“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

259.SAYI ÇIKTI!

Soma’dan sonra henüz cinayete kurban gitmiş işçilerin tümünün cesetlerinin bile çıkarılmamış olduğu Ermenek de unutuldu. Gazetelerin ancak 15., 20. sayfalarında kendisine yer bulabiliyor. Sadece, ayağında yırtılmış eski lastik ayakkabısıyla Recep Amca.. Sadece o, bölüşümdeki uçurumun görmezden gelinemeyecek belirticisi olduğu için birinci sayfaların üstelik göbeklerinde yer aldı. Madenler, taşeron çalışma koşulları, maliyetin düşürülmesi için tüm güvenlik önlemlerinin yanında servisin de kaldırılması ve yemeğin madende yenmesinin zorlanması, en önemlisi göz göre göre ölümlere davetiye çıkarılıp su basma tehlikesi yok sayılarak işçilerin çalışmaya zorlanmaları –tümünün şimdiden üstüne yatıldı. Çalışma Bakanı’nın 50 patronun müdahalesiyle madenlere yasa dışı izin vermekte olduğunu itiraf etmesi, müfettişlerin hakkında soruşturma yürütülmesine izin vermemesi –tümü arkada kaldı, unutturuldu. Ta ki yeni bir faciaya kadar. Ama Recep Amcayla yürekler soğutulmaya çalışıldı: “Kadirbilir” Vali, on liraya kıyıp bir yeni lastik ayakkabı alıp Recep Amca’ya ulaştırmış, o da “koca Vali göndermiş, almasak olmaz” deyip ayıp olmasın diye alıp ayağına geçirmişti!
Oysa bin odalı yeni “Cumhuriyet” sarayının tartışıldığı günlerdi. Kaçaktı. Mahkemelerin beğenmediği kararları karşısında avazı çıktığı kadar “Adalet istiyorum” diye bağıran zatı muhterem “devletin itibarı”nın timsali sayıyor ve yetinmiyor, üstüne yenilerini eklemek üzere, birinin temelini attırıyor, diğerinin duvarlarını yükselttirmeye başlıyordu. Dünyaydı işte: Kimine utanıp arlanmadan lastik pabuç gönderilip bir çift kundura çok görülüyor; diğeri bin odayı az buluyordu. Oysa o saraya harcanan 1,5 katrilyon ve zatıalilerinin yeni uçağına harcanan 400 trilyon dolayında lirayla kaç hastane, kaç okul yapılır, yaklaşan asgari ücret pazarlıklarında pintilik yerine işçilere kaç yüz lira yüksek ödeme kararlaştırılabilirdi. Öyleyse eski sloganı hatırlamanın zamanıdır: “Kulübelere barış saraylara savaş”!
Saray demek, sadece şatafat değil, Ortaçağ da demektir; Krallıklar, Şeyhlikler, Sultanlık ve Halifelikler. Tek örnek saray değildir, ama şimdi onunla birlikte IŞİD ortaklığı ve yüzlerce yeni İmam Hatip’in devreye sokulması ve zorunlu din dersi dayatmasıyla, “ben seçilmişim mahkeme de ne oluyormuş” deyip kendi adamlarını doluşturduğu darbe yargısıyla, Menderes’in “Tahkikat Komisyonu”nu hatırlatan Meclis –Zarrab– Komisyonu soruşturmasının sansürlenmesiyle, anaokuluna kadar indirilen mescitler ve din dersi kitaplarında Aleviliği bile Sünnici Diyanet’in anlatmasıyla kapitalist modernite Ortaçağa bağlandı ya da Ortaçağ bu modernite içinde az-çok belirleyici bir yer tuttu. “Biz Müslümanlar” diye konuşan Şeyhülislam özentisi devleti Ali yetkilileri Ortaçağcı kafalarıyla “kadının fıtratında eşit olmamak var” derlerken “çözüm süreci”nin vazgeçilmezliğini vurgulayıp duruyorlar. İnanılır şey midir? Kadını erkekle eşit tutmayan, üstelik Türkçülükleriyle ünlü “tekçilik” düşkünleri nasıl Kürdü Türkle eşit tutar?!
Ama işte “süreç” yine yenilenmiştir. Saraylılar “kamu düzeni” üzerine titreyerek, şimdiye kadar çok şey “verdikleri” iddiasıyla artık Kürt hareketinin “silah bırakıp teröre son vermesi” gerektiğini ileri sürüyorlar! Asla bir şeyler vermeye ve Kürt halkının belirli taleplerini karşılamaya yanaşmıyor, ama “topun PKK’de olduğu” ve birkaç ay içinde onun adım atması lazım geldiği algısı yaratıyorlar. Kandil’in oyunbozanlık yaptığı ve “Öcalan’ın paradigmasını anlamsızlaştırdığı” görüşünü yayıyor, Kürdü Öcalan’la karşı karşıya getirmeye yelteniyorlar.
“Umut Mehmet’in ekmeğidir”; ancak bütün bunlar bu hükümetin yolun sonuna gelmekte olduğuna işarettir. Ki daha Amerikalıların artık sürekli hal almış yalanlamaları vardır. Müslüman Kardeşlik nedeniyle Suudiler karşısında bile tecride gitme vardır. Üstelik ekonomi hiç de iyi sinyaller vermemekte ve kriz belirtileri birikmektedir. Etrafa para, kömür, makarna dağıtamaz olunduğunu düşünün bir de, sebeplenme kapısının kapanmakta olduğunu.. Tarzan zor durumdadır.
Başka zor durumda olanlar da vardır. Hem de pek uzağımızda değiller. Tunus’ta iki burjuva grup, devrilen bin Ali’nin adamları (NİDA) ve Müslüman Kardeşler (En NAHDA) cumhurbaşkanlığı seçimlerine ortak gitmekten başka yol bulamamış ve yine de Halk Cephesi Adayı H. Hammami seçimlerde alınan oyu katlamıştır. Burkina Faso’da ise diktatör devrilip kaçmak zorunda kalmış, burjuva muhalefet askerlere yaslanmaktan başka çare bulamamıştır. Şimdi orada da, halk muhalefeti devrimci temelini güçlendirerek ilerlemektedir ve ülkenin geleceğini gericilikle devrimci muhalefet arasındaki mücadele belirleyecektir.
Bizdeyse görev, sınıf hareketinin yükselişini sağlamak ve devrimci bir halkçı alternatif oluşturmaktır.

-Devrim ve sosyalizm için Birlik ve mücadele yolunda 20 yıl- CİPOML

-Laik ve demokratik bir Ortadoğu ve Türkiye mücadelesinin harcı olarak laisizm - İhsan Çaralan

-Ulusalcılık ve Anayasal Vatandaşlık - Ali Yaşar

-Gezi, Negri ve otonomculuğun eleştirisi-Arif Koşar

-Ekonomik büyüme ve sağlık - Cem Terzi