olarak görmesinin payı büyüktür. IMF, DB gibi uluslararası sermaye kuruluşlarıyla uluslararası tekeller, Türkiye’yi, “borcuna sadık ülke” olarak övmelerine karşın, ekonomisini “güvenilir” görmemektedirler. “17. büyük ekonomi” övgüleri, bu bakımdan bir ikiyüzlülükten ibarettir. Döviz “yığılması”nın bir öteki nedeni, özelleştirme politikasıyla, hemen tüm “kamu varlıkları”nın satılmasıdır. Bu alanda da, kaynaklar tüketilmek üzeredir. Bütün bunlar, uluslararası koşulların ekonomik durgunluğa yol açması durumunda, Türkiye ekonomisinin büyüme, enflasyon, cari açık, istihdam politikalarının, bugünkünden de daha kapsamlı biçimde ve olumsuz olarak etkilenmesini olanaklı kılacaktır.

Bu bir yana, hükümetin risksiz saydığı ve sürdüreceğini ilan ettiği “kalkınma” politikası, bedelini halk kitlelerinin ödediği bir “kalkınma ve büyüme” politikasıdır. “Veriler”in gösterdiği, ülke ekonomisinin, uluslararası tekellerin ‘çarkı’na daha fazla bağlandığıdır. Riskler artmıştır. ABD’den başlayarak, dünya ekonomisinde bir daralma-durgunluk durumunun ortaya çıkması, birkaç başka ülkeyle birlikte Türkiye’yi ilk sırada etki altına alacak; bazı burjuva iktisatçılarının deyişiyle, “vuracak”tır! Mali sermayenin egemenliği koşullarında, herhangi kapitalist ülkeye dış sermaye girişi engellenememekle birlikte, sermaye girişi, kapitalist gelişmeye yaptığı “katkı”nın daha fazlasını, deyiş yerindeyse, çekip götürme işlevi de görür. Türkiye’de görüldüğü üzere, sermaye girişinin, esas olarak “sıcak para işlemleri” kapsamında gerçekleşmesi durumunda ise, ülke ekonomisinin kalkındırılması değil, soyulması, en küçük birimine dek uluslararası tekellerin faaliyetine açılması söz konusudur.[11]

AKP’nin (ve ondan önce işbaşında olan hükümetlerin) ekonomi politikaları bağımlılığı artırmış, halk kitlelerinin, emperyalist ve işbirlikçi burjuvazinin çıkarları doğrultusunda, –ve hiçbir sorumlulukları olmadığı halde– yüzlerce milyar dolar borç ve faizini ödeme yükü altına sokulmalarına yol açmıştır. Türkiye ekonomisinin en önemli handikaplarından biri, artan borç ve faiz yüküdür. 2008’de ödenecek faiz miktarı, 56 milyar YTL’dir. Bu, 204 milyarlık toplam milli gelirinin %27,5 una denk gelmektedir. Uluslararası sermaye ve emperyalist büyük devletlere ödenen büyük “meblağlar” pahasına bağımlılık koşulları ağırlaşmış ve ekonomi, bir tür “modern Duyun-u Umumiye rejimi” sayesinde “dönüyor” hale gelmiştir. Buna rağmen, hükümet ve “Hazineden sorumlu Bakan”ı, “dış sermaye akışındaki artış”ı başarı olarak göstermekte; bu durumun devamı için, “dış sermaye girişini özendirme” politikasını “kararlılıkla sürdürmek” istemektedirler.

Bu politikanın sonuçları, halk kitlelerinin günlük yaşamına; artan işsizlik, çalışan kesimleri üzerinde daha ucuza, daha fazla çalışma baskısı, temel ve yaşamsal gereksinmeleri karşılayamama ve çalışma koşullarının kötüleşmesi, borç ve faizlerini ödeme mahkumiyeti ve bunun yol açtığı ekonomik-sosyal yoksunluklar şeklinde yansımaktadır.

 

EKONOMİ POLİTİKA VE EMEKÇİLER

Emperyalist ülkeler başta olmak üzere, kapitalist dünyada‚ tekelci işletmelerin ve devlet gelirlerinin artışına karşın, burjuvazi ve hükümetlerin, „işçilik maliyetinin yüksekliği”nden söz ederek, bunu “giderecek önlemler” adı altında emekçilerin mücadeleyle kazandıkları hakları daha fazla budayacak uygulamalara yönelmeleri, yalnızca burjuva politikasının ikiyüzlülüğünü göstermez, kapitalizmin temel gerçeğine de işaret eder. Büyümenin sürdüğü ve büyük kapitalist işletmelerin kârlarını misliyle artırdıkları dönemlerde de, “ortalama vatandaş”ın “iş ve aş beklentisi”nin, koşulların daha uygun olmasına rağmen karşılanmaması, durgunluk ve kriz durumlarında ise, bu saldırıların kitlesel işsizlik ve açlık biçiminde, çok daha belirgin biçim alması, kapitalist üretim tarzında, amaç ve hedefin, emekçilerin “iş-aş” ve öteki gereksinmelerinin karşılanması olmayıp, kârın artırılması, daha çok kâr sağlanması olduğunu gösterir.

Kapitalistlerin ve burjuva devletlerinin, emekçilerin iktisadi ve sosyal gereksinmelerinin “karşılanması” yönünde “yaptırım altına girdikleri” dönemin en önemli özelliklerinden biri, kapitalizmin ve başlıca kapitalist ülkelerin, sosyalizmin ve işçi sınıfı mücadelelerinin baskısı altında olmalarıydı. “Sosyal refah devleti” adına uygulamalar, gerçekte, iki sistem ve iki sınıf arasındaki mücadelenin uluslararası sonuçlarıyla da bağlıydı. O günün koşullarında, işçi ve emekçiler, mücadele ettikleri oranda, kapitalist büyümeden daha iyi çalışma ve yaşam koşulları elde etme yönünde yararlanabildiler.

Ama artık o koşullar aşıldı. Kapitalist ekonomi(ler)de büyüme trendinin devam ettiği son yıllarda, “kâr oranlarının yükseltilmesi” hedefli neo-liberal saldırı politikasının bu kadar pervasızca yürütülmesi, sermaye kârlarının artışına, işsizlerin ve barınaksızların sayısının artması, ücretlerde ve maaşlarda reel düşüş ve çalışma sürelerinin uzatılmasının eşlik etmesi, kapitalist üretim sisteminde esas sorun ve tek hedefin, kapitalist kârı teminat altına almak ve kar oranlarını artırmak olduğunu; burjuva hükümetlerin politikasına da bunun yön verdiğini gösterir. Kapitalizmde, büyüme koşullarında da, kriz hallerinde de, yük, işçi sınıfı ve emekçilerin sırtındadır. Uluslararası tekellerin kârlarını misliyle artırdıkları, büyüklerin küçükleri yutup tekel dışı kesimler üzerindeki baskıları yoğunlaştırdıkları ve bağımlı ülkelerden kaynak akışının büyüdüğü bir dönemde, binlerce işçiyi işten atan otomotiv, iletişim, ulaşım, demir çelik ve kimya tekelleriyle kapitalistlerin, “rasyonel planlama” adına, bu politikayı daha da sertleştirmeyi “bir zorunluluk” olarak dayatmaları, tüm kavganın, emek gücü kullanımıyla yaratılan değeri sahiplenme üzerinden sürdürüldüğünü gösterir.[12] Sermayenin genişleyen yeniden üretimi, ister iç isterse “dış” sermaye üzerinden gerçekleşsin, bunun sağladığı ilerlemeden yararlanan, esas olarak burjuvazidir; büyüyen, onun kârları ve servet birikimidir. Dış sermaye akışının büyümesi ise, içerden kaynak aktarılmasının büyümesi demektir. Uluslararası sermaye, kendi çıkarlarını her şeyin önüne alarak ve onları azami ölçekte gerçekleştirmeyi hedefleyerek, gelmektedir. Büyüme ve kalkınmadan söz edenlerin gizledikleri, ülkenin ve halkın sömürge bağımlılığı koşullarında “hızla ilerlediği”dir! Açlık, yoksulluk ve işsizlik ile düşük ücret ve sosyal hak gaspı; burjuvazi ve hükümetlerinin iddia ettikleri gibi, “ekonomik küçülme”, “kaynak azlığı”, “işçilik maliyeti yüksekliği” nedenli değildir. Kapitalistler arası rekabet ve pazarlar üzerine kavga, kuşkusuz daha sert biçimleri de içererek sürüyor ve bu rekabet ve kavgada, emperyalist büyük devletlerle uluslararası tekeller, bağımlı-geri ve ezilen ülkelerin kaynaklarını ve ucuz işgücünü sömürerek ileri çıkıyorlar. Buna rağmen, bağımlı ülkelerin kapitalistleri açısından da, “kaynak kıtlığı” ve “işçilik maliyetinin yüksekliği” iddiası, daha fazla kâr için işçilerin daha yoğun sömürülmesi hedefini gizleyen bir yalan olmaktan öteye geçmiyor. Sermaye politikacılarıyla holding patronları ve şirket menajerleri için, işçi, yalnızca bir değer-artı değer yaratma aracıdır. Kapitalizme “ruh veren” temel unsur, kapitalistin kârıdır. Burjuvanın sermaye sahibi olarak yaşamını sürdürmesinin ve bunu “teminat altına alması”nın temel koşulu, işçiye daha az vererek, onu mümkün en düşük ücrete çalıştırarak, artı-değer sömürüsüyle daha çok kâr sağlamasıdır. Kapitalistleri ve politik-askeri temsilcileriyle her türden beslemelerini yönlendiren temel ‘yasa’ budur.

Bu nedenledir ki, AKP hükümetinin açıkladığı “istihdam ve rekabet” önlemleri de, tekelci şirketlere vergi indirimi ve devlet eliyle çeşitli diğer teşvikler, düşük ücret ve maaş uygulamasını, emeklilik yaşının yükseltilmesini, ikramiyelerin ve fazla mesai ücretlerinin düşürülmesi veya tümüyle iptalini, çalışma süresinin uzatılmasını, yani emekçilere karşı saldırganlık dozu daha da artırılmış ekonomi politikaları içeriyor. Bu politikaların, bu biçimde pervasızca uygulanmasında, işçi hareketinin –onunla birlikte emekçi kesimlerin hareketi–, atılabildiği en geri noktaya atılmış olmasının büyük bir rolü var. Kapitalistler ve hükümetleri, bu politikayı, hareketin içinde bulunduğu durumdan da yararlanarak sürdürmeye çalışıyorlar. Ancak, işçi hareketi de, tüm öteki toplumsal varlıklar gibi, bir değişim içinde ve 2007’nin son aylarında başlayan işçi direnişleri –bazı ülkelerde kitlesel sokak hareketlerine yöneliş–, sermaye ve hükümetlerinin saldırganlık dozu artırılmış politikalarının, emekçilerin şahsında toplumsal bir engelle karşı karşıya geleceğini haber vermektedir. Başka türlü olması için, işçi ve emekçilerin püskürtülebilecekleri daha geri bir yerin olması gerekir ki, bu da, –her halde– “kıyametin koptuğu yer” olacaktır! Öyleyse, işçiler –ve diğer tüm emekçiler–, yaşam koşullarını iyileştirmek için yürüttükleri mücadeleyi daha tam daha kararlı ve etkin biçimde sürdürmekle yetinmemeli ve mücadelelerini, “ücretli köle” olarak tutuldukları bu sistemden kurtulma düzeyine yükseltmek için çaba göstermeli; bunun örgütünü ve bilincini daha ileriden oluşturmalıdırlar.



[1] HSBC COO’su David Hodgkinson’un, “Başbakanlık Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı” tarafından, The Economist dergisine verilen “HSBC Türkiye’yi, Türkiye HSBC’yi seviyor başlıklı ilanda yer alan sözleri.

[2] ROYAL Dutch Shell Grubu Murahhas Azası ve Petrol Ürünleri CEO’su Rob Routs’un, şirketin 100’üncü yılı kutlamaları dolayısıyla yaptığı açıklama.

[3] TÜFE, 2000’de %39.0; 2001’de 68.5; 2003’te %18.4; 2006’da 9.65 ve 2007’de 8.39 oldu.

[4] Ankara Ticaret Odası(ATO)nun ileri sürdüğüne göre Türkiye, son 25 yılda 435 milyar dolar borç faizi ödedi. “Yabancı sermaye çekme” adına, dolara, yıl bazında yüzde 47 faiz ödendi, bunun “sıcak para akışı”nı hızlandırmasıyla dış sermaye girişi artarken(yalnızca son bir yılda 50 milyar dolar civarında); buna karşılık ödenen faiz miktarı(son beş yıl) 70 milyar doları buldu.

 

[5] IMF’nin Ekim ayı “Küresel Ekonomik Görünüm Raporu”na göre, 2007 yılında yüzde 5,2 seviyesinde gerçekleşmesi beklenen “küresel büyüme”nin, 2008 yılında yüzde 4,8 seviyesinde gerçekleşmesi tahmin ediliyor. Bu oranlar, ABD ve Batı Avrupa’nın ‘klasik ülkeleri’ndeki düşüş ve durgunluğu da bir ölçüde gizleyecek biçimde, Çin ve Hindistan’ın hâlâ büyükçe, Türkiye, Brezilya gibi ülkelerin nispeten büyük oranda seyreden büyümeleri üzerinden oluşturuluyor.

[6] Asya merkez bankalarının, 3 trilyon dolara yaklaşan döviz rezervlerinin yüzde 80-90’ını ABD tahvil piyasasına yatırdıkları tahmin ediliyor. Bu, 646 milyar doları bulmuş olan “ABD ödemeler dengesi açığı ve federal bütçe açığının finanse edilmesi” anlamına geliyor. Ancak bu “işleyiş”, ABD için “patlamaya hazır bir bomba” tehdidi de oluşturuyor. Yabancı fonların geri çekilmesi, ABD için en azından büyük bir mali krize yol açabilecektir.

[7] Osman Ulagay, Milliyet 1 Ocak 2008

[8] Kuşkusuz bu bir kesinlik içermiyor. ABD ekonomisindeki daralma ve giderek bir kriz durumunun yaşanması, diğer etken ve gelişmelerin yanı sıra “tüketimden vazgeçmeme geleneğine sahip” Amerikalının bu olanağa ne kadar sahip olmayı sürdüreceği ile doğrudan bağlantılı olacaktır.

[9] IMF’nin tahminine göre, ABD ekonomisi, olduğu gibi, 2008’de de % 1.9 büyüyecek. Dünya ekonomisinin büyüme hızı ise, 2007’de % 5.2’den 2008’de % 4.8’e düşecek. Çin ve Hindistan gibi ülkelerde büyüme oranları biraz düşmekle birlikte, büyüme devam edecek. OECD’nin Aralık 2007’de açıkladığı tahmin raporunda ise (rapor ABD’de resesyon olasılığını hesaba katmıyor), OECD üyesi ülkelerin büyüme hızının, 2007’deki % 2.7’den 2008’de % 2.3’e düşeceği belirtilmektedir.

[10] ABD’de stagflasyon beklentisi, liranın dolar karşısında bir günde yüzde 0.21, euro karşısında yüzde 0.63 değer kaybına uğramasına sebep olabildi. Bu, beklentinin gerçeğe dönüşmesi durumunda daha büyük etkilerin olacağının da göstergesi.

 

[11] Uluslararası ya da iç etkenlerin “sermaye çekilmesi”ne yol açması durumunda, bu sermaye girişi, bir tür “ekonomik felaket” tetikleyicisi. Bir örneği, 2001 krizi sırasında yaşandı ve GSMH bir gecede 50 milyar dolar birden düştü.

[12] 1.1 milyar kişi günde ancak bir dolar ve 2.7 milyar kişi k iki dolar harcama yapabiliyor. ABD’de kırk milyon kişi yoksulluk sınırları altında yaşıyor. Buna karşın silahlanmaya harcanan kaynak 1 trilyon dolar sınırını aşmış bulunuyor. Almanya’da halkın %13’ünün yoksulluk koşullarında yaşıyor. Fransa, İngiltere ve Japonya’da zengin-yoksul uçurumu giderek büyüyor ve çalışabilir nüfusun %5 ile 8’i işsiz durumda.